KAİNATIN TILSIMI NE OLABİLİR?

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

 بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Elhamdülillahi rabbil alemin vessalâtû vesselâmû alâ seyyidinâ Muhammed’in ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.

Her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm ise, Efendimiz Muhammed’in ve bütün âl ve ashabının üzerine olsun.

Ey kardeş! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rumuzunu bir parça fehmetmek istersen nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe bak: 

Sözler

Risale-i Nur’da Üstad hakikatleri daha iyi anlamamız için temsillerle anlatıyor. Bu temsiller hakikate ulaşmamıza bir basamak gibi oluyor. Çünkü bu şekilde akla daha çok yakınlaştırıp o hakikate daha kolay ulaşabiliyoruz.

Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir (cevherler) , elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acayip defineleri varmış. Hem kemalâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılaı varmış. 

Sözler

Burada bir sultandan bahsediliyor ve özellikleri anlatılıyor. Bu sultanın pek çok hazineleri, defineleri var. Yani hazinesi, defineleri, ilmi, sanatı… her şeyi sonsuz.

Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca o sultan-ı zîşan dahi istedi ki bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın (insanların) enzarında saltanatının haşmetini hem servetinin şaşaasını hem kendi sanatının hârikalarını hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip (açığa çıkarıp) göstersin. Tâ cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etsin:

Sözler

Bu sultan bir saray yapıyor ve bu saraya kendi sanatının inceliklerini nakşediyor, sergi açıyor. Buradaki sultandan maksat Allah-û tealâ’dır. Ve yaptığı sarayda kainat sarayı. Burada hazine ve definelerden bahsedildi. Hazine ve define arasındaki fark; hazine ortada, görünen şeydir, bu kâinattaki gördüğümüz nimetler, acayip sanatlardır, define ise gizli olanlardır, gömülü, gizlidir. Görmek için eşelemek lazım. Bu eşelemek de tefekkür oluyor. Bu kâinatta Allah’ın bizim gördüğümüz sanatları var, bir de tefekkürlük ince sanatları var. Bunu da ancak tefekkür ile eşeleyerek görüp anlayabiliyoruz.

Herkesin aklındaki sorulara, yani sen kimsin, nerden geldin, nereye gideceksin ve bu soruların yanında neden namaz zikredilmiş, bu sorulara cevap bulmaya çalışacağız. Biz neden bu aleme geldiğimizi anladığımız da, bu alemi anladığımız da, sanattan sanatkara ulaştığınızda, ve kendimizin burada ne vazifesi olduğunu anladığımız da bunun bizi namaza götürmesi gerekiyor. Çünkü bütün bu saltanat karşında biz secde etme ihtiyacı duyuyoruz. Bu sebeple namaz zikredilmiş. 

Allah-û tealâ neden kâinatı yarattı?

Bunun pek çok sebebi var. Bunlardan bir tanesi de, Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca… her sanat sahibi sanatını hem görmek ister hem de göstermek ister. Mesela bir ressam yaptığı resmi yapar ve bakar ve aynı zamanda başkalarınada göstermek ister ve sergi açar ve yaptığı sanatları başkalarına da gösterir. 

o sultan-ı zîşan dahi istedi ki bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzarında saltanatının haşmetini hem servetinin şaşaasını hem kendi sanatının hârikalarını hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Tâ cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etsin: 

Bir vechi: Bizzat nazar-ı dekaik-aşinasıyla görsün. 

Diğeri: Gayrın nazarıyla baksın. 

Sözler

Burada Allah-û tealâ iki türlü nazarıyla bakıyor. Birisi bizzat Kendi nazarıyla seyrediyor, bir de gayrın yani insanların nazarıyla seyrediyor. Yani iki türlü de seyreden Allah-û tealâ. Bize gözü veren bizzat Allah, bizim onu nasıl seyrettiğimizi, nasıl zevk aldığımızı bilen yine O.

