3 AYLAR

Şuhur-u selase nedir, üç aylar nedir, kıymeti nedir, Regaip kandilinin mahiyeti nedir? Bu konular üzerinde duracağız inşallah.

Rahmeti gazabı geçen Rabbimiz insana gafletten silkinmesi için, kulluk şuurunu tazelemesi için insanın önüne değişik fırsatlar sunmuştur. İşte bu üç aylar da hem gafletten silkinme ve uyanma hem de manevi bir tedavi ve bakım ayıdır. Üç aylardan önceki dokuz ayımızda maneviyat olarak gerilemiş olabiliriz, gaflet sebebiyle Rabbimizden uzaklaşmış olabiliriz ama gerçekten Rahmeti gazabını geçmiş olan Rabbimiz biz kendimize çeki düzen verelim diye üç aylar fırsatını insana sunuyor. Üstad’ın da bir mektubu var onunla devam edelim;

Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhur-u selâse gelecek. Her bir hasenenin sevabı başka vakitte on ise receb-i şerifte yüzden geçer, şaban-ı muazzamda üç yüzden ziyade ve ramazan-ı mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere, Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhur-u selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese-i Yusufiyede geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.

Tarihçe-i Hayat

Üç aylar o kadar kazançlı ki düşünsenize bire yüz bire bin hatta bire otuz bin sevap veriliyor. Gerçekten Rabbimiz bizleri affetmek için bizleri cennetine koymak için bu sevapları bereketlendirdikçe bereketlendirmiş. Bizim için çok karlı manevi bir pazar açmış. İşte bu rahmet mevsiminin ilk ayını da Recep ayı oluşturuyor. Recep ayının kelime manası da tazim ve saygı anlamına geliyor İslam’dan önce cahiliye devrinde Araplar Recep ayına ayrı bir ilgi gösterirler şanını yüceltirlerdi. İslamiyet gelince Recep ayına mahsus olan saygı devam ettirildi ve Recep ayı Regaip ve Miraç gibi gecelerle şereflendirildi. 

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur;

 “Recep Allah’ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ise ümmetimin ayıdır.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423) 

Ve bazı alimler de şöyle buyurmuşlardır; Recep ayı ekim ayıdır, Şaban ayı bakım ayıdır, Ramazan ayı ise hasat ayıdır. Yani o ektiğimiz manevi mahsullerin toplandığı aydır. Hatta bazı alimler de şöyle söylüyor; Recep ayı rüzgar gibidir, Şaban ayı bulut gibidir, Ramazan ayı yağmur gibidir. Allah’ın rahmetinin bereketinin yağmur gibi döküldüğü aydır. Ama kimler için? Tabi ki de bu manevi mevsimin farkında olanlar ve onu hakkıyla değerlendirenler için Allah’ın rahmeti bereketi mağfireti dökülüyor.

Eskiden ecdadımız üç aylar gelince yastığı yorganı rafa kaldırırlarmış. Çünkü üç aylar geliyor uykuyla geçirecek vaktimiz yok derlermiş. Bizlerin önünde de çok güzel manevi geceler var Rabbim istifade edebilmeyi nasip eylesin. Ama unutmayalım ki şeytan boş durmuyor şimdiden planlar programlar yapıyor. Şeytan boş durmuyorsa bizde boş durmayacağız. Bizde plan program yapalım o geceleri çok güzel geçirelim diye. Plan programlar niyettir. Niyetimiz bu yönde olsun. 

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor; “Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez. Regaib Gecesi, Şabanın 15. Gecesi, Cuma, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gecesi.” (İbn Asakir, Tarihu Dimaşk, 10/408; Deylemi, 2/196)

Peki Regaibin kelime mânâsı nedir? Rağbet etmek, bir şeye istekli olmak bir şeye arzulu olmak manasına geliyor. Peki Regaip Kandilinin mânâsı nedir? Peygamber Efendimiz (sav) âlem-i gaybdan âlem-i şehadete teşrif ediyor. Bazı kaynaklarda, rivayetlerde Peygamber Efendimiz’in (sav) Hz. Amine’nin karnına düştüğü gece diye geçiyor.

Allah o geceye çok kıymet vermiş ehemmiyet vermiş, rağbet etmiş onun için Regaip ismi verilmiş.

Yani o gecenin kıymeti Peygamber Efendimizin kıymetinden kaynaklanıyor. Zaten kâinatın yaratılışı bile onun kıymetinden kaynaklanıyor.

Allah geçmiş ümmetlere çok uzun ömürler vermiş. Mesela Hz. Nuh a.s’a 950 sene ömür vermiş ve ümmetine de bi o kadar ömür vermiş. 500 sene, 750 sene 1000 sene yaşayan ümmetler bile var. Ama Peygamberimiz (s.a.v) ümmeti en az yaşayan ümmet. Onun içinde Allah Peygamberimiz a.s ümmetine bu üç ayları vermiş. Bir mümin üç ayları güzel bir şekilde istifade ederek geçirirse her sene 80 senelik ibadetle geçirilmiş bir ömrü ömrüne ilave etmiş oluyor. 10 sene üç ayları istifade ederek geçiren bir müslüman 800 senelik ibadetle geçirilmiş bir ömür kazanıyor. Böylelikle geçmiş ümmetlerin ömründen de daha uzun bir ömrü oluyor.Yeter ki biz bu gecelere rağbet edelim.

• “Receb-i Şerîf’in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.” (Camiu-s Sağir)

Peygamberimiz efendimiz (s.a.v)  Recep ayına girince şöyle dua ederdi;

“Ey Rabbim! Bize Receb’i ve Şa’ban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” diye duâ ederlerdi (İbn Hanbel, I, 259).

Mübarek bir âlim üç aylar için şunları söylemiştir;

“Recep, cefayı terk ayıdır; Şaban, amel ve vefa ayıdır; Ramazan ise, sadakat ve sefa ayıdır.

Recep, tevbe ayıdır; Şaban, muhabbet ayıdır; Ramazan, Hakk’a yakınlık bulma ayıdır.

Recep, hürmet ayıdır; Şaban, hizmet ayıdır; Ramazan, nimet ayıdır.

Recep, ibadet ayıdır; Şaban, zahitlik ayıdır; Ramazan ise, ziyadesi ile nimetlere ermek ayıdır.

Recep ayında, iyilikler kat kat artar; Şaban ayında kötülükler kalkar; Ramazan ayında ikramlar gelmeye başlar.

Kısacık dünya hayatımız bile güzel, rahat geçsin diye sınavlara giriyoruz ve sabahlara kadar uyumayıp ders çalışabiliyor bir insan. Halbuki sınavı kazanıp kazanmayacağı belli değil, sınavı kazansa bile okulu bitirip bitiremeyeceği belli değil, okulu bitirse meslek sahibi olup olmayacağı belli değil, bu kadar belirsizlik için bir insan sabahlara kadar uyuyamayabiliyor. Halbuki burda kesin kazanacağı ve asla zayi olmayan bir kazanç var bunun için uyumamaya değmez mi?

Bu Regaip gecesini fırsat bilip, özellikle de geçmiş günahlarımız için kusurlarımızıda itiraf edip tövbe edelim. Burada kusurunu itiraf etmek çok önemli, neden? Çünkü;

Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. 

Lem’alar

Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir, tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın.

Lem’alar

Bir insan kusurunu kabul ederse ne olacak? istiğfar edecek, Allahtan af dileyecek, yanlışlarından ve hatalarından dönecek ve Allah’a sığınacak. Şeytan bunu istemediği için ilk başta olan kusurunu itiraf ettirmeme konusunda bizimle çok uğraşıyor.

Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin âdeta taksirattan takdis etsin. 

Lemalar

İnsan kusurlu günah ve sevap işleme özelliğin de yaratılmıştı bir mahluktur. Ama burada kusurunu itiraf etmek çok önemli! 

Ebu Eyyub (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tövbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği  kimseler yaratırdı.” [Müslim, Tevbe, 9, (2748); Tirmizî, Da’avât 105, (3533).

Kimse kusursuz ve hatasız değildir. Allah’ın bizde en sevdiği hâl kusurumuzu itiraf edip tövbe etmektir. 

Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüz tevil ile tevil ettirir. 

Lemalar

Nefis önce kendini kendine beğendirir ve o halden çıkmak istemez. Bizim teşhis etmemiz gerekir, tıpkı bir doktorun önce hastalığı teşhis sonra tedavi ettiği gibi.. 

İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebepsiz, gıyabımda tezyifkârane, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izale edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur: 

Nefsime dedim: Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise Allah ondan razı olsun ki benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musalaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse ondan darılmak değil belki memnun olmak lâzım gelir. 

Mektubat

Bir yerimiz de bir akrep olduğunu düşünelim. O söyleyenden rahatsızlık mı duyarız yoksa memnun mu oluruz? Kusurumuz da bizim akrebimiz gibi bize zarar veriyor ve biri gelip bize söylediği zaman aslında ondan darılmak değil de ondan memnun olmamız gerekiyor. 

 وَ عَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلٖيلَةٌ

“Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez.” İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk: 33:219; 36:319; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn: 3:36; el-Kalkaşendî, Subhu’l-a’şâ: 9:196.

sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur.

Lemalar

Şeytan hem o kusuru işlettiriyor, hem de kendini müdafaa ettiriyor.

Hazret-i Yusuf aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan 

 وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖٓى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖى 

“Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder—ancak Rabbim merhamet ederse o başka.” Yusuf Sûresi, 12:53.

dediği halde, nasıl nefse itimat edilebilir? 

Lemalar

Bir peygamber bile nefsine güvenmiyor. Biz neye güveniyoruz? Kişi her zaman nefsine ters hareket etmeli çünkü nefis kötülüğü emrediyor. Allah içimizden geçen herşeyi biliyor ama bunu bizimde bilip itiraf etmemizi istiyor. 

Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse o kusur, kusurluktan çıkar; itiraf etse affa müstahak olur. 

Lemalar

İnsan kusurunu görüp istiğfar ettiğin de affa da müstahak oluyor. Şimdi geçmiş günahlarımızı da affettirmek için önümüzde çok güzel bir manevi mevsim var. Kandiller var.. inşallah bu kandiller de Rabbim tövbe istiğfar ettirmeyi nasip etsin. 

“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Receb ayına girdiği zaman şöyle derdi:

-Allahım! Bize Receb ve Şaban’ı mübârek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”

İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, “Zevâidu’l-Musned”, hadis no: 2346. Taberânî, “el-Mu’cemu’l-Evsat”, hadis no: 3939. Beyhakî, “Şuabu’l-Îmân”, hadis no: 3534. Ebu Nuaym, “Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabekâru’l-Asfiyâ”, c: 6, s: 269

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

Kur’an Beşer Kelamı mı?

Risale i Nur’da 25. Söz Kur’an-ı Kerim’in mucize oluşundan bahsediyor. Kur’an’ı Kerim’in hak kelam olduğunu ve beşer kelamı olamayacağını hem aklımızı hem kalbimizi ikna edecek şekilde açıklamış. 

İ’cazı vardır ve mevcuddur. Çünkü Ceziretü’l-Arap ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibarıyla ümmi idi. Ümmilikleri için mefahirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehasin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsallerini kitabet yerine şiir ve belâgat kaydıyla muhafaza ediyorlardı. Manidar bir kelâm, şiir ve belâgat cazibesiyle eslâftan ahlafa hâfızalarda kalıp gidiyordu. 

Sözler

Belagatı anlamamız için önce Kur’an’ı Kerim’in nazil olduğu asrı anlamamız gerekiyor. O kavmin çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu, tarihi olaylarını kaydetmek için şiir ile muhafaza ediyorlardı, okuma yazmaları olmadığı için hafızalarında muhafaza ediyorlar bunu da şiir şeklinde ezberliyorlardı. Bu yüzden belagat noktasında da çok ilerlemişlerdi. 

Manidar bir kelâm, şiir ve belâgat cazibesiyle eslâftan ahlafa hâfızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu ihtiyac-ı fıtrî neticesi olarak o kavmin manevî çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revaç bulan, fesahat ve belâgat metaı idi.

Sözler

Belâgat; sözün düzgün, kusursuz, makamın icabına göre söylenmesi.

Fesahat; dilin doğru düzgün, açık, akıcı bir şekilde kullanılması. 

Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millîsi gibi idi. En ziyade onunla iftihar ediyorlardı. 

İşte İslâmiyet’ten sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâgatta, akvam-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâgat, o kadar kıymettar idi ki bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musalaha ediyorlardı.

Sözler

Bir edibin bir sözüyle iki kavim barışıyordu, yine bir sözü ile savaşıyorlardı. Sözler o kadar ki kıymetliydi. 

İşte böyle bir zamanda, belâgat en revaçlı olduğu bir anda Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan nüzul etti. Nasıl ki zaman-ı Musa aleyhisselâmda sihir ve zaman-ı İsa aleyhisselâmda tıp revaçta idi. Mu’cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit bülega-yı Arab’ı, en kısa bir suresine mukabeleye davet etti 

Sözler

Allah bize peygamberler gönderiyor ve gönderdiği peygamberler ile hak yolu tarif ettiriyor. Bizim aklen ve kalben mutmain olmamız için de mucizeler gönderiyor. Mucize; beşerin karşısında aciz kaldığı şeydir.

Musa as. zamanında sihir revaçtaydı, mucizesi sihir yönünden geldi ve onun sihri diğer sihirbazları aciz bıraktığı için hepsi orada iman ettiler. Çünkü onun yaptığı sihri bir beşerin yapması mümkün değildi. İsa as. zamanında tıp revaçtaydı, Allah ona tıp üzerinden mucizeler verdi. Peygamber efendimiz sav zamanında ise belagat revaçtaydı. Peygamber efendimiz sav’in en büyük mucizesi Kur’an’ı Kerim’dir. 

Kur’an-ı Kerimde tahaddi ayetleri vardır.

Tahaddi; meydan okumak demektir. Kur’an tüm asırlara meydan okuyor.

Tahaddi ayetlerine örnek verecek olursak.

“Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin.”(Bakara, 2/23)

âyetiyle onlara meydan okudu.

Hz. Peygamber (asm) “Ben Allah’ın elçisiyim.” dediğinde, inatçı müşrikler “Hayır, sen de bizim gibi bir insansın.” dediler.

Hz. Peygamber (sav.); “Size okuduğum Kur’ân benim sözlerim değil, Allah’ın kelamıdır.” dediğinde ise “Hayır, o sözler senin sözlerindir, kudsiyet kazandırmak için Allah’a nisbet ediyorsun!” dediler.

Bunun üzerine üstteki âyet nazil oldu.

Hûd, 13. Ayet: Yoksa “onu (Kur’an’ı) uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini de (yardıma) çağırıp, siz de onun gibi uydurma on sûre getirin.”

“Ey ins ve cin! Eğer Kur’ân, Kelâm-ı İlâhî olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi, işte meydân, geliniz! Siz dahi ona Muhammedü’l-Emîn dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez, kırâat ve kitabet görmemiş bir ümmîden bu Kur’ân gibi bir kitab getiriniz; yaptırınız. Bunu yapamazsanız, haydi ümmî olmasın; en meşhûr bir edîb, bir âlim olsun. Bunu da yapamazsanız, haydi bir tek olmasın; bütün büleğânız, hutebânız, belki bütün geçmiş belîğlerin güzel eserlerini ve bütün gelecek edîblerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız. Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ân’a bir nazîre yapınız. Bunu da yapamazsanız, haydi, birtek olmasın, bütün büleganız, hutebânız, belki bütün geçmiş beliğlerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediplerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız, bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ân’a bir nazire yapınız.” Acizliğin üçüncü mertebesi.

