VESVESE İLE NASIL MÜCADELE EDERİM?

Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..

Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!

Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.

Bütün derslerimiz çok önemli fakat bu dersimiz hepimizi çok yakından ilgilendiren bir konu, şeytanın bize verdiği vesveseler ile ilgili olacak. Neden bu vesveseler var, nasıl mücadele etmeliyiz, vesvese korkulacak bir şey midir? ..

Bu gibi soruların cevabını öğreneceğiz. Rabbim istifademizi artırsın.

Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder.  

 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطٖينِ ٭ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

” Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım rabbim!”

(Mü’minûn Sûresi 97-98)

Ey maraz-ı vesvese ile müptela! Biliyor musun vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür. Küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir. Mahiyetini bilsen, onu tanısan gider.

Sözler 

Vesveseyi musibete benzetti. İkisine de ehemmiyet verdikçe büyür.

Öyle ise şu musibetli vesvesenin aksam-ı kesîresinden kesîrü’l-vuku olan yalnız beş vechini beyan edeceğim. Belki sana ve bana şifa olur.

Sözler 

En çok vuku bulan 5 tanesinden bahsedilecek. 

Üstad burada sana ve bana şifa olur diyor. Demek ki vesvese herkese geliyor. Aslında Üstad hadi gel birlikte bu hastalığımıza bir çözüm, bir şifa bulalım diyor. Vesveseli insanı aşağı görmüyor.

Zira şu vesvese öyle bir şeydir ki cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider. 

Sözler 

Bu mesele yine öğrenmeye bakıyor. Eğer vesveseyi ve kendimizi tanıyabilirsek onu yenebiliriz. İlim ile yenebiliriz.

BİRİNCİ VECİH  

Birinci yara, şeytan evvela şüpheyi kalbe atar. Eğer kalp kabul etmezse şüpheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hatıraları ve münafî-i edep çirkin halleri tasvir eder. Kalbe “Eyvah!” dedirtir, yeise düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki kalbi, Rabb’ine karşı sû-i edepte (edepsizlik) bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. 

Sözler 

Şeytan önce şüpheyi kalbe atıyor. Şüpheyi her şey olarak düşünebiliriz. Allah’ın varlığını, kâinatın varlığını, iman esaslarından, namaz ve abdeste kadar hepsi hakkında şüphe atıyor. Eğer bu şüpheyi geri çevirecek ilmimiz varsa o zaman şüpheden şetme dönüyor. Yani aklımıza kötü sözler, hayaller, tasvirler getiriyor. Bu şekilde bizi kötü hissettirmeye çalışıyor. Bunu bilmeyen insan zannediyor ki: “Benim kalbim bozulmuş. Ben namazda bunları düşünüyorum, Rabbime karşı edepsizlikte bulunuyorum.”  Bu korku ile namazdan kaçıyor ve gaflete sürükleniyor. 

Şimdi şöyle düşünelim. Namazı olmayan, ilim dairesinde bulunmayan, kendini Allah yolunda geliştirmeye çalışmayan bir insanla şeytan neden uğraşsın? Sen Allah’a yöneldiğin zaman şeytan seninle uğraşmaya başlar.  Hırsız fakir bir mahalleye gitmez. Kıymetli eşyaları olan zengin evlere girer. Aynı şekilde şeytan da sende kıymetli bir şeyler olduğu zaman (Kur’an, namaz, ibadet) gelir ve çalmaya çalışır. 

O zaman vesvese geldiğinde endişe etmeyeceğiz. Demek ki boş değiliz diye düşüneceğiz fakat yine de bu vesveseyi tardetmeye çalışacağız.

Vesvese marazına karşı hangi merhemleri sürmemiz gerektiğini öğrenmeye başlayalım. Elbette sadece öğrenmek yetmez. Misal, bir yaramız olduğunu ve doktora gittiğimizi düşünelim. Yaranın nedenini ögrendik, iyileştirecek merhemi aldık. Tedaviyi öğrendik ama sürmezsek bir faydası olur mu? Oysaki hepsini biliyorduk.  Şimdi burada okuyacağız, öğreneceğiz ama hayata geçirmemiz gerekiyor ki bir faydası olsun. 

Vesveseli adam zanneder ki kalbi, Rabb’ine karşı sû-i edepte (edepsizlik) bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. 

Bu yaranın merhemi budur: 

   Bak ey bîçare vesveseli adam! Telaş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim değil belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. 