Bu hikmete binaen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaatıyla süslendirip kendi dest-i sanatının en latîf, en güzel eserleriyle ziynetlendirip fünun-u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr-ı mu’cizekâraneleriyle donatarak tekmil ettikten sonra, her bir taam ve nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini câmi’ sofralar, o sarayda kurdu. Her bir taifeye lâyık bir sofra tayin etti. Öyle sehavetkârane (cömertçe), sanat-perverane bir ziyafet-i âmme ihzar etti ki güya her bir sofra, yüz sanayi-i latîfenin eserleriyle vücud bulmuş gibi kıymetli hadsiz nimetleri serdi. 

Sonra aktar-ı memleketindeki ahali ve raiyetini, seyre ve tenezzühe ve ziyafete davet etti.

Sözler

Allah-û tealâ önce kainat sarayını yaratıyor, inceliklerle her yerini süslüyor, bizim ihtiyacımız olan her şeyi oraya koyuyor ve daha sonra bizi oraya davet ediyor.

Sonra bir yaver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve müştemilatının manalarını bildirerek onu üstad ve tarif edici tayin etti. Tâ ki sarayın sâni’ini, sarayın müştemilatıyla ahaliye tarif etsin ve sarayın nakışlarının rumuzlarını bildirip, içindeki sanatlarının işaretlerini öğretip, derûnundaki manzum murassalar ve mevzun nukuş nedir? Ve ne vecihle saray sahibinin kemalâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin âdabını ve seyrin merasimini bildirip, o görünmeyen sultana karşı marziyatı (rızası) dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin. 

Sözler

Allah Teâlâ bu sarayı kurduktan sonra saraya türlü türlü canlılar davet ediliyor ve bütün varlıkların en üstünü olarak insan davet ediliyor. Bu gizli defineleri de ancak insan kendisine yerleştirilen cihazlarla görüp, takdir edip, tahsin edip anlayabilir, Allah’a ulaşabilir. Bütün varlıklara ayrı bir sofra kuruluyor. Kedinin, balığın, kuşun sofrası hep ayrı ayrıdır. Herkesin ne ihtiyacı varsa ona göre rızıklandırılır. Ama en çok rızıklandırılan insandır. Kâinatın en çok hizmet ettiği varlık insandır. Kâinatın insan için yaratıldığı buradan anlaşılıyor. 

Daha sonra tarif edici bir üstad gönderiyor ve o sarayının her yerini ona gösteriyor ve bize tarif ettiriyor. O da Efendimiz (sav) dir. Allah-û tealâ miraçta Peygamber Efendimiz’e (sav) kâinatın her yerini gezdiriyor, bütün sanatını, inceliklerini, esmalarını, definelerini ona gösteriyor ve öğretiyor, açıklıyor. Bizzat Allah ile de görüşüyor. Yani bütün saraydaki en ince nakışlara O hâkim. Daha sonra O’nu bize tarif edici olarak gönderiyor: “Git insanlara anlat ve onlara beni tanıt.” diyor. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’de bize gördükleriyle, Allah’ın ona öğrettikleriyle ve Kur’an’ı Kerim ile bize tanıtıyor. Biz eğer Efendimiz’in (s.a.v.) yolundan gittiğimizde Allah’a ulaşmış oluryouz.

İşte o muarrif üstadın her bir dairede birer avenesi bulunuyor. Kendisi en büyük dairede şakirdleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyor. Diyor ki: 

Sözler

Buradaki avaneler Efendimiz’ den (s.a.v.) önceki diğer peygamberler ve onun yardımcıları. Aynı zamanda şakirdleri, O’ndan s.a.v. sonra gelen onun izinden giden alimler, evliyalar. Efendimiz s.a.v. bütün insanlığa bir tebligatta bulunuyor ve şimdi okuyacağımız yeri de bizzat ondan dinliyormuş gibi Asr-ı saadete gidelim.

“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor.

Sözler

Allah-û tealâ bu sanat eserleriyle, bunları izhar etmesiyle, kâinatı yaratmasıyla, sanatının incelikleriyle, esmalarının yansımasıyla kendini bize tanıttırmak istiyor.

Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun sanatını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz.

Sözler

Peki kendimizi Allah-û tealâ’ya nasıl sevdiririz?

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin…’’

Âl-i İmrân Suresi 31.Ayet Meali

Eğer Efedimiz (s.a.v) uyarsak, onun gibi yaşarsak kendimizi sevdirmiş oluyoruz. 

Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor.