Sözler 

Peygamber efendimiz sav ümmiydi okuma yazması yoktu, Kur’an’ı Kerim’de meydan okuyor. Haydi diyor, bu Kur’an’ın bir benzerini yapın!

Kur’an-ı kerim onların işlerinide kolaylaştırıyor, haydi ümmi olmasın, okuma yazma bilmiş olsun, edip olsun, en iyi edipleriniz olsun, hatta bütün edebiyatçılarınızı toplayın, hepsini bir araya getirin, hatta buda size yetmezse diyor, geçmiş edebiyatçılarınızın eserlerinde de ilham alın hepiniz bir araya toplanın Kur’an’ın bir benzerini yapın! Madem ki beşer kelamıdır, bir beşer bunu yapabiliyorsa demek ki bir başka beşerde bunu yapabilir. Madem beşer kelamı olduğunu iddia ediyorsunuz haydi sizde yapın o halde.

Bunu da yapamazsanız, haydi, kabil-i taklit olmayan hakaik-i Kur’âniyeden ve mânevî çok mucizâtından kat-ı nazar, yalnız nazmındaki belâgatine nazire olarak bir eser yapınız.

Sözler 

Diyor ki kur’anı kerim gibi bir anlamı, manası da olmasın. Sadece belagatının bir benzerini yapın. 

  فَاْتوُا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَياَتٍ

ilzamıyla der: Haydi, sizden mânânın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyat ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun.Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi bütün Kur’an kadar olmasın, yalnız ‎ بِعَشْرِ سُوَرٍ‎  on suresine nazire getiriniz. 

Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bir tek suresine nazire getiriniz. 

Bu da çoktur. Haydi, kısa bir suresine bir nazire ibraz ediniz.

Sözler

Önce denildi ki bu kitabın karşılığını getirin hadi bunu yapamıyorsunuz, on sure, bunu da yapamıyorsunuz bir sure, bunu da yapamıyorsanız kısa bir sure getirin.

Kur’an-ı Kerim’e baktığınızda kısa sureleri ihlas ve kevser sûreleridir ve bir satırdır. Bir satırlık bir sure getirin kuran-ı kerim davasından vazgeçsin. Bunu yapabiliyorsanız hadi yapın!

O zamanlar belagatın en revaçta olduğu bir zaman ve bütün hatipler edipler orada hazır bekliyorlar ve bunu yapamıyorlar. Çünkü âciz kalıyorlar. 

Neden? 

Çünkü kur’an Allah kelamıdır ve bir beşerin bunu yapması asla mümkün değildir.

Yani ya buna bir nazire getirin yapın yada sizin can ve malınız tehlikededir.

İşte eğer muaraza mümkün olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki bir iki satırla muaraza edip davasını iptal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli en müşkülatlı muharebe tarîkı ihtiyar edilsin? Evet o zeki kavim, o siyasî millet ki bir zaman âlemi siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin? En tehlikeli ve bütün mal ve canını belaya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünkü bir edibleri, birkaç hurufatla muaraza edebilseydi Kur’an, davasından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve manevî helâketten kurtulurlardı. Halbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. 

Demek, muaraza-i bi’l-huruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bi’s-süyufa mecbur oldular. 

Sözler

Kur’an’dan bazen tek bir ayet okuruz ama farklı farklı manaları içerdiğini görürüz. Herkesin alacağı bir şeyler vardır.

14 asır geçmiş üstünden ve adetler, kanunlar, nizamlar ve çoğu şeyler değişmiş olmasına rağmen kur’an hala gençliğini koruyor ve herkes aynı ayetten ihtiyacı olanı alıyor

Hem  mesela  

 اُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ 

(Kurtuluşa erenler de işte onlardır.) 

Bakara suresi 5

da bir sükût var, bir ıtlak var. Neye zafer bulacaklarını tayin etmemiş. Tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız cenneti düşünür. Bir kısım, saadet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız rıza-yı İlahîyi rica eder. Bir kısım, rü’yet-i İlahiyeyi gaye-i emel bilir ve hâkeza… Bunun gibi pek çok yerlerde Kur’an, sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok manaları ifade etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. 

   İşte ‎ اَلْمُفْلِحُونَ‎  der. Neye felâh bulacaklarını tayin etmiyor. Güya o sükûtla der: “Ey Müslümanlar! Müjde size. Ey müttaki! Sen cehennemden felâh bulursun. Ey salih! Sen cennete felâh bulursun. Ey ârif! Sen rıza-yı İlahîye nâil olursun. Ey âşık! Sen rü’yete mazhar olursun.” ve hâkeza… 

   İşte Kur’an, câmiiyet-i lafziye cihetiyle kelâmdan, kelimeden, huruftan ve sükûttan her birisinin binler misallerinden yalnız numune olarak birer misal getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyas edersin. 

Sözler

Kur’an-ı kerim’in her bir ayeti ayrı ayrı bütün bir kuranı içinde barındırdığı için tek bir ayeti Allah’ın kelamı olduğunun bir ispatıdır. Bunu anlamak için arapçayı çok iyi bilmemize gerek yok, manasını çok iyi anlamasak bile kur’anı duyduğumuzda onun kur’an olduğunu anlayabiliyoruz. Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde bir akıcılık var. Akıcı olması kolay okunuyor olması da Allah kelamı olduğunun bir ispatıdır.

Şeytanın bir çok insanı düşürdüğü tuzaklardan biri de şudur; Şöyle bir vesvese atıyor: ”Acaba Kur’an değiştirilmiş olabilir mi?” 

Kuran’ı-kerim’in değiştirilmediğine dair kesin deliller var. En başta Rabbimiz ayetinde diyor ki ”Hiç şüphe yok ki Kuran’ı biz indirdik O’nu yine biz koruyacağız (Hicr/9)”

Şimdi önce Kuran’ın serüvenine bakalım. Kuran’ı-kerim Efendimiz’e (sav) nazil oluyor ve Efendimiz (sav) bizzat O’nun hafızı bizzat O’nu ezberliyor ve aynı zamanda hafız sahabeler var ayetler geldiği gibi hafızalarına yazıp ezberliyorlar. Onun dışında birde vahiy katipleri var, onlar da direkt yazıyorlar. Hem ezberelenerek hem yazılarak hafızalarda diri tutuluyor. Kaybolması mümkün değil! 

Kuran’ı-kerim, Efendimiz (sav) zamanında yazılıyor, 

Hz. Ebu Bekir zamanında bir araya toplanıyor Hz. Osman zamanında da kitap haline getirilip çoğaltılıyor. 

Baktığımız zaman ikinci bir Kur’an yok mesela bu konuya güzel bir örnek verelim ateist olan birisi Müslüman oluyor ve ona neden Müslüman olduğu sorulunca şöyle cevap veriyor; Ben bütün dinleri araştırdım mesela İncil’e baktığımda farklı farklı İnciller vardı ve bunlar birbirlerine tezat şeyler vardı. Tevrat’ta da öyle ama sadece bir tane Kur’an var başka bir Kuran yok! Biz şu an dünyanın bir ucuna gidip orada ki herhangi  bir camide Kuran açıp okusak göreceğiz ki evimizde okuduğumuz Kur’an ile aynı.  Bununla alakalı bilimsel bir tespit var karbon-14 testini bilirsiniz bir şeyin yaşını belirlemek için yapılan bir test. Kuran’ı Kerim Hz. Osman zamanında kitap haline getirildi dedik o Kur’anlar’dan biri olduğu düşünülen bir nüsha da şu an Topkapı Sarayı’nda muhafaza ediliyor ve bazı suhufları (sayfaları) da şu an muhafaza ediliyor. İngiltere’de yapılan araştırmada bunlar inceleniyor ve bakılıyor ki kitapta, suhuflarda en az 1370 yıl öncesine ait. O Kuran’ı Kerim’i ve sahifeleri günümüzdeki Kuran’ı Kerim’le karşılaştırıyorlar, harfi harfine aynı, değişen hiçbir şey yok! Dolayısıyla bu Kuran’ı Kerim’in asla değiştirilmediğinin kesin bir kanıtı. Zaten değiştirildiğine dair en ufak bir kanıt bile yok. Kanıtı olmayan davaya da zaten bakılmaz. 

Kuran’ı-Kerim’in birçok bilimsel mucizeleri vardır 14 asır önce Kur’an’da yazılan şeyler yeni yeni keşfediliyor. Bu da Kur’an’ı-kerim’in yine mucize olduğuna bir delil. Bunlardan birisi ‘Big Bang’ olayından bahsetmesi. Günümüze kadar bu kainatın nasıl oluştuğuna dair birçok araştırmacı kafa yormuş, araştırmalar yapılmış, belli başlı teoriler ortaya atılmış sonra teknolojinin gelişmesiyle o teoriler çürümüş. En son ittifak halinde Big Bang’de karar kılınmış. Yani büyük bir patlama sonucu bu kainatın meydana geldiği. Ve bu 19. yüzyılda ortaya atılan bir teori. Bu teori; kainat tek bir maddeydi yoğun bir sıcaklık vardı büyük patlama oluştu ve şu anki halini aldı diyor. Bu konuda 14 asır önce Rabbimiz ayetinde şöyle diyor: İnkâr edenler, gökler ve yer bitişikken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? (Enbiya/30)

Big Banga de baktığımızda her şey bitişikti sonra ayrılıyor şimdi bu olay daha yeni keşfedilmişken 14. asır önce bir beşerin bilmesi mümkün mü? Dolayısıyla bu kainatın yaratıcısı kimse, bu Big Bang olayını yapan kimse, ancak O’nun kitabından öğreniyoruz. Bu da hem kainatın yaratıcısı hem de Kuran’ın sahibi olduğunu gösteriyor. Bir de demirle alakalı bir mucizeye değinelim. Rabbimiz buyuruyor ki: Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. (Hadid/25) halbuki demir yer altından çıkarılıyor, bize göre demiri “indirdik” yerine “çıkardık” tabiri kullanılmalıydı, ama durum öyle değil. Kainatta Nova ve Süpernova denilen yıldızlar var ve bunlar güneşten çok daha sıcak (demirin oluşması için güneşten çok daha fazla bir sıcaklığa ihtiyaç vardır) bunlar belli bir sıcaklığa ulaşınca patlama gerçekleşiyor ve patlama neticesinde uzaya demirler dağılıyor. Yani yer altına, yeryüzünden iniyor sonra çıkartılıyor. O sebeple “indirdik” tabiri tam yerinde bir tabir. Hadid suresinden örnek verdik öyle değil mi Arapça da ‘el’ takısı diye bir kural vardır, ‘El Hadid’ diye geçer eğer biz bu sureyi “El Hadid” diye ele alırsak bunun sayısal değeri 57 oluyor ve Hadid suresi de Kuran’ın tam 57. suresi. Sadece “Hadid” olarak ise sayısal değeri 26 oluyor ve 26 da demirin atom numarasıdır. 

Bir de Kuran’ın gaybi haberlerinden sadece birine değinelim; Rum suresinde Rabbimiz şöyle buyuruyor: 

Rumlar, yakın bir yerde (yeryüzünün en alçak yerinde) yenilgiye uğradılar. Fakat onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde (3 ilâ 9 yıl içinde) galip gelecekler. Bundan önce de sonra da emir Allah’ındır. O gün Allah’ın (Rumlara) zafer vermesiyle müminler sevinecektir.

(Rum suresi, 2-5). 

613-614 yılları arasında Mecusi olan Pers ordularıyla Hristiyan olan Bizans orduları savaşıyorlar ve Bizanslılar mağlup oluyor ve Bizanslılar ehli kitap olduğu için Müslümanlar üzülüyor. Müşrikler de seviniyorlar ehli kitap mağlup oldu diye. Ondan sonra bu ayet iniyor ve Rumların bir bir süre sonra galip geleceğini haber veriyor. Bizans ordusuna baktığımız da o tarihlerde yıkılmak üzere. Zahiri sebeplere baktığımızda galibiyet mümkün değil ama Rum ordusu gerçekten de Galib oluyor ve Kur’an’ın gaybi haberi doğrulanıyor. Burada coğrafi bir mucizede var. Ayette ne diyordu -Rum orduları yenilgiye uğradı Dünya’nın en alçak yerinde- Dünya’nın en alçak yerini araştıran bilim insanları savaşın olduğu yeri, yani Lut Gölü havzasını tespit ediyorlar. Lut Gölünün derinliği deniz seviyesinden 395 metre aşağıda yer alıyor. Yani bu ayette hem coğrafi bir mucize hem de gaybi bir mucize yer alıyor. Gaybı beşerin bilmesi mümkün olmadığına göre bu haberi veren ancak Allah’tır. 

Evet şu dünyayı antika san’atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san’atperverane ve nimetperverane şu derece san’atının acibeleriyle, şu derece kıymetdar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıra-vari tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni’, bir Mün’imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ü şükranla dünyayı dolduran ve zemini bir zikirhane, bir mescid, bir temaşagâh-ı san’at-ı İlahiyeye çeviren Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sahip çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, Güneş’ten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur’an, Şems-i Ezelî’den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki, ona nazire  getirsin, onun taklidini yapsın? Evet, bu dünyayı san’atlarıyla zînetlendiren bir san’atkârın, san’atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir. Madem ki, yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur’andır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?  

Sözler

Allah bunca zulme neden izin veriyor? Esas Adalet nedir?

Ağır bir soru ile dersimize başlayacağız. Çoğumuza belki vesvese olarak gelen bir soru ve bu soruya cevap bulmaya çalışacağız inşallah. 

Allah bu kadar zulme neden izin veriyor?

Bu soru bazı insanların imanını bile sarsıyor. Şefkatlerine yerleştiremiyorlar. Allah neden izin veriyor? diyorlar. 

Bu soruya cevap verebilmek için, Allah’ın Adl esmasını yani adaletli olduğunu, Rahim esmasını aklımıza yerleştirmiş olmamız gerekiyor. Kadere iman meselesini oturtmuş olmamız gerekiyor. Cüz’i irade ve sonsuzu anlamamız gerekiyor.

Bizim sürekli aklımızda düşündüğümüz adalet sürekli birilerine ceza vermek gibi düşünüyoruz. Aslında her şeye hakkını vermek adalettir. Denizdeki balığa solungaç vermek de adalet, yengece kıskaç , kuşa kanat vermek de adalettir. Bir insanın gözü, kulağı yerli yerince olması bunlar da adalettir. 

İnsan adaletli olamayabilir bu da imtihandır. Bir ızdırari kader vardır seçemediğimiz şeylerdir. Doğduğumuz yer, anne babamız, cinsiyetimiz gibi.. Diğeri ise ihtiyari kader ,bizim seçebildiğimiz şeylerdir. Yani adaletsizlikte kötü yolu seçen biz oluyoruz. Yani ‘Benim kaderim de buymuş ‘ sığınması yanlıştır. Eğer Allah bize seçenek sunmasaydı Ebu Cehiller ve Ebu Bekir’ler bir olsaydı, yani sıddıklarla cahiller bir olması demek olurdu. İmtihan bir insanın elmas mı? Kömür mü? istidadının ortaya çıkması için ona bir irade özgürlüğünün verilmesidir.

