İstiğfar ile Ruhunu – Kalbini Temizle

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”

İstiğfar; kelime olarak Cenabı Hak’tan kusurlarının affedilmesini, günahlarının bağışlanmasını dilemek ve istemek anlamına geliyor.

İstiaze; şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak. Aklımıza Euzü besmele geliyor.   اَعُوذُ بِا للّٰهِ مِـنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيــمِ “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.” 

Tahrim Suresi 8. Ayet: Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umulur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlerine koyar. O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatırken şöyle derler: “Rabbimiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter.”

Nûh Suresi 10. Ayet: Dedim ki: “Rabbinizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır.

“İnsanoğlunun her biri hatakârdır. Ancak hatakârların en hayırlısı tövbekâr olanlarıdır.”

 [Tirmizî, Kıyâmet 50, (2501); İbnu Mâce, Zühd 30, (4251).] 

Melek değiliz, mutlaka hatalara düşüyoruz. Farkında olarak ya da olmayarak.. Hata yapanların en hayırlısı tövbe edenlerdir. 

Peygamberler günahsız olduğu halde peygamber efendimiz sav neden çok fazla istiğfar ediyor? Her gün ilmi arttığı için, yeni ayetler indiği için, geçmişte yapamadığı şeylerin istiğfarını ediyor. 

Ey insan! Senin elinde gayet zayıf fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz-i ihtiyarî namında bir iraden var.

(Sözler – Risale-i Nur)

Biz hayırları Rabbimizden , şerleri ise kendimizden bilmeliyiz.

O iradenin bir eline duayı ver ki silsile-i hasenatın bir meyvesi olan cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel’unenin bir meyvesi olan zakkum-u cehenneme yetişmesin. 

   Demek dua ve tevekkül, meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tövbe dahi meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.

(Sözler – Risale-i Nur)

Dua ve tevekkül hayırlara bizi yönlendiriyor. Bu asırda nereye dönsek günahlar var. Farkında olup olmadan işlediğimiz günahlar yüzünden dilimizden istiğfar hiç eksik olmamalı. Nefsin şeytana uyarak gitmesinin baskısını istiğfar ve tövbe ile kırmalıyız. 

Evet, günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse kurt değil belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: Allah’ın Resulü (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Kul, bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Tövbe ettiği takdirde cilalanıp silinir. O günahı tekrar işlediği / günaha devam ettiği zaman, o siyah nokta da gittikçe büyür, kalbi istila eder. İşte  bu husus, ‘Hayır (Kur’an eskilerin masallarıdır, diyenlerin sözleri doğru değildir), bilakis işledikleri günahlar, onların kalplerini paslandırdı.’ (Mütaffifin, 83/14) ayetinde geçen paslanmadır.” (bk, İbn Cerir Taberî, ilgili ayetin tefsiri).

Mesela, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor. 

   Hem mesela, cehennem azabını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, cehennemin tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa bütün ruhuyla cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emare ve bir şüphe, cehennemin inkârına cesaret veriyor. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Küçük de olsa büyük de olsa hiçbir günahı küçümsemeyeceğiz. Çünkü küçük günahlar da devam ettikçe imansızlığa sebep olabilir. Büyük günah da imansızlığa sebep olabilir. Günahı işleye işleye bir şeyleri inkar etmeye başlıyor.. 

Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. 

Evet kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık-ı Zülcelal’i inkâr edemez. Etse bütün kâinat onu tekzip edeceği için susar, lâkayt kalır. 

   Fakat ona iman etmek, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi o Hâlık’ı sıfatları ile isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.

(Emirdağ Lâhikası 1 – Risale-i Nur)

Kime sığınabiliriz ki? Günah işledik peki Allah’tan başka kime gideceğiz? 

Evet küfrün divaneliğiyle, dalaletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir latîfe-i insaniye sukut eder; ebedî şeyler yerine fâni şeyler alır, yüksek fiyat verir. 

   Fakat mü’minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi ehl-i dalalet gibi ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez. 

(Barla Lâhikası – Risale-i Nur)

Müminin özelliği burada, kusurunu çabuk anlar ve istiğfar eder. Israr etmez. Günaha düştük diye ümitsizliğe düşmemeliyiz.  

Zümer Suresi 53. Ayet: De ki (Allah şöyle buyuruyor): “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”

Vahşiyi Hz. Vahşi yapan ayeti kerimeydi. Bizim ümit kesmeye hakkımız yok. Yeter ki günahta ısrar etmeyelim.  

Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin âdeta taksirattan takdis etsin. 

