Manevi Mevsim: 3 Aylar

Bismillahirrahmanirrahim.

Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..

Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!

Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.

Bugünkü dersimizin konusu Üç Aylar. Bilindiği üzere çok güzel manevi bir mevsime yaklaşıyoruz. Üç aylar yaklaşıyor ve bizler için aslında kaçırılmayacak fırsatlar geliyor.  Bu ayları en güzel şekilde geçirebilmemiz için bazı hakikatleri hatırlamamız gerekiyor. Bilgilerimizi yeniden hatırlayalım, tazeleyelim ki önümüzdeki üç ayları hakettiği gibi karşılamaya gayret edebilelim.

Derse Üstad’ın bir mektubuyla başlayalım.

Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhûr-u selâse gelecekler. Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. 

Şuâlar

Zaten Rabbimiz sonsuz rahmetiyle, keremiyle, merhametiyle bizlere normal zamanlarda yaptığımız ibadetler için en az on sevap veriyor. Tabi bu durum kişinin ihlasına göre değişebilir. Ama bazı zamanları, diğer zamanlara üstün ve özel kıldığı için bu sayı artıyor. İşte bu sayının artarak Kadir Gecesinde zirveye ulaşacağı günlere girmek üzereyiz. Bugünleri hakkıyla değerlendirmemiz gerekiyor. Bu durum biz ehl-i iman insanları çok yakından ilgilendiren bir mesele. Aklı olan, nasibi olan bu fırsatı kaçırmamak için çabalar. 

Bizler iman eden insanlar olarak şöyle düşünelim: Bizim gayemiz Rabbimizin rızasını kazanmaktır. Rızasını kazanmaya çalışıyoruz ve cennetini istiyoruz. Bu dünya hayatı, imtihan yurdu ve zorlu hayat bizim için fani, geçicidir. Buraya ait işlere fazla değer ya da kıymet vermiyoruz. Bizim önceliğimiz her zaman Ahiret hayatı, cenneti kazanmak, sonsuz-ebedi olanı kazanmak gibi ulvi hedeflerdir. 

 Bu dünyadaki en fazla 90 yıllık bir ömür için bile bu kadar sınavlara giriliyor, belki uykulardan feda edilip derslere çalışılıyorsa -ki fani bir ömür için yapılıyor.- Hâlbuki bu bâki hayatımızı, ebedi yurdumuzu ilgilendiren bir mesele, orayı kazanıp veya kaybetmek gibi bir mesele. Üstad diyor ya,

Böyle dehşetli bir asırda, insanın en büyük meselesi imânı kurtarmak veya kaybetmek dâvâsıdır.

SÖZLER

Bu meseleler bizim için hayati meseleler ve Rabbimiz bizim kazanmamızı bizden daha çok istiyor. Bizim cennetine girmemizi bizden daha çok istiyor, bizi affetmeyi; bizim affedilmeyi istememizden daha çok istiyor ve dolayısıyla bizlere böyle fırsatlar sunuyor. 

Diğer peygamberlerin ümmetlerinin ömürlerini düşünelim, 1000 yıl yaşayan ümmetlerin olduğunu biliyoruz. Bizim ömrümüz ise çok kısa, ortalama 50-60 yıllık bir ömrümüz var. Bu ömrün de acaba ne kadarıyla ahiret hayatı için çalışıyoruz? Rabbimiz rahmetiyle ve merhametiyle bize öyle güzel vakitler vermiş ki, az bir şeyle çok fazla mükâfat kazanıyoruz. Hakikaten kaçırılmayacak bir fırsat. O yüzden bu vakitleri çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Normal zamanlarda Rabbimiz zaten 1 e 10 veriyor. Sen 1 sevap işliyorsun 10 tane yazıyor. Ama 3 aylar girdiğinde mesela Receb’te bu 100 e çıkıyor. Sen Kur’an-ı Kerim okuduğunda her harf için 10 sevap kazanırken Receb ayında 100 oluyor, Şaban’da 300 e çıkıyor, Ramazan’da ise 1000 lere çıkıyor. Kadir gecesinde ise 30 binlere ulaşıyor. Üstelik bu sadece Kur’an-ı kerim harfleri için geçerli değil. Bütün iyilikler, haseneleri için düşünelim. Yaptığımız her amel 1 e 100 ile çarpılacak. Şimdi Receb-i i Şerif’e yaklaşıyoruz. Heybemizi ne kadar doldurabilirsek, ne kadar kazanabilirsek bizim için kârdır.

Bu pekçok uhrevî faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâseyi böyle bire on kâr veren medrese-i Yusufiyede geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.

Şuâlar

 Rabbimiz bu aylarda 80 yıllık ibadet sevabı yazıyor üstelik 80 yılın da tamamını ibadetle geçirmişiz gibi sevap yazıyor. Düşünelim. Bizler 80 yıl yaşasak bile bu ömrün tamamını Allah’ın rızası dairesinde ve ibadet halinde geçirmemiz mümkün mü? Değil ama Rabbimiz bize 90 günlük manevi, feyizli, bereketli üç ay bahşetmiş.

Büyüklerimiz Üç aylar girdiğinde “Yatağı-yorganı bir kenara bıraktık.” derlermiş.  Üç aylar girince uykuyu sadece ihtiyacımız kadar almalıyız. Bizler kendimizi bahaneler ile kandırıp ihtiyacımızdan daha fazla uyuyoruz. Aynı şekilde yemekte de böyle. İbadete güç bulacak şekilde ihtiyacımız kadarını alıp bu vakitleri daha çok ahirete yönelik geçirmemiz gerekiyor. Dünya hayatına biraz daha mola verip, daha çok ahirete çalışmamız gerekiyor. Bu aylarda her şey arttırılmalı. İbadetlerimiz, affetmelerimiz, hüsn-ü zanlarımız artmalı. Bizlerde güzel olan ne varsa artmalı. 

Eksiklerimizi, kusurlarımızı fark ederek bunları gidermeye çalışmalıyız. Bu ay her müslüman için apayrı bir önem taşıyor. Çünkü kendimizi yenilememiz için çok iyi bir fırsat. 

Biz neden bu kadar ilim öğrenmeye çalışıyoruz? Neden okumaya gayret ediyoruz, sürekli buralarda olmaya çalışıyoruz? Asıl meselemiz a’lâ-yı illiyyîn ve esfel-i sâfilîn meselesi. Rabbimiz bizleri yaratılış olarak bütün varlıklardan üstün yaratmış. Bizler eğer O’nun rızası dairesinde, fıtratımız üzere yaşarsak a’lâ-yı illiyyîn yani en yüksek mertebeye çıkmış oluyoruz. Ama tam tersi olursa bu kadar meziyetleri ve cihazatı israf etmiş oluyoruz. Vazifemizi yapmadığımız için esfel-i sâfilîn mertebesine düşüyoruz.Yani aşağılarında aşağısı. Hayvandan dahi aşağı bir vaziyet. Meselemiz insan olmak değil mi? İnsan olmaya çalışıyoruz. Allah’ın katında gerçekten değerli bir mertebede olmaya çabalıyoruz. Kulluk vazifemizi yapmaya çalışıyoruz. Bu üç aylar kendimizi a’lâ-yı illiyyîn mertebesine çıkarabilmemiz için de çok iyi bir fırsat. Bu durumda herkesin kendisiyle muhasebe edip eksik ve kusurlarını görüp tespit etmesi gerekiyor. Şeytan bize kusurlarımızı göstermek istemiyor, başkalarının kusurlarını görmeye daha meyilliyiz. Önümüzdeki Üç Aylarda kendi nefsimizi muhasebe edip, kendi kusurlarımızı görüp ve hatalarımızı ve eksiklerimizi gerekirse yazarak, üzerine düşünerek düzeltmek istediğimiz ne varsa -ki çok eksiğimiz, noksanımız, kusurumuz var- bunları değiştirme kararı alıp başladığımızda daha iyi bir seviyeye gelmemize Allah yardım edecektir.

Recep ayının tövbe ve istiğfar ile geçirilmesi tavsiye ediliyor. Kusur ve eksiklerimizi, hatalarımızı, günahlarımızı farkedip, itiraf edip ve değiştirmeye niyet edip tövbe ve istiğfarla düzeltmeye, tamir etmeye çalışacağız inşallah.

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Receb ayı girdiğinde şöyle dua ederdi:

اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَنَا فيِ رَجَبَ وَ شَعْبَانَ وَ بَلِّغْنَا رَمَضَانَ

“Allâhʼım! Receb ve Şâban’ı bize mübârek eyle! Bizi Ramazan’a kavuştur (mülâkî eyle).” (Taberânî, Evsat, IV, 189; Beyhakî, Şuab, V, 348. Krş. Ahmed, I, 259)

Bu 3 aylar bize 80 yıllık bir ibadet sevabı kazandırdığı gibi Kadir Gecesi de tek başına yine 80 yıllık ibadet sevabını kazandırabilir. Ama bu sevabı, bu büyük fırsatı kazanmak için bizim diğer vakitlerde de Allah’ın rızasını kazanma gayreti içinde olmamız gerekiyor. Allah muhafaza bütün bir seneyi Allah’ın rızası dışında geçirdiğimizi farz edelim. Kurallara uymadan, harama helale hiç dikkat etmeden geçirdik. Sonra “Kadir gecesi sabaha kadar ibadet ederek, 80 sene ibadet sevabını kazanırım.” diyemeyiz. Bu aslında şuna benzer: Bir şirkette çalıştığını düşün. Patron çalışanlara senede bir kere ikramiye veriyor. İkramiyeyi almak için bir sene boyunca o şirkette çalışman gerekiyor. Peki bir sene boyunca hiç o şirkette çalışmayan biri ikramiyeyi isteyebilir mi? İstese dahi elbette vermezler. Bizlerin diğer vakitlerde Allah’ın rızası dairesinde gayret etmemiz gerekiyor. Allah diyor ki: Kulum sen Benim rızamı kazanmak için gayret ediyorsun, çalışıyorsun. Bu da senin için bir fırsattır. Bunu değerlendirirsen sana 80 yıllık ibadet sevabı vereceğim. 

Kadir Gecesinin kıymetini biliyoruz. Koskoca 80 senelik bir ömrü ibadetle geçirmiş gibi sevap kazandırıyor. Dolayısıyla hepimiz bir an önce ona ulaşmak istiyoruz. İşte Kadir gecesini nasıl geçireceğimiz üç aylara bağlı. Receb ayı girdiği andan itibaren biz Kadir gecemizi yaşamaya başlıyoruz. Çünkü Receb-i Şerif’i nasıl geçirirsen Şâban-ı Muazzama’ da öyle geçer. Şâban’ı nasıl geçirirsen Ramazan-ı mübareke de öyle geçer. Ramazan’ı nasıl geçirirsen Kadir gecesi de öyle geçer. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Kadir Gecesine bu Üç Aylar ile hazırlanıyoruz. Receb Şaban’ın müjdecisi, Şaban Ramazan’ ın müjdecisi, Ramazan ise Kadir Gecesinin müjdecisidir. Kadir gecesi nedir? Kur’an’ın indirildiği gecedir. Biz doksan gün Kur’an-ı Kerim’in indirilmesini kutluyoruz. Kadir gecesine daha temiz bir şekilde ulaşabilmek için Üç aylar ile kendimizi temizleyip hazırlanıyoruz.

“Receb ekme ayıdır, Şaban sulama ayıdır, Ramazan derleyip toplama ayıdır.”

(Abdürkadir Geylani, Üç aylar ve Faziletleri)

  • Receb-i Şerifte hayatımıza güzellikler ekleyeceğiz. 
  • Şaban’ da onu sulayacağız. Büyütmeye ve korumaya çalışacağız. 
  • Ramazan da ise onları toplayacağız inşaAllah..

   Şimdi “Receb”in kelime anlamına bakalım. Önümüzde Receb ayı olduğu için ondan biraz daha fazla bahsedelim. 

Receb: Tâzim ve saygı anlamına gelir. Allah-u Teâla’nın ayıdır.

   Efendimiz s.a.v buyuruyor ya: 

“Recep Allah’ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ise ümmetimin ayıdır.” 

(Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423)

Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de geçen 4 haram aydan biridir. Zilkâde, Zilhicce, Receb, Muharrem aylarıdır. Bu aylara İslâmiyet’ten önce de hürmet edilirdi. Savaşlar durdurulur, kimse kimsenin kusuruna bakmazmış. Düşmanını görse, kaşını bile kaldıramayarak bu aya hürmet edilirmiş. Çünkü bu ay Allah’ın ayıdır. Bu aya hakikaten çok hürmet etmemiz gerekiyor. Şöyle düşünelim, imtihan dünyasında yaşıyoruz. Başımıza musibetler geliyor, kırılıyoruz, belki haksızlığa uğruyoruz. Bu ay geldiğinde Allah’ın ayına hürmeten kırıldığımız kişiyi affetmek, hakkımızdan vazgeçmek, bu aya hürmeten feda etmek bize çok şey kazandıracak. 

  Bizler Receb ayı ile kendimizi yenilemeye, tamir etmeye çalışıyoruz. Bunu Receb ayında kazandığımız takdirde diğer aylara da sirayet edecektir. Çünkü insan Ramazan’ı nasıl geçirirse diğer aylarda aynı şekilde geçer. Ramazan’ı nasıl geçireceğimiz de bu aya bağlı olduğundan,  buradan başlayıp bütün bir senemizi düzen ve nizam içinde geçirebiliriz. O Müslüman şuuruyla, Müslüman kimliğiyle.. Hep hayalini kurduğumuz bir kimlik vardır; Kendimizi güzelleştirmeye, eksik yönlerimizi törpülemeye çalışıyoruz ama şeytan, nefis, ahir zaman vs engel olduğundan hayalini kurduğumuz kişiliğe bürünemiyoruz. Bu konuda bu mevsim bizim için çok mükemmel bir fırsattır. Hiçbir zaman mükemmel olamayız ama bunun için gayret edersek şu an olduğumuzdan daha iyi konuma Allah-u Teâla bizi muhakkak getirir. Üç aylar hem güzel bir Müslüman kişiliğe sahip olmak, hem de ebedî yurdumuza bol bol sevaplar göndermek için mükemmel bir fırsat olacaktır. 

   Receb kelimesindeki harflerin çok güzel bir manası vardır. Arapça olarak ( ب -ج – ر  ) harfleridir. 

(ر) Ra: Allah’ın Rahmetine

(ج) Cim:Allah’ın Cömertliğine

(ب) Be: Allah’ın Birr oluşuna yani iyilik ve ihsanına işaret eder. 

Bu ay ile birlikte yemek âdabından uyku âdabına kadar hayatımızı etkileyen birçok şeyi düzeltebiliriz. Ehl-i iman olmayanların bile hayatında düzene sokmaya çalıştığı bazı işler vardır. Çalışma, yemek, uyku, kilo verme gibi, bunların hepsini bu ayda düzene sokabiliriz. Misal bu ay daha çok oruç tutmaya başlayacağız. Oruç zaten bedene bir perhiz ve sağlıktır. Daha az uyuyup daha çok ibadet ederek uykumuzu düzenlemiş olacağız. Geç saatlere kadar uyanık kalmayacağız. Erkenden kalkıp vaktimizi daha iyi değerlendirmeye çalışacağız. Çünkü elimizden kaçıp gidebilir. Zaman gerçekten çok hızlı geçiyor. Doksan gün uzun gibi geliyor ama bir bakmışız geçmiş. Her sene bunu yaşıyoruz. Ramazan’a giriyoruz sonra bir bakıyoruz bayram gelmiş. Acaba ne kazandım diye telaşa düşüyoruz. O yüzden her vaktini değerlendirmeye çalışmalıyız.

   Ayrıca ruhumuzun açlığını giderme vaktidir. Evet ruhumuz çoğu zaman aç, biz bedenimizin açlığını hemen hissediyoruz. Mide bir şekilde uyarı veriyor. Fakat ruhumuzun açlığını bu kadar çabuk hissedemiyoruz. Oysaki ruhumuz bizden birçok şey istiyor. Bu aylarda onun ihtiyaçlarını vermek ve daha fazla doyurmak için çok daha fazla imkanımız var. 

  Bu ayların gelişiyle çok büyük bir heyecan içinde olmalıyız. Sadece kendimiz için değil, çevremizdeki insanlara da bunu hissettirmeliyiz. Çünkü bu bizim için bir bayram ve zaten Üç ayların sonunda bayrama ulaşıyoruz. Bayram havası gibi yaşamalıyız ki etrafımızdaki insanlara bunu yansıtıp aktaralım. Çünkü şu an da üç ayların yaklaştığından habersiz insanlar var. Üç ayların ne demek olduğunu bilmeyen veya bildiği hâlde bu mevsimin yaklaştığının farkında olmayan insanlar var. Bu kadar kârlı büyük bir fırsat varken bunu duyurmak istemez miyiz? Mesela basit bir kampanya bile olsa onu hemen sevdiklerimizle paylaşıyoruz. Bu fırsatı kaçırmasınlar değerlendirsinler diye duyuruyoruz. İşte bu âhiret hayatımızı ilgilendiren bir fırsat, muhteşem bir kampanya bunu neden duyurmayalım? Bu yüzden çevremizdekilere de muhakkak bu hakikatleri anlatıp onları da teşvik edelim. Hem yaşayıp lisanı hâlimizle, hem sözlerimizle anlatmalıyız. 

Konuyla alakalı çok güzel Hâdis-i Şerifler var. Onları okuyalım:

”Haram aylarda Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri oruç tutana iki yıllık ibadet sevabı yazılır.” [Taberani]

Bu yıl oldukça kıymetli bir gece olacak. Çünkü hem Receb-i Şerif’in ilk gecesini ibadetle geçirmek tavsiye edilir. Hem de ilk cuma gecesi bilindiği üzere Regaip Kandilidir. Bu yıl bu ik kıymetli gece birleşiyor. Receb’in ilk gecesi cuma gecesine denk geliyor. Bu çok sık olan bir durum değil. Evet gücümüz yettiğince, belkide sabaha kadar uyumadan geçirmemiz gereken bir gece, gerçekten çok iyi değerlendirmeliyiz. 

“Recep ayında dokuz gün oruç tutanın günahları sevaba çevrilir.” [Gunye]

“Receb ayında Allah’a çok istiğfar edin; çünkü Allahü teâlânın, Receb ayının her vaktinde Cehennemden azat ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennette öyle köşkler vardır ki, ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.” [Deylemi]

“Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder.” [Gunye]

“Recebin bir gün başında [ilk günlerinde], bir gün ortasında ve bir gün de sonunda [son günlerinde] oruç tutana, ayın hepsinde tutmuş gibi sevap verilir.”  [Miftah-ül-Cennet]

“Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.” [Ebu Ya’la]

“Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez. Regaib Gecesi, Şabanın 15. Gecesi, Cuma, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gecesi.” [İbn Asakir]

Bu aylarda oruçlarımızı, ibadetlerimizi, zikirlerimizi, hasenatımızı arttıracağız. Ama şöyle önemli bir dipnot geçelim. Bütün bu iki ayı, yani Recep ve şabanın tamamını oruçla geçirmek tavsiye edilmiyor. Çünkü 30 günlük oruç sadece Ramazan’a mahsustur. Bu konuyla ilgili Ebû Davud da, hiç ara vermeden devamlı surette oruç tutan bir zâta Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselamın bazı tavsiyelerden sonra şöyle buyurduğu rivayet edilir:

“Haram aylarından bazısını tut, bazısını bırak, haram aylarda tut ve bırak, haram aylarda tut ve bırak.” (Ebu Davut, Savm 54)

Hadisin devamında ravî olan Sahabı şöyle demektedir:

“Resulullah ‘tut’ dedikçe, üç parmağını yumdu, ‘bırak’ deyince de üç parmağını bıraktı.” Böylece Peygamberimizin o zata, “Üç gün tut, üç gün ara ver” dediği anlaşılıyordu.

Receb ayında devamlı olarak bir ay boyu oruç tutmanın uygun görülmemesinin sebebi, Receb ve Şaban aylarının Ramazan ayına benzemesinden kaçınılmasıdır. Çünkü hiç kesintisiz bir ay boyunca oruç tutmak sadece Ramazan ayına mahsustur.

Arttırmak dedik. Evet bu aylarda en çok yapmamız gereken vazife yaptığımız her şeyi arttırmak olmalıdır. Zaten namazım, okumalarım, her gün yaptığım virdlerim var. Bunlara devam etsem yeter diye düşünmeyelim. Her ne yapıyorsak onun üstüne eklemeliyiz. Çünkü diğer aylardan farklı olmalı. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hayatını örnek alıyoruz. O s.a.v bizim için en büyük rehberdir. Hayatına baktığımızda zaten her an ibadet halinde değil mi? Herkesten daha fazla ibadet etmiyor mu? Ama üç aylar geldiğinde bariz bir şekilde daha da arttırırmış. Bu artış kademe kademe oluyor. Receb-i Şerifte biraz, sonra Şâban-ı Muazzama’da biraz daha, Ramazan’ın ilk 10 günü biraz daha, ikinci 10 günü daha da fazla, son 10 günü ise artık zirveye çıkılıyor. Bilindiği üzere zaten itikaf söz konusu oluyor. Kadir gecesi yakalanmaya çalışılıyor.

Bazı hikmet ehli âlimler Receb ayı hakkında şu yorumları getirmişlerdir:

– Receb eza ve cefâyı terk içindir, Şaban amel ve vefa içindir, Ramazan sıdk ve safa içindir.

– Receb tövbe ve pişmanlık ayıdır, Şaban muhabbet ayıdır, Ramazan kurbet (Allah’a yakınlık) ayıdır.

– Receb hürmet ayıdır, Şaban hizmet ayıdır, Ramazan nimet ayıdır.

– Receb ibadet ayıdır, Şaban dünyanın sefasını terk etme ayıdır, Ramazan ibadetlerin mükafatını artıran aydır.

Büyük tasavvuf ehli Zünnün Mısrî der ki:

“Receb ekme ayıdır, Şaban sulama ayıdır, Ramazan derleyip toplama ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer, ne yaparsa cezasını çeker. Bir kimse ekimi bırakırsa, hasat zamanı ekmediğine pişman olur. Kıyamet gününde ise çok kötü duruma düşer.”