Mesela; katil birini çekti vurdu, hâşâ Allah’ı mı cezalandıracağız? O kendi seçimini yaptı. Allah da bu dünya imtihan dünyası olduğundan dolayı ona izin verdi ,yoksa Allah onun destekçisi değil. Zarara kendi rızamız ile giriyoruz! 

Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir.

Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü’min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk’a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için “cüz-i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona “Mes’ul ve mükellefsin.” der.

Sözler

Herşeyi Allah’ın yarattığını kabul ediyoruz. Ama her şeyi Allah’a vererek sanki ‘benim kaderim de buymuş’ dememek için seçim gücü olan cüzi irade çıkıyor. 

 Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemalât ile mağrur olmamak için “kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.” 

Sözler

Nisâ, 79. Ayet: Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir…

Evet kader, cüz-i ihtiyarî; iman ve İslâmiyet’in nihayet meratibinde kader, nefsi gururdan ve cüz-i ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki mesail-i imaniyeye girmişler. Yoksa mütemerrid nüfus-u emmarenin işledikleri seyyiatının mes’uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in’am olunan mehasinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-i ihtiyarîye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-i ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.

Sözler

Kader, Allah’ın ilim sıfatına bakar. Allah ezel makamından bütün zamanları görüyor. Allah bize seçim şansı veriyor ve neyi seçeceğimizi de biliyor. Biz kendimizi tanıyalım diye müsaade ediyor.
Fetrette kalmış bir kavim düşünelim onlara hiçbir şekilde İslamiyetin ulaşmadığını varsayalım ,mesul değiller. Bize her şey ulaştı ve biz her şeyin hesabını vereceğiz. Herkese ulaştığı kadar! 

Mesela; ilkokul bitiren bir insan ile üniversite bitiren birinin sınavı bir olur mu?

Evet, manen terakki etmeyen avam içinde kaderin cây-ı istimali var. Fakat o da maziyat ve mesaibdedir ki yeisin ve hüznün ilacıdır. Yoksa maâsi ve istikbaliyatta değildir ki sefahete ve atalete sebep olsun. 

   Demek kader meselesi, teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil belki fahir ve gururdan kurtarmak içindir ki imana girmiş. Cüz-i ihtiyarî, seyyiata merci olmak içindir ki akideye dâhil olmuş. Yoksa mehasine masdar olarak tefer’un etmek için değildir. 

Evet, Kur’an’ın dediği gibi insan seyyiatından tamamen mes’uldür.

Sözler

Nahl, 61. Ayet: Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.

Mü’min, 19. Ayet: Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.

İşte biz böyle bir Allah’ın adaletine güvenmemiş oluyoruz! Allah bilmiyor mu hâşâ?!

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde, haklar sahiplerine mutlaka verilecektir. Hatta boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.”  (Müslim, Birr 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 2)

Böyle bir adaletten bahsediliyor.

Fâtır, 38. Ayet: Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

“Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim” buyurdular.  (Tirmizî, Zühd 44 )

Bu kadarcık dünya hayatında zulümler var ama sonsuz bir cennet hayatı da var. 

Bize bu kadar şefkat veren Allah’ın şefkatini düşünelim, bizler sadece perdeyiz. Bizi yoktan var etmesi bile şefkatini göstermez mi? 

İşte şu sırdandır ki: Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir.

Sözler

Kötülüğü işlemek şerdir. Mesela; ateşi düşünelim.  Biz ateşi neredeyse her yerde faydalı bir şekilde kullanıyoruz. Ama bir insan bile bile elini ateşe sokup yansa dönüp bu ateş niye yaratıldı diyebilir mi? 

Eğer desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki: Kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Halbuki şu dâr-ı dünyadaki musibetler, beliyyeler, o hükmü cerh ediyor.” 

   Elcevap: Ey şiddet-i şefkatten şedit bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücud, hayr-ı mahz; adem, şerr-i mahz olduğuna; bütün mehasin ve kemalâtın vücuda rücûu ve bütün maâsi ve mesaib ve nekaisin esası adem olduğu, delildir. Madem adem şerr-i mahzdır. Ademe müncer olan veya ademi işmam eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için vücudun en parlak nuru olan hayat, ahval-i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebayin vaziyetlere girip tasaffi ediyor. Ve müteaddid keyfiyatı alıp matlub semeratı veriyor. Ve müteaddid tavırlara girip Vâhib-i Hayat’ın nukuş-u esmasını güzelce gösterir. 

Sözler

Hayatımızdaki bu imtihanlar, musibetler , bazen iyi bazen kötü oluyoruz, bazen hasta olup bazen şifa buluyoruz. Bu olaylar da Allah’ın Mucib, Şafi gibi bir çok isim ve esmasını anlıyoruz.

İşte şu hakikattendir ki zîhayatlara âlâm ve mesaib ve meşakkat ve beliyyat suretinde bazı hâlât ârız olur ki o hâlât ile hayatlarına envar-ı vücud teceddüd edip zulümat-ı adem tebâud ederek hayatları tasaffi ediyor. Zira tevakkuf, sükûnet, sükût, atalet, istirahat, yeknesaklık; keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.

Sözler

Hayatta bazen yükseliyoruz, bazen düşüyoruz hastalıklar, musibetler, fakirlik gibi sonra Allah yine toparlıyor. Bu bizim yaşadığımızı gösteriyor. Sürekli zengin olsaydık her istediğimiz olsaydı, öyle insanlar intihar ediyorlar, eğer imansız bir insansa ‘dünya bu kadar mıydı’ diyor. 

Elhasıl: Madem hayat, esma-i hüsnanın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen her şey hasendir. 

   Mesela gayet zengin, nihayet derecede sanatkâr ve çok sanatlarda mahir bir zat; âsâr-ı sanatını hem kıymettar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukabil bir saatte murassa, musanna yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nevi sanatını göstermek için keser, değiştirir ,uzaltır ,kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zata dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?

Sözler

Bizim Allah’a karşı hiçbir hakkımız yok. O yüzden ‘Ben neden sakat doğdum?, Ben neden kör doğdum? Neden fakirim?’ deme hakkımız yok. Bizi yokluktan varlığa yaratan  O. 

Mesela; yolda bir fakir görsek gel ben sana modellik vereceğim üstünde kıyafet kesip dikeceğim desek sonucunda da büyük bir para teklif etsek. Üstündeki kıyafete makasla kesip dikerken o modellik yapan kişi diyebilir mi ki, ne yapıyorsun? Gömleği veren biziz, alacak olan biziz, üstüne ücretini verecek olan da biziz. İşte biz de Allah’ın hem mülküyüz hem de memlüküyüz hemde mülkünde çalışıyoruz. 

İşte onun gibi Sâni’-i Zülcelal, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalp gibi havas ve letaif ile murassa olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i hüsnanın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musibetler nevinde olan keyfiyat; bazı esmasının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bazı şuâat-ı rahmet ve o şuâat-ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.

Sözler

Hiç mümkün müdür ki:  Zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla rububiyetin saltanatını gösteren Zat-ı Zülcelal, rububiyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve hikmet ve adalete, iman ve ubudiyetle tevfik-i hareket eden mü’minleri taltif etmesin ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile isyan eden edepsizleri te’dib etmesin? Halbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, tehir ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan; ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya, bir saadet-i uzmaya bırakılıyor. 

Sözler

Allah, karıncanın rızkından kuşun rızkına kadar hepsine yetişiyor. Bu kadar merhamet sahibi bir zat haksızlığa, zulme uğrayan kullarının hesabını sormaz mı? 

Mesela; memurlukta hukuki bir olayda; haksızlığa uğrayan memur hakkından vazgeçmiş olsa bile dava kamu davasına dönüşüyor, hakkını devlet arıyor. Aynen öyle de kul affettim dese bile Allah o zulme uğrayan kulun hakkını soracak. 

Şimdi hiç mümkün müdür ki böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın? En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın? Rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmesin? 

   Halbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Zira hakiki adalet ister ki: Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün. 

   Madem şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette âdil olan o Zat-ı Celil-i Zülcemal’in ve Hakîm olan o Zat-ı Cemil-i Zülcelal’in daimî bir cehennemi ve ebedî bir cenneti bulunacaktır. 

Sözler

Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil.

Mektubat

Evet bu dünyada bazı şeylerin karşılığını görmüyoruz. Ama küçük cezalar küçük mahkemelerde, büyük cezalar büyük mahkemelerde verilir. Atom bombasını atan insana bu dünyada hangi cezayı verebiliriz ki en fazla canı alınabilir. Binlerce insanı ateist yapan birini düşünelim. Bir Youtube videosu ile şüphe atarak imansızlığa gittiğini ve sonsuzu kaybettirdiğini .. Allah zulmedenlerin ayağına taş bile değirmiyor ki cehennem de yaptıkları her şeyin cezasını çekecekler. Çünkü bizim de vicdanımız sadece orada mutmain olur.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

Hepimiz Kardeş miyiz?

“Mü’minler ancak kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin.” Hucurat Sûresi, 49:10.  

Buyuruyor Rabbimiz. Asli vazifemiz müslüman kardeşlerimizin arasında bir dargınlık bir husumet olduğu zaman onların arasını düzeltmemiz ve orta yolu bulmamız gerekiyor.

Ama çoğu zaman iki kişinin arasını düzeltirken istemeden de olsa fitneye sebep olabiliyoruz.

Peki ne yapmamız gerekiyor?

 Etrafımızda böyle bir dargınlığa yada küskünlüğe şahit olduysak nasıl yaklaşmalıyız?

Öncelikle iki kardeşimiz arasında geçen güzel anıları, güzel hatıraları ve birbirinin güzel huylarını anlatarak kalplerinin yumuşamasına vesile olabiliriz.

“Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenlere gelince, Allah iyilik yapanları ve iyi kullukta bulunanları sever.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:134.

Hepimiz Rabbimizin bizde razı olmasını isteriz. Bizi sevmesini isteriz değil mi? Asıl amacımız ve gayemiz de budur. Ne yaparsak Rabbimiz bizi sever ve O’nun rızasına mazhar oluruz?

Ayeti kerimede ,  Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.

Âl-i İmrân, 134. Ayet

Bizim öfkemiz mi daha  önemli yoksa Rabbimizin rızası mı ?

Düşündüğümüz zaman affedici olmadığımız da büyük haksızlık ettiğimizi görüyoruz. Çünkü Allah’ın rızası ve bizi sevmesi herşeyden önemlidir.

Mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve hased; hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduddur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.

(Mektubat – Risale-i Nur)

İnsan tarafgir olmaya başladığı zaman mümin kardeşinin güzelliklerini görmüyor, kusurlarını hatalarını topluyor. Halbuki kasaptan et alıyoruz, kemiği yiyor muyuz? Hayır ama etin hatırı için kemiğe de para veriyoruz. Kocaman bir karpuz alıyoruz, kabuğunu yiyor muyuz? Hayır, ama koca karpuzu taşıyoruz. Aynen öyle de müminin kabuk tarafı da olur, kemik tarafı da olur, hata ve kusurları da olur. Dört dörtlük olmaz. 

Yüzde ısrar etme doksan da olur

İnsan dediginde noksan da olur. 

Mevlana

Biri bize küstüğü zaman mutlu olur mu? Biz birine küstüğümüz zaman mutlu olur muyuz? Hepimiz yaşamışızdır dargınlıklar kırgınlıklar bu zamanlar da mutlu oluyor muyuz? Mutlu olamayız çünkü kin ve adavet insanın kalbini ruhunu yoran bir duygudur. O insan ile helalleştiğimiz zaman mutmain oluyoruz.

Bir müslümanın din kardeşiyle üç günden fazla dargın durması helâl değildir. Birbiriyle küsenler içinde en hayırlı olan ilk defa selâm verip barışandır. (Buhârî)

Peki hiç düşündük mü neden üç gün? Hiç küsmeyecek de diyebilirdi Rabbimiz. İnsan öfkesinin ilk zamanları aklı selim düşünemeyebiliyor, aradan zaman geçtiğinde sankinleşiyor ve helallik almak istiyoruz. 

İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü’mine adâvet ederler. Halbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adalet-i İlahiye noktasında muamele gerektir. 

   Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse o adam muhabbete ve hürmete müstahaktır. Belki kıymettar bir tek hasene ile çok seyyiatına nazar-ı af ile bakmak lâzımdır. 

Lemalar

Bir insanla bir sürü şey yaşıyoruz, yıllar geçiriyoruz, anılarımız hatıralarımız oluyor ama tek bir hatası ile onu siliyoruz! Halbuki ne kadar acımasızca.. 

Ne yapmamız gerekiyor?

Kalbimiz de ve vicdanımız da bir mizan terazisi kurmamız lazım, o insanın yanlışları ile iyi huylarını karşılaştırıp öyle muamele etmemiz gerekiyor. Bunu bazen nefsimiz kaldırmayabilir o zaman elimize bir kağıt kalem alıp, yanlışına karşılık iyi ve güzel taraflarını yazdığımız da inşallah adaletli karar verebiliriz. 

Dünya üzerinde nerede olursa olsun bütün müslümanlar ile ortak yönümüz din kardeşi olmamızdır. Ümmeti Muhammed için dua ettiğimiz zaman hepimiz birbirimizi anmış oluyoruz. Bu da sadece İslamiyet de yaşamış olduğumuz bir şeydir. 

Peygamber efendimiz sav ve sahabe efendilerimiz aralarında ki bu kardeşlik ile bütün dünya ya İslamı yaydılar. Aynı zamanda Osmanlı devleti aralarında ittifak ile bir dönem dünyaya hükmettiler. Bizde başta evlerimiz de daha sonra çevremiz de sonraki nesillere hasbel kader elimizden geldiğince inşallah hakikatleri aktaralım.

Peygamber efendimiz sav din kardeşliği hususunda bize verdiği bir derste; “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”(Buhârî)

Ne kadar da dikkat etmemiz gereken bir yer, eksiğimiz..

Kendimiz için istediğimizi mümin kardeşimiz için de istiyor muyuz? Bunun muhasebesini yapalım. 

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buharî) 

“Mü’min mümine karşı, parçaları birbirini bağlayıp tahkim eden bina gibidir, buyurdu ve (bu bağlılığı göstermek için Resul-i Ekrem) parmaklarını birbirinin arasına geçirip kenetledi.” (Buhari)

Dünya misafirhanesinde milyonlarca müslüman kardeşimiz var.  Bu hakiki kardeşliği İslamiyetten başka bir şey bize veremez. Çok olduğumuzu bilmek bize güç ve kuvvet vermelidir.

Her ikinizin Hâlık’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Mabud’unuz bir, Râzık’ınız bir, bir bir bine kadar bir bir… Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, bir bir yüze kadar bir bir… Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir bir… 

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın! 

Mektubat

Bu kadar ortak noktamız varken, 

bir insanın 99 iyiliği dururken tek bir yanlışın da silmek büyük bir acımasızlık olur.

Allah bize hakiki müslüman olabilmeyi, bütün müslümanlar ile gerçek kardeşliği idrak edebilmeyi cümlemize nasip etsin inşallah.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

Kötülüğe Sevk Edeni Dinleme

Konumuz Nefis terbiyesi .