Sözler

Bize verdiği ihsanları saymakla bitiremeyiz. Nefes, el, göz, kulak nimeti vermiş. Ve bütün bunların karşılığı olarak kainatta bunları tadacak şeyler de vermiş. Mesela kulak vermiş, farklı farklı sesleri işitiyor. Göz vermiş, görme alemi yaratmış, gözümüze zevk veren manzaralar vermiş. Tad alma duyusu vermiş, çeşit çeşit rızıkla rızıklandırılıyoruz. Bütün bunların her biriyle Allah bizlere kendini tanıttırıyor. Bunlarla Allah’a ulaşabiliriz.

Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor.- 

Burada bizler Allah’ın muhabbetini görmek durumundayız.

-Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen in’am ve ikramlar ile size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının âsârıyla manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususi hâtem, birer taklit edilmez turra koymakla her şey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz.”

Sözler

Burada Allah’ın vahidiyetini, ehadiyetini görüyoruz. Bu kâinatta gördüğümüz her bir eserde Allah’ın mührü var. Her bir çiçekte, her bir böcekte, her bir yıldızda hepsinde Allah’ın bir mührü var. Dolayısıyla kâinat kitabını okuyarak tüm bu varlıkları yaratanın tek bir ilah olduğunu görüyoruz.

Daha bunun gibi ona ve o makama münasip sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahali iki güruha ayrıldılar: 

Sözler

Dikkatle dinleyelim; bu iki güruhtan hangisindeyiz? Efendimiz (s.a.v) bu öğrendiği, gezdiği, sarayın sırlarını anlattıktan ve insanları Allah’a davet ettikten sonra insanlar iki güruha ayrılıyor. 

Birinci güruhu, kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için o sarayın içindeki acayiplere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki beyhude değil, âdi bir oyuncak değil.

Sözler

Bu güruhun özelliklerine bakalım. Kendini tanımış, aklı başında ve kalbi yerinde bunlar bir insanda olduğu zaman kainat sarayına bakınca bu acayip işlerin boşu boşuna olmadığını anlar. 

  Acayip denmesi bize garip gelebilir. Çünkü her şeye karşı alışılmış bakıyoruz, her şey bize ülfet olmuş. Bu kâinatta cereyan eden şeylere dikkatlice bakarsak ne kadar acayip olduklarını görebiliriz. Güneşin kusursuz bir şekilde her gün vaktinde doğması, batması mesela. Güneş bizi nereden tanıyor ve ihtiyaçlarımızı neden karşılıyor ?  Tatsız renksiz bir topraktan tam da ihtiyacımız olan meyvelerin, sebzelerin çıkması… her birinin rengi, tadı, kokusu, vitamini farklı ve hepsinin bedenimizin ihtiyacının en çok olduğu vakitlerde çıkması çok acayip değil mi? 

Bunun gibi pek çok tefekkür edecek acayip işler var, saymakla bitmez. 

İşte bütün bu acayip işlere bakan kendini tanımış, aklı başında, kalbi yerinde olanlar diyorlar ki:

“Bunda büyük bir iş var. Bu işler boşu boşuna değil, âdi bir oyuncak değil.” O yüzden hiç kimsenin ‘kimse bana Allah’ı anlatmadı.’ demeye hakkı yok. Çünkü bütün kâinat Allah’ı haykırıyor. Kimse sana sözlü olarak anlatmasa bile, hiç mi çiçek görmedin? Hiç mi yağmurun yağdığına şahit olmadın? ‘Nasıl yağıyor bu yağmur?’ diye hiç düşünmedik mi? Havada asılı duran hafif görünen o bulutlardan nasıl tonlarca su iniyor? Gökyüzünde yıldızlar nasıl direksiz asılı duruyor? Rabbimiz bilmanâ:

“Akletmez misiniz!” diyor ya.

İşte kainat aslında her zerresiyle bize Allah’ı haykırıyor. Yeter ki biz duymak isteyelim. 

Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir, içinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif (tarif edici) üstadın beyan ettiği nutkunu işittiler. Anladılar ki bütün esrarın (sırların) anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler: 

Sözler

Burada Allah’ın rahmetini görüyoruz. Bize merhamet edip bir tarif edici gönderiyor. Neyi nasıl yapmamız gerektiğini, neyden sakınmamız gerektiğini, Allah’a nasıl ulaşacağımızı her şeyi O’na (s.a.v.) öğretiyor. O’da (s.a.v.) bize öğretiyor. Bu işimizi oldukça kolaylaştırıyor. Biz kendimiz inceleyip araştırmak zorunda kalmıyoruz. Tek bir kişi gönderip Ona uyun diyor. Sadece Efendimiz’in (s.a.v.) hayatını okuyup O’nun (s.a.v) yolunda,sünnet-i seniye çizgisinde ilerlersek tam da Allah’ın istediği gibi oluruz. Bu yüzden hep sünnet dairesi deniyor. Çünkü bütün tılsım orada. Her şeyin anahtarı Efendimiz (s.a.v.)’de. Bu sayede kâinatın yaratılış amacına uygun yaşamış oluyoruz. 

“Esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.” 

Üstad ise evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyatı (rızası) dairesinde amel ettiler. Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti.

Sözler 

Diğer bir saraydan kasıt Cennettir. 

Hem öyle bir cevvad-ı meliğe lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şâyan bir surette ikram etti, daimî onları saadetlendirdi. 

İkinci güruh ise akılları bozulmuş, kalpleri sönmüş olduklarından saraya girdikleri vakit, nefislerine mağlup olup lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler; bütün o mehasinden gözlerini kapadılar ve o üstadın irşadatından ve şakirdlerinin ikazatından kulaklarını tıkadılar. 

Sözler 

Hem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem de şakirdlerinin O’nun (s.a.v) yolundan giden alimlerin, velilerin uyarılarına kulaklarına tıkadılar. 

Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar; seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sâni’-i zîşanın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar. 

Sözler

Bu kâinat sarayını biraz tefekkür etmeye çalışalım.  Biz bu saraydayız. Allah Teâla bizi buraya göndermiş ve bütün varlıklardan üstün olarak yaratmış. Her şey bize hizmet ediyor ve Allah bütün bu olanları anlamak için bizlere cihazlar vermiş. Hepsini kavrayacak istidata sahibiz. Yeter ki bunu sünnet yolunda giderek açığa çıkaralım. İstidatlarımızı keşfedelim. Bütün bunları düşündüğümüzde sadece yemek, içmek, para kazanmak, hayvan gibi yaşamak için gelmiş olabilir miyiz? Bize verilen istidatlara bakıldığında çok basit ve komik kalıyor. Bununla ilgili yine Risale-i Nur da güzel bir temsil var;

Bir padişah iki hizmetkârını çağırıyor. Birine 20, birine de 1000 altın veriyor ve cebine bir kâğıt koyuyor.  20 altın alan hizmetkâr gidip padişahın istediği gibi bir elbise alıyor. 1000 altın alan hizmetkâr cebindeki kâğıdı hiç okumadan diğer hizmetkâra bakarak elbise alırsa ona akıllı denir mi? Şimdi biz de kendimizi hayvanlarla kıyaslayınca bizdeki akıl, şuur, ruh gibi cihazlar, istidatlar o 1000 altın gibidir. Verilen kağıt ise Kur’an-ı Kerim’dir. Eğer biz Kur’an’ı okumayıp o ikazları işitmezsek, ona göre davranmazsak sadece yemek, içmek ve uyumaktan ibaret olan hayvanca bir tavır sergilersek elbette cezaya müstehak oluruz. 

Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki o hâkim-i zîşan bu kasrı, şu mezkûr maksatlar için bina etmiştir. Şu maksatların husulü ise iki şeye mütevakkıftır: 

Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz üstadın vücududur. 

Sözler

Yani Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.  Rabbimiz ne buyuruyor:

“Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım.” 

(bk. Aclûnî, 2/164; bk. Leknevî, el-âsaru’l-merfua, 1/44)

{[“Cibril bana geldi ve dedi ki: Ya Muhammed! Sen olmasaydın cennet yaratılmazdı, sen olmasaydın cehennem yaratılmazdı.” 

(Kenzu’l-Ummal, h. no: 32025)]}

Çünkü o bulunmazsa bütün maksatlar beyhude olur. Çünkü anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa manasız bir kâğıttan ibaret kalır. 