(Abdürkadir Geylani, Üç aylar ve Faziletleri)

Bir Ayet-i Kerime’de: 

İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.

(Necm Sûresi | 39)

Buyuruluyor.

Rabbim cümlemize üç ayları hakkıyla karşılıyabilmeyi ve hakkıyla ihya edebilmeyi nasip etsin. Amin.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın duası ile bitirelim. 

“Allah’ım! Receb’i ve Şâban’ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaştır.”

(Camiü’s-sağir, 2/90)

El Bâki Hüvel Bâki 

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا  مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

VESVESE İLE NASIL MÜCADELE EDERİM?

Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..

Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!

Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.

Bütün derslerimiz çok önemli fakat bu dersimiz hepimizi çok yakından ilgilendiren bir konu, şeytanın bize verdiği vesveseler ile ilgili olacak. Neden bu vesveseler var, nasıl mücadele etmeliyiz, vesvese korkulacak bir şey midir? ..

Bu gibi soruların cevabını öğreneceğiz. Rabbim istifademizi artırsın.

Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder.  

 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطٖينِ ٭ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

” Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım rabbim!”

(Mü’minûn Sûresi 97-98)

Ey maraz-ı vesvese ile müptela! Biliyor musun vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür. Küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir. Mahiyetini bilsen, onu tanısan gider.

Sözler 

Vesveseyi musibete benzetti. İkisine de ehemmiyet verdikçe büyür.

Öyle ise şu musibetli vesvesenin aksam-ı kesîresinden kesîrü’l-vuku olan yalnız beş vechini beyan edeceğim. Belki sana ve bana şifa olur.

Sözler 

En çok vuku bulan 5 tanesinden bahsedilecek. 

Üstad burada sana ve bana şifa olur diyor. Demek ki vesvese herkese geliyor. Aslında Üstad hadi gel birlikte bu hastalığımıza bir çözüm, bir şifa bulalım diyor. Vesveseli insanı aşağı görmüyor.

Zira şu vesvese öyle bir şeydir ki cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider. 

Sözler 

Bu mesele yine öğrenmeye bakıyor. Eğer vesveseyi ve kendimizi tanıyabilirsek onu yenebiliriz. İlim ile yenebiliriz.

BİRİNCİ VECİH  

Birinci yara, şeytan evvela şüpheyi kalbe atar. Eğer kalp kabul etmezse şüpheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hatıraları ve münafî-i edep çirkin halleri tasvir eder. Kalbe “Eyvah!” dedirtir, yeise düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki kalbi, Rabb’ine karşı sû-i edepte (edepsizlik) bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. 

Sözler 

Şeytan önce şüpheyi kalbe atıyor. Şüpheyi her şey olarak düşünebiliriz. Allah’ın varlığını, kâinatın varlığını, iman esaslarından, namaz ve abdeste kadar hepsi hakkında şüphe atıyor. Eğer bu şüpheyi geri çevirecek ilmimiz varsa o zaman şüpheden şetme dönüyor. Yani aklımıza kötü sözler, hayaller, tasvirler getiriyor. Bu şekilde bizi kötü hissettirmeye çalışıyor. Bunu bilmeyen insan zannediyor ki: “Benim kalbim bozulmuş. Ben namazda bunları düşünüyorum, Rabbime karşı edepsizlikte bulunuyorum.”  Bu korku ile namazdan kaçıyor ve gaflete sürükleniyor. 

Şimdi şöyle düşünelim. Namazı olmayan, ilim dairesinde bulunmayan, kendini Allah yolunda geliştirmeye çalışmayan bir insanla şeytan neden uğraşsın? Sen Allah’a yöneldiğin zaman şeytan seninle uğraşmaya başlar.  Hırsız fakir bir mahalleye gitmez. Kıymetli eşyaları olan zengin evlere girer. Aynı şekilde şeytan da sende kıymetli bir şeyler olduğu zaman (Kur’an, namaz, ibadet) gelir ve çalmaya çalışır. 

O zaman vesvese geldiğinde endişe etmeyeceğiz. Demek ki boş değiliz diye düşüneceğiz fakat yine de bu vesveseyi tardetmeye çalışacağız.

Vesvese marazına karşı hangi merhemleri sürmemiz gerektiğini öğrenmeye başlayalım. Elbette sadece öğrenmek yetmez. Misal, bir yaramız olduğunu ve doktora gittiğimizi düşünelim. Yaranın nedenini ögrendik, iyileştirecek merhemi aldık. Tedaviyi öğrendik ama sürmezsek bir faydası olur mu? Oysaki hepsini biliyorduk.  Şimdi burada okuyacağız, öğreneceğiz ama hayata geçirmemiz gerekiyor ki bir faydası olsun. 

Vesveseli adam zanneder ki kalbi, Rabb’ine karşı sû-i edepte (edepsizlik) bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. 

Bu yaranın merhemi budur: 

   Bak ey bîçare vesveseli adam! Telaş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim değil belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. 

Sözler 

Dimağımızda tahayyül ve tasavvur dediğimiz bir serbest bölge var.  Adı üstünde burası serbest yani her şey bulunabilir. Oraya müdahale edemiyoruz. Serbest bölge olduğu için biz oradan mesul değiliz. Serbest bölgeyi sokak gibi düşünelim fakat biz de evin içindeyiz. Sokaktan geçenlere müdahale edemiyoruz ama evimizin içine kimi alacağımıza biz karar veriyoruz. Bu yüzden mesela ibadet halindeyken aklımıza kalbimize gelen kötü şeyler kalbimizin kötü olduğunu göstermez. Mühim olan ona kapılıp gitmemektir. 

Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. 

Sözler 

Mesela doktor olduğumuzu hayal edelim. Gerçek hayatta doktor olmadığımız ve sadece hayal ettiğimiz için kalkıp bir ameliyata girebilir miyiz? O hayalin bir hükmü var mı? Yok. Çünkü elimizde bir diploma yok.

Zira mantıkça tahayyül, hüküm değildir (hayalimizde geçen şeyler hüküm değil). Şetim ise hükümdür. Hem bununla beraber o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir (rahatsız) ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. 

Sözler 

Kalbimiz müteessir oluyor. Rahatsızlık duyuyoruz. Bu durum da düşüncenin bize ait olmadığını gösterir. Aslında şeytanın  vesvesesesi çok zayıftır. Biz büyük gördüğümüz için kuvvet bulur. Sadece tanımaya başlamalıyız.

Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani onu zararlı tevehhüm etmekle kalben mutazarrır olmaktır. 

Sözler 

Vesvesenin zararı onu zarar sanmaktır. Namazda aklımıza bir şeyler geliyor. Bundan korkup üstüne giderek namazdan, Kur’ân’dan uzaklaştığımızda gerçekten zarar görmüş oluyoruz. Ya da Allah’ın huzurunda nasıl böyle şeyler düşünebilirim diyerek zarara girebiliriz. 

Şeytanın görevi bu, sürekli vesvese vermeye devam edecektir. Biz ehemmiyet vermeyeceğiz. 

Çünkü hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder. Onun sözünü, ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur. 

İKİNCİ VECİH  

   Budur ki: Manalar kalpten çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler, oradan suretleri giyerler. Hayal ise her vakit bir sebep tahtında bir nevi suretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mana geçse ya ona giydirir ya takar ya bulaştırır ya perde eder. Eğer manalar münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise giymek yoktur fakat temas var. Vesveseli adam, teması telebbüsle iltibas eder (temas etmeyi giyinmek zanneder). “Eyvah!” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hısset-i nefis, beni matrud eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder. 

Sözler

Aslında her şey kendimizi tanımakla ilgili, eğer Allah’ın bize verdiği cihazları öğrenirsek, işleyişi bilirsek endişe etmeyiz. İçimizde iyi ve kötü şeyler bir arada duruyor. Biz Allah’ın huzurundayken vicdan, kalp iyi şeyler ararken, nefis ve lümme-i şeytanî kötü şeyler atar. Kötü şeyler serbest olarak gezebilirler.  Kötü düşünceler iyi olanlarla temas ederler ama zarar veremezler. Sadece temas var o güzel şeyleri giyemezler. 

   Şu yaranın merhemi şudur: 

   Dinle ey bîçare! Nasıl ki senin namazın edeb-i nezihanesinin vesilesi olan zahirî taharete, batnının bâtınındaki necaset ona tesir etmez ve bozmaz.

Sözler 

Çok güzel bir örnek. Bu örnekten gidelim. Namaz kılmak için abdeste ihtiyacımız var. Zahiri olarak kirlerden temizlenmek namaza durmak için yeterlidir. Bedenimizin içindeki bağırsaklarda necaset olması abdestimize engel olabilir mi? Elbette hayır. Bunu kıyas edelim. 

 Öyle de maânî-i mukaddesenin suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez. Mesela, sen âyât-ı İlahiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden bir maraz, ya bir iştiha ya bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin, deva-i illet ve kaza-i hâcetin levazımatını görecek, bakacak, onlara münasip süflî suretleri nescedecek. Ve gelen manalar ortalarından geçecekler.

Sözler 

Namazda karnımız guruldadı diyelim. Aklımıza ister istemez yemek gelir. Hacetimiz gelir. Hayal hayali doğurur. Kötü şeyler gelebilir. Bunu fark ettiğimiz an dalıp gitmeyeceğiz. Ama bunlar hakikatlerin ortasından geçecekler. Engellemek elimizde değil ama bu durumun hakikati tefekkürümüze zarar vermediğini bilelim.

 Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise hasr-ı nazardır (dikkatimizi oraya yöneltmek), zann-ı zarardır (zararlı zannetmek).

Sözler 

Evet zarar yoktur. Sadece dikkatimizi verdiğimizde ve zarar zannettiğimizde zarara düşeriz. Tamamen namazdan kopup ona yönelirsek tehlike başlar.

ÜÇÜNCÜ VECİH

Budur ki: Eşya (şey’in çoğulu; şey’ler) mabeynlerinde bazı münasebât-ı hafiye (gizli münasebetler) bulunur. Hattâ, hiç ümit etmediğin şeyler içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur; veya senin hayalin, meşgul olduğu san’ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış.

Şu sırr-ı münasebettendir ki, bazan bir mukaddes (kutsal) şeyi görmek, bir mülevves (kötü,pis) şeyi hatıra getirir. 

Fenn-i beyanda beyan olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir.” Yani, iki zıddın suretlerinin cem’ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura “tedâi-yi efkâr”  (fikirlerin çağrışımı)  tabir edilir. Meselâ, sen namazda, münacatta, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder.

Senin başın böyle bir tedâi-yi efkâra müptelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibaha geldiğin anda dön. “Aman, ne kusur ettim!” deyip tetkikle meşgul olup durma; 

Sözler

Böyle bir durumla karşılaştığımızda, acaba benim ne kusurum var, ben ne günah işledim de bu aklıma geldi diye bunu incelemekle uğraşmamalıyız çünkü inceledikçe ehemmiyet vermiş oluyoruz.

tâ o zayıf münasebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zira, teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun melekeye döner, bir maraz-ı hayalî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi tahattur ise, galiben ihtiyarsızdır. Hususan, hassas asabîlerde daha galiptir. Şeytan şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir.

Şu yaranın merhemi şudur ki:

Tedâi-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır; onda mes’uliyet yoktur. Hem tedâide mücaveret var, temas ve ihtilât yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile melek-i ilham, kalb taraflarında mücaveretleri (komşulukları) var. Ve füccar ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi-yi efkâr saikasıyla, istemediğin pis hayalât gelip nezih efkârın içine girse, zarar vermez-meğer kasten olsa veya zarar zannıyla onunla ziyade meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele birşeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur. Pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.

Sözler 

Bizler sürekli bir şeylerle meşgul olmalıyız ve meşgul olduğumuz şeyler hayırlı şeyler olmalı. Beynimiz, bilinçaltımız sürekli olarak düşünmeye programlanmış. O zaman ne diyeceğiz? Hak İle Meşgul Olmayan Kalbi, Bâtıl İşgal Eder. Kendimizi hakikatlerle, hayırlı şeylerle meşgul etmediğimizde; şeytan bu durumu fırsat bilip kişinin önüne pis şeyleri getiriyor. 

İnşirah suresi 7.Ayet mealinde;

“O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul.’’ deniliyor.

Bizler kendi büyüklerimizde, annelerimizde, anneannelerimizde görürüz bu durumu. Önemli işlerini yapıp bitirdikten sonra başka bir işle dinlendiklerini görürüz. Dinlenmek dedikleri şey aslında yine bir iş yapmak. Bu herhangi bir meşguliyet olabilir. Dolayısıyla bu meşguliyet bizleri şeytanın vesveselerinden de uzak tutuyor. 

Eğer desen: “Bu derece mü’minlere muzır ve müz’iç olan vesvese ne hikmete binaen bize belâ olmuş?”

Elcevap: İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza (uyanık olmamıza) sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehâvünü def eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîme şekvâ etmeli,

 اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ demeli.

Hepsinin bir hikmeti muhakkak var fakat dikkat çekilen durum şu; şeytan bize vesvese verdiğinde onu tardetmemiz bizim terakkimize sebep oluyor. Eğer şeytan olmasaydı bizim makamımız sabit olurdu ve bu durumda meleklerden bir farkımız olmazdı. İnsan olduğumuz için, Rabbimiz bize bu farklılıkları vermiş ki bizler şeytanın hilelerini öğrenip onu yenelim. Aslında şeytanın vesveselerinden haberdarız ama meleklerin de bize güzel ilhamlar verdiğinden haberdar değiliz. Biz bu güzel ilhamlar ve vesveseler arasında tercihimizi yapıp terakkiyatımızı seçmiş oluyoruz. O zaman vesvesenin imtihan vesilesi olarak verildiğini söyleyebiliriz. 

El Bâki, Hüvel Bâki

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El-Fâtiha.

KAİNATIN TILSIMI NE OLABİLİR?

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

 بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Elhamdülillahi rabbil alemin vessalâtû vesselâmû alâ seyyidinâ Muhammed’in ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.

Her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm ise, Efendimiz Muhammed’in ve bütün âl ve ashabının üzerine olsun.

Ey kardeş! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rumuzunu bir parça fehmetmek istersen nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe bak: 

Sözler

Risale-i Nur’da Üstad hakikatleri daha iyi anlamamız için temsillerle anlatıyor. Bu temsiller hakikate ulaşmamıza bir basamak gibi oluyor. Çünkü bu şekilde akla daha çok yakınlaştırıp o hakikate daha kolay ulaşabiliyoruz.

Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir (cevherler) , elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acayip defineleri varmış. Hem kemalâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılaı varmış. 

Sözler

Burada bir sultandan bahsediliyor ve özellikleri anlatılıyor. Bu sultanın pek çok hazineleri, defineleri var. Yani hazinesi, defineleri, ilmi, sanatı… her şeyi sonsuz.

Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca o sultan-ı zîşan dahi istedi ki bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın (insanların) enzarında saltanatının haşmetini hem servetinin şaşaasını hem kendi sanatının hârikalarını hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip (açığa çıkarıp) göstersin. Tâ cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etsin:

Sözler

Bu sultan bir saray yapıyor ve bu saraya kendi sanatının inceliklerini nakşediyor, sergi açıyor. Buradaki sultandan maksat Allah-û tealâ’dır. Ve yaptığı sarayda kainat sarayı. Burada hazine ve definelerden bahsedildi. Hazine ve define arasındaki fark; hazine ortada, görünen şeydir, bu kâinattaki gördüğümüz nimetler, acayip sanatlardır, define ise gizli olanlardır, gömülü, gizlidir. Görmek için eşelemek lazım. Bu eşelemek de tefekkür oluyor. Bu kâinatta Allah’ın bizim gördüğümüz sanatları var, bir de tefekkürlük ince sanatları var. Bunu da ancak tefekkür ile eşeleyerek görüp anlayabiliyoruz.

Herkesin aklındaki sorulara, yani sen kimsin, nerden geldin, nereye gideceksin ve bu soruların yanında neden namaz zikredilmiş, bu sorulara cevap bulmaya çalışacağız. Biz neden bu aleme geldiğimizi anladığımız da, bu alemi anladığımız da, sanattan sanatkara ulaştığınızda, ve kendimizin burada ne vazifesi olduğunu anladığımız da bunun bizi namaza götürmesi gerekiyor. Çünkü bütün bu saltanat karşında biz secde etme ihtiyacı duyuyoruz. Bu sebeple namaz zikredilmiş. 

Allah-û tealâ neden kâinatı yarattı?

Bunun pek çok sebebi var. Bunlardan bir tanesi de, Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca… her sanat sahibi sanatını hem görmek ister hem de göstermek ister. Mesela bir ressam yaptığı resmi yapar ve bakar ve aynı zamanda başkalarınada göstermek ister ve sergi açar ve yaptığı sanatları başkalarına da gösterir. 

o sultan-ı zîşan dahi istedi ki bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzarında saltanatının haşmetini hem servetinin şaşaasını hem kendi sanatının hârikalarını hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Tâ cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etsin: 

Bir vechi: Bizzat nazar-ı dekaik-aşinasıyla görsün. 

Diğeri: Gayrın nazarıyla baksın. 

Sözler

Burada Allah-û tealâ iki türlü nazarıyla bakıyor. Birisi bizzat Kendi nazarıyla seyrediyor, bir de gayrın yani insanların nazarıyla seyrediyor. Yani iki türlü de seyreden Allah-û tealâ. Bize gözü veren bizzat Allah, bizim onu nasıl seyrettiğimizi, nasıl zevk aldığımızı bilen yine O.

Bu hikmete binaen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaatıyla süslendirip kendi dest-i sanatının en latîf, en güzel eserleriyle ziynetlendirip fünun-u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr-ı mu’cizekâraneleriyle donatarak tekmil ettikten sonra, her bir taam ve nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini câmi’ sofralar, o sarayda kurdu. Her bir taifeye lâyık bir sofra tayin etti. Öyle sehavetkârane (cömertçe), sanat-perverane bir ziyafet-i âmme ihzar etti ki güya her bir sofra, yüz sanayi-i latîfenin eserleriyle vücud bulmuş gibi kıymetli hadsiz nimetleri serdi. 

Sonra aktar-ı memleketindeki ahali ve raiyetini, seyre ve tenezzühe ve ziyafete davet etti.

Sözler

Allah-û tealâ önce kainat sarayını yaratıyor, inceliklerle her yerini süslüyor, bizim ihtiyacımız olan her şeyi oraya koyuyor ve daha sonra bizi oraya davet ediyor.

Sonra bir yaver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve müştemilatının manalarını bildirerek onu üstad ve tarif edici tayin etti. Tâ ki sarayın sâni’ini, sarayın müştemilatıyla ahaliye tarif etsin ve sarayın nakışlarının rumuzlarını bildirip, içindeki sanatlarının işaretlerini öğretip, derûnundaki manzum murassalar ve mevzun nukuş nedir? Ve ne vecihle saray sahibinin kemalâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin âdabını ve seyrin merasimini bildirip, o görünmeyen sultana karşı marziyatı (rızası) dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin. 

Sözler

Allah Teâlâ bu sarayı kurduktan sonra saraya türlü türlü canlılar davet ediliyor ve bütün varlıkların en üstünü olarak insan davet ediliyor. Bu gizli defineleri de ancak insan kendisine yerleştirilen cihazlarla görüp, takdir edip, tahsin edip anlayabilir, Allah’a ulaşabilir. Bütün varlıklara ayrı bir sofra kuruluyor. Kedinin, balığın, kuşun sofrası hep ayrı ayrıdır. Herkesin ne ihtiyacı varsa ona göre rızıklandırılır. Ama en çok rızıklandırılan insandır. Kâinatın en çok hizmet ettiği varlık insandır. Kâinatın insan için yaratıldığı buradan anlaşılıyor. 

Daha sonra tarif edici bir üstad gönderiyor ve o sarayının her yerini ona gösteriyor ve bize tarif ettiriyor. O da Efendimiz (sav) dir. Allah-û tealâ miraçta Peygamber Efendimiz’e (sav) kâinatın her yerini gezdiriyor, bütün sanatını, inceliklerini, esmalarını, definelerini ona gösteriyor ve öğretiyor, açıklıyor. Bizzat Allah ile de görüşüyor. Yani bütün saraydaki en ince nakışlara O hâkim. Daha sonra O’nu bize tarif edici olarak gönderiyor: “Git insanlara anlat ve onlara beni tanıt.” diyor. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’de bize gördükleriyle, Allah’ın ona öğrettikleriyle ve Kur’an’ı Kerim ile bize tanıtıyor. Biz eğer Efendimiz’in (s.a.v.) yolundan gittiğimizde Allah’a ulaşmış oluryouz.

İşte o muarrif üstadın her bir dairede birer avenesi bulunuyor. Kendisi en büyük dairede şakirdleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyor. Diyor ki: 

Sözler

Buradaki avaneler Efendimiz’ den (s.a.v.) önceki diğer peygamberler ve onun yardımcıları. Aynı zamanda şakirdleri, O’ndan s.a.v. sonra gelen onun izinden giden alimler, evliyalar. Efendimiz s.a.v. bütün insanlığa bir tebligatta bulunuyor ve şimdi okuyacağımız yeri de bizzat ondan dinliyormuş gibi Asr-ı saadete gidelim.

“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor.

Sözler

Allah-û tealâ bu sanat eserleriyle, bunları izhar etmesiyle, kâinatı yaratmasıyla, sanatının incelikleriyle, esmalarının yansımasıyla kendini bize tanıttırmak istiyor.

Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun sanatını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz.

Sözler

Peki kendimizi Allah-û tealâ’ya nasıl sevdiririz?

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin…’’

Âl-i İmrân Suresi 31.Ayet Meali

Eğer Efedimiz (s.a.v) uyarsak, onun gibi yaşarsak kendimizi sevdirmiş oluyoruz. 

Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor.