“Nefis daima kötü şeylere sevk eder.” âyetinin hem de 

 اَعْدٰى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتٖى بَيْنَ جَنْبَيْكَ 

mana-yı şerifi “Senin en zararlı düşmanın nefsindir .” hadîsinin bir nüktesidir. 

Lemalar

Bu bir sayfalık bir yerde nefsi emmarenin özelliklerini, onun nasıl bir şey olduğunu, hem de bunun sonuçlarını anlatıyor. 

Nefsi emmaresine uyan insanın özelliklerini sayıyoruz:

1.Tezkiyesiz nefs-i emmaresi bulunmak şartıyla kendi nefsini beğenen ve seven adam, başkasını sevmez.

2.Eğer zâhirî sevse de samimi sevemez, Belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever.

3.Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. 

4.Ve kusuru nefsine almaz belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler.

Lemalar

Söylediğimiz özelliklerin hiçbirini kendimize almadık değil mi? Hemen kafamızda bir insan oluşturup karşımıza koyduk! Hiç nefsimize almadık… 

5.Aynen öyle; Ve kusuru nefsine almaz belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler.

6.Mübalağalar ile belki yalanlarla nefsini medih ve tenzih ederek âdeta takdis eder ve derecesine göre 

 مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ (“Hevâ ve heveslerini kendisine mâbud edinen kimse…” Furkan Sûresi, 25:4)

âyetinin bir tokadını yer.

7.Temeddühü ve sevdirmesi ise aksü’l-amel ile istiskali celbeder, soğuk düşürtür. 

Lemalar

Ne kadar kendini tenzih edip sevdirmeye çalışsa da soğuk düşürtür.

8.Hem amel-i uhrevîde ihlası kaybeder, riyayı karıştırır. 

9. Bu kısımda his ve hevanın özellikleri anlatılıyor:

-Âkıbeti görmeyen ve 

-neticeleri düşünmeyen ve 

-lezzet-i hazıraya müptela olan hisse ve heva-yı nefse mağlup olup 

Lemalar

Bu hislerin ve heveslerin de sırat-ı müstakimi var. Fatiha Suresinde sıratı müstakim icin dua ediyoruz. Demek ki his ve heveslerimizin vasatı (ortası) var.  

Bu his ve heveslere  uyumanın sonucu nedir? 

Yolunu şaşırmış hissin fetvasıyla, 

-bir saat lezzet için bir sene hapiste yatar. 

-Bir dakika gurur veya intikam yüzünden on sene ceza görür. 

-Âdeta ders aldığı Amme Cüzü’nü bir tek şekerlemeye satan hevaî bir çocuk gibi elmas kıymetinde bulunan hasenatını, hissini okşamak ve hevasını memnun etmek ve hevesini tatmin etmek için 

-ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, 

-enaniyetlere vesile edip 

-kârlı işlerde hasaret eder. 

Lemalar

Bir çocuğu kuyumcuya götürüp ne istiyorsun desek  en yakın da gördüğü balonu ister. O kadar değerli şeyin içinde balonu istiyor. Nefsimiz de aynı onun gibi bu hakikatlerin cevherleri yerine dünyalık balonları seçiyor. Heva hevesimiz aynı o çocuk gibidir.

Şimdi nefis, akıl ve kalbi bir örnekle tanıyalım: 

Nefis ile cihad asıl büyük cihaddır. İnsanın iç âlemi, kalabalık bir milletin yaşadığı büyük bir memlekete benzer. Bu memleketin hükümdarı, Allah’a iman ve itaat eden kalptir. Akıl da onun veziridir. Vücuttaki azalar ve ruhun duyguları, latifeleri bu kalp dediğimiz hükümdarın milleti –askerleri, memurları, işçileri- durumundadır. Bu âlemdeki nefis ise serkeş, zevkten başka bir düşüncesi olmayan, gelecekten ziyade ânı düşünen, iktidarı ele geçirerek her türlü lezzetleri tatmak isteyen bir asi durumundadır. Onun da emrinde hırs, haset, şehvet, öfke gibi askerler vardır. Hükümdar Kalp, veziri aklın da yardımıyla milletini yönetmek, idare etmek, onlar arasında adaleti sağlamak ve iktidarı ele geçirerek anarşi ve teröre sebep olan nefse karşı mücadele etmek mecburiyetindedir.

Vücud memleketinde çoğu zaman, Kalbin askerleriyle Nefsin askerleri arasında büyük meydan muharebeleri vuku bulur. Savaşların sonunda memleketteki iktidarın değişmesine göre, bu memlekete verilen isim de değişir.

Nefis, kalbi yener ve memlekete hâkim olursa bu memlekete “Nefs-i Emmare” memleketi denilir. Nefis, iktidarı ele geçirirse bu memlekette ulûhiyetini ilan eder, insanın iç âleminde denge bozulur ve fesat meydana gelir. Nefis her türlü gayr-i meşru fiilleri icra eder.

Eğer savaşlarda ikisi de yenemez; kâh biri, kâh diğeri memlekete hâkim olursa bu memlekete “Nefs-i Levvame” memleketi denilir.  Savaşlar memleketlerin harab olmasına sebeb olduğu gibi, insanın iç âlemindeki Kalp ile Nefis arasındaki savaşlar da insanın iç âlemini tahrib eder. Nefs-i levvame hali, insanın kararsız, çatışmalı, depresyonlu halini ortaya koyar. 

Kalp nefsi mağlub eder ve meşru dairede kalmaya ikna eder ve memleketi Allah’ın emirleri doğrultusunda idare ederse bu memlekete “Nefs-i Mutmainne” memleketi denilir. Nefs-i mutmainne memleketi, insanın kendisiyle barışık olduğu, huzurun hâkim olduğu memlekettir.

Hükümdar Kalbin kuvvetli veya zayıf oluşu, milleti arasındaki adalet ve disiplini, memlekete her yönden tesir eder. Kalbin zayıflaması veya kalbin milletinden bazı latifelerin disiplinsizliği nefsin iktidarı ele geçirmesine sebeb olabilir. Bu yüzden daima kalbin güçlenmesine ve milletini disiplin altında tutmasına çalışmak gerekir. 

Marifetullah (Allah’ı tanıma) ve ibâdetler, manevî feyizlerin gelmesine ve Kalbin güçlenmesine vesile olur. Kalbin, vezir aklın da yardımıyla nefse galip gelebilmesi için en mühim üç şart vardır: İlim, imanın güçlenmesi ve ibâdetler. İlim sayesinde kalp, kendini yaradan Allah’ı, kendini ve vazifelerini, yardımcılarını, nefsi ve nefsin hilelerini, yardımcılarını ve onunla nasıl mücadele edeceğini öğrenir. Elde edeceği kuvvetli imanla nefse karşı en büyük manevî gücü elde etmiş olur. Namaz, oruç, Kur’ân okuma, tefekkür, zikir, dua, istiğfar ve benzeri ibâdetlerse kalbe manevî feyizlerin ve yardımların gelmesine vesiledirler.

Kalbin nefse galip gelmesi için bazı şartlar üzerinde duralım:

 ÇEVRE

Nefsimizi terbiye etmek istiyorsak, en başta çevremizi değiştirmeliyiz. Mesela gıybet edenlerle dolu bir çevremiz varsa inatla hâlâ oraya gidiyorsak orada düşüyoruz. İlk iş çevreyi değiştirmek! Bize hayrı tavsiye eden günahlardan sakındıran bir çevremiz olması gerekir. Ebu Hureyre Radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhisselatu vesselam buyurdular ki:

“Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” (Ebu Davud, Edeb, 19, Tirmizi, Zühd, 45) 

TAHKİKÎ İMAN

Risale i Nur lar ile imanımızı tahkikileştirmeye çalışıyoruz.

İnadetler ile de sağlamlaştırıyoruz. 

Ubudiyetin noksaniyetiyle enaniyet kuvvet bulur, nemrutçuluklar çoğalır.

Emirdağ Lâhikası 2

Ankebût, 45. Ayet:..namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.

“Beş vakit namazın benzeri, sizden birinizin kapısı önünden akıp giden ve her gün içinde beş defa yıkandığı bol sulu bir ırmak gibidir.” (Müslim, Mesâcid 284)

Cenab-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?” 

   Nefis demiş: “Ben benim, sen sensin!” Azap vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş. 

   Yine demiş: “Ene ene, ente ente.” Hangi nevi azabı vermiş, enaniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azap vermiş, yani aç bırakmış. 

   Yine sormuş: “Men ene vema ente?” 

   Nefis demiş: 

 اَنْتَ رَبِّى الرَّحٖيمُ ، وَاَنَا عَبْدُكَ الْعَاجِزُ 

   Yani “Sen benim Rabb-i Rahîm’imsin, ben senin âciz bir abdinim.” 

Mektubat

Kur’ân Okuma

“Muhakkak ki, demire su değdiğinde nasıl paslanıyorsa, şu kalpler de pas tutar.” “Yâ Resulallah! Onun cilası nedir?” diye sordular. Cevaben “Ölümü çok zikretmek, hatırlamak ve çokça Kur’ân okumaktır” dedi. (Beyhaki, Şuabu İman)

İ’lem eyyühe’l-aziz! Kelime-i tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir. 

   Maahâzâ zâkir olan zatta bulunan hâsse ve latîfelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi onların da onlara münasip şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir. 

Mesnevî-i Nuriye

İ’lem eyyühe’l-aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi yani içi delindiği zaman, elbette sümbüllenip neşv ü nema bulamaz; ölür gider. Kezalik ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şuâ ve hararetiyle yanıp delinirse büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı semavat ve arz’a isyan edemez. O zikr-i İlahî sayesinde ene mahvolur. 

   İstiğfar

“Bakırın pası gibi kalplerin de pası vardır. Onun cilası ise istiğfardır.” (Beyhaki)

“Kul, bir hata ettiği zaman kalbine (siyah) bir nokta konulur. Eğer o hatayı bırakır ve istiğfar ederse kalbi cilalanır (o siyah nokta silinir). Eğer günaha devam ederse noktalar artırılır. Hatta bu noktalar onun kalbini tamamen istila eder. Bu Allahü Teala’nın kitabında zikrettiği “Ran” (pas)dır. (Onların kazandığı günahlar, kalplerinin üzerine pas olmuştur. Mutaffifin, 14)” (Tirmizi, Nesei, İbn Mace, İbn Hibban, Hakim)

RÂBITA-İ MEVT

İhlası kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir  bir sebebi,  rabıta-i mevttir.  

   Evet, ihlası zedeleyen ve riyaya ve dünyaya sevk eden, tûl-i emel olduğu gibi; riyadan nefret veren ve ihlası kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülahaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. 

Lemalar

GÖZE HÂKİM OLMA

Nûr, 30. Ayet: Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.

Nûr, 31. Ayet: Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar…

Kudsî  bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “(Harama) bakma, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim benden korktuğundan dolayı onu terk ederse, o günahın yerini iman ile değiştiririm ki, onun tatlılığını kalbinde hisseder”. (Taberani, Hakim )

Harama nazardan dolayı ibadetlerdeki lezzeti bile hissedemeyiz Allah muhafaza.

LEZZET VE ELEM

Zehirli bal yenildiği takdirde, insana başlangıçta lezzet verir, fakat daha sonra balın lezzeti gider, zehirin elemi insanı kıvrandırır. Üstad Bedîüzzaman günahlardaki lezzeti, zehirli bala benzetir. Ve bu asırda günahlarda tiryakî olmuş insanları günahlardan kurtarmanın tek çaresinin küfürde, günahlarda elem; İslâmiyet’te ve salih amellerde cennet lezzetleri olduğunu göstermekle isbat etmekle mümkün olacağını söyler.

ŞEFKAT TOKATLARI

Ne zaman günah işlesek, bu günahımıza bir ceza olarak başımıza bir bela gelir. 

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Erkek olsun kadın olsun mü’min, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik olmaz.» 

Tirmizi

CEZA

Nefsimizi ıslah için, günah işlediğimizde kendimize ceza verelim. Mesela “Eğer şöyle yaparsam 3 gün oruç tutacağım” diyelim. Yani hata ettiğimizde Allah bize ceza vermeden biz nefsimize ceza verelim.

Risale i Nur’un nefis terbiyesindeki metodu ise nefsi ikna ediyoruz. Nefsini gerçekten ıslah etmek isteyen için Risâleler, en büyük mürşid durumundadırlar. Allah bizi bu mürşidden azamî derecede istifade eden kullarından eylesin. Âmîn. 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

“Allah’a tevekkül ettik” diyoruz ama…

تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ

Allah’a tevekkül ettik. Diyoruz ama!

İman, hem nurdur hem kuvvettir.

(Sözler)

 Cümlesinde geçen nur kelimesi, “tenvir eden, nurlandıran, ışıklandıran” manasındadır. Nitekim bu dersin İkinci Nokta’sında insanın ve kâinat kitabının ancak iman nuruyla okunabildiği ifade edilir.

İnanmayan insan küfür karanlığında kalmıştır. Ne kendini okuyabilir ne de kâinatı. Her organının, her hücresinin ve her duygusunun ayrı birer mucize olduklarını hiç düşünmez. Sadece onları dünyanın geçici menfaatlerinde ve zevklerinde kullanmakla yetinir. Düşünmeden yaşar veya yaşıyorum zanneder.

İman nuruyla kendini okuyan insan büyük bir şeref kazanmıştır. Bu bahtiyar insan kendi varlığı konusunda şöyle düşünür:

“Ben Allah’ın eseriyim. Hayatım onun Muhyi isminin tecellisi, şeklim, suretim onun Musavvir isminin tecellisi, her organımın ve her hücremin faydalarla dolu olması onun Alîm ve Hakîm isimlerinin tecellileri. Ve ben varlığımda tecelli eden her bir ilahi isimle ayrı bir rahmete mazhar olmakta ve ayrı bir şeref kazanmaktayım. Bunların her biri için ayrı bir şükür borcum vardır.”

İman nur olduğu gibi, ilim de nurdur, ibadet de nurdur, güzel ahlakın her bir şubesi de ayrı bir nurdur.

Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. 

(Sözler)

Bu nurlu insan aynı zamanda kuvvetlidir de. Bu bahtiyar insan, her şeyi ve her hadiseyi Allah’ın yarattığını ve takdir etiğini bilmekle, onlara karşı ne aşırı bir minnet duygusu taşır, ne de onlardan gelecek zararlardan fazlasıyla korkar.

Bir kul olarak kendine düşen vazifeleri hassasiyetle yerine getirdikten sonra, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a tevekkül etmekle mahlukat âleminden gelecek zararlara ve tehlikelere lüzumundan fazla ehemmiyet vermez. Hava âlemini onun emrinde bilir, fırtınadan korkmaz. O unsurun cansız ve iradesiz olduğunu, kendi başına hiçbir icraat yapamayacağını çok iyi bilir. Ancak, bir ayet-i kerimede haber verildiği gibi, o unsurun vereceği zararların, sadece asi insanlara mahsus kalmayıp çok masumlara da dokunabileceğini dikkate alarak, Rabbine sığınır ve rahmetine iltica eder.

“Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumlarıda yakar…” (Enfal, 8/25)

İmanın çok büyük bir kuvvet olduğu bir sonraki cümlede şöyle beyan ediliyor:

“Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.”