(Lem’alar  – Risale-i Nur)

Kusurunu itiraf etmediği için istiğfar ve istiaze yoluna gidemiyor. 

Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüz tevil ile tevil ettirir. 

 وَ عَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلٖيلَةٌ 

sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan 

 وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖٓى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖى 

dediği halde, nasıl nefse itimat edilebilir? 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Bir Peygamber nefsine güvenmediği halde biz nefsimize nasıl güvenebiliriz? 

Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse o kusur, kusurluktan çıkar; itiraf etse affa müstahak olur. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Mesela; bir arkadaşımıza bir hata yaptık. Gidip itiraf etsek, özür dilesek karşı tarafında kalbi yumuşuyor. 

Rahim esması Gafur esması sonsuz olan Zat’tan istiyoruz. Bize annemizden sonsuz kat daha merhametli bir Allah’tan affımızı istiyoruz. Çünkü biz aciziz. Samimi tövbe edip etmediğimizi de bildiği için affa müstahak oluyoruz inşallah. 

Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye ise hafiftir, azdır. 

   Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez. 

   Vazife ise yalnız, bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. 

   Kusur etse istiğfar etmeli. “Yâ Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl, âmin!” demeli ve ona yalvarmalı. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Hz. Ebû Bekri’s-Sıddîk (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki:

“İstiğfar eden kimse günde yetmiş kere de tövbesinden dönse günahta musır sayılmaz.” [Tirmizî, Daavât 119, (3554); Ebû Dâvud, Salât 361, (1514).]

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Felsefenin Karanlığı mı Kur’an’ın Nuru mu?

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain

Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve, El-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi. Ve nes-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

Kainata, olaylara, başımıza gelenlere bir felsefe gözü bir de Kur’an nuru ile baktığımız da arasındaki farkı anlamaya çalışıyoruz. Kur’an nuru ile herşey nasıl anlam ve mana buluyor, başıboş zannedilen şeyler nasıl manaya bürünüyor bunu ispat etmeye çalışacağız inşallah.

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا

“Kime hikmet verilmişse işte ona pek çok hayır verilmiştir.” Bakara Sûresi, 2:269.

Kur’an-ı Hakîm’in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmalen muvazenesi, hem hikmet-i Kur’aniyenin insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi, hem Kur’an’ın sair kelimat-ı İlahiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüçhaniyetine bir işarettir. İşte bu sözde dört esas vardır. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Kur’an’ı Kerim bizim hem şahsi hem de toplum hayatımıza terbiye verdiği dersi öğrenmeye çalışıyoruz. Bütün insanlığın yapmaya çalıştığı bir eğitim metodu var. Yanlış görülen şeyleri düzeltme çabası var. Kanunlar ile kurallar ile bu yapılmaya çalışılıyor. Bunun çözümünün aslında sadece Kur’an’ı Kerim de olduğunu, Kur’an’ı Kerime uyulduğu takdirde şahsi ve toplum hayatımızın ancak düzenli ve sağlam şekilde ilerleyebileceğini anlamaya çalışacağız. 

Felsefe deyince aklımıza sadece okullarda öğrendiğimiz felsefe gelmesin. Bizim burada bahsettiğimiz Kur’ana aykırı olan, vahyi kabul etmeyen, onun haricinde metod ve çözümler sunmaya çalışan felsefeden bahsediyoruz. Bediüzzaman hazretleri her zaman diyor ya felsefe ikidir: birtanesi Kur’an’ı Kerim ile barışık olan, o felsefe ile İslam’ın hiçbir sıkıntısı yok. Aksine o felsefe bize tefekkür penceresini açıyor. Bizde o pencere ile kâinatı okuyoruz. Allah’ın kainat kitabında ki ayetleri okumamıza vesile oluyor. Okuduklarımız neticesinde onu Allah’a bağlıyor ise bizim için güzel bir felsefedir. Bizim konu edindiğimiz felsefe ise dinle barışık olmayan, vahye aykırı olan ve herşeyi tesadüfe veren felsefedir.

Hikmet-i Kur’aniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak: 

   Bir zaman hem dindar hem gayet sanatkâr bir hâkim-i namdar istedi ki Kur’an-ı Hakîm’i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimatındaki i’caza şayeste bir yazı ile yazsın. O mu’ciz-nüma kamete, hârika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’an’ı pek acib bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri, yazısında istimal etti. Hakaikinin tenevvüüne işaret için bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrüt ile ve bir kısmını lü’lü ve akik ile ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nevini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki okumayı bilen ve bilmeyen herkes temaşasından hayran olup istihsan ederdi. Bâhusus ehl-i hakikatin nazarına o surî güzellik, manasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işaratı olduğundan pek kıymettar bir antika olmuştur. 