Sözler

Bize verdiği ihsanları saymakla bitiremeyiz. Nefes, el, göz, kulak nimeti vermiş. Ve bütün bunların karşılığı olarak kainatta bunları tadacak şeyler de vermiş. Mesela kulak vermiş, farklı farklı sesleri işitiyor. Göz vermiş, görme alemi yaratmış, gözümüze zevk veren manzaralar vermiş. Tad alma duyusu vermiş, çeşit çeşit rızıkla rızıklandırılıyoruz. Bütün bunların her biriyle Allah bizlere kendini tanıttırıyor. Bunlarla Allah’a ulaşabiliriz.

Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor.- 

Burada bizler Allah’ın muhabbetini görmek durumundayız.

-Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen in’am ve ikramlar ile size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının âsârıyla manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususi hâtem, birer taklit edilmez turra koymakla her şey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz.”

Sözler

Burada Allah’ın vahidiyetini, ehadiyetini görüyoruz. Bu kâinatta gördüğümüz her bir eserde Allah’ın mührü var. Her bir çiçekte, her bir böcekte, her bir yıldızda hepsinde Allah’ın bir mührü var. Dolayısıyla kâinat kitabını okuyarak tüm bu varlıkları yaratanın tek bir ilah olduğunu görüyoruz.

Daha bunun gibi ona ve o makama münasip sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahali iki güruha ayrıldılar: 

Sözler

Dikkatle dinleyelim; bu iki güruhtan hangisindeyiz? Efendimiz (s.a.v) bu öğrendiği, gezdiği, sarayın sırlarını anlattıktan ve insanları Allah’a davet ettikten sonra insanlar iki güruha ayrılıyor. 

Birinci güruhu, kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için o sarayın içindeki acayiplere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki beyhude değil, âdi bir oyuncak değil.

Sözler

Bu güruhun özelliklerine bakalım. Kendini tanımış, aklı başında ve kalbi yerinde bunlar bir insanda olduğu zaman kainat sarayına bakınca bu acayip işlerin boşu boşuna olmadığını anlar. 

  Acayip denmesi bize garip gelebilir. Çünkü her şeye karşı alışılmış bakıyoruz, her şey bize ülfet olmuş. Bu kâinatta cereyan eden şeylere dikkatlice bakarsak ne kadar acayip olduklarını görebiliriz. Güneşin kusursuz bir şekilde her gün vaktinde doğması, batması mesela. Güneş bizi nereden tanıyor ve ihtiyaçlarımızı neden karşılıyor ?  Tatsız renksiz bir topraktan tam da ihtiyacımız olan meyvelerin, sebzelerin çıkması… her birinin rengi, tadı, kokusu, vitamini farklı ve hepsinin bedenimizin ihtiyacının en çok olduğu vakitlerde çıkması çok acayip değil mi? 

Bunun gibi pek çok tefekkür edecek acayip işler var, saymakla bitmez. 

İşte bütün bu acayip işlere bakan kendini tanımış, aklı başında, kalbi yerinde olanlar diyorlar ki:

“Bunda büyük bir iş var. Bu işler boşu boşuna değil, âdi bir oyuncak değil.” O yüzden hiç kimsenin ‘kimse bana Allah’ı anlatmadı.’ demeye hakkı yok. Çünkü bütün kâinat Allah’ı haykırıyor. Kimse sana sözlü olarak anlatmasa bile, hiç mi çiçek görmedin? Hiç mi yağmurun yağdığına şahit olmadın? ‘Nasıl yağıyor bu yağmur?’ diye hiç düşünmedik mi? Havada asılı duran hafif görünen o bulutlardan nasıl tonlarca su iniyor? Gökyüzünde yıldızlar nasıl direksiz asılı duruyor? Rabbimiz bilmanâ:

“Akletmez misiniz!” diyor ya.

İşte kainat aslında her zerresiyle bize Allah’ı haykırıyor. Yeter ki biz duymak isteyelim. 

Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir, içinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif (tarif edici) üstadın beyan ettiği nutkunu işittiler. Anladılar ki bütün esrarın (sırların) anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler: 

Sözler

Burada Allah’ın rahmetini görüyoruz. Bize merhamet edip bir tarif edici gönderiyor. Neyi nasıl yapmamız gerektiğini, neyden sakınmamız gerektiğini, Allah’a nasıl ulaşacağımızı her şeyi O’na (s.a.v.) öğretiyor. O’da (s.a.v.) bize öğretiyor. Bu işimizi oldukça kolaylaştırıyor. Biz kendimiz inceleyip araştırmak zorunda kalmıyoruz. Tek bir kişi gönderip Ona uyun diyor. Sadece Efendimiz’in (s.a.v.) hayatını okuyup O’nun (s.a.v) yolunda,sünnet-i seniye çizgisinde ilerlersek tam da Allah’ın istediği gibi oluruz. Bu yüzden hep sünnet dairesi deniyor. Çünkü bütün tılsım orada. Her şeyin anahtarı Efendimiz (s.a.v.)’de. Bu sayede kâinatın yaratılış amacına uygun yaşamış oluyoruz. 

“Esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.” 

Üstad ise evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyatı (rızası) dairesinde amel ettiler. Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti.

Sözler 

Diğer bir saraydan kasıt Cennettir. 

Hem öyle bir cevvad-ı meliğe lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şâyan bir surette ikram etti, daimî onları saadetlendirdi. 

İkinci güruh ise akılları bozulmuş, kalpleri sönmüş olduklarından saraya girdikleri vakit, nefislerine mağlup olup lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler; bütün o mehasinden gözlerini kapadılar ve o üstadın irşadatından ve şakirdlerinin ikazatından kulaklarını tıkadılar. 

Sözler 

Hem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem de şakirdlerinin O’nun (s.a.v) yolundan giden alimlerin, velilerin uyarılarına kulaklarına tıkadılar. 

Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar; seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sâni’-i zîşanın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar. 

Sözler

Bu kâinat sarayını biraz tefekkür etmeye çalışalım.  Biz bu saraydayız. Allah Teâla bizi buraya göndermiş ve bütün varlıklardan üstün olarak yaratmış. Her şey bize hizmet ediyor ve Allah bütün bu olanları anlamak için bizlere cihazlar vermiş. Hepsini kavrayacak istidata sahibiz. Yeter ki bunu sünnet yolunda giderek açığa çıkaralım. İstidatlarımızı keşfedelim. Bütün bunları düşündüğümüzde sadece yemek, içmek, para kazanmak, hayvan gibi yaşamak için gelmiş olabilir miyiz? Bize verilen istidatlara bakıldığında çok basit ve komik kalıyor. Bununla ilgili yine Risale-i Nur da güzel bir temsil var;

Bir padişah iki hizmetkârını çağırıyor. Birine 20, birine de 1000 altın veriyor ve cebine bir kâğıt koyuyor.  20 altın alan hizmetkâr gidip padişahın istediği gibi bir elbise alıyor. 1000 altın alan hizmetkâr cebindeki kâğıdı hiç okumadan diğer hizmetkâra bakarak elbise alırsa ona akıllı denir mi? Şimdi biz de kendimizi hayvanlarla kıyaslayınca bizdeki akıl, şuur, ruh gibi cihazlar, istidatlar o 1000 altın gibidir. Verilen kağıt ise Kur’an-ı Kerim’dir. Eğer biz Kur’an’ı okumayıp o ikazları işitmezsek, ona göre davranmazsak sadece yemek, içmek ve uyumaktan ibaret olan hayvanca bir tavır sergilersek elbette cezaya müstehak oluruz. 

Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki o hâkim-i zîşan bu kasrı, şu mezkûr maksatlar için bina etmiştir. Şu maksatların husulü ise iki şeye mütevakkıftır: 

Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz üstadın vücududur. 

Sözler

Yani Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.  Rabbimiz ne buyuruyor:

“Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım.” 

(bk. Aclûnî, 2/164; bk. Leknevî, el-âsaru’l-merfua, 1/44)

{[“Cibril bana geldi ve dedi ki: Ya Muhammed! Sen olmasaydın cennet yaratılmazdı, sen olmasaydın cehennem yaratılmazdı.” 

(Kenzu’l-Ummal, h. no: 32025)]}

Çünkü o bulunmazsa bütün maksatlar beyhude olur. Çünkü anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa manasız bir kâğıttan ibaret kalır. 

Sözler 

Kainattan Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı çekersek hiçbir anlamı kalmıyor. Çünkü biz ancak onunla Allah’a ulaşabiliyoruz. Akıl ile belki bir yaratıcının var olduğuna ulaşılabilir ama ulaştıktan sonra ne yapılması gerektiğini aklımızla bulamayız.

Eğer Efendimiz (s.a.v) olmazsa her şey manasız bir kâğıttan ibaret kalır. En basit şekilde bir örnek verelim. Tarihi eser olan bir yeri gezdiğinizi düşünün. Ama o yer hakkında hiçbir fikrimiz yok. Bize anlatan bir rehber yok. Bizim için sadece taş duvarlar olarak kalır. Ama bir rehber olsa ve orada neler yaşandığını, kimin yaptığını anlatırsa her şey bir anda mânâ bulur. 

   İkincisi: Ahali, o üstadın sözünü kabul edip dinlemesidir. 

Sözler 

Birincisi Efendimizin (s.a.v) varlığıydı. İkincisi ise insanların o üstadın sözünü dinleyip kabul etmesiydi. Hadiste geçtiği gibi:

“Yeryüzünde ‘Allah, Allah’ denildiği müddetçe kıyamet kopmaz.”

(Müslim)

Yeryüzünde Allah diyen kalmazsa o zaman Dünya kendini infilak edecek ve kıyamet kopacak.

Demek, vücud-u üstad vücud-u kasrın dâîsidir ve ahalinin istimaı, kasrın bekasına sebeptir. Öyle ise denilebilir ki şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki o üstadın talimatını ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasır tebdil ve tahvil edilecek. 

   Ey arkadaş! Hikâye burada bitti. Eğer şu temsilin sırrını anladınsa bak, hakikatin yüzünü de gör: 

   İşte o saray, şu âlemdir ki tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise şarktan garba gûnagûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise ezel ebed sultanı olan bir Zat-ı Mukaddes’tir ki yedi kat semavat ve arz ve içlerinde olan her şey, kendilerine mahsus lisanlarla o zatı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki semavat ve arzı altı günde yaratarak arş-ı rububiyetinde durup; gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinat sahifesinde âyâtını yazan; ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret sahibidir. 

   O sarayın menzilleri ise şu on sekiz bin âlemdir ki her birisi kendine lâyık bir tarz ile tezyin ve tanzim edilmiştir. İşte o sarayda gördüğün sanayi-i garibe ise şu âlemde görünen kudret-i İlahiyenin mu’cizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar (yiyecekler) ise şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlahiyenin semerat-ı hârikalarına işarettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır. 

Ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise şu hakikatte esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerine misaldir. 

Sözler 

Allah’ın esmaları hem kâinatta hem insanda tecelli eder. Kainatta farklı yerlerde ayrı ayrı tecelli ederken (güneşte, çiçekte, bulutta vs.) insanda tamamı tecelli eder. Kâinatta olan her şey bizde de var. Küçük kainat… Bu yüzden kendimizi tanıyarak başlamalıyız. 

Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise şu âlemi süslendiren muntazam masnuat ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir ki Kadîr-i Zülcelal’in esmasına delâlet ederler. Ve o üstad ise Seyyidimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Avenesi ise enbiya aleyhimüsselâmdır ve şakirdleri ise evliya ve asfiyadır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise şu âlemde melaike aleyhimüsselâma işarettir. Temsilde, seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise şu dünya misafirhanesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir. 

   Ve o iki fırka ise burada birisi ehl-i imandır ki kitab-ı kâinatın âyâtının müfessiri olan Kur’an-ı Hakîm’in şakirdleridir. Diğer güruh ise ehl-i küfür ve tuğyandır ki nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi belki daha aşağı; sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur. 

Birinci kafile olan süeda ve ebrar ise zülcenaheyn olan üstadı dinlediler. O üstad hem abddir, ubudiyet noktasında Rabb’ini tavsif ve tarif eder ki Cenab-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür, risalet noktasında Rabb’inin ahkâmını Kur’an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder. 

   Şu bahtiyar cemaat, o resulü dinleyip Kur’an’a kulak verdiler. Kendilerini, enva-ı ibadatın fihristesi olan namaz ile birçok makamat-ı âliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler. 

   Evet, namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezaifi, makamatı mufassalan gördüler.

Sözler

Namazın bunlarla beraber zikredilmesinde aslında çok büyük bir hikmet var. Çünkü biz kâinatın yaratıcısına ulaştığımızda ve kendimizi tanıdığımızda bu durumun bizi namaza götürmesi beklenir. Namaz şükürdür diyoruz. Namaz’ı neden kılıyoruz? Cennet’i kazanmak için mi, Cehennem’den kurtulmak için mi? İkisi de değil. Çünkü Cennet’i namazla zaten kazanamayız. Cennet Rabbimiz olan Allah’ın bir lütfudur, ihsanıdır. Bizlerin yapmaya çalıştığı şey halihazırda, şuan verilen nimetlerin şükrünü eda etmeye çalışmak. Aslında bütün ibadetlerimizle zaten bu durumu karşılayamayız ama namaz içinde külli bir şükür barındırdığı için, bütün ibadetlerin fihristesi namaz olduğundan dolayı, adeta bir özeti olduğu için (Kur’an-ı Kerim, tilavet, zikir, tahmid…) insan ancak namaz kılarak o ‘İnsaniyet Mertebesine’ , ‘Ahsen-i Takvim’e ‘ ulaşabilir. Namaz olmadığında, asıl vazifemizi yapmadığımızda Esfel-i Safiline düşüyoruz (Allah muhafaza). 

Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir.

Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.

İkincisi: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile tanımaktır.

Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san’atlarını ve lâtif cilvelerini bilerek hayatınla teşhir ve izhar etmektir.

Dördüncüsü: Lisan-ı hâl ve kalinle Hâlıkının dergâh-ı rububiyetine ubûdiyetini ilân etmektir.

Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla bilerek süslenip o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.

Altıncısı: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkürle görüp şehadetle göstermektir.

Sözler

Altıncı işaret aslında Ettahiyyatü’ya işaret ediyor. Tahıyyât’ı neden okuyoruz? Tahiyyat, Miraç’ta Efendimiz Aleyhisselam ile Allah’ın konuşmasıdır. Bizler Tahıyyâtt’ı okurken aslında Onlar’ın konuşmalarını tekrar ederek tefekkürle Onlar’a şahitlik, şehadet etmiş oluyoruz.

Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle bilmektir. Meselâ, sen cüz’î iktidarın ve cüz’î ilmin ve cüz’î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.

Sözler

Yedincisini, 30.Söz (Ene ve Zerre Risalesi) ‘ü okuyarak daha iyi anlayabiliriz. Bize verilen cihazatlar ve ‘ene’yi hayali bir ölçücük yapıp bunlarla Allah’a ulaşmaktan bahsediyor.

Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini fehmetmektir.

Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. 

Sözler

Bizler acz ve fakrımızı ne kadar fark edersek, kabul edersek, Rabbimizin cömertliğini ve Rahman ve Rahîmiyetini de o kadar fark etmiş ve bu isim ve sıfatlarını kendimize celbetmiş oluruz.

Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını fehmetmelisin.

İşte, senin hayatının gayeleri, icmâlen, bunlar gibi emirlerdir. 

 يَغْشٰيهَا     وَالسَّمَۤاءِ وَمَا بَنٰيهَا     وَاْلاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا     وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا     فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا     قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا     وَقَدْخَابَ مَنْ دَسّٰيهَا    

(“Yemin olsun, güneşe ve kuşluğuna; Işığı onun ardından geldiğinde aya; Onu (dünyayı) aydınlattığında gündüze; Onu karanlıkla örttüğünde geceye; Göğe ve onu kuran kudrete; Yere ve onu yayıp döşeyene; Nefse ve ona düzen verene;  Ona kötü ve iyi olma yeteneklerini yerleştirene ki,  Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere boğan da ziyan etmiştir.”… Şems Sûresi, 91:1-10.)

sûresindeki kasem ve cevab-ı kasemi düşünüp amel et.

Sözler

El Baki, Hüvel Baki.

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El-Fâtiha.

BAKTIĞIN HER YERDE ALLAH’I GÖRMEK İSTER MİSİN?

Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..

Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!

Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.

Bugün çok önemli bir konuyu anlamaya çalışacağız. Rabbim istifademizi arttırsın. Âmin.

Bölümümüz Mesnevi-i Nuriye kitabından…

Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim. Tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir. 

Kelimelerden maksat: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır. 

Mesnevî-i Nuriye

Üstadın söylediği şey çok önemli. 40 sene ömrümde, 30 sene tahsilimde yalnız bu dört kelimeyi ve dört kelamı öğrendim diyor. Peki bu kelimeler hangileri? Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet ve nazar. Biz bugün mana-yı ismî ile mana-yı harfîyi öğrenmeye çalışacağız.

Bir düşünelim 40 sene bir ömür… Üstelik herhangi birinin değil, Üstad’ın 40 senesi… Örnek verirsek Üstad ki 12-13 yaşlarında 90 ciltlik bir kitabı Arapça olarak okuyup unutmamak için tekrar ederek ezberleyen biri. Şuan o ezberlediği 90 ciltlik kitaplar Türkçeye çevrilse belki 200, 300 ciltlik kitaplar olur. Böyle bir ilim ile 30 sene tahsil düşünün ve Üstad gibi birinin tahsilini düşünün ve bütün ilmimi ve tahsilimi bu 4 kelimede topladım diyor: Mana-yı harfî, Mana-yı ismî, Niyet ve Nazar. Şimdi okuyunca ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışacağız ve hayatımıza geçirmek isteyeceğiz. 

Şöyle ki: Cenab-ı Hakk’ın mâsivasına yani kâinata mana-yı harfiyle ve onun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab (sebepler) hesabına bakmak hatadır. 

Mesnevî-i Nuriye

Öncelikle bu kelimelerin lügat manalarına bakalım.

Mana-yı ismî: Bir şeyin sahibine değil de; bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan manasındadır.

Mana-yı harfî: Bir şeyin kendisini değil de; sanatkarını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan manasındadır.

Bu terimleri öğrendiğimiz zaman, hayatımızda çok köklü değişimler olacak. Bu nazarla kâinata, mevcudata, olaylara baktığımız zaman hayatımız değişecek. İbadetlerimiz daha anlamlı gelecek. Bakışımızdaki cennetin mertebesini en âlâ dereceye çıkaracak. Musibetlere bakış açımız değişecek. Bu kelimeler insanın hem dünya hayatını, hem ahiret hayatını kökten değiştirecek cinsten. Bu yüzden Üstad önemli olduğunu vurgulamış. 

Önce kâinattan başlayalım. Biz bu mevcudata baktığımız zaman mana-yı ismî ile bizzat baktığın şeyi görürsün. Güneşe baktın, güneşi gördün. Kediye baktın, kediyi gördün. Bu, baktığını görmek oluyor. Mana-yı ismî ile görmüş oluyorsun. Mana-yı harfi neydi? Baktığının sanatkarını görmek. Biz ne diyorduk kâinatta her şey bir aynadır ve o ayna bizi sanatın sanatkarına ulaştırıyor. 

Mesela kelebeğe baktığınızda, kelebek görüyorsanız, mana-yı ismî ile bakıyorsunuz demektir. Ama kelebeğe baktığınızda kelebeğin üstündeki aynadan Allah’ın o esmalarının yansımasını görüyorsanız o zaman mana-yı harfî ile bakıyoruz demektir. 

Bu sadece kâinat için geçerli değil. Aslında yaşadığımız olaylarda da geçerli. Her şeyin iki ciheti vardır: Mana-yı ismiyle ve mana-yı harfiyle bakmak. Biz her ikisini karıştırmamak için şöyle bir tekerleme ezberleyelim:

Mana-yı isim, yani cisim,

Mana-yı harf, yani Allah…

Yani mana-yı isim ile baktığımız her şeyde o cisimi görüyoruz.

Mana-yı harfiyle baktığımızda bizi Allah’a ulaştırıyor. Aslında bizi marifetullaha götürüyor.

Arapçada şöyle bir şey var: Biz kelimelerin incelendiği ilime sarf ilmi diyoruz. Cümlelerin incelendiği ilime ise nahiv ilmi diyoruz. Bir kelime bir şey ifade eder. Gel denildiğinde bir anlam çıkarıyorum bir şey ifade ediyor. Ama sadece o ‘gel’ deki ‘l’ harfini alsak, bizim için anlamsızdır çünkü yalnız başına hiçbir şey ifade etmez. Mevcudata cismen ve tek başına baktığımızda, mesela; güneşin bir harf olduğunu görüyoruz çünkü tek başına bir şey ifade etmez. Peki ne olursa bir şey ifade eder? Bütün mevcudat ile onu birleştirdiğin zaman, bir sisteme dahil olur ve geniş çaplı düşünelim: Mevcudatı yaratanın kim olduğunu bildiğimizde güneşi yaratanın da O (Allah) olduğunu düşünürüz ve bu şekilde Allah hesabına baktığımızda bize bir şey, aslında çok şey ifade eder. 

Mesela burdan bir kedi geçtiğini varsayalım. Sadece sıradan bir hayvan mı görüyoruz? Evet yürüyor, mırıldanıyor, yiyor, içiyor… bu kadar. Bizim için hiç bir şey ifade etmiyor. Ama ona mânâ-yı harfle bakarak anlam yüklediğimizde ve bir bütüne koyduğumuzda o zaman anlam ifade etmiş oluyor.  

Biz mana-yı harf ile baktığımızda Kur’an-ı Kerim’in ilk emrini yerine getirmiş oluyoruz Kur’an’ı Kerim’in ilk emri ‘oku!’ idi. Ve “Yaradan Rabbinin adıyla oku.” Oku deyince sadece kitap okumaktan mı bahsediliyor? Kainatı okuyoruz, kendimizi okuyoruz, olayları okuyoruz, hâdisatı okuyoruz, başımıza gelen bütün olayları okumaya devam ediyoruz. Çünkü hâlâ yaşıyoruz. Hâlâ mevcudatta bir şeyler oluyor, başımıza olaylar geliyor. Biz bu olayları Allah hesabına mana-yî harf ile okuyor muyuz? Bunu biraz muhasebe edelim!