Sözler 

Kâinata meydan okumak, “varlık âlemindeki her şeyi Allah’ın emrinde bilmek ve o izin vermedikçe hiçbir şeyin ona zarar veremeyeceğine kesin olarak inanmak” demektir. Bu hakikat, eşya için olduğu gibi hadiseler için de geçerlidir ve “hâdisatın tazyikatından kurtulabilir” ifadesiyle bu mâna ders verilmiştir.

تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ 

der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için cennete uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker.

(Sözler)

Deniz, Allah’ın bir mahlukudur. İnsanın tansiyonunun yükselmesi gibi, dalgaların fırtına ile yükselmesi de bir hadisedir. Denizi yapan başka, bu hadiseyi yaratan başka olamaz. O halde, denizin sahibine iman ile intisap eden bir mümin, dalgalardan korkmaz. Allah’ın Hakîm isminin muktezası olarak tedbirini alır, ancak çok iyi bilir ki, deniz kendiliğinden ona bir zarar dokunduramaz. Bu imanla, fırtınaya ve yükselen dalgalara meydan okuyabilir, onlara karşı koyabilir.

Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.  

(Sözler)

Tevhid; birleştirmek, birlemek, birlikte düşünmek demektir. “Allah’tan başka ilah (hak Ma’bud) yoktur.” manasına gelen kelime-i tevhidde önce “Lâ ilâhe” denilerek bütün batıl mabudlar reddedilir. Bunların tamamı batıl olmakta ve ibadete layık olmamakta birleşirler. Sonra “illallah” denilerek hak Mabud’un ancak Allah olduğu beyan edilir.

Allah’a iman eden elbette onun her şeydeki birliğini ve tesirini bilir ve onsuz hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğini itikat eder. Allah’ın her şeyde müessir olduğunu bilen ve itikat eden, onun sonsuz hikmet, rahmet ve kudretine teslim olup, ondan gelen ve gelecek şeylerdeki rahmet tecellilerini görüp razı olur. Allah’ın kudret ve hikmetine razı ve teslim olanlar da kendilerine düşen vazifeyi yaptıktan sonra, ona tevekkül edip rahatlar. İşte bu silsileyi takip edenler, dünya ve ahiret saadet ve mutluluğunu elde eder.

Fakat yanlış anlama! Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-i fiilî telakki ederek müsebbebatı, yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir. 

(Sözler)

“Tevekkül”ün kelime manası, “vekil edinmek”tir. Mefhum olarak, “lüzumlu sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a güvenmek, netice hakkında onun takdirine razı olmak” manasına gelir.

Müslüman, dünya hayatını daha rahat ve huzurlu geçirmek için sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve ahiretin tarlasıdır. İmtihanda ve tarlada, sıkıntı vardır. Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır. Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir. O, herkesi misafir ve her şeyi geçici bilir. Hiçbir hadiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.

Tevekkül ile tembellik görünüşte bir birine yakın durur. Tevekkül, sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Tembellik ise, sebeplere müracaat etmeden neticeyi beklemek demektir.

Cenab-ı Hak “İnsana çalıştığından başkası yoktur.” (Necm, 53/39) buyurarak çalışmanın vacip olduğuna işaret etmiş

Mümin, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde olduğunu bildiği için, hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mümin bilir ki, Allah onun hakkında bir musibeti takdir etmiş ise bundan kurtuluş yoktur. Eğer Allah takdir etmemiş ise hiçbir güç ona zarar veremez. Bu tevekkül ve düşüncesi mümini rahatlatır ve cesur kılar.

Peygamber Efendimiz (asm.) “Sizin hayırlınız dünyası için âhiretini, âhireti için de dünyasını terk etmeyendir.” Kenzü’l-Ummal, III, 238, h.no: 6336. buyurmuşlardır.

Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:  

   Vaktiyle iki adam, hem bellerine hem başlarına ağır yükler yüklenip büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp üstünde oturup nezaret eder. Diğeri, hem ahmak hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor. 

   Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.” 

   O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim.” 

   Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse ya divanedir diye seni tard edecek ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapsedilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile aczi gösteren gururun ile riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh! Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi. 

   İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şakavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın. 

(Sözler)

Allah’a yalvarmayan sebeplere yalvarır, Allah’tan korkmayan sebeplerden korkar, Allah’a secde etmeyen sebepler karşısında alçalır. Allah’a tevekkül etmeyen sebeplere dayanır ve kalbi onların korkusu ile dolar. Sonsuz âciz bir insanın kibirlenmesi, başkalarına gösteriş yapması böylece kendini avutmaya çalışması gülünecek bir hâldir. Böyle yapan, kendini halka mudhike (maskara) yapmaktan öte bir iş yapmış olmaz.

Tevekkül imanın bir meyvesi olduğu için, iman ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa, tevekkül de o nisbette kuvvetli olur.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

Nokta-i Nazar (Bakış Açısı)

Risale-i Nur’la iştigal edenler, okuyanlar bilir ki her söz çok kıymetlidir. 1. 2. 3. Söz diye geçen bütün sözlerde çok derin önemli hakikatler anlatılır. 

Bu haftaki dersimiz hepimizin ihtiyacı olan psikoloji hakkında olacak. 

Dersimize şu soruyla başlayalım. 

Biz dünyaya hangi pencereden bakıyoruz?

Hangi gözlükle bakıyoruz?

Gözlük takan insanlar gözlüğünü çıkardığı zaman bulanık görmeye başlar. Taktığı esnada ise her şey bir an da netleşir. İşte iman gözlüğüde aynı bu şekilde bulanık olan her şeyi netleştirir. Mesela bazen yaşadığımız musibetlerin hikmetini bilmediğimiz için her şey bulanık görünüyor. Bize hakikati gösterecek dostlarımız, pusulamız yoksa ehli dünyanın verdiği gaflet gözlüğünü takıyoruz. Her yer karanlık oluyor. Kafir gözlüğü diyebiliriz ama gaflet sadece onlarda yok. Nefsimize alalım. Bizde gafletle Allah’ı bildiğimiz halde hakikatleri göremiyoruz. 

Bu gözlüklerin hayatımızı nasıl etkilediğini anlamaya çalışacağız. 

“(O takva sahipleri ki) onlar gaybe inanırlar…”

(Bakara, 3 )

Bizler iman hakikatlerini terminolojik olarak biliyoruz. Derinlemesine ne kadar bildiğimiz tartışılır. Demek ki gayba iman ediyoruz ve burada takva sahibi cümlesi de geçiyor. 

Gayba iman etmeyi anlamak için gayb kelimesini anlayalım. Gayb, bizim bilmediğimiz şeyler demektir. Hâşa Allah katında gayb yoktur. Mesela biz başımıza gelen musibetin hikmetini bilmiyoruz.  Ama Allah biliyor. Ne kadar yaşayacağımızı biz bilmiyoruz ama Allah ezel makamından görüyor ve biliyor. 

İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: 

Sözler 

İmandaki lezzeti bazen hissetmiyoruz. Çünkü çevremiz sürekli bize gaflet gözlüğünü veriyor ve öyle gösteriyor. Her şeyin kötüye gittiğini söylüyorlar. “Nasıl düzelecek bu işler?” diye karamsarlığa sürüklüyorlar. Oysaki Allah katında hiçbir şey zor değildir. O ‘ol’ der olur. İşte bu gaflet gözlüğü yüzünden imanın verdiği lezzetten mahrum kalıyoruz. 

Bir vakit iki adam, hem keyif hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin (bencil), tâli’siz bir tarafa; diğeri hudâbin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler. 

Sözler

Buraya dikkat edelim. Sadece ticaret için değil aynı zamanda keyif alıyor. 

Risale-i Nur’un önemli anlatım tarzlarından biri bu iki yoldur. Nefis hemen kendini doğru yolda sanıyor. Hiç yanlış yolun yolcusu olduğunu düşünmek istemiyor. Şimdi kendimizi sorgulayalım. Biz bazı durumlar karşısında hodbin Allah’ı tanımayan bir gibi mi davranıyoruz yoksa hudâbin Allah’ı tanıyan o yolcu gibi mi davranıyoruz? 

Hodbin adam, hem hodgâm hem hod-endiş hem bedbin olduğundan bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer.

Sözler 

Evet hem hodbin hem bedbin yani karamsar, her şeyi kötü gördüğünden sadece kendini kurtarmaya çalışıyor. Burada çok ince kelimeler var. Mesela ‘nazarında’ kelimesi, o yolcu aslında güzel bir yere gidiyor ama karamsar olduğundan öyle kötü görüyor. 

 Bakar ki her yerde âciz bîçareler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. 

Sözler 

Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. 

Sözler

Baktığı her yerde zulümler görüyor. Dehşete kapılıyor. 

Matemhane-i umumî, cenaze evi olarak düşünebiliriz. Cenaze evlerini hayal edin. Sürekli bir ağlama, ağıtlar, dizini döven insanlar… Şimdi bütün dünyayı böyle gördüğünüzü düşünün. 

Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz.

Sözler 

Sarhoşluk denince aklımıza direkt alkol gelmesin. Sarhoşluğun basamakları var. Etrafınızda dini açıdan tutunacak bir dalı olmayan insanları düşünün. Genelde çok neşeli olurlar. Sürekli gezerler, konserlere, eğlence mekanlarına giderler. Çünkü içinde hesaplaşamadığı çözemediği şeyler var. Nefsi dinlemek istemiyor. İçindeki sorulara cevap bulamadığından, içini teselli etmediğinden kendini bu şekilde sarhoş ediyor. Durup kendini dinlemeye cesaret edemiyor. Oysaki kendini dinlese Rabbini bulacak. Ama korkuyor. Çünkü bedbinliğinden o yolu kötü görüyor. O insanı derse çağırsan gelmez ve sıkıcı bulur. Çünkü o manevi lezzeti bilmiyor. İşte böyle kendini oyalayarak  bütün ömrünü heba ediyor. 

Üstad, günahkarların çoğunu bataklığa batmış olarak tarif ediyor. Bataklıktan çıkamadığı için orayı güzel görüyor. O günah bataklığından başka bir yol bilmediği için tek yolun o olduğunu sanıyor. İman hakikatlerinden gelen lezzeti hiç tatmadığı için bilmiyor. 

Çünkü herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azap içinde kalır. 

Sözler

Yukarıda geçtiği gibi vicdanını susturmaya çalışıyor. 

Şimdi 1. Sözde besmele bahsinde geçen bir kısma bakalım. 

Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin, tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcatını tedarik edebilsin. 

Sözler 

Eski zamanlarda çöllerde gezen insanların bir aşiret reisinin ismini alması gerekirdi.  

Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. 

   İşte böyle bir seyahat için iki adam sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı. Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu’t-tarîke (yol kesen) rast gelse der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şakî def’olur, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil hem rezil oldu. 

İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın. 

   Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. 

Sözler

Şimdi kendini sarhoşluğa veren adam gururlu olduğundan kimsenin ismini almıyor. Ben kendime yeterim diyor. Her şeyin tek başına çözmeye çalıştığından bu kadar yükü kaldırmıyor. Kendince sarhoşluktan başka çare bulamıyor. 

Diğeri hudâbin, hudâ-perest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki nazarında pek güzel bir memlekete düştü.

Sözler 

Dikkat edin yine nazarında diyor. Aslında ikiside aynı memlekete gidiyor. Bakış açıları farklı olduğundan bu kadar farklı görüyorlar. Şimdi o aynı memleketi bu yolcunun nasıl gördüğüne bakalım. 

 İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neşe içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir muzıka sesi işitiyor.

Sözler

Askere gönderirken yapılan törenleri düşünün. Büyük bir sevinçle gönderirler. Aynen öyle de bizlerde doğduğumuzda dünyaya geldiğimizde böyle sevinip kutluyorlar. Askerden dönünce de çok ayrı bir sevinç yaşanıyor. Aslında bizim vefatımızda o askerliğin bitmesi gibidir. İmanlı bir insan öldüğünde kabir ehli onu alkışlayarak karşılar. “Senin askerliğin, vazifen bitti. Artık terhis oldun.” diyerek tebrik ederler. 

Böyle hayırlı insanlar vefat ettiğinde çok fazla üzülmüyoruz. Çünkü bu dünya fani hiçbir şeyin sonucu yok. 

Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz zaman, “Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik” demeyiniz, feryad edip me’yus olmayınız. Çünkü sizin herşeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi celb edip yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.

Mektubat 

Gerçekten çok güzel. Allah bizlere de böyle seslenilmesini nasip etsin.

Evet bu dünya dâr-ı imtihandır. Burada askere gelmiş gibiydik. Bir insan askerlikten terhis olduğunda sevinmez mi? 

Evvelki bedbahtın hem kendi hem umum halkın elemi ile müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar, hem kendi hem umum halkın süruru ile mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder. 

Sözler 

Evvelki adam hem kendi haline hemde diğer insanların haline bakarak elem çekiyordu. Bu bahtiyar adam ise hem kendi hem diğer insanların haline bakarak mutluluğu ile mutlu olur. 

   Sonra döner, öteki adama rast gelir. Halini anlar. Ona der: “Yahu sen divane olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler, zahirine aksetmiş olmalı ki gülmeyi ağlamak, terhisatı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. 

Sözler 

Şimdi bir temsille meseleyi daha iyi anlamaya çalışalım. 

Hayatında hiç ameliyat görmemiş, ne olduğundan habersiz birinin bir ameliyata şahit olduğunu düşün. Onun açısından çok korkunç görünür. Bir insanı yatırmışlar ve kesip eziyet ediyorlar. Sonra o insana bu insanda kanser olduğunu, doktorların onu iyileştirmek için o hastalığını oradan aldığını söylesek her şey değişir. İşte bazen yaşadığımız musibetler, imtihanlar o ameliyat gibidir. Biz o musibeti yaşarken her şey bitti mahvoldum diye düşünüyoruz ama belki bu musibetler kalbindeki günah lekelerini temizliyor. Farkında olmadığın manevi rahatsızlıkları temizliyor. Sen ihtiyacını hissetmesen bile Rabbin seni senden daha çok sevdiği, düşündüğü için seni temizliyor. 

Ayrıca Allah’ın insanların ulaşmasını istediği bir makam var. İnsanlar o makama ibadetle ulaşamıyorlar. Peki nasıl ulaşacaklar? Musibetlere, hastalıklara, imtihanlara gösterdikleri sabırla ulaşabilirler. İşte bunlar menfi ibadetlerdir. Menfi kelimesi kötü olduğunu göstermez. Sabır ibadeti için zahiren kötü olayların olması gerekir. Müsbet ibadetler ise namaz oruç hac gibi ibadetlerdir.

  Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin. Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver (halkını iyi davranan), muktedir, intizam-perver, müşfik bir melikin memleketi hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemalât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.” 

Sözler

Vehim kimdendi? Şeytandandı. O zaman bizim önümüze perdeleri getirmek isteyende şeytandır. O bahtiyar yolcunun dediği gibi böyle bakma. Allah seni senden daha çok düşünüyor. O’na tevekkül et, teslim ol. İşte o zaman her şey yolunda gider. Biz hakiki tevekkülü, teslimiyeti yaşayamadığımızdan, tahkiki imanı elde edemediğimizden, bütün yükleri sırtımıza yüklemeye çalıştığımızdan yaşamak bize çok ağır geliyor. 