Sözler 

Kainattan Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı çekersek hiçbir anlamı kalmıyor. Çünkü biz ancak onunla Allah’a ulaşabiliyoruz. Akıl ile belki bir yaratıcının var olduğuna ulaşılabilir ama ulaştıktan sonra ne yapılması gerektiğini aklımızla bulamayız.

Eğer Efendimiz (s.a.v) olmazsa her şey manasız bir kâğıttan ibaret kalır. En basit şekilde bir örnek verelim. Tarihi eser olan bir yeri gezdiğinizi düşünün. Ama o yer hakkında hiçbir fikrimiz yok. Bize anlatan bir rehber yok. Bizim için sadece taş duvarlar olarak kalır. Ama bir rehber olsa ve orada neler yaşandığını, kimin yaptığını anlatırsa her şey bir anda mânâ bulur. 

   İkincisi: Ahali, o üstadın sözünü kabul edip dinlemesidir. 

Sözler 

Birincisi Efendimizin (s.a.v) varlığıydı. İkincisi ise insanların o üstadın sözünü dinleyip kabul etmesiydi. Hadiste geçtiği gibi:

“Yeryüzünde ‘Allah, Allah’ denildiği müddetçe kıyamet kopmaz.”

(Müslim)

Yeryüzünde Allah diyen kalmazsa o zaman Dünya kendini infilak edecek ve kıyamet kopacak.

Demek, vücud-u üstad vücud-u kasrın dâîsidir ve ahalinin istimaı, kasrın bekasına sebeptir. Öyle ise denilebilir ki şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki o üstadın talimatını ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasır tebdil ve tahvil edilecek. 

   Ey arkadaş! Hikâye burada bitti. Eğer şu temsilin sırrını anladınsa bak, hakikatin yüzünü de gör: 

   İşte o saray, şu âlemdir ki tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise şarktan garba gûnagûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise ezel ebed sultanı olan bir Zat-ı Mukaddes’tir ki yedi kat semavat ve arz ve içlerinde olan her şey, kendilerine mahsus lisanlarla o zatı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki semavat ve arzı altı günde yaratarak arş-ı rububiyetinde durup; gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinat sahifesinde âyâtını yazan; ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret sahibidir. 

   O sarayın menzilleri ise şu on sekiz bin âlemdir ki her birisi kendine lâyık bir tarz ile tezyin ve tanzim edilmiştir. İşte o sarayda gördüğün sanayi-i garibe ise şu âlemde görünen kudret-i İlahiyenin mu’cizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar (yiyecekler) ise şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlahiyenin semerat-ı hârikalarına işarettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır. 

Ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise şu hakikatte esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerine misaldir. 

Sözler 

Allah’ın esmaları hem kâinatta hem insanda tecelli eder. Kainatta farklı yerlerde ayrı ayrı tecelli ederken (güneşte, çiçekte, bulutta vs.) insanda tamamı tecelli eder. Kâinatta olan her şey bizde de var. Küçük kainat… Bu yüzden kendimizi tanıyarak başlamalıyız. 

Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise şu âlemi süslendiren muntazam masnuat ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir ki Kadîr-i Zülcelal’in esmasına delâlet ederler. Ve o üstad ise Seyyidimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Avenesi ise enbiya aleyhimüsselâmdır ve şakirdleri ise evliya ve asfiyadır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise şu âlemde melaike aleyhimüsselâma işarettir. Temsilde, seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise şu dünya misafirhanesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir. 

   Ve o iki fırka ise burada birisi ehl-i imandır ki kitab-ı kâinatın âyâtının müfessiri olan Kur’an-ı Hakîm’in şakirdleridir. Diğer güruh ise ehl-i küfür ve tuğyandır ki nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi belki daha aşağı; sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur. 

Birinci kafile olan süeda ve ebrar ise zülcenaheyn olan üstadı dinlediler. O üstad hem abddir, ubudiyet noktasında Rabb’ini tavsif ve tarif eder ki Cenab-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür, risalet noktasında Rabb’inin ahkâmını Kur’an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder. 