Bunu anlamak için örneklerle ilerleyelim. Mesela uzakta bir pencere olduğunu düşünelim. 

+Neyi görürüz? 

-Pencereyi görürüz. 

+Yakınına gittiğimizde ise pencerenin arkasındaki manzarayı görürüz. İşte uzaktan bakmak mana-yı isîm, yakından bakmak ise mana-yı harf oluyor.

İman intisaptır diyordu Üstad. İntisap ne demektir? Bir şeyin bir şeye bağlı olmasıdır. Baktığımız zaman kâinatta her şey Allah’a bağlı. Ama önemli olan baktığımız şeyi mana-yı harfle okuyabilmektir. Kediye baktığımızda kedi neye intisab ediyor? Kediye Allah’ın sanatı nazarı ile baktığımızda Allah’ı görebiliriz. Her şey çok  açık! Önemli olan bizim bakış açımız. Yani güneşe, buluta, bir çiçeğe baktığımızda hatta aynada kendimize baktığımızda bile Allah’ı her yerde görebiliriz. Yeter ki o bakışımızı doğru ayarlayalım.

      Mevcudatı biraz anladık. Kainatta Allah’ı görmenin ne kadar önemli olduğunu, gördüğümüz her şeyin aslında bize Allah’ı haykırdığını, O’nun sanatı olduğunu, her şeyde O’nun esmalarının olduğunu az çok anlayabildik. Çünkü her şey ayna hükmündedir. Diyelim ki üzücü bir olay yaşadık. Yüzeysel olarak bakıp değerlendirdiğimizde mana-yı ismiyle bakmış oluyoruz ve bu da bizi belki de o işin hakikatini okumaktan alıkoyuyor. 

 -Bu işin perde arkası nedir?

 -Allah burada bize ne anlatmak istiyor?

 -Ben buradan ne ders çıkarmalıyım?

Bu soruları düşünmeden sadece yüzeysel olarak baktığımızda almamız gereken derslerin hiçbirini almadan geçip gidiyoruz. Ama mana-yı harfle bakarsak  yaşadığımız her olay bir anlam taşıyor. Üzücü bir olay yaşadığımızda tevekkülle, teslimiyetle ve bu bakış açısı ile baktığımız zaman Allah’ın vermek istediği mesajı anlayabiliyoruz. Şunu düşünelim: Yaşadığımız olaydan (hâşâ) Allah’ın haberi yok mu? Elbette var. Allah sonsuz merhamet sahibidir diyoruz. Bizi seven Rabb’dir. O zaman kişilerin hiçbir önemi olmuyor.  Çünkü Allah biliyor, O’na güvenip dayanınca, O var ve sebepler yalnızca perdedir diye düşününce yaşadığımız olumsuz durumları çok fazla üzülmeden atlatmış oluyoruz. 

Bir de nefise mana-yı isimle bakmak var. Bizler nefsimize mana-yı isimle baktığımız zaman ne diyoruz? “Ben böyle istedim, benim canım böyle istiyor.” diyerek nefsimizi övüyoruz. En çok da şu canım kelimesi… aslında canım dediğimiz şey nefsimiz. Nefsimizi o kadar kendimize ait hissediyoruz ki nefsimiz canımız oluyor. Canımızın istediği şeylerin nefsimizin istediği şeyler olduğunu anlayamıyoruz. Nefsimizle kendimizi o kadar birleştirmişiz ki… Aslında nefsimizle aramızda bir mesafe olması lazım. Eğer uzak olsaydık, ‘canım’ demezdik. Dolayısıyla canımızın her istediğini yaparak aslında nefsimizin her istediğini yapmış oluyoruz. Bu durum mana-yı ismiyle bakmanın sonucudur. Peki mana-yı harfiyle nasıl bakarız? Sadece Allah’ın razı olduğu çerçeve dairesinde, Allah’ın istediği şekilde yaşadığımız zaman hem dünya hayatımız, hem de ahiret hayatımız kurtulmuş oluyor. Bu durumun ne kadar önemli olduğunu anlamak için bir örnek ile inceleyelim. Efendimiz Aleyhisselam’ın amcası Ebû Talib, Efendimiz Aleyhisselam’ı ömrü boyunca himayesi altında yetiştirmiş. Daha çocukluğundayken büyüyene kadar yanına alıyor ve peygamberlik davasındayken O’nu korumaktan asla vazgeçmiyor. Ki nice zulümlerin yapıldığını bildiğimiz çok zorlu geçen 3 sene var, neler neler yapılıyor fakat yine de O’nu korumaktan vazgeçmiyor. Belki de hiç kimse Ebû Talib kadar Efendimiz Aleyhisselam’ı korumamıştır. Peki biz Ebû Talib’ den bahsederken neden ‘Hazreti’ demiyoruz? Çünkü Efendimiz Aleyhisselam’ı zâtından dolayı koruyor. O’nun zatını çok sevdiği için, yeğeni olarak, mana-yı ismiyle baktığı için; O’nu savunduğu dava uğruna değil de zâtı için… Yaptığı işlere bakalım ne kadar güzel değil mi? İman ederek yapmış olsa kimse O’na ulaşamaz. Çünkü hiç kimse Ebû Talib kadar korumamıştı ve koruduğu şey İslam’ın kalesiydi bir nevî ama ne oldu? Mana-yı isimle olduğu için bir anlam ifade etmiyor. Ebû Talib’in imanlı ölüp ölmediğine dair ihtilaflar var. O yüzden çok fazla konuşmak da iyi olmayabilir fakat ehl-i sünnetin genel inancı ne yazık ki imansız öldüğü yönünde. Mana-yı isimle mana-yı harfe Üstadın neden bu kadar önem verdiğini buradan anlayabiliriz. 

Yaptığımız işler değil de o işleri ne niyetle yaptığımız, ne amaçla yaptığımız ve o şeye ne ile baktığımız çok önemli. Mesela hayatımızdaki bütün şeyleri göz önünde getirmeye çalışalım. Örneğin eşimizi nasıl seviyoruz? Evladımızı nasıl seviyoruz? Mana-yı isimle mi mana-yı harfle mi? Hobilerimizi, hedeflerimizi, her şeyi düşünebiliriz. Yaptığımız hobilerimizi ne amaç uğruna yapıyoruz? Aslında bu şey öyle bir şey ki yaptığımız şey ya çok büyük bir anlam kazanacak ya da boş bir şey olacak. Bu durum bütün hayatımızca hep böyle. 

Evet, her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. 

Mesnevî-i Nuriye

Hakka bakan kısmı mana-yı harfi, halka bakanı ise mana-yı ismî olduğunu öğrendik.

Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, sanata bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir. 

Mesnevî-i Nuriye

Tenteneli perdeyi delikli perde olarak düşünebiliriz. Mesela kendimizi yeni doğmuş bir çocuk olarak düşünelim Gözümüzü açtık ve baktık ki delikli bir örtüden ışık geliyor. Önce tül ışık veriyor zannedebiliriz. Çünkü işin perde arkasını görmüyoruz. Yakınına gidip o deliklerinden baktığımızda ışığın perdeden olmadığını, güneşten geldiğini anlarız. Dedik ya bütün hayatımız da böyle. Bizler sebepleri muhasebe ederken tenteneli bir gözle bakıyoruz. Şunu iyi anlamamız lazım; sebepler mi tenteneli, bizim gözümüz mü? Sebepler gayet açık. 

Üstad Risalede “Şiddet-i zuhurundan gizlenmiş…” (Lem’alar) diye bahsediyor. 

Kainatta cereyan eden olaylar ortada, gözümüzün önünde. Hayvanların yaşayışı, birinin diğerini yemesiyle aslında kainatın devamının korunması, gökyüzünde cereyan eden olaylar… bunların hepsi aslında birer mucize. Hayret edilecek çok büyük vakalar. Biz sürekli yaşıyor ve görüyor olduğumuzdan ülfet ediyoruz. Bu durum da bizi sıradan bir nazar ile bakmaya yönlendiriyor. Güneş doğar, yağmur yağar, tavuk yumurta verir… Halbuki tavuğun yumurta vermesi ilginç bir olay değil mi? Şu an bütün dünya bir araya gelse bir yumurta yapabilir mi? Bütün dünyanın yapamayacağı bir şeyi bir hayvandan alıyoruz ve şaşırmıyoruz. Ne kadar tuhaf ?! Demek ki ülfet kalınlaşıp gaflete sevk etmiş. Gözümüzde ne kadar tenteneli perde var ki bizler bu olayları okumaktan aciz kalıyoruz. Duamız şu olsun: Rabbim ülfetimizi kır. Bizleri gafletten uyandır.

Her şey o kadar açık ki eğer okuyamıyorsak, her gördüğümüz şeyde Allah’ı hatırlamıyorsak gözümüzde ve bakışımızda sorun var demektir. Bu duruma misal olarak:

Bir gözlük düşünelim ve kirli olsun. Bu gözlüğü taktığımızda kirleri görürüz. Onlara odaklanırız. Eğer gözlüğümüz tertemiz olursa, o zaman arkayı görürüz. Bizim gözümüz de ne yazık ki gafletle kirlendiği için bizler okumamız gereken şeye odaklanamıyoruz. O  lekelere dediğimiz sebepleri görüyoruz. Ama o gaflet kirlerini temizlediğimiz zaman asıl görmemiz gerekeni ve okumamız gerekene ulaşmış oluruz. Bu durum bizi Marifetullah’a götürür. Düşünsene baktığın her şeyde Allah’ı görüyorsun. Bütün mevcudatta, kainattaki her şeyde, başına gelen her olayda, üzücü olsa bile her şeyde Allah’ı görüyorsun. Aslında bu durum bir nevi bütün hayatımızı ibadete çevirmek mânâsına gelir. Üstadın bütün ömründe öğrendiği sayılı şeylerden birinin mana-yı isimle mana-yı harf olması bu bakışın önemini gösteriyor. Bu kelimeler bizim hayatımızın bütününü değiştirecek bir meseledir. Bu bakış açısı ile baktığımızda, uyumak ibadet oluyor çünkü uyurken bile Allah’ı görüyoruz. Uyanıyoruz, Allah’ı görüyoruz. Sabah güneşin doğuşunda yine Allah’ı hatırlıyoruz. Her an Allah’ı hatırlamakla her an ibadette oluyoruz. Üzücü olaylarda bile Allah’ı gördüğümüz için, onu Allah’ın yarattığını bildiğimiz için gönül rahatlığı yaşıyoruz. 

Düşünsene seni kırmışlar, üzmüşler, iftira atmışlar… (Hâşâ) Allah bilmiyor mu, haberi yok mu? Elbette var. Olayları yaratan O. Allah rahmetlidir, merhametlidir. O zaman hüznün neden olsun ki? Muhteşem bir gönül rahatlığı yaşaman gerekmez mi? Allah kuluna asla zulmetmez. Bu gönül rahatlığını kim verebilir? Saatlerce psikoloğa gidip konuşalım, motivasyonlar edinelim, arkadaşlarımızla dertleşelim, bunları da elbette yapabiliriz. Fakat hakiki gönül rahatlığını kim verebilir? Kainatın yaratıcısı beni biliyor, içimi biliyor, kalbimi biliyor. Ne olursa olsun O biliyor, görüyor. Dünya ve ahiret hayatını güzelleştiriyor ve değiştiriyor. Gönül rahatlığı ile dünya hayatında daha güçlü yaşamayı öğreniyoruz. Diğer türlü sebeplere takılırsan dünyada yaşayacak bir mecal bulamayız, sıkıntılar bitmez. Geçim sıkıntısı, evlat endişesi, gelecek kaygısı… Böyle yaşamak bize zulüm olur. Fakat bu şekilde baktığımız zaman zaten yüklerimizi gemiye teslim ediyoruz. Her şeyin sahibi olan Allah’a güveniyoruz. O’nun her şeyi bildiğini biliyoruz. Başına ne gelirse gelsin O’nun izni dairesinde olduğunu biliyoruz, muhteşem bir şekilde dünya hayatını yaşamış oluyoruz. Zahirde sıkıntı çeksen de gönlümüz rahat oluyor. Ahirete gittiğimizde ise, bütün mevcudatta Allah’ı gördüğün için ibadetlerle dolu bir amellerle gidiyoruz. O yüzden bu bakışı, fikri hayatımıza geçirmemiz gerçekten çok önemli.

 Hazreti Ali’nin bir sözü var, ‘Perde-i gayb açılsa benim yakînim ziyadeleşmeyecek’. Yani demek istiyor ki, ahiret başlasa şu an benim gözümün önünde görünse benim ilmim artmayacak, değişen bir şey olmayacak yakînim ziyadeleşmeyecek. Soruyorlar: “Niye böyle söyledin?” diye, diyor ki; “Çünkü o tentene mevcudatta değildi. Benim gözümdeydi. Gözümden kalktı.” Mesela bazen mucizevi bir olay oluyor. Herkes şaşırıyor, karpuzun içinden Allah yazısı çıktı. Koskoca Güneş her gün doğup batıyor. Biz buna şaşırmıyoruz ama ona kıyasen Allah yazısına şaşırıyoruz. Şaşılacak gereken o kadar çok şey var ki, mesela arının bal yapması ne kadar muhteşem bir sanat. Arı nereden öğrendi o sanatı? Sivrisinek mucizesi ve bunun gibi birçok mucize hepsi Allah’ı gösteriyor. Kâinatın temizlenmesi, Kuddüs esmasının yansıması, muhteşem şeyler dönüyor etrafta ama bizler basit şeylerde aramaya çalışıyoruz. O yüzden bizim en başta gözümüzü temizlememiz gerekiyor.

Peki bizim gözümüzde perde olmasının sebebi ne? Allah’a olan uzaklığımız. Biz bu dünyayı niçin gönderilmiştik? Allah’ı tanımak ve O’na yakın olmak için. Zaten Allah’ı tanıyınca ister istemez O’nu seviyorsun ve yakın oluyorsun. Çünkü marifetullahtan muhabbet doğar. Marifetullah ile Allah’ı tanıyorsun. Sonra o muhabbetle, muhabbet ettiğin kişiye yakın olursun. O’nun istediği şekilde yaşamaya çalışırsın. Perde olmasının sebebi Allah’a olan uzaklığımız. Nasıl kalkacak peki bu perde? Allah’a yakın olmaya gayret ederek. Allah’a tam istediğimiz gibi yakın olabilir miyiz? Belki olamayız ama Allah her zaman bizim gayretimize bakıyor. O’nun için mücadele edişimize bakıyor. Gerçekten mücadele ettiğimiz, O’nun için bir şeyler yaptığımızda perdeleri kaldıran Allah’tır. Bir anda bütün perdeleri kaldırır. Baktığımız her şeyde Allah’ı görebiliriz. Bir toz tanesinde bile belki Allah’ı görebiliriz. Yaşadığımız bütün olaylarda, başımıza gelen her şeyde Allah’ı seyredebiliriz. İşte asıl vazifemiz marifetullah. Allah’ı tanıma yolunda gayret etmek. En büyük vazifemiz bu.

Kur’ân-ı Hakîm, kâinata mânây-ı harfiyle bakıyor. Felsefe ise, mânây-ı ismiyle bakıyor. Kur’ân-ı Hakîm; eşyayı, mahiyet-i zatiyesinden değil, Sâni’a delil olduğu cihetten nazara alıp mütalâa ediyor.

Mufassal Tarihçe 3 

Elhasıl: Dünyayı ve ondaki mahlukatı mana-yı harfiyle sev. Mana-yı ismiyle sevme. “Ne kadar güzel yapılmış.” de. “Ne kadar güzeldir.” deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü bâtın-ı kalp, âyine-i Samed’dir ve ona mahsustur.

Sözler

Her şey nefsinde mana-yı ismiyle fânidir, mefkuddur, hâdistir, madumdur.  

   Fakat mana-yı harfiyle ve Sâni’-i Zülcelal’in esmasına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibariyle şahiddir, meşhuddur, vâciddir, mevcuddur.

Hizmet Düsturları

Bu iki farklı bakış açısının bizim hayatımızı da ahiretimizi de ne kadar etkilediğini anladık. Bunun kalkması için gayret ediyoruz. Gözlüğümüzü temizlemeye çalışıyoruz. Mesela dersler yaptığımız zaman birkaç gün etkisinde kalıyoruz, etrafa bir süre ülfet perdesini yırtarak bakıyoruz ama sonra tekrar ülfet oluyor. Tekrar unutuyoruz. Zaten insan nisyandan geliyor ya unutuyoruz.

Bunun için ne yapmalıyız? Sürekli tekrar tekrar hatırlamalıyız. Tekrar tekrar bu dersleri okumalıyız. Buradan şunu fark edebiliriz. Risale-i Nur külliyatının tamamı bize her şeye mana-yı harfiyle bakmayı öğretiyor. Hastalar risalesini okuduğumuzda, mana-yı ismiyle baktığında hastalık çok dehşetliyken onu okuyunca manayı harfle bakıyoruz. Arkasındaki güzelliği görüyoruz. O hastalığın nimetini görüyoruz. Aynı şekilde ihtiyarlar risalesi de öyle. İhtiyarlık, hastalık, ölüme yakınlık, bütün bunlar için dehşetliyken okuduktan sonra bir anda mana-yı harfe dönüşüyor ve güzel bir hâl alıyor. Mesela yirminci mektupta ise başımıza gelen olaylara mana-yı harfle bakmayı öğretiyor. bize. O yüzden demek ki bizim her gün okumalarımız, her gün bunları hatırlamamız çok ehemmiyetli. Çünkü insan unutuyor. Yıllarca medresede eğitim görmüş olsak bile bir iki gün bıraktığımızda gidiyor. Çünkü içimizde nefis var, şeytan var. Bu durumda hepsi zıt yönde çalışmaya başlıyor. O zaman her gün okumalarımıza bu hatırlatmalarımıza daha çok ehemmiyet vereceğiz.

Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, sanata bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir.

Mesnevî-i Nuriye

Böyle olması için inşallah biz de sürekli bu ilimleri, bu güzellikleri kendimize hatırlatarak, okuyarak derslere daha sık gelerek, gaflet kirlerini sürekli temizlemeyeceğiz. Sadece temizlemekle olmuyor. Evi dâhi bir gün temizliyoruz aynı temizliği yarın da istiyor. Ki bu gaflet kim bilir ne kadar çok temizlik ister? Günde beş vakit namazın da önemini buradan anlayabiliriz.

İ’lem eyyühe’l-aziz! 

Mü’min olan zat, mana-yı harfiyle, yani gayra bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise mana-yı ismiyle, yani müstakil bir “ağa” nazarıyla âleme bakıyor. 

   Bu itibarla her bir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zat ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sâni’e ve esma-i hüsnadan kendisine olan tecelliyata bakar. 

   İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira bir harf, kendi zatına bir harf miktarı –o da bir vecihle– delâlet eder, kâtibine çok vecihler ile delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder. 

Mesnevî-i Nuriye

Allah’ım bize Senin muhabbetini ve Sana yaklaştıracak şeylerin muhabbetini ver. Âmin.

El baki, hüvel baki.

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El-Fâtiha.

Allah’ın Mülkü: Kudüs Meselesine Bir de Bu Pencereden Bak!

Son günlerde hepimizin yüreğini dağlayan olaylar oldu. Sürekli “Neden bir şeyler yapamıyoruz? Neden elimizden bir şey gelmiyor” diyoruz. Vefat eden masum çocuklara, oradaki insanların yaşadığı zulme üzülüyoruz. Bütün bunları vicdanımız, merhametimiz kaldırmıyor ve neden sadece dua ediyoruz diye sorguluyoruz. 

Evet neden sadece dua ediyoruz? İşte dersimiz bu soruya ve gelen vesveselere cevap olacak. Gönlümüze biraz su serpen bir ders olacak inşallah. 

Okuyacağımız bölüm 20. Mektup. Bu mektuba doğru bakarsak hayatımızın her musibetine cevap bulabiliriz. Şimdi 20. Mektuba Filistin penceresinden bakacağız. 

Orada bu zulmü yaşayan insanlara baktığımızda sürekli sevdiklerini, en yakınlarını kaybediyorlar. Çok fazla acı çekiyorlar ama hiçbirinde bir ümitsizlik veya Allah’a isyan yok. Hep Elhamdülillah diyorlar. Kucağında şehit olan çocuğu olan adam Elhamdülillah diyebiliyor. Çünkü onlar imanın hakiki seviyesine ulaşmış. Acaba biz imanın hangi seviyesindeyiz? La ilahe illallah dediğimizde bize ne açılıyor?

Bilindiği üzere 20. Mektup

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ

zikrinin kelime kelime bize verdiği müjdeleri, şifaları anlatıyor. 

BİRİNCİ KELİME  

 لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  da şöyle bir müjde var ki:  

Hadsiz hâcata müptela, nihayetsiz a’danın hücumuna hedef olan ruh-u insanî, 

Mektubat 

Yani sonsuz ihtiyaca müptela ve sonsuz düşmanların hücumuna hedef olan insan ruhu.. Buraya Filistin penceresinden bakalım. Çok fazla düşmanları var, ihtiyaçları var. Belki yaşamak için zaruri olan ihtiyaçları bile karşılıyamıyorlar. Peki La ilahe illallah’ ta nasıl bir teselli buluyorlar?

şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad (yardım noktası) bulur ki bütün hâcatını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar ve öyle bir nokta-i istinad (dayanak noktası) bulur ki bütün a’dasının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mabud’unu ve Hâlık’ını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, Mâlik’i kim olduğunu irae eder. Ve o irae ile kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder. 

Mektubat 

Filistin’deki kardeşlerimiz La ilahe illallah diyorlar ve öyle bir  yardım noktası, dayanak noktası buluyorlar ki, bütün a’dasının yani düşmanlarının şerrinden kurtaracak emin edecek bir kudret-i mutlakanın yani Allah’ın sonsuz kudretinin sahibi olan kendi Mabud’unu ibadet ettikleri Allah’ın o sonsuz kudretini manen görüyorlar.