Şimdi anladık mı biz hangi yoldan bakıyoruz? Hayatımıza baktığımızda yaşadıklarımıza iman gözlüğüyle mi yoksa gaflet gözlüğüyle mi bakıyoruz? Sanki tam iman gözlüğüyle bakamıyoruz. Arada kayıyoruz 

Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder. “Evet, ben işretten divane olmuştum. Allah senden razı olsun ki cehennemî bir haletten beni kurtardın.” der.

Sözler

Risalelerde geçtiği gibi iman hem bu dünyada hem ahirette saadet getirir. İman gözlüğü olmayınca bu dünyada dahi eziyet oluyor. Bir insan İstediği kadar zengin olsun bir yere kadar tatmin olabiliyor. Kalp Allah’tan başkasıyla tatmin olamaz. Yapboz parçası gibi düşünün o parça oraya ait değilse yerleştirmek için boşuna çabalarız. Dünyalık şeylerle tatmin olmaya çalışmak boşa harcanan çabadır. Nitekim Ayet-i Kerime’de geçtiği gibi:

“…Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.”

( Ra’d, 28 )

Ey nefsim! Bil ki evvelki adam kâfirdir veya fâsık-ı gafildir. Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir. Bütün zîhayat, firak ve zeval sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. 

Sözler 

Oysaki Azrail Aleyhisselâm bile bizim için nimettir. Ruhumuza eşlik ediyor. Ruhumuz dahi başı boş değildir. Burada Allah’ın bize verdiği değeri görüyoruz. 

Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalaletinden neş’et edip, onu manen tazip eder. 

Sözler 

Dağlar, denizler ve mevcudattan bahsedince şu âyeti hatırlamalıyız. 

Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O halîmdir, bağışlayıcıdır.

(İsra, 44)

Onun bakışıyla dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedir. Halbuki öyle değil. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm dağlarla konuşmuş. Eline aldığı taşlar zikretmeye başlıyor. Sonra sırasıyla Hz. Ebubekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz. Ali’ye veriyor. Onların elindede taşlar zikrediyor. Ondan sonra verdiklerinde ise duruyor. Demek ki hiçbir şey başı boş değil. Sadece basit bir taş, ağaç dağ değiller. Zaten âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberden (asm) bahsediyoruz. Bu âlemler nasıl başıboş olabilir? 

Peygamberlik gelmeden önce bile ağaçlar, taşlar ona selam veriyor. Şimdi düşünün dağlar, taşlar bile Peygamber Efendimiz’i (asm) tanıyor. Ama sen uzak kalıyorsun..

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ile ilgili şu âyeti hatırlayalım. 

Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur.

(Tevbe, 128)

Şimdi düşünün. Peygamber Efendimiz (asm) dahi bir perdedir. O doğduğunda “ümmeti ümmeti” dedi. Ahirette dahi herkes “nefsi nefsi” derken o yine “ümmeti ümmeti” diyecek kadar merhamet sahibidir. Ona bu merhameti veren Allah’ın merhametini düşünelim. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bize bu kadar düşkünse Allah bize ne kadar çok düşkündür, düşünelim… Zaten karşılıksız verdiği nimetlerden bu açıkça görülüyor. 

Şimdi olması gereken bakış açımıza bakalım. 

   Diğer adam ise mü’mindir; Cenab-ı Hâlık’ı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya, bir zikirhane-i Rahman, bir talimgâh-ı beşer (eğitim yeri) ve hayvan ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyat-ı hayvaniye ve insaniye ise terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, manen mesrurane, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Tâ yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar.

Sözler 

 Yaşlı olan memurları görünce emekli olmasını isteriz ki, gençlere yer açılsın. İşte bizler de böyleyiz. Allah’ın esmalarını tanıdıktan, yansıttıktan sonra vazifemiz bitince gitmeliyiz. Herkes gitmek ister. Artık çalışma bitiyor. Mükâfat vakti geliyor. Kalmak istemek pek akıllıca değil. Dünyanın sonsuz olmasını istemek çok daha akla uzaktır. Çünkü bu dünyanın derdi bitmiyor. Rahat ve iyi bir yer değil. Dertsiz, güzelliğini aklımızın almadığı cennete nispeten, neden dünyada kalmak isteyelim? İşte onlar bilmediklerinden, Allah’ı iyi tanıyamadıklarından, âhireti yeterince düşünmediklerinden sonsuzluğu burada arıyorlar. 

 Bütün tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniye ise ahz-ı askere, silah altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. 

Sözler 

Bütün mevcudat  görevlerini yerine getirirken lezzet alıyor. O şekilde yaratılmışlar. 

Bütün sadâlar ise ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neşesinden neş’et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer munis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latîf, ulvi ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecelli eder, tezahür eder. 

Demek iman, bir manevî tûba-i cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u cehennem tohumunu saklıyor. 

Sözler  

لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a’dânın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad (dayanak) bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a’dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, mâliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.

Mektubat 

Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir. Herşey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. 

Mektubat 

Üstad’ın dediği gibi bir ilahı kabul etmeyen, zerreler adedince ilahları başına bela yapar. İşte insan bir ilahı kabul etmediğinde, her zerreye ayrı tesir verdiği için hepsini başına bela eder. 

Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’te ve imandadır. 

Sözler 

Evet imanın bu dünyamızı dahi güzelleştirdiği ispatlanmış oldu. Çünkü Mümin tevekkül ve teslimiyet sahibidir. Bu sayede kalbi cennet bahçesi gibidir.

Öyle ise biz daima 

 اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى دٖينِ الْاِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْاٖيمَانِ 

(Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun.)

demeliyiz. 

Sözler 

Dünya Sevilir mi, Nefret mi edilir?

Bu haftaki  dersimiz dünya sevgisi ile ilgili olacak.

Dünyayı sevmeli miyiz?

Nefret mi etmeliyiz?

Bu sevginin ölçüsü nasıl olmalı? 

İşte bu soruların cevabı için 32. Sözün 2. Mevkıfına bakacağız. 

Beşinci Remiz: Beş noktadır: 

   Birinci Nokta:Ehl-i dalaletin vekili der ki: “Ehadîsinizde dünya tel’in edilmiş, ‘cîfe’ ismiyle yâd edilmiş. Hem bütün ehl-i velayet ve ehl-i hakikat, dünyayı tahkir ediyorlar. ‘Fenadır, pistir.’ diyorlar. Halbuki sen, bütün kemalât-ı İlahiyeye medar ve hüccet, onu gösteriyorsun ve âşıkane ondan bahsediyorsun.” 

Sözler 

Evet bu gerçekten önemli bir soru. Mesela Hâdis-i Şerifte: “Dünya muhabbeti bütün hataların başıdır.” 

(Beyhakî, Şuabu’l-İman 7/338, No: 10501.) 

Deniliyor. Aynı zamanda Üstad dünyayadan muhabbetle bahsediyor. Bu durumda kafamız karışıyor. Şimdi hakikate bakalım. 

   Elcevap:  Dünyanın üç yüzü var:  

   Birinci yüzü: Cenab-ı Hakk’ın esmasına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mana-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır. 

Sözler 

Demek ki dünyanın 3 yüzü varmış. Nasıl Aynı ağaç ilkbaharda başka kışın başka oluyor. Dünyanın da 3 farklı yüzü, yönü var. Bunlardan iki Esma-i Hüsnaya bakıyor. Şöyle ki: Dünyada gördüğümüz bütün sanatlar, olaylar mânâ-yı harfiyle bakarsak bize Allah’ın esmalarını gösteriyor. Mesela bir çiçekte en başta yoktan yaratıldığı için Hâlık esmasını, rengi Mülevvin esmasını, şekli Musavvir esmasını gösterir. Her nereye bakarsanız Allah’ın esmalarını görebilirsiniz. İşte dünya bu yüzüyle çok önemlidir. Muhabbette layıktır. Bu yüzü sayesinde Yaratıcımızı Allah’ı tanıyoruz. Zaten kâinatın yaratılma sebebi budur. Bir Hâdis-i kudside: 

“Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.” 

(Acluni, Keşfü’l-Hafa, II/132) 

Buyruluyor. 

İkinci yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır. 

Sözler 

Evet ikinci yüzü Âhirete bakar ve tarlası hükmündedir. Bizler âhiretimizi  bu dünyada kazanıyoruz. Cennete yapılacak köşkleri de, cehennem de yakılacak odunları da bu dünyada hazırlıyoruz. Yaptığımız her şey tarlaya ekilen bitkiler gibidir. Kıldığımız namazlar, yaptığımız iyilikler, okuduğumuz Kur’an-ı Kerim hepsi tarlaya ekiliyor. Hasadı ise âhirette yapacağız. İşte dünya bu yüzüyle de çok önemli ve güzeldir. Çünkü dünya olmasaydı imtihan da olmazdı. Kazanacağımız bir sonsuzluk davası da olmazdı. Âhirete bakan yönüyle dünyayı sevebiliriz. 

Şu ana kadar dünyanın iki yüzünü gördük. Bu iki yüzü de güzeldir. Bu yüzleri sevebiliriz. 

Şimdi üçüncü yüze geçelim. 

   Üçüncü yüzü: İnsanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesatı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fânidir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadîste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir. 

Kur’an-ı Hakîm’in kâinattan ve mevcudattan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise evvelki iki yüze bakar. Sahabelerin ve sair ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir. 

Sözler 

İşte yukarıda geçen hadîste ve diğer bütün hadîsler de tahkir edilen yüz bu yüzüdür. Dünya bu yüzüyle insanı günaha sevk eder. Gaflete düşürür. Gaflet perdesiyle insanlar bu dünyanın peşinden koşar. Bu dünya zehirli bala benzer. Yerken o an tatlıdır ama sonrasında çok büyük acılar yaşatır. Fani olduğundan zaten lezzeten çok elemi vardır. Bu yüz sevilmeye layık değildir. Gaflet perdesi diyoruz.  Nasıl ki perde güneşi kapatır ve ev karanlığa gömülür. İnsan da öyle gaflet perdesiyle hakikatlere kör olur. Karanlıkta kalır. Göz kapağımızda perde gibidir. Kapatınca uykuya dalarız. Ancak o perdeyi kaldırdığımızda gerçekten uyanabiliriz.

   Dünyadan nefret etmek için 4 neden var. Şimdi bunlara bakalım ve dünyadan neden nefret etmemiz gerektiğini öğrenelim. Çünkü bu konuda niyet ve neden çok önemlidir. 

   Şimdi, dünyayı tahkir edenler dört sınıftır:  

   Birincisi: Ehl-i marifettir ki Cenab-ı Hakk’ın marifetine ve muhabbet ve ibadetine set çektiği için tahkir eder. 

Sözler 

Evet malesef dünya meşgalesi bizi marifetullahtan ayırabiliyor. İşte ehl-i marifet bu yüzden dünyayı sevmiyor. Bu doğru bir nedendir.

   İkincisi: Ehl-i âhirettir ki ya dünyanın zarurî işleri onları amel-i uhrevîden men’ettiği için veyahut şuhud derecesinde iman ile cennetin kemalât ve mehasinine nisbeten dünyayı çirkin görür. Evet, Hazret-i Yusuf aleyhisselâma güzel bir adam nisbet edilse yine çirkin göründüğü gibi; dünyanın ne kadar kıymettar mehasini varsa, cennetin mehasinine nisbet edilse hiç hükmündedir. 

Sözler 

Gerçekten sadece okuduklarımızdan bile kıyas etsek, dünyanın en güzel nimeti bile cennetin yanında hiç kalır. En basitinden fani olması, bekaya nispeten fani olarak bin yıl bile yaşasak sonu ölüm olduğundan hiçbir anlamı olmaz. Dünyanın üçüncü yüzü âhireti kazanma noktasında bize engel olduğundan sevmemek güzeldir. 

   Üçüncüsü: Dünyayı tahkir eder. Çünkü eline geçmez. Şu tahkir, dünyanın nefretinden gelmiyor; muhabbetinden ileri geliyor. 

Sözler 

 Bu nefret doğru bir nefret değildir. Aynen kedinin ulaşamayacağı ete mundar demesi gibi, bu sınıftaki insanlar ulaşamadıkları için kötülüyorlar. 

   Dördüncüsü: Dünyayı tahkir eder. Zira dünya, eline geçiyor. Fakat durmuyor, gidiyor. O da kızıyor. Teselli bulmak için tahkir eder. “Pistir.” der. Şu tahkir ise o da dünyanın muhabbetinden ileri geliyor. Halbuki makbul tahkir odur ki hubb-u âhiretten ve marifetullahın muhabbetinden ileri gelir. 

Sözler 

İşte burada fani olan hiçbir şeye hakiki muhabbet olamayacağını öğreniyoruz. Fıtratımız gereği güzelliğinde, lezzetinde devamlı olmasını isteriz. Fani olan güzellikler gittiklerinde verdiği lezzeten çok daha fazla acı verir. Mesela çok zengin bir adam düşünün. Onun için ölüm ya da musibetler çok daha korkunç olur. İşte dünya malı eline geçen insanlar da gözlerinin önünde yok olduğunu görünce dünyadan nefret eder. Bu nefrette doğru değildir. 

   Demek makbul tahkir, evvelki iki kısımdır. Cenab-ı Hak, bizi onlardan yapsın, âmin bi-hürmeti Seyyidi’l-mürselîn. 

Sözler

El Bâki Hüvel Bâki 

Hayatın Gayesi

Dersimiz “Hayatın Gayesi” ile ilgili olacak.

İnsanlara; Hayatın gayesi nedir? diye sorduğumuzda genel olarak kendimi geliştirmek, huzurlu bir hayat yaşamak gibi cevaplar veriliyor. 

Peki gerçekten hayatın gayesi bu mu? Acaba Allah’ın bizden istediği gaye bu olabilir mi? Şimdi bunun cevabını öğreneceğiz. 

Bakalım hayatın gayesi neymiş? 

Hem anla ki, bu hayat madem kâinatın en büyük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymettar meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünkü ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği vasıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet, bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyîye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir.

Ve bundan anla ki, bu hayatın gayesini “rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir” diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip dehşetli bir küfran-ı nimet ederler.

Lem’alar 

Bu hayatın gayesini gaflet içinde eğlenmek, heveslerine göre yaşamak zannedenler akıldan uzak hareket eder. Heveskârâne nimetlenmek günümüzün deyimiyle: “Canım ne istiyorsa onu yaparım.” demektir. Onlar dünyaya bir kere geldik diyerek her zevki, lezzeti tatmak istiyorlar. Hâlbuki âhirete de iki defa gitmeyeceğiz. 

İnsaniyetin cihazatı, hayvan gibi hayat-ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsil sırrıyla bak: 

   Mesela, bir zat bir hizmetçisine yirmi altın verdi, tâ mahsus bir kumaştan kendisine bir kat libas alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın a’lâsından mükemmel bir libas aldı, giydi. 

   Sonra gördü ki o zat, diğer bir hizmetkârına bin altın verip bir kâğıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticarete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki o sermaye, bir kat libas almak için değil. Çünkü evvelki hizmetkâr, yirmi altınla en a’lâ kumaştan bir kat libas almış olduğundan elbette bu bin altın, bir kat libasa sarf edilmez. 

Sözler 

Düşünelim. Birine 20 altın veriliyor ve o fiyata en iyi elbise alınabiliyor. Başka bir insana 1000 altın ve yazılı bir talimat veriliyor. Sizce yine elbise için verilmiş olması mümkün müdür?  O kişi diğer adamın elbise almasına bakarak elbise almaya kalksa, elbette büyük bir akılsızlık yapmış olur. 