Sözler 

Dimağımızda tahayyül ve tasavvur dediğimiz bir serbest bölge var.  Adı üstünde burası serbest yani her şey bulunabilir. Oraya müdahale edemiyoruz. Serbest bölge olduğu için biz oradan mesul değiliz. Serbest bölgeyi sokak gibi düşünelim fakat biz de evin içindeyiz. Sokaktan geçenlere müdahale edemiyoruz ama evimizin içine kimi alacağımıza biz karar veriyoruz. Bu yüzden mesela ibadet halindeyken aklımıza kalbimize gelen kötü şeyler kalbimizin kötü olduğunu göstermez. Mühim olan ona kapılıp gitmemektir. 

Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. 

Sözler 

Mesela doktor olduğumuzu hayal edelim. Gerçek hayatta doktor olmadığımız ve sadece hayal ettiğimiz için kalkıp bir ameliyata girebilir miyiz? O hayalin bir hükmü var mı? Yok. Çünkü elimizde bir diploma yok.

Zira mantıkça tahayyül, hüküm değildir (hayalimizde geçen şeyler hüküm değil). Şetim ise hükümdür. Hem bununla beraber o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir (rahatsız) ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. 

Sözler 

Kalbimiz müteessir oluyor. Rahatsızlık duyuyoruz. Bu durum da düşüncenin bize ait olmadığını gösterir. Aslında şeytanın  vesvesesesi çok zayıftır. Biz büyük gördüğümüz için kuvvet bulur. Sadece tanımaya başlamalıyız.

Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani onu zararlı tevehhüm etmekle kalben mutazarrır olmaktır. 

Sözler 

Vesvesenin zararı onu zarar sanmaktır. Namazda aklımıza bir şeyler geliyor. Bundan korkup üstüne giderek namazdan, Kur’ân’dan uzaklaştığımızda gerçekten zarar görmüş oluyoruz. Ya da Allah’ın huzurunda nasıl böyle şeyler düşünebilirim diyerek zarara girebiliriz. 

Şeytanın görevi bu, sürekli vesvese vermeye devam edecektir. Biz ehemmiyet vermeyeceğiz. 

Çünkü hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder. Onun sözünü, ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur. 

İKİNCİ VECİH  

   Budur ki: Manalar kalpten çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler, oradan suretleri giyerler. Hayal ise her vakit bir sebep tahtında bir nevi suretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mana geçse ya ona giydirir ya takar ya bulaştırır ya perde eder. Eğer manalar münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise giymek yoktur fakat temas var. Vesveseli adam, teması telebbüsle iltibas eder (temas etmeyi giyinmek zanneder). “Eyvah!” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hısset-i nefis, beni matrud eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder. 

Sözler

Aslında her şey kendimizi tanımakla ilgili, eğer Allah’ın bize verdiği cihazları öğrenirsek, işleyişi bilirsek endişe etmeyiz. İçimizde iyi ve kötü şeyler bir arada duruyor. Biz Allah’ın huzurundayken vicdan, kalp iyi şeyler ararken, nefis ve lümme-i şeytanî kötü şeyler atar. Kötü şeyler serbest olarak gezebilirler.  Kötü düşünceler iyi olanlarla temas ederler ama zarar veremezler. Sadece temas var o güzel şeyleri giyemezler. 

   Şu yaranın merhemi şudur: 

   Dinle ey bîçare! Nasıl ki senin namazın edeb-i nezihanesinin vesilesi olan zahirî taharete, batnının bâtınındaki necaset ona tesir etmez ve bozmaz.

Sözler 

Çok güzel bir örnek. Bu örnekten gidelim. Namaz kılmak için abdeste ihtiyacımız var. Zahiri olarak kirlerden temizlenmek namaza durmak için yeterlidir. Bedenimizin içindeki bağırsaklarda necaset olması abdestimize engel olabilir mi? Elbette hayır. Bunu kıyas edelim. 

 Öyle de maânî-i mukaddesenin suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez. Mesela, sen âyât-ı İlahiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden bir maraz, ya bir iştiha ya bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin, deva-i illet ve kaza-i hâcetin levazımatını görecek, bakacak, onlara münasip süflî suretleri nescedecek. Ve gelen manalar ortalarından geçecekler.

Sözler 

Namazda karnımız guruldadı diyelim. Aklımıza ister istemez yemek gelir. Hacetimiz gelir. Hayal hayali doğurur. Kötü şeyler gelebilir. Bunu fark ettiğimiz an dalıp gitmeyeceğiz. Ama bunlar hakikatlerin ortasından geçecekler. Engellemek elimizde değil ama bu durumun hakikati tefekkürümüze zarar vermediğini bilelim.

 Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise hasr-ı nazardır (dikkatimizi oraya yöneltmek), zann-ı zarardır (zararlı zannetmek).

Sözler 

Evet zarar yoktur. Sadece dikkatimizi verdiğimizde ve zarar zannettiğimizde zarara düşeriz. Tamamen namazdan kopup ona yönelirsek tehlike başlar.

ÜÇÜNCÜ VECİH

Budur ki: Eşya (şey’in çoğulu; şey’ler) mabeynlerinde bazı münasebât-ı hafiye (gizli münasebetler) bulunur. Hattâ, hiç ümit etmediğin şeyler içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur; veya senin hayalin, meşgul olduğu san’ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış.

Şu sırr-ı münasebettendir ki, bazan bir mukaddes (kutsal) şeyi görmek, bir mülevves (kötü,pis) şeyi hatıra getirir. 

Fenn-i beyanda beyan olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir.” Yani, iki zıddın suretlerinin cem’ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura “tedâi-yi efkâr”  (fikirlerin çağrışımı)  tabir edilir. Meselâ, sen namazda, münacatta, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder.

Senin başın böyle bir tedâi-yi efkâra müptelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibaha geldiğin anda dön. “Aman, ne kusur ettim!” deyip tetkikle meşgul olup durma; 

Sözler

Böyle bir durumla karşılaştığımızda, acaba benim ne kusurum var, ben ne günah işledim de bu aklıma geldi diye bunu incelemekle uğraşmamalıyız çünkü inceledikçe ehemmiyet vermiş oluyoruz.

tâ o zayıf münasebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zira, teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun melekeye döner, bir maraz-ı hayalî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi tahattur ise, galiben ihtiyarsızdır. Hususan, hassas asabîlerde daha galiptir. Şeytan şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir.

Şu yaranın merhemi şudur ki:

Tedâi-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır; onda mes’uliyet yoktur. Hem tedâide mücaveret var, temas ve ihtilât yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile melek-i ilham, kalb taraflarında mücaveretleri (komşulukları) var. Ve füccar ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi-yi efkâr saikasıyla, istemediğin pis hayalât gelip nezih efkârın içine girse, zarar vermez-meğer kasten olsa veya zarar zannıyla onunla ziyade meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele birşeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur. Pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.

Sözler 

Bizler sürekli bir şeylerle meşgul olmalıyız ve meşgul olduğumuz şeyler hayırlı şeyler olmalı. Beynimiz, bilinçaltımız sürekli olarak düşünmeye programlanmış. O zaman ne diyeceğiz? Hak İle Meşgul Olmayan Kalbi, Bâtıl İşgal Eder. Kendimizi hakikatlerle, hayırlı şeylerle meşgul etmediğimizde; şeytan bu durumu fırsat bilip kişinin önüne pis şeyleri getiriyor. 

İnşirah suresi 7.Ayet mealinde;

“O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul.’’ deniliyor.

Bizler kendi büyüklerimizde, annelerimizde, anneannelerimizde görürüz bu durumu. Önemli işlerini yapıp bitirdikten sonra başka bir işle dinlendiklerini görürüz. Dinlenmek dedikleri şey aslında yine bir iş yapmak. Bu herhangi bir meşguliyet olabilir. Dolayısıyla bu meşguliyet bizleri şeytanın vesveselerinden de uzak tutuyor. 

Eğer desen: “Bu derece mü’minlere muzır ve müz’iç olan vesvese ne hikmete binaen bize belâ olmuş?”

Elcevap: İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza (uyanık olmamıza) sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehâvünü def eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîme şekvâ etmeli,

 اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ demeli.

Hepsinin bir hikmeti muhakkak var fakat dikkat çekilen durum şu; şeytan bize vesvese verdiğinde onu tardetmemiz bizim terakkimize sebep oluyor. Eğer şeytan olmasaydı bizim makamımız sabit olurdu ve bu durumda meleklerden bir farkımız olmazdı. İnsan olduğumuz için, Rabbimiz bize bu farklılıkları vermiş ki bizler şeytanın hilelerini öğrenip onu yenelim. Aslında şeytanın vesveselerinden haberdarız ama meleklerin de bize güzel ilhamlar verdiğinden haberdar değiliz. Biz bu güzel ilhamlar ve vesveseler arasında tercihimizi yapıp terakkiyatımızı seçmiş oluyoruz. O zaman vesvesenin imtihan vesilesi olarak verildiğini söyleyebiliriz. 

El Bâki, Hüvel Bâki

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El-Fâtiha.

Yorum bırakın