Kalbi vahşet-i mutlakadan kurtarır. Vahşet-i mutlakadan kastı ne olabilir? Ben bu dünyada yapayalnızım. Hiçbir dayanağım yok. Baktığımız zaman dünyanın bütün büyük devletleri Filistine saldıranlara destek veriyor. Zahiri olarak düşünürsek yapayalnızlar. Müslüman devletlerden ses çıkmıyor. Ama onlar kime güveniyorlar? Onlar hâlâ Allah’a güveniyorlar. Hâlâ Lâ ilahe illallah diyorlar. Onlar: “Sen ne yapıyorsan yap. Ben kurtuldum. Siz kendinize bakın. Cenaze namazını kendinize kılın.” diyorlar. 

Peki neden? Çünkü kalpleri vahşet-i mutlakadan ve ruhları hüzn-ü elîmden o ağır hüzünlerden, elemlerden kurtulmuş. Allah onlara ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin ediyor. 

Şimdi dua meselesine gelelim. İnsanlar bize dua edeceğinize gidin orada savaşın diyorlar. Peki gerçekten de dua (hâşa) bu kadar tesirsiz mi? Halbuki dünyada her şey dua üzerine kurulmuş. Biz öyle bir Zattan istiyoruz ki her şeye kadir, her şeyi yapabilir. Mesela bir anda Türkiye’de koca bir deprem oldu ve çok fazla il etkilendi. Çok büyük bir yıkım oldu. Peki Allah oraya öyle bir deprem veremez mi? O eski kavimleri helak ettiği gibi azap gönderemez mi? (Hâşa) Allah bundan aciz mi? O zaman neden ettiğin duaya güvenmiyorsun?

Dua ile ilgili Risale’den bir bölümü okuyalım. 

“Dua eden adam anlar ki birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, 

(Sen dua etmesen bile senin kalbimden geçeni işitiyor.)

her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder.” 

İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, a’lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al. Bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi 

 اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ “Ancak Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.

de. Kâinatın güzel bir takvimi ol. 

Sözler

Şimdi düşünelim. Bir şey isteyecekler. “Beni buradan kurtarın” diyecekler. Kime diyebilir? Allah’tan başka sığınacak yerleri var mı? Tabii ki Allah’tan isteyecekler.  Sebepler dairesinde Allah birilerini bir şeyleri vesile edecek. Tam da bu kısmı okuyacağız. 

İKİNCİ KELİME  

 وَحْدَهُ 

   Şu kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki: 

   Kâinatın ekser envaıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan 

Yukarıda bahsettiğimiz gibi o küçücük çocukları görünce, zulme şahit olunca kalbimiz paramparça oluyor. İçimiz dağlanıyor.

 وَحْدَهُ  

kelimesinde bir melce, bir halâskâr bulur ki onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani,  وَحْدَهُ  manen der: 

   Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı kâinat birdir, her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir; her şey onun emriyle halledilir. Onu bulsan her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. 

Mektubat 

Allah’ın yardımı geldiğinde karşısında ne durabilir? Elbette hiçbir şey duramaz. Allah’ın gücü kuvveti karşısından kim durabilir? Sonsuz bir kuvvetten sonsuz bir kudretten istiyorsun ve sonsuz merhametli bir Zattan istiyorsun.

Evet oradaki yıkımlardan zulümlerden hepimiz vicdan azabı çekiyoruz. Okul, hastane, ev… hiçbir şeyleri kalmadı. Biraz da psikolojik bir savaş.. Sığınabilecekleri her yer yok ediliyor. Yaralandıklarında gidebilecekleri bir hastane bile yok. Düşman: “Seni yok edeceğim.” diyor. Merhametleri yok. Zaten zalimden merhamet beklenmez. Böyle bir şey beklemiyoruz. Zalim zulmünü yaparken sen de orada izzetli duruşunu yapacaksın. Ona karşı koyacaksın. 

Buradan Lehü’l mülke geçelim.

Öncelikle şunu anlayalım. Evet bütün bu yaşananlardan vicdan azabı çekmeliyiz. Üstümüze düşen vazifeyi yapmalıyız. Peki merhametimizi bu derece kullanmalı mıyız? Merhametimizin bir ölçüsü olmalı mı?

DÖRDÜNCÜ KELİME  

 لَهُ الْمُلْكُ 

   Yani, mülk umumen onundur. Sen, hem onun mülküsün hem memlûküsün hem mülkünde çalışıyorsun. 

Filistin Allah’ın değil mi? Mescid-i Aksa Allah’ın değil mi? Burada meşhur olan Ebabil kuşlarının meselesine bakalım. Peygamber Efendimiz (s.a.v) doğmadan önce Ebrehe adından bir zalim Efendimiz’in s.a.v. dedesi Abdulmuttalib’in yanına geliyor, kocaman fillerle gelmişler, ordu saldırıya hazır. Aynı bunun gibi şu anda da bütün ordular toplanmış. Ortada Mescid-i Aksa var. Orası Allah’ın mülküdür. Şu an Allah’ın dininin bayrağını tutan kimdir? Müslümanlardır. Öyleyse elbette orası dönüp dolaşıp Müslümanların olacak. Galibiyet bizim olacak. Bizler tabii ki sebeplere başvuracağız. Fiili dualarımızı, kavli dualarımızı yapacağız. Elimizden gelen her şeyi yapacağız. Sonuna muhakkak o mescitte İslâm’ın bayrağı dalgalanacak. Çünkü orası Allah’ın mescidi, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın namaz kılınmasını önerdiği üç mescitten biri. Mescid-i Haram (Kâbe), Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa… Bizim için çok değerli bir yer. (Hâşa) Allah bundan habersiz mi?

   Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor: 

   Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azap çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik, hem Kadîr’dir hem Rahîm’dir; kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safayı bul. 

   Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; cefasını değil, safasını çek. O, hem Hakîm’dir hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevla görelim neyler, Neylerse güzel eyler.” de, pencerelerden seyret, içlerine girme. 

Mektubat 

Filistin’de şehit olan kardeşlerimiz, oradaki duruşlarıyla ve imanlarının kuvvetiyle ve her şeye rağmen Allah’a güvenmeleri ile bütün dünyaya örnek oldular ve şuan insanlar yana yakıla İslam’ı araştırıyorlar. Şu an insanlar Kur’an’ı merak edip, Müslümanları bu kadar sabırlı yapan şey ne diye, Kur’an’ı okuyorlar. Yabancı insanlar Filistin için yürüyüşe çıkıyorlar, Müslüman olmayan insanlar Kur’an’ı okuyorlar ve belki iman edecekler. Filistin’deki kardeşlerimizle iletişimimiz kopuk olsa bile, birebir bir şeyler söyleyemeseler bile hal dilleriyle bizlere ve bütün dünyaya bir şeyler anlatıyorlar, tebliğ ediyorlar. Belki de bizim bir yılda, on yılda yapamadığımız şeyi, onlar bir ay kadar bir sürede yaşadıkları zulümlere karşı duruşlarıyla hal dilleriyle tebliğ yapıyorlar ve belki de bu İslam’ın bayrağının dalgalanmasının ilk adımı olacak.

Ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!

Tarihçe-i Hayat

Şu an İslam’ın sesi yükseliyor. Evet Müslümanlar olarak, gerçekten inanan ve oradaki insanlara üzülenler olarak çok büyük bir musibet, bir imtihan yaşıyoruz ama bu durum muhtemelen bir şeylerin başlangıcı olacak çünkü zalimin zulmünü artırması onun sonunun yaklaşması demektir. Onların zulmünü bütün dünya görüyor ve yine onların karşısında duran Filistinli kardeşlerimizin duruşunu da bütün dünya görüyor. Orada üzülen insanların ölümlerine üzülüyoruz değil mi? Risale-i Nur’un gözüyle bakalım:

وَيُمِيتُ Yani, mevti (ölümü) veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder.

Mektubat

Orada vefat eden çocuklara sorsak, geri dönmek isterler mi? Şu an cennet bahçesindeler değil mi? Rabbim onlara cennet bahçesinde her istediklerini veriyordur. Efendimiz Aleyhisselam zamanında yaşanan bir hadise var;

Hz. Peygamber (asm), bir adamı İslam’a davet etti. Adam: “Kızımı diriltmeden sana iman etmem, dedi.” Hz. Peygamber, “kabrini bana göster” dedi. O da gösterdi. Hz. Peygamber (o kızın kabrinin başına gidip): “Ya Fülane / Ey Falanca kız!” diye (ismiyle) çağırdı. Ölü kız: “Lebbeyke ve sadeyke! / Buyrun! Emredin.” diye cevap verdi. Resulullah: “Dünyaya geri gelmek ister misin?” diye sordu. Kız: “Ya resulellah!  Vallahi istemiyorum. Çünkü ben Allah’ın komşuluğunu / yakınlığını / himayesini anne-babamınkinden daha hayırlı olduğunu gördüm. Ahiretin de benim için dünyadan daha hayırlı olduğunu gördüm.” dedi. 

(bk. Aliyyu’l-Kari, Şerhu’ş-Şifa, Beyrut, 1421, 1/650-651)

Baktığımızda vefat eden kızın yerinde çok mutlu olduğunu ve dönmek istemediğini görüyoruz. Filistin’deki çocuklar da evet vefat ettiler, biz burada  onlar için çok üzülüyoruz ama onlar şu an Cennete gittiler. Şehit olan kardeşlerimiz şehitlik makamına gittiler ve belki ölümlerini bile hissetmediler. Risale-i Nur’da şehitlik makamındaki insanların kendilerini diri bildiklerinden bahsediyor, ölmediklerini sanıyorlar. O zaman biz kendimize bakacağız, kendimize acıyacağız, imanımızın derdine düşeceğiz. Oradaki kardeşlerimiz maddi-manevi cihattalar şuan ve biiznillah şehit oluyorlar, çok büyük makamlar kazanıyorlar. Biz tek dünyalı değiliz ki kendimizi helak eder derecede üzelim. Evet yine üzülelim ama  kendimizi hırpalayacak derecede üzmeyelim. Biz dik duralım tıpkı onlar gibi dik duruşumuzu gösterip imanımıza, dinimize sahip çıkalım ki, onların oradaki savaşının ve gayretinin bir anlamı olsun. Biz de burada Müslümanca duruşumuzu, elimizden gelen bütün gayretleri yapacağız. Ne yapabiliyorsak onu yapacağız.

Yani, mevti (ölümü) veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır, der ki:

Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem (yokluk) değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal (kavuşma) kapısıdır.

Mektubat

Orada bizim sevdiğimiz çok fazla insanlar var değil mi? En başta Peygamber Efendimiz Aleyhisselâm var. O’nun eşleri var, sahabeler var, tabiînler var, tebe-i tabiînler var, üstadımız var, abiler var. Geçenlerde, Allah rahmet eylesin, Çantacı Necmi abi vefat etti. Dikkat edince, tanıdığımız çoğu iyi insanlar orada ve vefat ettiğimizde onlara kavuşmuş oluyoruz. Böyle iyi insanların vefatlarını düşündüğümüzde, Allah’ın rızası yolunda ölen insanların vefatlarını düşündüğümüzde aklımıza şu vecize gelebilir;

Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.

Mektubat

Rabbim bizlere de bu yolda, Allah yolunda, şehitlik makamı nasip etsin. Amin.

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El-Fâtiha.

ALLAH’IN ADALETİ Mİ KENDİ ADALETİN Mİ?

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

 بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Bugünkü konumuz hem çok ağır, hem de eski alimlerin bile açıklamakta zorlandığı bir konu olan, imanın en büyük temellerinden biri: Haşir bahsi. 10. Söz’den 2 ve 3. Hakikat üzerinden gideceğiz.

Bismillahirrahmanirrahim.

Hem o celal ve izzete uygun bir dâr-ı mücazat olacaktır. Çünkü ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.

Sözler

Dünyada hakiki adalet var mı? Malesef yok. Peki bu Allah’ın Adl ismine nasıl yaraşır? Biz sadece bu dünyayı düşünürsek Allah’ın Adl esmasının tam karşılığını göremiyoruz.

Aslında burda Adl esmasının canlılara nasıl baktığıyla konuya girelim: Her haklıya, her hak sahibine hakkını vermesi Adl esmasına bakar. Mesela bir balığa yüzgeçlerini ve solungaçlarını vermesi; bir aslana, kaplana parçalayıcı dişler ve pençeler vermesi; bir insana onun istidadı için zihnini, aklını, fikrini vermesi ve bunun gibi örnekler Adl esmasına bakıyor.
Ama cüzi iradesiyle seçimler yapan, zulmü seçen insana cezası, mazlumun çektiği çilelere rağmen sabredip Allah’a sığınmasına mükafatı bu dünyada görünmüyor. 

…ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor, tehir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil. 

Demek ki hakiki adalet için ahiret şart! Onların karşılığı büyük mahkemeye bırakılıyor, erteleniyor.

Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki insan başı boş değil, bir celal ve gayret sillesine her vakit maruzdur. 

Hepimiz eski kavimlerin kendilerine gönderilen Peygamberlere rağmen; yaptıklarına karşılık üzerlerine gönderilen azapları okumuşuzdur, dinlemişizdir. Demek ki insan başıboş değil, aslında uyarılar hala gönderiliyor ama biz artık o gözle bakmıyoruz.

Evet, hiç mümkün müdür ki insan umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da insanın Rabb’i de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile onu tanımazsa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini ona sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukabilinde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese cezasız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zat-ı Zülcelal bir dâr-ı mücazat hazırlamasın? 

Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?

Sözler

Hiç mümkün müdür ki? Yani ne demek? Bunun tersi imkansız demek. Allah’ın hiçbir esması  ahiretin olmamasını kabul etmiyor. Onuncu Sözde diğer esmaların da ahirete bakan yönlerini okuyabilirsiniz. Biz bir kaç örnek anlatabileceğiz sadece.

Gelelim 3. Hakikat’e:

Bab-ı hikmet ve adalet olup…

Yani, Hikmet ve adalet kapısı olup ismi Hakîm ve Adilin cilvesidir. Az önce okuduğumuz gibi Allah’ın Hakîm ve Adl esmalarına bakıyor.

Hakîm esması, Her şeyi yerli yerinde yapmak, her şeyi hikmetli yapmak. Bunun sonsuz seviyesini düşünelim. Adl esmasını biliyoruz; adalete bakıyor ve bunun sonsuzunu düşünelim. Mesela “boynuzlu hayvan boynuzsuz hayvandan hakkını alacak”. O kadar ince bir adalet olacak. Peki o kadar ince bir adalet burada var mı? Yok. 

Hiç mümkün müdür ki: 

Zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla rububiyetin saltanatını gösteren Zat-ı Zülcelal, rububiyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve hikmet ve adalete iman ve ubudiyetle tevfik-i hareket eden mü’minleri taltif etmesin ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile isyan eden edepsizleri te’dib etmesin? Halbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, tehir ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan; ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya, bir saadet-i uzmaya bırakılıyor.

Sözler

Risale-i Nur’un başka yerinde, küçük mahkemeler küçük yerlerde büyük mahkemeler büyük yerlerde görülür diye geçiyor. Bu dünyada bazı zalimler öyle zulümler yapıyor ki, bu dünyanın hiçbir cezası ona karşılık gelmiyor. Örneğin atom bombasını atan ya da attıran, buna vesile olan kişileri düşünün. Binlerce insanın ölümünü bırak, ondan sonraki insanların sakat kalması, oradaki hiçbir bitkinin yetişmemesi, her şeyin radyasyonlu olması… Dünya tarihindeki kocaman lekelerden biri! Ya da mesela Doğu Türkistan’daki zulmü düşünelim, gözleri ile ima ile bile namaz kılmalarına izin verilmiyor, ramazan ayında oruç tutmaları yasak, zorla alkol içiriyorlar. Filistin’deki zulmü düşünelim, hastaneler bombalanıyor, binlerce çocuklar öldürülüyor… 

Şimdi bu kadar zulümlerin karşılığı o insanları alalım, hapse atalım. Bizim içimiz soğumadı! Binlerce insanın ölümüne sebep olan bir insan idam ettirildi diyelim, bir defa öldürüldü, yine de içimiz soğumadı. Binlerce defa öldürebiliyor musun o insanı? Hayır! Yani bu dünyada karşılığı yok bazı cezaların. O zaman ahirete inanmazsak Allah muhafaza bu dünya çekilir yer değil. Allah’ın adaletinden başka çıkış kapımız yok.

Evet, görünüyor ki şu âlemde tasarruf eden zat, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı istersin? Her şeyde maslahat ve faydalara riayet etmesidir. Görmüyor musun ki insanda bütün aza, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüzünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hattâ bazı azası, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor. 

Hem her şeyin sanatında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor.

Sözler

Bir insan eli düşünelim. O elle neler yapabiliriz: Yazı yazabiliriz, dikiş dikebiliriz, herşeyi yapabiliriz ve bu sadece bizim bir azamız. Sadece insanın bir eline bu kadar hikmetli vazifeler yüklenmiş. Bir dil ile  neler yapıyoruz; konuşabiliyoruz, tat alabiliyoruz, yutkuna biliyoruz, bir sürü şey… Sadece bir azaya bu kadar iş gördüren Rabbim kâinatı başıboş bırakır mı? Bu kadar büyük, intizamlı, sanatlı, ilimli bir kâinat yapmış, sonuçsuz bırakabilir mi? Bir filmin fragmanına milyonlar harcayıp, filmi boş bırakmak gibi bir şey.

11. Söz’den kainata neden geldiğimizle ilgili ufak bir bölüm okuyalım. Bu kısmı Peygamber Efendimiz’den bize anlatılıyor gibi dinleyelim:

Ey ahali! Şu kasrın (saray gibi olan kainatın) meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san’atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile, size muhabbetini gösteriyor.Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz.

Sözler

Burada Rabbimizin istedikleri ve bizim yapmamız gereken karşılığı söyleniyor.

Hem şu görünen in’am ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının âsârıyla, manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz.”  

Sözler

Burada, kainatın neden yaratıldığı ve ona karşı Rabbimizin bizden bekledikleri anlatılıyor.

Evet, güzel bir çiçeğin dakik programını, küçücük bir tohumunda dercetmek, büyük bir ağacın sahife-i a’malini, tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihazatını küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak; nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.

Sözler

Bir çiçeğin tohumunda, bir insanın DNA’sında insanın kaderi yazılı. Ne olacak, kime benzeyecek, nasıl olacak, ilerleyen dönemde bir hastalığa bir yatkınlığı olacak mı? Bizim çözemediğimiz bir çok sır var. Ve bu kadar şeyi küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak; nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.

Hem her şeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü sanat bulunması, nihayet derecede hakîm bir Sâni’in nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazain-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmalarının âyinelerini dercetmek; nihayet derecede bir hüsn-ü sanat içinde bir hikmeti gösterir. 

Şimdi hiç mümkün müdür ki şöyle icraat-ı rububiyette hâkim bir hikmet, o rububiyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin?

Bu kadar sanatlı, bu kadar hikmetli yaratıldıktan sonra, hiç mümkün müdür ki şöyle icraat-ı rububiyette hâkim bir hikmet, o rububiyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin?

Sözler

Taltif, iltifat, veya ödüllendirmek gibi düşünebiliriz. Mesela bir sınava giriyoruz öğretmen soruları yazmış. Öğretmen 100 alan öğrenci ile 0 alan öğrenciye bir davranabilir mi? Hatta bir öğrenci adını soyadını bile yazmamış diyelim, ona 100 verip; bütün sorulara öğretmenin istediği gibi cevap veren öğrenciye 0 verir mi? Çok manasız olur değil mi? Aynen onun gibi bu dünyaya dar-ı imtihan diyoruz. Böyle bir imtihan yerinde Rabbimizin kurallarına uyanlarla, uymayanlar arasında bir fark olmazsa, hikmetine, adaletine, rububiyetine uyar mı?

Hem adalet ve mizan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin? Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak; nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir. 

Sözler

Mesela hastalanınca tahlil yaptırıyoruz çünkü her şey çok ince hassas dengelerle yapılmış ve vücudumuzda, en ufak bir değişiklik olduğunda hasta oluyoruz. Hatta ölüme bile götürebiliyor.

Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip bir tarzda vermek; nihayetsiz bir adalet elini gösterir. 

Hem istidat lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen her şeye daimî cevap vermek; nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor. 

Şimdi hiç mümkün müdür ki böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın?

Sözler

Burada ise dua aklımıza geliyor. Zamanında şöyle bir vaka oluyor: Dalgıçlar bir yere gidiyorlar ve derin bir yere dalıyorlar. Dalgıçların bir yere dalması için bir sürü teferruatlı malzemeleri lazım, oksijenlerinin bitmemesi, basınç seviyesi filan hepsinin dengeleri lazım. O malzemeler ile o kadar çalışıp dalıyorlar ve bir bakıyorlar kayanın altında bir böcek ve böceğin ağzında bir bitki var. Yani Allah bir kayanın altında böceğin duasını kabul ediyor ve onu orada aç bırakmıyor. Ve oradaki bütün dalgıçlar ağlıyorlar gördüklerinde. Şimdi Allah ordaki küçücük bir böceğin fıtri ihtiyacını, fıtri duasını kabul etsin ama bizim ihtiyacımızı, duamızı kabul etmesin?

Peygamber efendimiz (s.a.v) ‘in duasının kabul olmaması mümkün mü?

Rabbimiz, Efendimiz aleyhisselam hakkında  “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” buyurmuştur. Öyle bir zat ki biz bu zata Habibullah (Allah’ın sevgilisi) diyoruz. Benzer şekilde Hz.İbrahim aleyhisselam’a Halilullah (Allah’ın dostu) diyoruz. Böyle zatların ve bütün peygamberler toplanıp bizlerin saadet-i ebediyesi için dua ediyorlar. 

Baktığımızda tüm peygamberlerin meslekleri tebliğdir. Tebliğ ne için yapılır? İnsanların ahiretini kurtarmak için çabalar. Bu dünya zaten fani. Allah birdir deyip ayetleri kabul ettikten sonra ahiretimizi kurtarmış oluyoruz. Bütün o peygamberlerin, alimlerin, evliyaların hatta bizim de en büyük mesleğimiz insanların ahiretini, sonsuzunu kurtarmaktır. 