Şayet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kâğıdı okumayıp belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libas için verip hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libasından elli derece aşağı bir libas alsa, elbette o hâdim nihayet derecede ahmaklık etmiş olacağı için şiddetle tazip ve hiddetle te’dib edilecektir. 

Sözler

Evet ona ceza verilecektir. Çünkü o bin altın boşuna verilmedi. Üstelik ona ne yapacağı ile ilgili yazı yazmıştı. Hiç o talimata bakmadan hareket ettiği için büyük bir cezayı hak etmiştir. 

Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı hayvan gibi belki hayvan dan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. 

Sözler 

Şimdi baktığımızda yemek, içmek, gezmek, uyumak bütün bunları hayvanda yapıyor. Hatta bizden çok daha fazla lezzet alıyorlar. Çünkü onlarda geçmişin ve geleceğin endişesi yok. 

O zaman bu hayat sadece bu lezzetler için olamaz!

Yoksa sermayece en a’lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde en ednasından elli derece aşağı düşersiniz. 

Sözler 

Gerçekten çok dehşetli bir durum. Zaten hayvan kadar lezzet alamayız. Musibetler, hastalıklar birçok imtihanla dünyamız çekilmez bir hal alıyor. Ayrıca onlardan daha aşağı bir seviyeye düşüyoruz. Hâlbuki meleklerden daha üstün olma kapasitemiz var. Evet hayatın anlamı sadece hayvan gibi yemek, uyumak, gezmek olmamalı. Bu kadar basit olmadığına göre demek ki  Çok daha önemli bir amacı var. 

Şimdi esas gayelerimizin ne olduğuna bakalım:

   Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini hem hayatının suretini hem hayatının sırr-ı hakikatini hem hayatının kemal-i saadetini bir derece anlamak istersen bak: 

   Senin hayatının gayelerinin icmali dokuz emirdir:

Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir. 

Sözler 

Külli şükretmek deyince aklımıza namaz geliyor. Şimdi Mektubattan bir yer okuyalım.  

Hem şükrün envâı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi, namazdır.

Mektubat 

Namazda bütün ibadetlerin numunesi var. Oruç, hac… Namaz hepsinin birleştiği bir ibadettir. 

 Hem şükür içinde sâfi bir iman var; hâlis bir tevhid bulunur. Çünkü, bir elmayı yiyen ve “Elhamdü lillâh” diyen adam, o şükürle ilân eder ki: “O elma doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetin hediyesidir.” 

Mektubat 

Biz de namazla geçmişte bize verilen nimetlerin şükrünü eda ediyoruz. Çünkü sahip olduğumuz hiçbir şeyi kendimiz satın almadık. Hepsi Allah tarafından ihsan edildi. Bin rekat namaz kılsak bile, mesela gözümüzün şükrünü eda edemeyiz. Ama Allah rahmetiyle kabul edeceğini söylüyor. Gerçekten tam karşılığını isteseydi veya adaletiyle muamele etseydi, hiç kimse cenneti kazanamazdı. 

Evet ilki duygular terazileriyle nimetleri tartmak ve külli şükretmek.

  İkincisi: Senin fıtratında vaz’edilen cihazatın anahtarlarıyla esma-i kudsiye-i İlahiyenin gizli definelerini açmaktır, Zat-ı Akdes’i o esma ile tanımaktır. 

Bizde bazı cihazatlar, bazı latifeler var. Bunlar enaniyet, kalp, vicdan, duymak, görmek gibi şeylerdir. İşte biz bu anahtarlarla esma-i kudsiyenin gizli definelerini açıyoruz. Bizim bu dünyaya gönderiliş amacımız neydi? Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek.  

Peki esmaları nasıl tanıdığımızı da öğrenelim.

Mesela: “Ben kendime bakıyorum ve görüyorum ki başıboş değilim. Kendi kendine doğmuş olamam. Ben yaratılmışım. O zaman beni bir yaratan var.” İşte buradan Hâlık esmasını görmüş oluyoruz. 

“Bende bir can var, hayat var. O zaman bana bu canı, hayatı veren Muhyi ve Hayy olan Allah’tır.

Bende cüzi bir irade var, bazı konularda tercih yapabiliyorum. Demek ki bu kâinatı yoktan var etmeyi seçen ve bu kadar sanatlarla, ilimlerle dolu yaratan irade sahibi bir Allah var.” Buradan irade sıfatını görmüş olduk. 

“Sonra ben sınırlı olsa da görüyorum. Bana görme özelliğini veren Zât elbette sınırsız bir şekilde görüyordur. Bunu hissediyorum. Çünkü beni, ihtiyaçlarımı görüyor ve bana cevap veriyor.” İşte buradan da Basir esmasını görüyoruz. 

Dualarımıza cevap verilince Mucib esmasını görüyoruz. Mesela cüzi bir kudretimiz var. Belli başlı şeylere gücümüz yetiyor. Burada Kâdir-i Mutlak olan Allah’ı görüyoruz. 

Bu tefekkürü çoğaltabilirsiniz. 

Evet ikincisi: Bize verilen cihazatlarla Esmâ-i Kudsiye-i İlahiyeyi tanımaktır.

   Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, (sergi dünyası) mahlukat nazarında, esma-i İlahiyenin sana taktıkları garib sanatlarını ve latîf cilvelerini bilerek hayatınla teşhir ve izhar etmektir. 

Sözler 

Gerçekten bu dünya tam anlamıyla sergi dünyası. Mesela baharı düşünün: Sanki tüm mahlukat bayramlık elbiselerini giymiş, sergiye çıkmış, bize tefekkür ve temaşa ettirmek istiyor. Evet hepimizde esmaların sanatı var. Esmalar bizde de tecelli ediyor. 

Bu konuyla ilgili İşaratü’l- İ’cazdan bir bölüme bakalım: 

Ve esmâ-i hüsnâdan her birisinin tecellîgâhı olan her bir âlemden bir örnek, bir nümune, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır.”

“Eğer insan, maddî ve mânevî herbir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriate imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecellî eden sıfatla o âlemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir âyine olur.”

İşaratü’l- İ’caz

Bize verilen cihazları Allah’ın emrettiği şekilde kullanmalıyız. Mesela aklımızı haram şeylerle değil hayırlarla meşgul edeceğiz. Ruh, kalp ve vicdanımızı günahlarla kirletmemeye çalışacağız. Hafızamızı zararlı şeylerle doldurmayacağız. Böyle yaparsak Allah’ın bize verdiği bu kıymetli anahtarları karanlığa atmamış oluyoruz. Onları Nur esması gibi parlatarak sergilemiş olacağız. Evet sergi dünyasında bizim de sergimiz böyle olmalıdır. 

   Dördüncüsü: Lisan-ı hal ve kàlinle Hâlık’ının dergâh-ı rububiyetine ubudiyetini ilan etmektir. 

Sözler 

En çok nerede ilan ediyoruz? 

Namazda ilan ediyoruz. Aslında her şey namaza bağlanıyor. Bizler namaz emrinin altyapısının ne kadar dolu olduğunu unutuyoruz. Bazen bize ülfet oluyor ama hayatın gayesinin en büyük noktası namazda toplanıyor. 

Namaz dışında ise ubudiyet ile ilan ediyoruz. İbadet demiyor, ubudiyet diyor. Çok daha geniş bir kavram. Hayat içinde islam ahlâkını göstermek, islam ahlakıyla ahlâklanmak hepsi buraya bağlanıyor. 

   Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifatat-ı âsârını gösterdiği gibi sen dahi esma-i İlahiyenin cilvelerinin sana verdikleri letaif-i insaniye murassaatıyla bilerek süslenip o Şahid-i Ezelî’nin nazar-ı şuhud ve işhadına görünmektir. 

17. Sözde bu meselenin açılımı var. Şöyle ki:

Hâlık-ı Rahîm ve Rezzak-ı Kerîm ve Sâni’-i Hakîm; şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrâyin suretinde yapıp bütün esmasının garaib-i nukuşuyla süslendirip küçük büyük, ulvi süflî her bir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’amattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temaşagâha gönderir. 

Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıtalara taksim ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hattâ bir cihette her bir günü, her bir kıtayı, birer taife ruhlu mahlukatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvi bayram yapmıştır. 

   Ve bilhassa rûy-i zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melaikeleri ve sekene-i semavatı seyre celbedecek bir cazibedarlık görünüyor.

Sözler

O kadar güzel sanatlar var ki melekler bile hayran kalıyor. 

Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor ki akıl tarifinden âcizdir. 

   Fakat bu ziyafet-i İlahiye ve bayram-ı Rabbaniyedeki ism-i Rahman ve Muhyî’nin tecellilerine mukabil ism-i Kahhar ve Mümît, firak ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise 

 وَسِعَتْ رَحْمَتٖى كُلَّ شَىْءٍ “Rahmeti herşeyi kaplamıştır.” (A’râf Sûresi 156)

rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakatı vardır. Bir ciheti şudur ki: 

   Sâni’-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, her bir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla dünyadan merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor. İstirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor. Ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelan-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor. 

Sözler

Yaşlı ve hasta bir insanı düşünün. Âhirete olan isteği tabii ki artar. Bu dünya için talimgah diyoruz. İnsan tabii ki askerden terhis olunca sevinir.

   Altıncısı: Zevi’l-hayat olanların tezahürat-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyatları; ve rumuzat-ı hayatiye denilen, Sâni’lerine tesbihatları ve semerat ve gayat-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-hayat’a arz-ı ubudiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkür ile görüp şehadetle göstermektir. 

Sözler 

Burada ne kastedildiğine bakalım.  Zevi’l-hayat diyor. Sadece biz mi hayat sahibiyiz? Hayır. Bütün canlılar aslında bizden daha güzel kulluk yapıyorlar. Tesbihatlarını, ubudiyetlerini eksiksiz yerine getiriyorlar. Demek ki bizim bir vazifemiz de mahlukatın tesbihlerini Allah’a sunmaktır. Peki nasıl sunuyoruz? Namazda tahiyyatta sunuyoruz. 

   Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük numunelerini vâhid-i kıyasî ittihaz ile Hâlık-ı Zülcelal’in sıfât-ı mutlakasını ve şuun-u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Mesela sen, cüz’î iktidarın ve cüz’î ilmin ve cüz’î iraden ile bu haneyi muntazam yaptığından şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır. 

Sözler

Bazı insanların resim çizme yeteneği vardır ve bunu sergiler. Diğer insanlar da onu över eserlerini satın alırlar. Peki karşılaştıralım. Sizce resim mi daha mükemmel yoksa dışarıda gördüğümüz günbatımı, doğa, kuşların cıvıltısı, denizler mi daha mükemmel? 

Tabii ki doğadaki güzellikleri seçeriz. Peki bu güzelliklerden lezzet almak için para ödedik mi? Hayır. Hepsi bizde Allah’ın rahmetinin ihsanı olarak gösteriliyor. Her istidadımıza ayrı nimetler verilmiş. Peki duvarda olan milyon dolarlık resmi saatlerce konuşurken, neden Allah’ın sanatlarını saatlerce tefekkür etmiyoruz? Üstelik daha göremediğimiz sayısız güzellik var. Mesela uzay; hâla keşfetmeye yeni şeyler bulmaya devam ediyorlar. 

Birde şöyle düşünelim. Rabbimiz ucu bucağı olmayan şu kainatta tenezzül ederek bize Peygamber, kitap göndermiş diyor ki: Kulum yanlış yola gitme. Körü körüne kendini cehenneme atma. Rahmetim gazabımı geçmiştir. Namazını kıl. O kadar rahmetli ki iki namaz arasında olan mübah işleri sevap olarak sayıyor. 

Burada ölçü birimi olan bir vâhid-i kıyasî var. Bizde olan küçük numuneleri görerek Allah’ın sıfat ve esmalarını buluyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz gibi bizde olan cüzi ilim, kudret, irade.. bütün bunları düşünerek Allah’ın sonsuz ilim, kudret ve iradesini buluyoruz. 

Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın her biri kendine mahsus bir dil ile Hâlık’ının vahdaniyetine ve Sâni’inin rububiyetine dair manevî sözlerini fehmetmektir. 

Sözler 

Mahlukatın her biri ayrı bir dille Allah’ı tesbih ediyor. Bu konuyla ilgili Risale-i Nur’un başka bir bölümünde şöyle geçiyor:

Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra’dlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidar nevaz.

Terennümât-ı hava, naarât-ı ra’diye, nağamât-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı birer tesbih-i rahmet, hakikate bir mecaz.

Eşyada olan asvat birer savt-ı vücuttur; ben de varım derler. O kâinat-ı sâkit birden söze başlıyor: “Bizi câmid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!”

Lemeât

 Bu seslerin hepsi bize huzur ve lezzet veriyor. Onların hepsi kendi lisanıyla Allah’ı zikrediyorlar.

   Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlahiye ve gına-yı Rabbaniyenin derecat-ı tecelliyatını anlamaktır. 

Sözler 

Yukarıda bizde az olan numunesi olan özelliklerden Allah’ı tanıyorduk. Burada ise acz ve zaafımızla kudretini, fakrımızla zenginliğini görüyoruz. 

Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envaı miktarınca, taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. 

Sözler 

Bunu en iyi Ramazan’da anlıyoruz. Oruç tutarken, belki normalde yüzüne bakmadığımız ekmek gözümüzde nasıl kıymetli oluyor. Orada Allah’ın verdiği nimetlerin kıymetini fark ediyoruz. 

Onun gibi sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla nihayetsiz kudret ve gına-yı İlahiyenin derecatını fehmetmelisin. İşte senin hayatının gayeleri, icmalen bunlar gibi emirlerdir. 

Sözler 

Bu kısımla ilgili 33. Sözde şöyle geçiyor:

“Birinci Vecih: Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir.

Sözler 

Gündüz vakti ışığı açsak hiçbir şey fark etmiyor. Gece vakti gelince o ışığa ihtiyaç duyacak kadar fark ediliyor. 

Öyle de insan, za’f ve acziyle, fakr u hâcâtıyla, naks ve kusuru ile bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ… Pek çok evsâf-ı İlâhiyyeye bu suretle âyinedârlık ediyor.”

Sözler 

Demek ki bizim dünyaya gönderiliş amacımız çok geniş, çok ehemmiyetli meselelermiş. Çoğu namaza ve tefekküre bakıyormuş. Allah’ı anlamaya, esmalarını tanımaya bakıyormuş.

İşte, ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gayâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri cami’ olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hiç ender hiç olan muvakkat huzûzât-ı nefsaniyeye, geçici lezâiz-i dünyeviyeye sarf edip zayi edersin? Eğer zayi etmemek istersen, geçen temsil ve hakikate remzeden

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ٭ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ٭ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ٭ وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ٭ وَ السَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ٭ وَ الْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ٭ وَ نَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ٭ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَ تَقْوٰيهَا ٭ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ٭ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ٭ 

“Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden aya ve onu gösteren güne ve onu örten geceye ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve insana ve onu intizamla yaratana; sonra da ona kötülüğü bildirip ondan sakınmayı ilham edene. Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran da hüsrana düşmüştür.” 

(Şems Sûresi, 91:1-10.)

suresindeki kasem ve cevab-ı kasemi düşünüp amel et. 

 اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَ قَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَ ارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ 

Allahım! Risalet semâsının güneşi ve nübüvvet burcunun ayına, hidayet yıldızları olan âl ve ashâbına salât ve selâm olsun. Bize ve erkek-kadın bütün mü’minlere rahmet et. Âmin, âmin, âmin

Sözler

Nasıl Yeniden Dirileceğiz?

Dersimiz Haşir meselesi, yeni yeniden dirilmek, ve âhiret üzerine olacak. Şimdi 10. Sözden 2. Hakikate bakacağız. 

 Bizler elhamdülillah ahirete inanıyoruz. Ama bu inancımızı daha sağlam bir şekilde tahkiki hâle getirirsek, kesin olarak gelecek olan âhirete daha çok çalışırız. Dünya hayatımızı da daha doğru bir şekilde yaşarız. Çünkü hesabı düşünürüz. Nefis zaten iman ediyoruz diyerek vesvese verebilir. Ama böyle iman hakikatlerinin tekrarı çok önemli. Tasdik mertebesine gelmesi için tekrar edilmelidir.

Üstad’ın, derslerinde çok güzel bir metodu var. Anlatırken tefekkür yolunu kullanıyor. Gözümüzün önünde, kainatta olan olayları nazarımıza veriyor. Onların üzerinden anlatarak aklımızı ikna ediyor. Evet bizler iman ediyor olabiliriz ama hem aklımızla, hem kalbimizle, hem ruhumuzla iman etmek çok daha başkadır. İşte bu dersler aklı, kalbi, ruhu ve bütün letaifleri ikna edecek şekilde yapılmıştır. 

İkinci Hakikat:   

   Bâb-ı kerem ve rahmettir ki, Kerim ve Rahîm isminin cilvesidir.

Sözler 

Bab kapı demektir. Kerem ise Allah’ın ihsanı ve ikramı demektir. Bu derste haşri rahmet ve kerem kapısından ispat edeceğiz. Kerim ve Rahim isimlerinden haşre ulaşacağız. 

   Hiç mümkün müdür ki: Gösterdiği âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu âlemin Rabbi; kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine şayeste mücazatta bulunmasın.

Sözler 

Üstad burada bize bir soru soruyor ve diyor ki: Hiç mümkün mü? Gözünüzü çevirip  kâinata bakın. Şimdi kâinata baktığımızda Allah’ın kerim esmasını görüyoruz. Kâinatta olan ve bize verilen ikramı inkar edemeyiz. İkramları saymaya kalksak asla bitiremeyiz. İşte soruyor: Bu kadar ikram eden, cömert bir zâtın bu ikramlara devam etmemesi mümkün mü? Devamıda ise sonsuz izzet ve sonsuz gayret sahibi bir Rab diyor. Allah-u Teâla sonsuz izzet ve sonsuz kerem sahibidir. Elbette sonsuz izzet ve kerem sahibi bir Rabbin ikramları bu fani dünya ile sınırlı kalamaz. Biz esmalarına bu dünyada sadece bir kısmının tecellisini görüyoruz. Hepsinin tam tecellisini ahirette göreceğiz. 

Geçici bir dünya için bu kadar masraf eden bir Rabb’i düşünelim. Bakıyoruz türlü türlü yiyecekler,  güzellikler, bize verilen ikramlar… hepsi geçici bir dünya için yaratılmış. Eğer bu nimetlerin hepsi bir gün bitecek ise ne kadar çok verilirse verilsin bir ehemmiyeti olmaz. Bâki olmazsa lezzet yerine bize daha çok hüzün verir. Çünkü biteceğini biliyoruz. 

 Evet şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tut tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. 

Sözler 

Sadece önümüzde cereyan eden olaylara bakalım. Bir çocuk dünyaya geliyor ve onun rızkı Annesinin göğsünden geliyor. Peki o sütü ona annesi mi veriyor? O sütü oradan çıkarmak annenin elinde midir? Demek ki o rızkı ona veren biri var. 

Her dertliye ummadığı  yerden yetiştiriliyor. Derdimize de yine O yetişiyor. Mesela herkes muhakkak parmağını kesmiştir. Kesildikten bir süre sonra hiçbir şey yapmasak bile iyileşiyor. Gerçekten muazzam bir durum, ülfet olduğu için fark etmiyoruz. Düşündüğümüz, tefekkür ettiğimiz zaman ne kadar muazzam bir şey olduğunu anlıyoruz. Üstad bizi bu derste tefekküre yönlendiriyor. Parmağımız kesildiğinde, yaralandığımızda onları iyileştirmeye bizim gücümüz yeter miydi? Hâlbuki biz hiç fark etmeden hücreler bir an da bir emirle harekete geçiyorlar ve iyileşiyor. Şimdi bu kadar küçük bir derdimizle bile ilgilenen, bizi düşünen bir zâtın bizim en büyük derdimiz ve isteğimiz olan bâki olma isteğine  karşılık vermemesi mümkün müdür? Kendimizi dinlersek ebediyet istediğimizi duyabiliriz. 

Öyle ulvî bir keremle ziyafetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedâheten (açıkça) gösteriyor. 

 Meselâ, bahar mevsiminde cennet hurileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misal libaslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaatıyla süslendirip hizmetkâr ederek onların latif elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit en tatlı, en musanna meyveleri bize takdim etmek; hem zehirli bir sineğin (arı) eliyle şifalı en tatlı balı bize yedirmek; hem en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin (ipek böceği) eliyle bize giydirmek; hem rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak; ne kadar cemil bir kerem, ne kadar latif bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır.

Sözler 

Buradan, bu nimetleri müşahede ederek, Allah’ın ne kadar kerem ve rahmet sahibi olduğu ve cömertçe ikram ettiği anlaşılıyor.

 Hem insan ve bazı canavarlardan başka, Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mahluka kadar herşey kemal-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması; büyük bir celal ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.

Sözler 

Evet bazı insan ve canavarlar hariç herkes görevini muhteşem bir şekilde yapıyor. Koskoca Güneş asla emirlerin dışında çıkmıyor. Yıldızlar, gezegenler hiçbiri emrin dışına çıkmıyor. İtaat ediyorlar. 

Peki bunlar bize neyi gösteriyor? 

Hepsini idare eden izzet sahibi bir Rabb’in olduğunu gösteriyor. Çünkü izzet ve kudret olmazsa itaat olmaz. Muhteşem bir itaate şahitlik ediyoruz. Bu itaatin olması için, emir veren zâtın izzet sahibi olması gerekir. 

Bütün bunları düşündükten sonra tekrar soralım. Sonsuz kerem ve izzet sahibi bir Rabb’in geçici bir dünya yaratması sizce mümkün mü? 

Elbette mümkün değil. 

Hem gerek nebatî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün vâlidelerin o rahîm şefkatleriyle ve süt gibi o latif gıda ile o âciz ve zaîf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedaheten anlaşılır.  

   Bu âlemin mutasarrıfının madem nihayetsiz böyle bir keremi, nihayetsiz böyle bir rahmeti, nihayetsiz öyle bir celal ve izzeti vardır. Nihayetsiz celal ve izzet, edebsizlerin te’dibini ister. 

Sözler 

 İzzet sıfatı insanlarda da var. Misal herhangi biri bize, ailemize hakaret etse, izzetimiz buna müsaade eder mi? Hemen karşılık veririz. 

Peki izzet sıfatının gerçek sahibi kimdir? 

Allah’tır. O zaman sonsuz izzet sahibi olan Allah’ı düşünelim. Yarattıkları onu tanımayacak ve yarattığı her şeye tesadüf diyecekler. Emir ve yasaklarına uymayarak isyan edecekler. Sonsuz izzet sahibi bir Rabb’in bunu cezasız bırakması mümkün mü? 

Nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister, nihayetsiz rahmet; kendine lâyık ihsan ister. Halbuki bu fâni dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüz’den ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecelli eder.

Sözler 

Evet bu dünyada esmaların sadece birazı tecelli eder. Tamamını göremiyoruz. Birazını bile şaşkınlıkla izlediğimizden, tamamını şu an idrak edemeyiz. Bu dünya fani olduğundan Allah’ın sonsuz kerem sahibi olmasına şahit olamıyoruz. Kendine lâyık ikram edebilmesi için ebedi olan bir cennet gerekiyor. 

Evet sonsuz izzet sahibi O’na cc. karşı çıkanlara ceza vermek ister. Sonsuz kerem sahibi de ona itaat edenleri mükâfatlandırmak ister. Şimdi düşünün. Sabahın köründe namaza kalkıyoruz. Belki soğuk suyla abdest alıyoruz. Allah rızası için sabrediyoruz. Yasakladığı şeylerden uzak durarak, nefsimize ve şeytana karşı geliyoruz. Sonsuz kerem sahibi bir Rabb’in bunları karşılıksız bırakması mümkün mü?  

Hâlbuki şu an da bize verilen ikramlar, biz hiçbir şey yapmadan karşılıksız olarak veriliyor. Karşılıksız olarak böyle ikram eden bir zâtın, biz bir şeyler yaptığımız da mükâfatlandırmaması, daha çok ikram etmemesi mümkün değildir. 

Ama bu dünyaya baktığımızda ibadet edip Allah’ın emirlerini yerine getirenin de, isyan edenin de sonucu aynı oluyor. İkiside aynı toprağa gömülüyor. 

O zaman bu mükafat ve mücazat nerede olacak? 

Çünkü bu dünyada zahiren her şey adaletsiz görünüyor. Zalim izzetinde, mazlum zilletinde ölüp gidiyor. Adaletin olması için başka bir mekan kurulmalı. Esmaların tam tecelli etmesi ve o iki ayrı yaşayan insanın hak ettiğini alması için Haşir olmalı, büyük bir mahkeme kurulmalıdır. 

Demek o kereme lâyık ve o rahmete şayeste bir dâr-ı saadet olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran Güneşin vücudunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. 

Sözler 

Âhireti inkar edebilmek için, önce bu varlık âlemini inkar etmemiz gerekir. Eğer bu varlık âlemini kabul ediyorsak ahireti kabul etmek zorundayız. Çünkü Allah bizi bir gün yok etme niyetiyle yaratsaydı, bu kadar esmalarının tecellisine mazhar etmezdi. Mazhar etse bile, bir gün yok olacak düşüncesiyle lezzet değil sadece elem vereceğinden, hiçbir anlamı olmazdı. 

Mesela: bir elma yediğimizde; “Acaba elma bir gün bitecek mi? Yok olacak mı?” diye endişe duyuyor muyuz? 

Hayır. Çünkü elmayı yerken çekirdeğini görüyoruz. Çekirdek bize elmanin devamının olduğunu gösteriyor. 

Eğer yok olma düşüncesiyle, dünya dolusu nimet verilse bile asla lezzeti olmaz. Aksine nimet ne kadar çok olursa o kadar acı verir. Çünkü ölünce daha çok nimetten uzaklaşmış oluyor. 

Çünki bir daha dönmemek üzere zeval ise; şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı, meş’um bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakikat-ı rahmetin intıfası lâzım gelir. Hem o celal ve izzete uygun bir dâr-ı mücazat olacaktır. Çünki ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor, te’hir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil. Bazan dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azablar gösteriyor ki: İnsan başıboş değil, bir celal ve gayret sillesine her vakit maruzdur.

Sözler

Evet bazen bu dünyada dahi ceza verir. Bunun en büyük örneği  ad ve semud kavimleridir. Onların başına toplu bir helâk gelmiştir. Bu cezalar insanın başı boş olmadığını gösteriyor. 

Şimdi dünyada bile bazı cezalar veriliyorsa, demek ki büyük günahların cezası da büyük mahkemeye bırakılıyor. Bazen dünyada olan büyük zulümler bizi çok üzüyor. İşte o zaman şu ayet bizi teselli ediyor. 

“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor…”

İbrâhîm Suresi 42

Evet hiç mümkün müdür ki; insan umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile onu tanımazsa.. hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukabilinde insan ibadetle kendini ona sevdirmese.. hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukabilinde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese; cezasız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelal bir dâr-ı mücazat hazırlamasın? Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukabil; iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?  

Sözler

Allah’ı daha iyi tanımamız için esmaları biz de tecelli eder. 

Şimdi bir insana iyilik yaptığımız zaman karşılığında bir teşekkür bekleriz. Bu insani bir duygudur. Buradan da anlıyoruz ki, bize bu hissi veren ve şükrü yaratan zât, bizden şükür istiyor. 

Ayrıca biri bize iyilik yapsa hemen ona teşekkür etmek ve karşılığında bizde iyilik yapmak isteriz. Yaptığı iyiliği unutmayız. 

O zaman sonuz kerem ve rahmet sahibi bir zâtın, yaptığımız ibadetleri unutması ve mükafatını vermemesi mümkün mü? Haşa asla mümkün değil. 

Dünyada bu mükafatı göremiyoruz. Demek ki Cenab-ı Hakk başka bir diyarda bu mükâfatı verecektir. 

Şimdi buraya kadar ne anladığımıza bakalım

Evet Üstad tefekkür  gösterdi. 

“Bak bu dünyada büyük bir ikram var ve inkar edilemez.” dedi. 

Biz de: Evet Üstad’ım gerçekten gözümüzün önünde büyük bir ikram var.” dedik. 

Sonra: “O zaman bu muhteşem ikramı yaratan sonsuz kerem sahibidir.” dedi.

Biz de tasdik ettik. 

Daha sonra bize sordu: “Peki böyle sonsuz kerem ve izzet sahibinin dünyada göremediğimiz adaleti başka bir diyarda yapmaması, burada gösterdiği numunelerin ahirette asıllarını, hakikatlerini göstermemesi mümkün müdür? 

Elbette mümkün değildir.

Bazen akıl şöyle bir şüphe atabilir. Nasıl mümkün olacak? Nasıl tekrardan dirileceğiz? Sanki akla uzak gibi görünüyor ve uygun gelmiyor. Aslında akla çok uygun. Çünkü biz bu görünen âlemi kabul ediyoruz. Burası hiç yoktan var edildi. Yoktan var eden bir zâtın, yeniden var etmesi mi zor olacak. 

Risale-i Nur’da bununla ilgili bir temsilde şöyle geçiyor:

Bir orduyu kumandan tek seferde toplar. Sonra ordu dağılır. İkinci kez toplaması sizce daha mı zor olur. Elbette hayır. 

Dolayısıyla âhirete kat’i bir şekilde iman etmeliyiz. 

Şimdi haşirle alakalı bir âyete bakalım. Kur’an-ı Kerim’de haşirle ilgili birçok ayet var. Zaten üçte biri haşirle ilgilidir.  

“Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kadirdir.” 

Rûm Suresi 50 

Kışın gözümüzün önünde ağaçlar kupkuru oluyor. Sonda baharın gelmesiyle yeniden çiçek açıyor ve yeşeriyor. Gözümüzün önünde sürekli haşirler oluyor. Mesela vücudumuzda sürekli bir yenilenme ve tazelenme var. Parmağımızın kesilmesinde bile, tekrardan eski haline dönüyor. Bu bir haşir değil mi? Aslında bütün kâinat bize haşri haykırıyor. Yeter ki biz görmek isteyelim. 

Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inâyet ve rahmet ve adalet var. Elbette, dünyanın vücudu gibi kat’î olarak, âhiret de var. Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhâyı inkâr etmek demektir.

Demek, ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.

Sözler 

El Bâki Hüvel Bâki