   Şu bahtiyar cemaat, o resulü dinleyip Kur’an’a kulak verdiler. Kendilerini, enva-ı ibadatın fihristesi olan namaz ile birçok makamat-ı âliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler. 

   Evet, namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezaifi, makamatı mufassalan gördüler.

Sözler

Namazın bunlarla beraber zikredilmesinde aslında çok büyük bir hikmet var. Çünkü biz kâinatın yaratıcısına ulaştığımızda ve kendimizi tanıdığımızda bu durumun bizi namaza götürmesi beklenir. Namaz şükürdür diyoruz. Namaz’ı neden kılıyoruz? Cennet’i kazanmak için mi, Cehennem’den kurtulmak için mi? İkisi de değil. Çünkü Cennet’i namazla zaten kazanamayız. Cennet Rabbimiz olan Allah’ın bir lütfudur, ihsanıdır. Bizlerin yapmaya çalıştığı şey halihazırda, şuan verilen nimetlerin şükrünü eda etmeye çalışmak. Aslında bütün ibadetlerimizle zaten bu durumu karşılayamayız ama namaz içinde külli bir şükür barındırdığı için, bütün ibadetlerin fihristesi namaz olduğundan dolayı, adeta bir özeti olduğu için (Kur’an-ı Kerim, tilavet, zikir, tahmid…) insan ancak namaz kılarak o ‘İnsaniyet Mertebesine’ , ‘Ahsen-i Takvim’e ‘ ulaşabilir. Namaz olmadığında, asıl vazifemizi yapmadığımızda Esfel-i Safiline düşüyoruz (Allah muhafaza). 

Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir.

Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.

İkincisi: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile tanımaktır.

Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san’atlarını ve lâtif cilvelerini bilerek hayatınla teşhir ve izhar etmektir.

Dördüncüsü: Lisan-ı hâl ve kalinle Hâlıkının dergâh-ı rububiyetine ubûdiyetini ilân etmektir.

Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla bilerek süslenip o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.

Altıncısı: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkürle görüp şehadetle göstermektir.

Sözler

Altıncı işaret aslında Ettahiyyatü’ya işaret ediyor. Tahıyyât’ı neden okuyoruz? Tahiyyat, Miraç’ta Efendimiz Aleyhisselam ile Allah’ın konuşmasıdır. Bizler Tahıyyâtt’ı okurken aslında Onlar’ın konuşmalarını tekrar ederek tefekkürle Onlar’a şahitlik, şehadet etmiş oluyoruz.

Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle bilmektir. Meselâ, sen cüz’î iktidarın ve cüz’î ilmin ve cüz’î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.

Sözler

Yedincisini, 30.Söz (Ene ve Zerre Risalesi) ‘ü okuyarak daha iyi anlayabiliriz. Bize verilen cihazatlar ve ‘ene’yi hayali bir ölçücük yapıp bunlarla Allah’a ulaşmaktan bahsediyor.

Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini fehmetmektir.

Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. 

Sözler

Bizler acz ve fakrımızı ne kadar fark edersek, kabul edersek, Rabbimizin cömertliğini ve Rahman ve Rahîmiyetini de o kadar fark etmiş ve bu isim ve sıfatlarını kendimize celbetmiş oluruz.

Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını fehmetmelisin.

İşte, senin hayatının gayeleri, icmâlen, bunlar gibi emirlerdir. 

 يَغْشٰيهَا     وَالسَّمَۤاءِ وَمَا بَنٰيهَا     وَاْلاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا     وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا     فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا     قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا     وَقَدْخَابَ مَنْ دَسّٰيهَا    

(“Yemin olsun, güneşe ve kuşluğuna; Işığı onun ardından geldiğinde aya; Onu (dünyayı) aydınlattığında gündüze; Onu karanlıkla örttüğünde geceye; Göğe ve onu kuran kudrete; Yere ve onu yayıp döşeyene; Nefse ve ona düzen verene;  Ona kötü ve iyi olma yeteneklerini yerleştirene ki,  Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere boğan da ziyan etmiştir.”… Şems Sûresi, 91:1-10.)

sûresindeki kasem ve cevab-ı kasemi düşünüp amel et.

Sözler

El Baki, Hüvel Baki.

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El-Fâtiha.

Yorum bırakın