Şimdi hiç mümkün müdür ki böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın(ihmal etsin)

En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın? Rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmesin? 

Halbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Zira hakiki adalet ister ki: Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün. 

Madem şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette âdil olan o Zat-ı Celil-i Zülcemal’in ve Hakîm olan o Zat-ı Cemil-i Zülcelal’in daimî bir cehennemi ve ebedî bir cenneti bulunacaktır. 

Sözler

İşte bak! O zat (Hz Muhammed sav.) öyle bir salât-ı kübrada, bir ibadet-i ulyâda saadet-i ebediye için dua ediyor ki güya bu cezire, belki bütün arz onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünkü ubudiyeti ise ona ittiba eden ümmetin ubudiyetini tazammun ettiği gibi muvafakat sırrıyla bütün enbiyanın sırr-ı ubudiyetini tazammun eder. 

Hem o salât-ı kübrayı öyle bir cemaat-i uzmada kılar, niyaz ediyor ki güya benî-Âdem’in Hazret-i Âdem’den asrımıza kadar, belki kıyamete kadar bütün nurani ve kâmil insanlar ona tebaiyetle iktida edip duasına âmin derler.

Sözler

Peygamber efendimiz (asm.) doğumundan beri hatta ahirette ve haşirde de “Ümmeti! Ümmeti!” Diyor. Bizler de alemlere rahmet olarak gönderilen bu zatın dualarına her namazımız da, ona her salavat getirmemizde amin demiş oluyoruz. Peki O ne istiyor? 

Bak hem öyle beka gibi bir hâcet-i âmme için dua ediyor ki değil ehl-i arz, belki ehl-i semavat, belki bütün mevcudat niyazına iştirak edip lisan-ı hal ile “Oh, evet yâ Rabbenâ! Ver, duasını kabul et. Biz de istiyoruz.” diyorlar. Hem bak! Öyle hazînane, öyle mahbubane, öyle müştakane, öyle tazarrukârane saadet-i bâkiye istiyor ki bütün kâinatı ağlattırıp duasına iştirak ettiriyor. 

Bak, hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki insanı ve bütün mahlukatı esfel-i safilîn olan fena-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, abesiyetten a’lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvi vazifeye, mektubat-ı Samedaniye olması derecesine çıkarıyor. 

Sözler

Bak, hem öyle Semî’ ve Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saadet ve bekayı istiyor ki

Sözler

Buradaki esmaları düşünelim. Semî’ ve Kerîm yani Allah seni görüyor, sana ikram etmek istiyor ve O her şeye Kadîrdir.

Basîr, Rahîm, Alîm yani seni görüyor, sana merhamet etmek istiyor, her halinden haberdar ve en gizli hatırat-ı kalbimizi biliyor. 

Sizce en gizli hatırat-ı kalbimiz nedir? En derin isteğimiz nedir? Sonsuz mutluluk. Saadet-i ebediye istiyoruz biz. Ailemizle, sevdiklerimizle olalım ve sonsuz mutlu olalım istiyoruz. Aslında biz cenneti istiyoruz. Hepimizin derinlerde bir yerde bu isteği var. Bu sebeple biz dünyadan da cenneti bekliyoruz. Halbuki dünya cennet değil. Burası dar-ı imtihan. Peygamberler de bu dünyanın çilesini çekmişler. Bu dünya cennet olsaydı en çok hakedenler peygamberlerdi. Bu dünya cennet değilse ve bu dünyada haklı olan hakkını alamadan, zalim izzetinde mazlum zilletinde gidiyorsa bu adaletin bir karşılığı olmalı. Bu adaletsizlik Rabbimizin adaletine uymaz, hikmetine uymaz, merhametine uymaz, O’nun ikram ediciliğine uymaz. Neden? Çünkü kendine itaat edenlere de ikram etmek, sonsuz ikram etmek ister. Çünkü daimî bir cemâl, zail müştaka razı olamaz. Sanatlarını sonsuz temaşa edenleri de ister. O merhametini sonsuz göstermek de ister. Şuan bizler bir fragman gibi bir sınavın içindeyiz, bir dar-ı imtihandayız. Bu sınavı bitirdikten sonra, Rabbim imanla alsın canımızı ve kabre imanla girmeyi nasip etsin, kabrimizi cennetten birer bahçe eylesin. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin bayrağı altında toplanmak bizlere de nasip olsun. Amin.

Eğer âhiretin hesapsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi; yalnız şu zatın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu cennetin binasına sebebiyet verecekti.

Sözler

10.Söz derya-deniz olduğu için öncelikle kendi nefsimizi ve aklımızı iknaya, sonrasında çevremizdeki imanı zedelenmiş olan insanların imkanlarının kurtulmasına vesile olabilmek adına okuyalım. 

El Baki Hüvel Baki

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

İnancımızın ibresi doğru yönü gösteriyor mu?

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

Elhamdülillahi rabbil alemin vessalâtû vesselâmû alâ seyyidinâ Muhammed’in ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain

Her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm ise, Efendimiz Muhammed’in ve bütün âl ve ashabının üzerine olsun.

Konumuz 22.sözün ikinci makamından tevhid meselesi üzerine olacak. Tevhidi daha çok anlayıp tefekkür etmeye çalışacağız. 

Tevhid iki kısımdır. Mesela, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zatın mütenevvi malları gelse iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri; icmalî, âmiyanedir ki “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir. İkinci çeşit odur ki her denk üzerinde yazıyı okur, her bir top üstünde turrayı tanır, her bir ilan üstünde mührünü bilir bir surette “Her şey o zatındır.” der. İşte şu halde her bir şey, o zatı manen gösterir. 

Sözler

Buradaki temsil, tevhid meselesindeki iki farklı imanı gösterir.

İlk temsilde eşyaların çok büyük servetler olması sebebiyle sahibinin köylü bir adam değil de, ancak büyük bir zat olabileceğini anladığımız gibi, aynı şekilde kainatı, dünyayı, insanları, hayvanları gördüğümüz her şeyi aciz insanlar tarafından ya da kendi kendine olmayacağını anlarız. Bu imanın âmiyane halidir. 

Tahkiki iman olmadığından dolayı çok hırsızlar o mallara sahip çıkabilir. Çünkü o eşyalarda kişiye ait bir turra, bir imza, mühür olmazsa herhangi bir insan başıboş gördüğü için o mallara sahip çıkıyor.

Tahkiki imanda böyle bir tehlike yoktur. 

Biz tam bir şekilde tevhidi kavramazsak Allah’a ait olan işleri bilmeden başka kişilere ya da sebeplere verebiliriz. Şeytanın iki türlü vesvesesi var. Bazen küçük şeylerde, Allah’ın kudretinden ve büyüklüğünden dolayı o küçük şeylere tenezzül etmeyeceğini düşünürüyoruz. O küçük önemsiz sandığımız işlerin yaratılışını Allah’a değilde, başka şeylere verebiliyoruz. Bir meyveyi ağaçtan, yağmuru buluttan bilmek gibi. Bunu bazen söylemesek bile davranışlarımızla bu şekilde Allah’a ait olan sıfatları başkalarına dağıtıyoruz ve bu da hırsızlık olmuş oluyor.

Aynen öyle de tevhid dahi iki çeşittir: 

Biri: Tevhid-i âmî ve zâhirîdir ki “Cenab-ı Hak birdir, şeriki naziri yoktur, bu kâinat onundur.” 

Sözler

Bu tevhid de Allah’ın birliğine, onun ortağı olamayacağına ve bütün kâinatın sahibi olduğuna inanıyoruz.

Ama bu çok zahiri ve yüzeysel bir tevhid. Çoğumuzun büyüklerden gördüğü taklidi imana bir örnektir. 

İkincisi: Tevhid-i hakikidir ki her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan doğruya her şeyden onun nuruna karşı bir pencere açıp onun birliğine ve her şey onun dest-i kudretinden çıktığına ve uluhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vechile, hiçbir şeriki ve muîni olmadığına, şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir.

Sözler

Yakin kelime anlamı olarak;

kesin, kat’i bir şekilde inanmak, delillerle her şeye şahid olmak, şuhuda yakın, demektir. 

Sikke-i kudret;

Her şeyi yapmanın ancak Allah’a mahsus olduğunu ders veriyor. O yaratılan şeye baktığında bunun bir beşer işi yada kendi kendine olmayacağını onun üzerindeki sikke-i kudret ile görebiliyor.

Hâtem-i rububiyet;

Bir şeyi terbiye etmek için ve kemal noktaya getirmek için, Allah’ın bizi yönetmesidir.

Ubudiyet olarak nasıl ki biz onun kuluyuz, O’ da Rububiyet olarak bizim Rabbimiz, her şeyi kemale ulaştırmak için terbiye edendir. 

Her bir şey, bir âleme mensuptur; o âlemi kim terbiye etmişse, o ferdi de yine o terbiye etmiştir. Meselâ, bir tek gözü kim terbiye etmiş ve görür hale getirmişse, bütün gözlerin Rabbi de ancak O’dur. Göze hitap eden güzel gelen şeyi yaratanda aynı yaratıcıdır. 

Mesela bir ağaç görüyoruz, ağaca insan olarak uzaktan baktığımızda tümüne şahid olduğumuz için biliyoruz ki hepsi bir çekirdekten çıktı. Dalları, çiçekleri de aynı çekirdekten çıktı. Biz bütünü gördüğümüz için tuhaf gelmiyor hepsinin bir çekirdekten çıktığına inanabiliyoruz. Ama her şeyi göremeyen o ağacın üstündeki küçücük bir karıncayı düşündüğümüzde, karınca bütün ağacı göremediği için, ağacın dallarının belkide farklı farklı şekilde yapıldığını zannedebilir. Aynen öylede Şeytan bazen bize: “Nasıl olur da bütün âlemlerin tek bir yaratıcısı olabilir?” diye düşündürebilir. Aslında hiçbir hakikatı olmayan vesvese bu yüzden gelir. Çünkü biz bütün âlemi aynı anda göremiyoruz. Kıyas yapabilmemiz için Allah’ın bazı sıfatlarının cüzi hali bizde vardır. Mesela irade, kudret vs. Ama tamamen Allah’ın sonsuz kudretine sahip olamadığımız için sınırlı kudreti olan bizlere çok zormuş gibi geliyor.

Bu zamanda gelişen teknoloji ile yaratılış mucizelerini görebiliyoruz. 

Mesela bir gezegenin sistemi ile içimizdeki herhangi bir hücrenin yapısını ya da organlarımızın işleyişini, atomun farklı özelliklerini ve hareketlerinin ortak noktalarını görebiliyoruz. Hepsine aynı ilim, aynı hikmet ve aynı kudret gerekiyor. Çünkü her şey birbirine bağlı. Nasıl ki iman esasları birbirine bağlı, kitaplara iman ile meleklere, peygamberlere iman ayrılamaz. Hepsi birbirini takip ediyor. Aynı şekilde ALLAH’ın sıfatları da birbirine bağlıdır. Eğer tam yaratıcı olduğunu kabul ediyorsak, ilmini, kudretini, iradesini, gücünü kabul etmek gerekiyor çünkü her şey birbirine bağlıdır. Risale-i Nur’da geçen: 

“Sineği halk eden Güneşi de halk etmiştir.” sözü gibi..

Eğer bu şekilde tefekkür edebilirsek, Allah’ın isim ve sıfatlarını, baktığımız her şeyde, her olayda görebilirsek, o ‘huzur-u daimî’ yi bir nevi yakalamış oluyoruz.

Ey esbab-perest gafil! Esbab, bir perdedir. Çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedaniyedir. Çünkü tevhid ve celal öyle ister ve istiklali iktiza eder. 

Sözler 

Her şeyin yaratılmasında binlerce sebep görüyoruz. Örneğin; güneş, su ya da farklı maddelerin bir araya gelerek birleşmesi, birleşme oluşurken ki süreç… Bir sürü sebep var. Fakat bu sebeplerin hepsi perdedir. Bu perdenin olmasının bir sebebi izzet ve azametten dolayıdır. Risale’de ‘Şiddet-i zuhurundan gizlenmiş’ diye bir vecize geçer. Aslında çok açık olan şeyler Allah’ın izzetinden dolayı birer perde hükmündedir ve yine tüm sebepler Allah’ın mükemmelliğini gösterdiği için birer memur hükmündedir ama bu memurluk (hâşâ) ortaklık gibi değildir. O işin, durumun bir dellalıdır. O vazifeyi onlara yaptıran yine Allah’tır. Bu durumda izzet ve azametin bir gereğidir. 

Çünkü tevhid ve celal öyle ister ve istiklali iktiza eder. 

Sultan-ı Ezelî’nin memurları, saltanat-ı rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o rububiyetin temaşager nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vasıtalar; kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar içindir. Tâ umûr-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat etmiş değildir. 

Demek esbab vaz’edilmiş, tâ aklın nazar-ı zâhirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin.

Sözler

Burada, bazı umur-u hasiseden bahsedildi. 

Umur-u hasise; kötü ve çirkin olan işler manasındadır. Görünüşte kötü olan işlerin direkt olarak Allah’a gitmemesi için sebepler icad edilmiştir. Bununla ilgili bir örnek;

Hazret-i Azrail aleyhisselâm, Cenab-ı Hakk’a demiş ki: “Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler, benden küsecekler.” Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki: “Seninle ibadımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip senden küsmesinler.” 

Sözler

Ölüm görünüşte kötü olduğu için ve insanlar ölümü sevmediğinden Azrail Aleyhisselâm’a karşı yanlış bir his olabilir. Azrail Aleyhisselâm ile aramızda sebepler perdesi var. Aynı şekilde Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir ki, o kabz-ı ervah vazifesinde, ölüm anındaki o şikayetler Allah’a gitmesin.

İKİNCİ LEM’A: Bak şu kâinât bostanına, şu zeminin bağına! Şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et!.. Göreceksin ki; bir Sâni’-i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Zülcemâl’in, o serilmiş ve serpilmiş masnûâttan herbir masnû’ üstünde Hàlık-ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkesi ve herbir mahlûku üstünde Sâni’-i Külli Şey’e hàs bir hâtemi ve kalem-i kudretin birer menşûru olan sahâif-i leyl ve nehâr, yaz ve baharda yazılan tabakàt-ı mevcûdât üstünde taklid kabûl etmez bir tuğrâ-i garrâsı vardır. Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o tuğrâlardan nümûne olarak birkaçını zikredeceğiz. 

Sözler

Öncelikle anlamamız gereken bir konu var. Biz sürekli şuursuz tabiat, şuursuz atom, akılsız, iradesi olmayan tesadüf bu şeyleri yapamaz diyoruz. Bunu klasik bir cümle olarak düşünmeyelim. Şuursuz kelimesine odaklanalım. Bir şeylerin imkan dairesi vardır. Mesela bir atomu düşünelim. O Atomun birçok tercihin içinden en mükemmelini seçiyor. Eğer bir şeyler tabiata ait olsaydı, Allah işin hâşa sadece başlangıç kısmında olsaydı, her an Kayyum sıfatıyla bizlerde tecelli etmeseydi her şey bu kadar mükemmel ilerleyebilir miydi? Çünkü sebeplerin her birisinin kendi aklı ve iradesi olduğuna ihtimal versek bile,  ciddi donanımlı ilme, her şeyi gören, her şeyi ihatâ edebilen bir ilme ihtiyaçları var. Bu sebeple en doğru şeyi seçemez ve en mükemmel hale gelemezler. Biz bütün sebeplerde görüyoruz ki, gerek maddeler olsun gerekse insanların büyümesi gerekse de kainatın işleyişi ile ilgili olsun (yaratılmış her şeyi düşünebiliriz) hepsi mükemmel bir sistemde çalışıyorlar. 

İrade, Kudret, İlim sıfatlarından bahsettik. Bu sıfatları cüz’i olarak insanlarda görebiliyoruz. Bu sıfatların bizde bulunmasına rağmen bu durumların sorumluluğu bizde değilse, biz bile yönetemiyorsak, böyle bir şeyi direkt olarak tabiata veya olayların kendisine veremeyiz. 

Beşerî icadlar ile İlâhî icadlar arasında büyük farklar vardır. Allah’ın yarattığı şeylerde ki sikke, turra, hatem-i rububiyeti görmekle direkt olarak şehadet etmiş oluyoruz. Yukarıda geçen bölümde bahardan, yazdan bahsedildi. Her sene olan bu olaylar hiç de basit şeyler değiller. 

Meselâ, hesabsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki: “Bir şeyden herşey yapar, hem herşeyden bir tek şey yapar.” Çünkü; nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesabsız a’zâ ve cihâzât-ı hayvaniyeyi yapar. İşte bir şeyi herşey yapmak, elbette bir Kadîr-i Mutlak’ın işidir. Hem yenilen hadsiz taamlardan, o taam ise, hayvanî olsun, nebâtî olsun, o müteaddid maddeleri, hàs bir cisme kemâl-i intizam ile çeviren ve ondan mahsûs bir cild nesceden ve ondan basit cihâzları yapan, elbette bir Kadîr-i Külli Şey’dir ve Alîm-i Mutlak’tır. 

Sözler 

Su olsun, hava olsun, bazı unsurlar tek bir şey iken o şeyden çok bir şey oluyor. Mesela bir topraktan binlerce çiçek, meyve, ağaç, bitki türüyor. Aynı şekilde sudan bir çok canlı yapılıyor. Mesela insan da sudan yaratılmıştır. Aynı şekilde bir çok şeyin de tek bir şeye gittiğini görüyoruz. Mesela yediğimiz yiyecekler cildimize, organlarımıza, kanımıza giderek, hepsi vazifeli olduğu şeye dönüşüyor. Oysa başta hepsi birbirlerinden çok farklıydı. 

Evet, Hàlık-ı mevt ve hayat, şu destgâh-ı dünyada, hikmetiyle, hayatı öyle bir kanun-u emriye-i mu’ciz-nümâ ile idare ediyor ki; o kanunu tatbik ve icra etmek; bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zât’a mahsûstur. İşte eğer aklın sönmemiş ise, kalbin kör olmamış ise, anlarsın ki; bir şeyi kemâl-i sühûlet ve intizamla herşey yapan ve herşeyi kemâl-i mîzan ve intizamla san’atkârâne bir tek şey yapan, herşeyin Sâni’ine hàs ve Hàlık-ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkedir. 

Sözler

Bunların kolay, düzenli ve intizamlı bir şekilde olması da aslında farklı bir delil. Bizleri Allah’a götüren çok deliller var. Burada sadece bir şeyi her şey, her şeyi bir şey yapması delili üzerinden tefekkür ettik.

Bizlerin belki de bu kadar ilginç bulmamızın bir sebebi de kolaylıkla yani suhuletle yapılması olabilir. Kolaylıkla yapıldığı için durum bize ilginç gelmiyor ve alışmışız. Benzer bir durumu filmler de izlediğimizde çok şaşırırken, günlük hayatta, göz önünde yapılan yaratılışları görememekte yaşıyoruz. Bunları görebilmek için bakışımızı değiştirmek gerekiyor. Birinci tevhidden çıkıp ikinci tevhid-i hakikî ile bakmamız gerekiyor. Çünkü her şeyde bizi Allah’ın sıfatlarına, birliğine, şeriki olmadığına götürecek çok deliller var. 

Burada farklı bir temsil var.

Mesela, görsen hârika-pîşe bir zat, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi sair kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber; helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor.

Sözler

Sonra görsen ki o zât, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altun yapar. Elbette kat’iyyen hükmedeceksin ki o zât, öyle kendine has bir san’ata mâliktir; bütün anasır-ı arziye, onun emrine müsahhar ve bütün mevalid-i türabiye, onun hükmüne bakar. 

Sözler

Mesela herhangi bir kumaştan bir yiyecek yapılamaz. Ama baktığımızda topraktan bir yapı da inşa edilebilir. Aynı şekilde tükettiğimiz yiyecekler ondan üretiliyor. Bu birçok maddede var. Özellikle sürekli karşımıza çıkan unsurları düşünürsek bunu görebiliriz. Allah’ın bize kendini tanıtırken gösterdiği sanatlar çok daha ilgi çekici, bizi düşünmeye sevk eden ve bunun sonsuz bir kudret dışında yapılamayacağını gösteren sanatlardır.

Evet hayattaki tecelli-i kudret ve hikmet, bu misalden bin derece daha acibdir.

İşte hayat üstündeki çok sikkelerden bir tek sikke…

Sözler

Şimdi buraya kadar olan kısmı şu şekilde düşünelim; İnsanın Allah’ı tanıması için farklı farklı yöntemler var. Bir tanesi de bizdeki kıyas yöntemi. Yani bizde ki cüzi özellikler ile Allah’ın sonsuz kudretini bulabiliriz. Ama insan sadece bu yöntemle  o sonsuz kudret tami kavrayamayacağı için üç kitabı okumaya davet ediliyor. Allah’ı tanımak için önce kendimizi tanıyoruz. Sonra peygamberi dinleyerek, Kur’an-ı Kerim’i okuyarak ve kainat kitabını okuyarak Allah’ı tanımaya çalışıyoruz.. Bunların hepsi Allah’ın varlığını bize anlatan şeyler.

Ve bu alemlerle ilgili şunu bilmemiz gerekiyor. Hiçbir sanatkar sanatıyla aynı cinsten değildir. Bunu anlamak için  şu örneği verebiliriz; Nasıl ki bir mimarın kendisi bir yapı değil ya da  bir ressamın kendisi boya, kalem veya resim değil. Bambaşka bir varlık. Aynı şekilde Allah’ın da bu alemdeki hiçbir şeye, hiçbir olaya, hiçbir varlığa benzemediğini ve bu yüzden O’na her şeyin çok kolay geldiğini düşünebiliriz. Temsilde ve teşbihte hata olmaz. Mesela bir çiftlik oyunu düşünelim. Aynı anda bütün hayvanları besleriz. Aynı anda hayvanlarla ilgileniriz ve hepsi tek elinin altındadır. Hiçbir şey zor gelmiyor. Hepsini tek bir tıkla yapabiliyoruz. Bu da aslında bize daha mümkün olduğunu, daha akla yatkın olduğunu gösteriyor. Zaten İslamiyeti diğer dinlerden ayıran en büyük fark da bu. Buradaki tevhid inancının farkı. Çünkü diğer dinlerde bir İlah’ın varlığına inanılıyor ama başka şeylerle ona ortak koşuyorlar. Bazen bu aleni bir şekilde yapılırken, bazen de farklı olayları, farklı şeyleri, herhangi bir konunun ilahını haşa başka bir şey yapıyorlar. Bu şekilde o uydurdukları ilahın acizliğini kendileri itiraf etmiş oluyorlar. İslam’ın hak din olduğunun da en büyük delillerinden bir tanesi bizdeki tevhid inancının farklı oluşu. İhlas suresinde o öğretilen hiçbir şeye muhtaç olmayıp her şeyin ona muhtaç olması, asla, doğurup doğan bir tanrının ilah olamayacağı, hiçbir mahluka benzeyemeyeceği, bu kuralların hepsi tevhidin şartıdır. O yüzden La ilahe illallah diyoruz. 

Üçüncü Lem’a:

Bak, şu kâinat-ı seyyalede, şu mevcudat-ı seyyarede cevelan eden zîhayatlara! Göreceksin ki: Bütün zîhayatlardan herbir zîhayat üstünde Hayy-u Kayyum’un koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki: O zîhayat, meselâ şu insan, âdeta kâinatın bir misal-i musaggarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki, enva’-ı âlemin ekser nümunelerini câmi’dir. Güya o zîhayat bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halketmek ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.

İşte, eğer aklın evhamda boğulmamış ise anlarsın ki: Bir kelime-i kudreti, meselâ “bal arısı”nı ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak ve bir sahifede meselâ “insan”da şu kitab-ı kâinatın ekser mes’elelerini yazmak, hem bir noktada meselâ küçücük “incir çekirdeği”nde koca incir ağacının proğramını dercetmek ve bir harfte meselâ “kalb-i beşer”de şu âlem-i kebirin safahatında tecelli ve ihata eden bütün esmanın âsârını göstermek ve bir mercimek tanesi kadar mevki tutan “kuvve-i hâfıza-i insaniyede” bir kütübhane kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisat-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte dercetmek, elbette ve elbette Hâlık-ı Küll-i Şey’e has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelal’ine mahsus bir hâtemdir.

Sözler

Bütün bunlar birbirine bağlı olan konular. Mesela burada bir çok şeyden bahsetti; hafıza kuvvetimizden, bizim küçük bir kainat olup içimizde bir numune şeklinde gösterilmesinden, bal arısının bir çok şeye fihriste olmasından ve koca incir ağacının programının çekirdekte olmasından, hem manevi olarak hem maddi olarak çok fazla birbirine bağlı olan meselelerden bahsedildi. Demek ki hepsinin tek bir ilah tarafından yönetilmesi gerekiyor. Çünkü eğer bütün kainatı bilmeseydi bütün bir kainatı küçücük insanda gösteremezdi. O bütün kainatı bilmeseydi, bütün kainatı yöneten tek bir zat olmasaydı yaratılanların birbirine bu kadar uyum içerisinde olmaları mümkün olamazdı.

Nasıl ki bir kitabın yazarı eğer kitabın başını, sonunu, ortasını bilmiyorsa o hikayeyi birbirine bağlayamaz. Hepsini okumuş hepsini kendi yazmış olması gerekiyor. Bu sadece bir örnek ama aynı şekilde çok daha mükemmel bir kitap olan ve her satırında başka kitaplar olan bir kainattan, bir düzenden, bir sistemden bahsediyoruz. Her bir noktasında birbirine bağlayan bu kadar mükemmellik ve uyum varsa demek ki hepsi Allah tarafından yaratılmış. Hepsinden haberdar olması gerekiyor ki hepsini bu şekilde uyum içerisinde ya da birbirine bağlayacak şekilde yaratabilsin. Ayrıca şunu da söylemek gerekiyor; Kayyum sıfatından gidelim.

Bir şeyin sadece başlangıcında olmama meselesi. 

Bazen bazı konularda ispat yapılırken, nefsimize karşı bazı soruları cevaplarken bazı noktaları bırakıyoruz. Sadece işin başlangıcına odaklanıyoruz. Bir çocuğun sadece doğmasına odaklanıyoruz ya da sadece büyümesine odaklanıyoruz.  Ama çok daha detaya inmemiz gerekiyor. Her nefes alışımızı yaratanın da yine Allah olduğunu bilmemiz gerekiyor. Hiçbir şekilde orada tek bir nokta kadar bile başka bir şeye havale etme durumu yok. Bir düzenek yapılmış ve daha sonra kendi haline bırakılmış ya da o sistem içerisinde gerçekleşiyor değil. Her an ilgilenen bir Rabbimiz var. Her an bizimle maddi manevi ilgilenen bir Rabb’imiz var.

O Kayyum sıfatında Hayy-ı kayyum derken özellikle hayat veren ve her an bizde esmasını, sıfatını gösteren her an bizi yöneten bir İlah olduğunu bilmemiz gerekiyor. Ve bu fikirlerimizden, duygularımızdan bütün o cihazlarımızın çalışmasına kadar. Buradaki bize zor olan şeyi de kendimiz açısından değil bir ilah açısından düşünmemiz gerekiyor. O yüzden buna inanmamak için hiçbir sebebimiz yok.

Her bir baharda ya da kışta aynı anda bütün dünyada birçok şey olurken, birçok insan ölürken ve birçok insan doğarken, neden bizimle her an ilgilendiğine inanmayalım. Bu şekilde olması gerekiyor. Çünkü hâşa Yaratıcımızda bir acizlik, bir noksanlık yok.

İşte zîhayat üstünde olan pek çok hâtem-i Rabbanîden bir tek hâtem, böyle nurunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa, acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen:

سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ الظُّهُورِ

(Her türlü kusurdan münezzehtir o Zat ki, şiddet-i zuhurundan gizlenmiştir.)

demeyecek misin?

Sözler

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” 

İbadete Ne İhtiyacımız Var ki?

Bugün 3. Sözü anlamaya çalışacağız. 3. Söz bize kısa ama derin temsillerle Müslümanlığın, imanın, ibadetin verdiği saadeti gösteriyor. 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin…

Bakara suresi 21

İbadet deyince sadece yaptığımız 5 vakit namaz, oruç, diğer ibadetler değil, Allah’ın emir ve yasaklarının tümünü anlamalıyız. Çünkü bu ayet-i kerimeden önce bakara suresin de Allahu Teala insanları üçe ayırıyor. 

-Muttaki müslümanlar.

-Kafirler.

-Münafıklar. 

Bunu üçe ayırdıktan sonra da bütün insanlara bu şekilde bir emir veriyor. Buna üç kesiminde farklı tepkileri var. Müslüman, insan olduğunun farkında olduğu için, imanlı olduğu için “bana bir emir vardır.” diyerek bunu yerine getirmek için gayret eder. Kâfirler bunu hiç dikkate almazken, münafıklar yapar gibi görünüp asıl niyetlerini gizlerler. 

İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: 

Sözler

Buradaki saadet kelimesi sadece ahiret cihetine bakmıyor, dünyamıza da bakıyor. Ticaret kısmı ahirete bakıyor. Biz ibadetlerle çok karlı bir ticaret yapıyoruz. Ve aynı zamanda hem dünyada hem ahirette bir saadet görüyoruz.

fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak.

Sözler

Fısk ve sefaheti ise, insanın direkt olarak günahlar, yanlışlar, rahata düşkünlük, keyfine göre yaşamak gibi düşünebiliriz. Ve hiç bir fasık halinden memnun değildir.

Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler, tâ yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler.

Sözler

O yolculuğu Üstad Risale-i Nur’da şu şekilde ifade ediyor. 

yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.

Sözler

Yaşamımız da uymamız gereken bir çok kural vardır. Ve bu kurallar olması gereken kurallardır. (Trafik kurallarını düşünebiliriz.) Peki ahiret yolculuğumuzda oldukça uzun bir yol  değil midir? Karanlıklar aleminden, gençliğimizden, ihtiyarlığımızdan, ta ebediyete kadar gidecek bir yolda, nasıl bizi uyaran bir rehber olmasın?

Temsilde uzunluklarının da bir olduğu söylendi. Ve ikisi de aynı yere varacaklar. Hepimiz aynı yere varacağız ama bunun için iki yol var. Biri 10\9 ihtimalle hiç bir zararı yok, herkes orada menfaatli, sadece bazı kurallar var. Diğer yolda ise 10\9 kişi zarar görüyor ve orada kurallar yok. 

Yalnız bir fark var ki intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silahsız gider. Zâhirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise mugaddi hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlup edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silahı taşımaya mecburdur.” 

Sözler

Şimdi kesin olarak bir yere gideceğimizi ve oraya giden iki yol olduğunu düşünelim. Bir yolda, bütün trafik kuralları işleniyor, polis asker denetimi var, gayet güvenli, başına bir şey gelse başvuracağın mercii var ve onlara gidebilirsin ama o yolda gidebilmen için biraz zahmet çekmen gerekiyor. Kurallara uyman gerekiyor. Diğer tarafta zahiri bir rahatlık, bir yük taşımak zorunda değilsin, hükümet yok, herhangi vahşi bir hayvanda, kötü bir insanda sana zarar verebilir ve başvuracağın hiçbir mercii, polis yok. Akıllı olan insan bu yolu tercih etmez. Hatta o yol daha kısa olsa bile yinede ehemmiyetli yolu tercih eder. Orada biraz zahmet olmasına rağmen..

Çünkü oradaki zahmet, diğer yolun tehlikeleri yanında hiç hükmündedir.

Eski zamanlarda insanlar yolculuk yaparken yeterince güvende değillerdi. Herkes kendini korumak için ufakta olsa bir silaha ihtiyaç duyabilirdi. Bizim de bu zamanda çok daha tehlikeli manevi düşmanlarımız var ve bizi koruyacak bir silahımız olması gerekiyor. Bu düşmanların kim olduğunu birazdan anlayacağız.

O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. 

   Öteki bedbaht nefer ise askerliği bırakır. Nizama tabi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir surette gider. Tâ mahall-i maksuda yetişir. Orada, âsi ve kaçak cezasını görür. 

Sözler

Burada tercihlerin de tamamen bize kaldığını görüyoruz. Doğduğumuzdan beri bize sağ ve sol yolu öğreten kişiler var. Bu en başta Peygamber Efendimiz (sav) dir, Kur’an’ı kerimdir, bizim iyiliğimizi düşünen anne babalarımızdır, arkadaşlarımızdır, bize her zaman sağ (iyi) yada sol (kötü) yol anlatılmıştır. Ama tercih her zaman bize kalmıştır. İrade tamamen bizdedir. Onun için biz bundan tamamen mesulüz.

Bu hayatın her alanında var. Ertelediğimiz her şeyde küçük bir rahatlık hissediyoruz. Bir işe başlayacağını düşün, namazı vaktinde kılmak diye düşünelim, ezan okundu ama biraz geç gittin, zahirî bir rahatlık var. Kalkmadın, gitmedin. Ama o ertelendikçe ruhunun, kalbinin çektiği sıkıntılar, namaza gidememenin verdiği hisler o küçük zahmetten çok daha büyük bir ağırlık olduğunu  hissetmişizdir. Yatsı namazını erken kılmanın rahatlığını her zaman söylüyoruz. Aslında bu bizim her işimizde var. İbadetlerin tamamında bu böyledir. Ertelendikçe zorlaşır.

Askerlik nizamını seven, çanta ve silahını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek rahat-ı kalp ve vicdan ile gider. Tâ o matlub şehre yetişir. Orada, vazifesini güzelce yapan bir namuslu askere münasip bir mükâfat görür. 

Sözler

Buradaki namus kelimesi nizam anlamındadır. Kurallara riayet eden kişiye namuslu denir.

Şimdi temsilin hakikat kısmına geçelim.

  İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki o iki yolcu, biri mutî-i kanun-u İlahî, birisi de âsi ve hevaya tabi insanlardır. O yol ise hayat yoludur ki âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silah ise ibadet ve takvadır. 

Sözler 

Düşmanlarımızdan bahsetmiştik. Onları şeytan, nefs-i emmare, ahir zamandaki fitneler olarak düşünebiliriz. Tabii ki bizi koruyacak olan yalnızca takva ve ibadettir.

İbadetin çendan zahirî bir ağırlığı var. Fakat manasında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki tarif edilmez. Çünkü âbid, namazında der: 

 اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ 

Yani “Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur.” diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur, dua ile çalar. 

   Hem her şeyi kendi Rabb’isinin emrine musahhar görür, Rabb’isine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tamme verir. 

   Evet, her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalalettir. Evet, tam münevverü’l-kalp bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa ihtimaldir ki onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalpsiz bir fâsık feylesof ise gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der, evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler.) 

Sözler 

Burada ibadet meselesiyle beraber Müslüman olmanın verdiği huzuru, eşsiz emniyet duygusunu görmüş oluyoruz. Tevekkül ve teslimiyet.. Yaradana olan güvenin ondan başka Rezzak, Kerim, Hâlık olmadığını bilmenin verdiği huzur.. Başka kimseye tenezzül etmek zorunda değilsin. Kulluk içindeki üstünlüğü vakarı görüyoruz. Kim bu insandan daha cesaretli olabilir?

   Evet insan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi hiç hükmünde… Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde, iktidarı hiç hükmünde bir şey… Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. 

Sözler 

Acizliğimizi asla inkâr edemeyiz. Bu yüzden bu ibadetler bize büyük bir güç veriyor. Temsilde sadece kurallar örneğinden bunu bir derece anladık. Ama aslında bu hikaye daha derin ne kadar düşünürsek o kadar ders alabiliriz. Biz sadece bir yönünü ele alıyoruz. 

   Malûmdur ki zararsız yol, zararlı yola –velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa– tercih edilir. Halbuki meselemiz olan ubudiyet yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefahet yolu ise –hattâ fâsıkın itirafıyla dahi– menfaatsiz olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile şakavet-i ebediye helâketi bulunduğu, icma ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşahedenin şehadetiyle sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır. 

Sözler 

Evet hiçbir fasık, günahkar, tembel halinden memnun değildir. Gizlese bile her zaman acı çeker. Bir yerden sonra bunu gizleyemez. Çoğunlukla rahatına düşkün, sefahete, günaha dalanlar intihara meyilli olurlar. Allah muhafaza etsin. Hepimiz bu halden korusun. Bizlere hidayet ve ibadet nasip etsin.

   Elhasıl: Âhiret gibi dünya saadeti dahi ibadette ve Allah’a asker olmaktadır. Öyle ise biz daima 

 اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الطَّاعَةِ وَالتَّوْفٖيقِ 

Bize taat ve muvaffakiyet nasip eden Allah’a hamd olsun.

demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz. 

Sözler

İnsanı nasıl tarif edersin?

Bismillahirrahmanirrahim

Risale-i Nur külliyatından 23. sözün birinci mebhasından birinci noktayı okuyup istifade etmeye çalışacağız.

Burada insanın tarifi yapılıyor. “İnsan denen varlık nedir, özellikleri nelerdir? Ve bu dünyaya ne için gönderilmiştir” gibi sorular hepimizin aklını kurcalar. Birlikte cevabını öğrenmeye çalışalım;

Tin suresini okuyalım 

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓي اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍؗ 

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلٖينَۙ

اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍؕ 

Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.

Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.

Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz bir ödül vardır.

Tîn Suresi | 4-6

Allah-û tealâ insanı ahsen-i takvimde yarattığını söylüyor. En güzel şekilde yarattık daha sonra onu en aşağı seviyeye indirdik, ancak iman edenler ve güzel işler yapanlar müstesna buyuyor.

Peki biz acaba insanlık mertebesine eriştik mi? Çünkü beşer farklı, insan farklıdır. Beşer, daha çok madde ile alakalı. Konuşabilen, yürüyebilen, düşünebilendir. Maddesel şeylere ”Beşer” diyoruz o yüzden herkes beşerdir ama herkes insan değildir. İnsan olabilmek için İslamiyet dairesinde yaşamak gerekiyor. Yani beşer, İslamiyet ile insanlık mertebesine çıkıyor. Peki biz nasıl insan olabiliriz ve o insanlık mertebesine nasıl erişebiliriz?

Birinci Nokta:

İnsan, nur-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i safilîne düşer; Cehennem’e ehil (olacak) bir vaziyete girer.

Sözler

Mevzu cennete girmek değil, cennete layık bir halde yaşamak. Kişi kendi iradesiyle cehenneme ehil oluyor. Neden? Çünkü Allah-u Teala herkesi İslam fıtratı üzere yaratmıştır. 14-15 yaşlarına geldiğinde, irade verildikten sonra, kişi kendi gayretiyle, kendi iradesiyle, kendisini cehenneme veya cennete ehil bir vaziyete getiriyor.

Çünki iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine nisbet ediyor; iman, bir intisabdır.

Sözler

İman bir intisabdır. İntisabı “Bir yere münasebeti bulunma, bir yere bağlı olma, bir yere bağlanma” gibi düşünebiliriz. Peki bizim intisabımız nereyedir? İnsanın kıymeti, onun neye bağlı olduğu ile ölçülüyor.

Bir padişah düşünelim, bir meclise askerini gönderiyor. O asker padişahın fermanını göstermeden sizi tutukluyorum derse kimse onu ciddiye almaz. Çünkü hiçbir vasfı yok, bir intisabı yok. Ama padişahın fermanını gösterirse hemen boyun eğilir. Neye boyun eğildi? onun intisabına, şahsına değil.

Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır.

Sözler

Allah-u Teala ne buyuruyor? Ben insanı en güzel şekilde yarattım. Bütün varlıkların üstünde bir değerimiz var. Peki bütün varlıkların üstünde bir değer taşımamız için ne yapmamız gerekiyor? O iman nuruna erişmemiz gerekiyor. İman nuru olmayınca aşağıların da aşağısına esfel-i safilîne, hayvandan da aşağı bir vaziyete düşüyoruz. Ancak iman nuruyla a’lâ-yı illiyyîne çıkabiliriz.

İnsanda meleki, hayvani, nebati, ve cemadat özellikleri vardır. 

Hayvani özellikler; yeme, içme, uyuma ve şehvet. 

Nebati özellikler; büyüme, uzama vs. (Saç, tüy, boy uzaması gibi)

Cemadat özellikleri; (taşların arasından sular kaynar, insanda kan kaynar.)

Peki İnsan nedir? İnsanda akıl vardır, düşünebilir, sorgulayabilir, yaratıcısını bulabilir, kendisinde ve kâinatta tecelli eden esmaları okuyarak Allah’a ulaşabilir. Yani bütün mahlukatın en üstünde bir değer taşır. Ayrıca önemli bir nokta şu ki; insan sadece hayvanî özellikte olmaması gerektiği gibi, meleki cihette de olamaz ve olmaması gerekir. Hem hayvani özellikler olacak, hem melekî. İşte o zaman insan olur. Sadece meleki özellikleri olsa o zaman bir terakki olmaz. Oysa insanı meleklerden ayıran özellik, terakki edebilmesidir. Çünkü meleklerde terakkiyat yoktur. Günahsız varlıklardır ve onlarda Allah’ın (c.c) bütün esmaları tecelli etmez. Mesela Allah’ın Afüvv esması meleklerde tecelli etmez. Çünkü günah işlemiyorlar. Veya Şafii esması tecelli etmez çünkü hasta olmazlar. Bütün varlıklar içerisinde sadece insanda Allah’ın (c.c) bütün esmaları tecelli ediyor. Sadece insan Allah’ın (c.c) bütün esmalarına aynadır. Sadece İnsan, Allah’ın (c.c.) en nazik, en gözde bir sanatıdır. Kainata baktığımız zaman Allah-u Teala’nın birçok sanatını görürüz. Hep deriz ya; İnsan küçük bir kainattır, yani kainatta ne varsa hepsi muhakkak insanda da vardır. Mesela, kainatta otlar büyüyor, bizim saçlarımız tüylerimiz uzuyor, kainatta dağlar vardır, dengeyi sağlar, bizim de dizlerimiz var. Kainatta sular akar, bizim de gözümüzden, kulağımızdan, ağzımızdan, burnumuzdan sular akar. Bunlar gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

Allah bir çok şey yaratmış ve bunların hepsinin bir numunesi olarak, insanı yaratmıştır. İnsan bütün hepsini içinde taşıyan bir varlık. Herşeyin üstünde bir varlık. Peki biz bu mertebeye nasıl erişeceğiz? Ancak ve ancak iman nuruyla.

Çünki iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine nisbet ediyor; iman, bir intisabdır. Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır.

(Sözler)

Eğer bizim intisabımız İslamiyet’e ise, Allah’a ise, bizi gören bir insanın bunu bilmesi gerekiyor. Biz bunu hem kendimiz yaşamalıyız, hem de bunu göstermeliyiz. İnsanlar bizi hangi vasfımızla tanıyor? Mesleğimiz ile mi tanıyorlar yoksa “Kur’an’ın bir hizmetkarı, gıybet etmez, hak yemez” biri olarak mı tanıyorlar. En çok neyi hatırlatıyorsun çevrene? Bunu bir düşün… Ne ile tanınıyorsun? Sadece isminle, mesleğinle, yada kimin çocuğu olduğunla mı, yoksa bağını kurduğun İslamiyet ile mi? 

Sahabe efendilerimizi düşündüğümüzde, mesela Hz. Ebubekir, ve Hz. Osman’ın tüccar olduğunu biliyoruz, ama onların ne sattığını bilmiyoruz. Biz onları dindarlıkları ile İslamiyete olan bağlılıkları ile biliyoruz. İşte intisab budur. Biz mesleğimizle, ismimizle, kimin torunu, çocuğu olduğumuzla ön plandaysak, demekki intisabımızı tam manasıyla İslamiyet’e bağlamamışız. Bizi gören Allah’ı hatırlamalı, bizi gören bu gıybet yapmaz deyip susmalı, ancak bu şekilde bunu hayata geçirdiğimiz de o zaman istisabımızı tam anlamıyla Allah’a bağlamış oluruz.

Küfür, o nisbeti kat’eder. O kat’dan san’at-ı Rabbaniye gizlenir.

(Sözler)

Küfür ise Allah’ın tüm sanatını gizliyor. O nispeti kesiyor. Mesela duvarda çok güzel bir sanat eseri olduğunu ve gece olduğunu düşünelim, ışıkları kapatınca  göremeyiz. İşte küfür o karanlıktır ve Allah’ın sanatını gizliyor. Ama ışığı açtığımızda iman nuruyla o sanatı görebiliyoruz, okuyabiliyoruz. Ve o sanatla Allah’a ulaşabiliyoruz. 

Peki Allah-u Teâlâ neden bütün esmalarını insanda tecelli ettiriyor? Bütün mahlukatın bir numunesi olarak yaratıyor? Yine bizim için. Biz Allah’ı tanıyalım diye. Bizim Allah’ı tanımamız için onun esmalarını bilmemiz, ona ulaşmamız ve ona ibadet etmemiz gerekiyor. Bizim bütün kâinatı dolaşıp, bütün esmaların tecelli ettiği yerleri görme imkanımız yok. İşte Allah (c.c) diyor ki; ben hepsini insan da dercettim, hepsi sende saklı… Kendini oku. Kendini okuyarak beni okumuş oluyorsun, bana ulaşmış oluyorsun. O sebeple kendimizi okuyacağız…

Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir. 

(Sözler )

İslam gözlüğüyle, iman gözlüğüyle insana bakmayı bir tarafa bırakırsak, geriye sadece bir madde kalıyor, etten kemikten ibaret bir şey kalıyor. Yarın bir gün öleceğiz, çürüyüp gideceğiz, unutulacağız. Bu kadar basit bir şeye indirgeniyor, İman nurunu kaldırınca hiç bir değeri kalmıyor insanın. Hatta bütün mahluklardan daha aşağı vaziyet alır, çünkü insan acizdir, naziktir, zayıftır. Bu cihetten baktığımızda çok zayıf ve aciziz. 

Bu sırrı bir temsil ile beyan edeceğiz. Meselâ: İnsanların san’atları içinde nasılki maddenin kıymeti ile san’atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan müsavi, bazan madde daha kıymetdar, bazan oluyor ki; beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san’at bulunuyor. Belki bazan, antika olan bir san’at, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor.

(Sözler)

Bir kağıt düşünelim. Bu kağıdı sadece madde itibariyle düşünürsek, çok ucuz bir şey. Ama çok ünlü bir ressam o kağıda bir resim çizse ne kadar kıymet alıyor. Çünkü bir sanat işlenmiş. Orda maddenin bir kıymeti yok, sanatın kıymeti var.

İşte öyle antika bir san’at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pişe ve pek eski hünerver san’atkârına nisbet ederek o san’atkârı yâd etmekle ve o san’atla teşhir edilse, bir milyon fiatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir. 

İşte insan, Cenab-ı Hakk’ın böyle antika bir san’atıdır ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki; insanı, bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musaggar suretinde yaratmıştır.  

(Sözler) 

Burada aklımıza 6. Söz geliyor. Emaneti Allah’a satmak. Biz emaneti Allah’a nasıl satıyoruz. Bize verdiği göz emanetini, kulak emanetini, dil emaneti vs.  Gözümüzü onun yolunda kullanarak, dilimizi onun razı olduğu şeyleri söyleyerek, kulağımızı onun razı olduğu şeyleri dinleyerek, ayaklarımızı onun razı olduğu yollara giderek. İşte böyle yaptığımız zaman bize verilen değer ile kullandığımız için, antikacılar çarşısında satmış oluyoruz ve değeri ne ise fiyatı ne ise o fiyatla satmış oluyoruz. Ama kaba demirciler çarşısında sanatımıza kıymet verilmeden çok ucuz bir şeye gitmiş oluyor.

İnsan hakkında birçok filozof tarifte bulunmuştur. 

Konfüçyus ” İnsan, öğrenen hayvandır.” yorumunu getiriyor ya da Thales’e göre ”İnsan araştıran hayvandır.” 

Sokrates, “İnsan, sorgulayan hayvandır.” der.

Platon’a göre “İnsan, toplumsal hayvandır.”

Aristo için “İnsan, düşünen hayvandır.” vs. Hepsinin sonu hayvana bağlanıyor.

Peki Bediüzzaman Said Nursi hazretleri insanı nasıl tarif etmiş bakalım?

İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi,

Ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi, 

Ve kâinat Kur’ân’ının âyet-i kübrası,

Ve İsm-i Âzamı taşıyan âyetü’l-kürsîsi,

Ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri,

Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru,

Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer’ ve ekilmesine nezarete memur,

Ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı,

Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,..

Şualar 

İslam bizi halife-i arz olarak tanıtıyor ve kainatı da bizim hizmetimize sunuyor. Durup bir düşünelim. Kainata baktığımız zaman en çok hangi varlığa hizmet ediyor? Kimi hayvan tek çeşit bitki yiyor, kimi hayvan sadece ot yiyor, en çok faydalanan biziz. Kainatla en çok alışverişi olan biziz. Kainat bize hizmet ettiriliyor.

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنٖٓي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَثٖيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضٖيلاًࣖ ﴿٧٠﴾

Andolsun biz Âdemoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.

İsrâ Suresi 70.Ayet

Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, şuurla okur ve o intisapla okutur.

Yani, “Sâni-i Zülcelâlin masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım” gibi mânâlarla, insandaki san’at-ı Rabbâniye tezahür eder.

Demek, Sâniine intisaptan ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhar eder.

İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbâniyeye göre olur; ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlâhî ve Cennete lâyık bir misafir-i Rabbânî olur.

Eğer kat’-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse, o vakit bütün o mânidar nukuş-u esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira, Sâni unutulsa, Sânie müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz, adeta başaşağı düşer. O mânidar âli san’atların ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder.

Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, İnsanın mahiyetini küfür karanlığı bu şekilde yıkıyor, elmastan kömüre kalb eder.

Sözler

İnsanın aklına şöyle bir şey gelebilir, ben inkar etmiyorum ki, inkar etmiyorsam demek ki alâ-yi illiyyîndeyim. Hayır böyle düşünemeyiz. Neden? Üstad diyor ki inkar etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. Evet inkar etmiyor olabilirsin ama eşref-i mahlukat hitabına mazhar olmak için, alâ-yi illiyyîne mazhar olabilmek için iman etmek gerekiyor.

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَالْكِتَابِ الَّذٖي نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِهٖ وَالْكِتَابِ الَّـذٖٓي اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُؕ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَعٖيداً ﴿١٣٦

 Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır.

(Nisa, 4/136)

İmanın altı şartı var, hepsine kalben,aklen,ruhen, hiç bir şüpheye yer kalmayacak şekilde iman etmek gerekiyor ki ancak bu şekilde alâ-yi illiyyîne çıkabiliriz. Yaşantımızı da islam dairesinde yaşamamız gerekiyor ki bu insanlık mertebesine ulaşabilelim. Beşeriyetten çıkıp insan olabilelim. Bunu da nasıl yapacağız? Önce kendimizi okuyacağız. Nasıl okuyacağız? Bizi Yaratan’ın kelâmıyla. Kur’an’ı Kerim’i okuyarak. Ama şuan Kur’an’ı açıp okuduğumuzda mevcut bilgimiz veya dilimiz onu anlamak için yetersiz kalıyor. Rabbimiz yine merhameti ve rahmetiyle her asırda, o asrın ihtiyacına göre eserler göndermiş, müceddidler göndermiş ki biz kendimizi tanıyalım ve bu vesileyle Rabbimize ulaşalım. İşte biz de kendimizi okumak için bu asrın tefsiri olarak Risale-i Nur Külliyatını okuyoruz. Bu kitapları okudukça kendimizi okuyor, tanıyor ve insaniyet mertebesine ulaşmaya çalışıyoruz. İnşallah insanlık mertebesine erişenlerden oluruz.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓي اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍؗ 

Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.

Tîn Suresi – 4.Ayet

Ahsen-i Takvim’in kelime manası ‘en güzel biçimde ve tam kıvamında’ olarak tarif edilir. Yani biz Allah’ın belirlemiş olduğu kurallar dairesinde yaşadığımızda insaniyet mertebesinin tam kıvamına erişmiş oluyoruz. 

اَلْبَاقٖى هُوَالْبَاقٖى

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” …. (Bakara, 2/32).

İnsan Kusursuz mudur?

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”

Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve, El-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi. Ve nes-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

13.Lemanın 13.İşaretinin 2.Noktasını işleyeceğiz.

Bu kısım şeytanın bir desisesini anlatıyor. Biliyoruz ki şeytanın türlü türlü hileleri, desiseleri var. Bizi hak yoldan ayırmak için. Onlardan bir tanesini bugün anlamaya, 

istifade etmeye ve inşallah bundan korunmaya çalışacağız.

İkinci Nokta:

   Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksirattan takdis etsin. Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. 

 وَ عَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلٖيلَةٌ

Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez.”

İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk: 33:219; 36:319; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn: 3:36; el-Kalkaşendî, Subhu’l-a’şâ: 9:196.)

sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan,

 وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا  مَا رَحِمَ رَبّٖى

( “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder ancak Rabbim merhamet ederse o başka.” Yusuf Sûresi, 12:53.)

dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir? Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze

eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir 

noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.

Lem’alar

Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir.

Bu gerçekten çok tehlikeli bir şey. Zaten şeytanın bütün amacı bütün gayesi bizi hak yoldan ayırmak, doğru yoldan ayırmak, dalalete sürüklemek. Bunun için türlü türlü hilelerle, desiselerle bizi kandırmaya çalışıyor. Bunlardan bir tanesi de bize kusurumuzu itiraf ettirmemekmiş. 

Niçin?

Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın.

Yani tövbe etmemizi ve Allah’a sığınma yolumuzu kapasın.

Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksirattan (bütün 

kusurlardan) takdis etsin.

Şimdi, öncelikle kendimize bakmamız gerekiyor. Bizde acaba böyle bir durum var mı? Yani biz bir kusur işlediğimizde, bir günaha daldığımızda hemen nefsimizi müdafaa mı ediyoruz? Hemen kendimize bir çıkar yol mu bulmaya çalışıyoruz?

Eğer nefsimizi korumaya çalışıyorsak, müdafaa ediyorsak şeytanın bu tuzağına düşmüşüz demektir. Şöyle bir durum var, Allah-u Teâlâ en çok neyi seviyorsa, en çok ne O’nun hoşuna gidiyorsa şeytanın da en çok nefret ettiği şey o’dur. Dolayısıyla bizi Allah’ın en çok sevdiği şeyden bir hile veya desiseyle uzaklaştırmak ister. Kul hatasız, günahsız ve kusurlardan münezzeh olamaz. İlla ki kusurumuz var. Rabbimiz bizden kusursuz olmamızı da beklemiyor. Sadece bunun için gayret sarf ediyoruz ama yine de hatalara düşüyoruz. Rabbimiz istiyor ki biz o kusurların farkında olalım. Bir günah işlediğimizde bunun bilincinde  olalım. Bu mahcubiyeti hissedip kusurumuzu itiraf edelim. Evet Rabbim ben bu kusuru işledim. Bu hatayı işledim itiraf ediyorum ve senden af talep ediyorum. Zaten insan kusurunu farkederse bu onu tövbeye götürür. Tövbe de onu istiazeye yani Allah’a sığınmaya götürür. İşte şeytan bu yolu kapatmaya çalışıyor çünkü bu, Allah’ın çok hoşuna giden bir davranış. Kulu bir hataya, bir yanlışa düştüğünde bunun farkında olup, o hatasının arkasında durup “Evet Allah’ım ben bu hatayı yaptım, bu kusuru işledim, bunun farkındayım, bunun mahcubiyetiyle Sana geliyorum, Senin merhametinden ümit ediyorum.” diyerek Ona iltica ettiğinde Allah’ın Tevvab ismiyle af kapıları açık. Tabiri caizse bizi affetmek için bekliyor. Şeytan da bu yolu kapatmak için bize kusurumuzu itiraf ettirmiyor. Bir yanlış yaptığımızda hemen onu bir şekilde bize hoş göstermeye çalışıyor. Nefsimizi müdafaa ettirmeye çalışıyor. 

Ne dedik?

Tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, âdeta taksirattan takdis etsin.

Yani bütün kusurlardan takdis etsin.

Allah-u Teâlâ’yı her türlü noksandan, kusurdan tenzih etmemiz için bize bir duygu verilmiştir. Şeytan ise bu hissi kendi nefsimize çevirerek nefsimizi bütün kusurlardan, hatalardan uzak göstermeye çalışıyor.

Yani hâşâ nefsimize bir ilâhlık verdiriyor. Biz sadece Allah ‘ı kusurlardan uzak görürüz ve O’nu o şekilde tenzih ve takdis ederiz ama şeytan bunu nefsimize yönelttiği zaman Allah muhafaza bu şirke kadar gidiyor. 

Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir.

Lem’alar

Aslında buradan kendimizi şöyle bir muhasebeye çekelim. Biz kusurumuzu görmek istiyor muyuz istemiyor muyuz? Eğer kusurumuzu görmek istemiyorsak onu kendimizce bir şeylere bahane bularak yorumluyorsak, Allah muhafaza şeytanı dinliyoruz demektir. Bir hata işlediğimizde ne oluyor? 

Deniyor ki ; görse de yüz tevil ile tevil ettirir. Kusuru farkediyoruz. Biliyoruz aslında. Evet bu yanlıştır diyoruz ama

” ..ya ama aslında şöyle olmuştu da ben de o yüzden böyle yaptım, ..işte böyle oldu da ben de o yüzden şöyle ettim, ..o da bana böyle demişti ama. ” diye diye kendimizce çok bahanelerin arkasına sığınarak yine nefsimize o kusuru yakıştırmıyoruz. Ne dedik? 

وَ عَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلٖيلَةٌ

( “Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez.” İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk: 33:219; 36:319; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn: 3:36; el-Kalkaşendî, Subhu’l-a’şâ: 9:196.)

sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza (rıza gözüyle) ile baktığı için ayıbını görmez.Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur.

Lem’alar

Şeytan bize hem o kusuru işlettiriyor, hem o kusuru itiraf etmemize engel olmak için bize bu hileyle yaklaşıyor, hem de biz onun maskarası oluyoruz.

Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan,

 وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا  مَا رَحِمَ رَبّٖى

( “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder ancak Rabbim merhamet ederse o başka.” Yusuf Sûresi, 12:53.)

dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir?

Lem’alar

Koskoca bir peygamber nefsine itimad etmiyorsa, nefis kötülüğe sevk eder, ben ona güvenmiyorum diyorsa biz kim oluyoruz ki nefsimizi temize çıkaralım, nefsimizin kusurlarını örtelim değil mi?

Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.

Lemalar

Burada şeytanın hilesinden nasıl kurtulmamız gerektiğinin yolu gösteriliyor. İlk olarak kusurumuzu göreceğiz, bir hata işlediğimizde, bir günaha girdiğimizde bunu bileceğiz, göreceğiz ve o mahçubiyetle Allah’a yaklaşacağız. 

Biz Allah’a karşı her an kusurluyuz, her an mahçubuz, bu mahcubiyeti bizim her an hissetmemiz gerekiyor. Hiç bir şekilde nefsimizi Allah’a karşı temize çıkaramayız, çok eksiğimiz, kusurumuz, noksanımız var. Biz o kusurlarımızın farkında olarak aczimizle, fakrımızla o mahçubiyetle Allah’ın huzuruna çıktığımızda, bu Allah’ın hoşuna giden bir davranış olur.

İnsanlarla olan ilişkilerimizde de bu böyledir. Bir toplulukta bir sorun olduğunda, kendimizi muhasebeye çekelim, bir sorun olduğunda nefsimizi temize mi çıkarıyoruz, başkalarını mı suçluyoruz, yoksa kendi nefsimizi mi muhasebeye çekiyoruz. Eğer hemen kendi nefsimizi müdafaa ediyorsak, burada bir sıkıntı var şeytana maskara olduk demektir. Aklımıza şöyle bir soru gelebilir. Madem Allah bizi affetmek istiyor, o zaman neden bize

şeytanı bu şekilde desiselerle musallat ediyor? Şeytanın varlığı bizim terakkiyatımıza sebep oluyor, mesela melekler günahsız olarak nurdan yaratılmışlar ve Allah’a itaat ediyorlar, hiçbir şekilde günaha girmiyorlar. Şeytanlar da sadece şer işliyorlar insanın ise her iki tarafa meyli var, şerri de işleyebilir, hayrı da işleyebilir, itaat yönüde var, isyan yönüde var. Hangisini tercih edersen şekilde o yönden ilerliyor. O yüzden insanlar sorumluluk sahibidir. 

Ve Allah insanı mahlukatın en üstünü olarak ahsenül takvimde yaratmış. Ve bütün esmalarının ayinesi bizde tecelli ediyor. ve biz bu esmalarla Allah’u tealayı tanıyoruz, biliyoruz. Allah’ın esmalarını tanımamız için, o esmaların tadına varmamız gerekiyor. Mesela Rezzak esmasını nasıl biliriz? O rızıkları yiyerek Rezzak esmasının lezzetini alıyoruz. Aynı şekilde Allah’ın tevvab esması, Ğafur esması, Settar esmasınıda, bir hata işlediğimizde bir günah işlediğimizde, doğru yolu bulup kusurumuzu farkedip, kabullenip o mahçubiyetle, istiğfar ederek, istiaze ederek, Allah’a sığınarak ona yaklaştığımızda ve tövbe ettiğimizde Settar isminin tecellisini hissediyoruz ve lezzetini  alıyoruz. Bizi affıyla, günahlarımızı örterek, o esmalarını bize tanıttırmış oluyor. Bu şekilde hem esmalarını tanımış oluyoruz hemde kusurlarımızı günahlarımızı affettirmiş oluyoruz.

Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur.

Lemalar

Ortada bir kusur varsa ve o kusuru göremiyorsak, o kusurdan daha büyük bir kusur oluyor. Şeytanın burada oyunu var. Kusuru işlettiriyor ama bunu Allah affedebilir eğer ona yönelip samimitiyetle tövbe edildiğinde affedilebilir. Ama şeytan kusuru bize göstermeyerek kusuru bize küçük göstererek yolu kapatarak o kusurdan daha büyük bir kusur işlenmesine sebep oluyor.  Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse o kusur, kusurluktan çıkar; itiraf etse affa müstahak olur. 

Lemalar

Burada bir müjde var bir insan kusurunu gördüğünde o kusur kusur olmaktan çıkıyor ve affa müstehak oluyor.

Allah’ın bizi sevip sevmediğini anlamamız için bazı işaretleri vardır. Bir tanesi de şudur, Allah o kişiye kendi kusurlarını görme kabiliyeti verir ve kendi kusurlarıyla meşgul eder. Bir insan kendi kusurlarıyla ilgilenirse başkasının kusurunu göremez. 

Kendimizi muhasebeye çekmeliyiz ama nefis kusur görmek istemiyor. Mesela biri bize kusurumuzu söylediğinde, bi an kabul etmek istemiyor, kabul etmek zor geliyor, nefse ağır geliyor ama ne kadar ağır gelsede doğru olan kusuru kabul etmek, nefisini muhasebe etmek.

Birisi bize kusurumuzu söylediğinde eksiğimizi söylediğinde ne yapmış oluyor? Bizim zaten düşmanımız olan nefise o da bir yumruk atmış oluyor. Biz o kişiye ne diyeceğiz? Allah senden razı olsun, yardım ettin, sende bir yumruk attın diyeceğiz. Bunu söylemek tabii ki nefse ağır geliyor ama yapmamız gereken bu.

Münafıklık arasındaki farkın bir tanesi de kusurlarımızı eksik görüyorsak küçük görüyorsak ya bundan da ne olur ki Allah affeder canım diyorsak o zaman affa müstehak olmuyoruz. Hatta bir söz var diyor ki; kişi kendini affederse affa layık değildir ama kişi kendisini affetmez ise kendini affa layık görmez ise o zaman affedilir .

Şöyle bir tehlike var şeytan bize büyük günahla gelmez önce küçük günahla gelir Allah affeder  peki daha sonra ne yapar? O günahı küçük gösterir ve o günahı küçük gördüğün için işlemeye devam edersin, çünkü kusur olduğu görmüyor? O günahı Üstad şöyle anlatıyor;

Ta kalbi siyahlandıra siyahlandıra o kalbe yerleşir 

daha sonra o küçük günah büyük bir günaha dönüşür ve Allah muhafaza bu inkara kadar götürür insanı. Daha kolay anlamamız için şöyle düşünelim küçük günah işlediğinde küçük bir kurt olsun kalbimize yerleşen hemen istiğfarla tövbeyle onu temizlersek kurt yok olur gider ama kusuru görmezsek onu itiraf etmezsek ne olur o kurt git gide büyür, büyür büyür. Bir yılana dönüşür ve bizi yutar Allah muhafaza.

Sadece Rabbimizle kendimiz arasındaki bağ ile değil, hem onun ile hem de insanlar arasındaki yaşadığımız hayat-ı içtimaiyede bir olay olduğunda nefsimizi hemen müdafaa etmeyeceğiz, muhasebe edeceğiz. Suçlu değilsek bile suçluyacağız.

Abilere Üstad yapmadıkları bir şey söylermiş. Eğer abiler Üstadım hayır öyle bir şey yapmadım dediğinde hemen; 

‘Keçeli Keçeli nefsini müdafaa etme” diye uyarırmış.  Biz ne kadar nefsimizi ezersek Allah’ın affına o kadar müstahak oluyoruz.Biz ne kadar kendimizi küçük görürsek ne kadar hatalarımızın farkına varırsak, o mahcubiyeti o kulluğun lezzetine o nispette varırız. O yüzden şeytanın bu desisesine inşallah kanmamaya çalışalım.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