   Sonra o hâkim, şu musanna ve murassa Kur’an’ı, bir ecnebi feylesofa ve bir Müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe hem mükâfat için emretti ki: “Her biriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız.” Evvela o feylesof sonra o âlim, ona dair birer kitap telif ettiler. 

   Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder. Manasına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebi adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur’an’ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve manayı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin çendan Arabî bilmiyor fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu sanatlara göre eserini yazdı. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bir nakkaş Kur’an’ı Kerimi alıyor ve onu çok sanatlı bir şekilde yazıyor. Bazı kısımlarını elmas ve altınla bütün değerli şeyleri düşünelim. Okuma yazması olsada olmasada herkes onu temaşa ederdi. Bu Kur’an’ı yazan da bunu bir feylesofa ve bir müslüman alime veriyor. Bunu okuyun , tetkik edin diyor. Bakın ve fikirlerinizi yazın. Feylesof onun Kur’an olduğunu dahi bilmiyor sadece alıyor zahirdeki süslere göre fikirlerini eser olarak yazıyor. 

Amma Müslüman âlim ise ona baktığı vakit anladı ki o, Kitab-ı Mübin’dir, Kur’an-ı Hakîm’dir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahiriyesine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âlî daha gâlî daha latîf daha şerif daha nâfi’ daha câmi’… Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kudsiyesinden ve envar-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bir kitabı aldığımız da o kitabın içindeki yazıların manasıdır. Harflerin nasıl yada ne kadar yazıldığı değildir. Asıl maksat, onu okumak ve manasını anlamaktır. İşte müslüman alim de Kur’an’ı Kerim’e bakarak, anlayarak bir tefsir yazıyor. 

Kur’an’ı Kerim den maksat kainat kitabıdır. Biz kainata da bir kitap nazarı ile bakıyoruz.  Ve okumamız gereken bir kitaptır. Feylesof gözü ile baktığımız zaman bizde sadece zahirî şeylere bakmış oluruz. Ağacı çok güzel inceler ve bakarız. Ama perde arkasında ki o ağacı yaratan zat-ı, yansıyan esmaları göremezsek, ağacın varlık hikmetini öğrenmemiş oluruz. Allah’a bağlamadı isek ve onun sanatını bilmediysek hiçbir anlamı olmuyor.  

Sonra ikisi, eserlerini götürüp o hâkim-i zîşana takdim ettiler. O hâkim, evvela feylesofun eserini aldı. Baktı gördü ki o hodpesend ve tabiat-perest adam çok çalışmış fakat hiç hakiki hikmetini yazmamış. Hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü o menba-ı hakaik olan Kur’an’ı, manasız nukuş zannederek mana cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan o hâkim-i hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı. 

   Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki gayet güzel ve nâfi’ bir tefsir ve gayet hakîmane, mürşidane bir teliftir. “Âferin, bârekellah” dedi. İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise haddinden tecavüz etmiş bir sanatkârdır. Sonra onun eserine bir mükâfat olarak her bir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irade etti. 

Eğer temsili fehmettin ise bak, hakikatin yüzünü de gör: 

   Amma o müzeyyen Kur’an ise şu musanna kâinattır. O hâkim ise Hakîm-i Ezelî’dir. Ve o iki adam ise birisi yani ecnebisi, ilm-i felsefe ve hükemasıdır. Diğeri, Kur’an ve şakirdleridir. 

   Evet, Kur’an-ı Hakîm, şu Kur’an-ı Azîm-i Kâinat’ın en âlî bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır.

(Sözler – Risale-i Nur)

Bilim insanları çok şey keşfediyorlar ama asıl manasını bilmedikten sonra hiçbir şey ifade etmiyor. Ehemmiyeti kalmıyor. Bütün bu öğrendiğimiz şeyler neticesinde bir hayret uyanıp, bunlar başıboş olamaz, tesadüf olamaz diyerek bizi Allah’a ulaştırmıyorsa hiçbir ehemmiyeti kalmıyor.

Kainat kitabında hepimiz aynı şeyleri görüyoruz. Anladığımız şey de bizim amel defterimiz oluyor. Sanatlarda Allah’ın varlığını görebiliyorsak, esmalarının yansımalarını görebiliyorsak ona göre hayat yaşayıp, ona göre amel defterimizi yazıyoruz. Kainat Kitabını okuyarak kendi eserimiz olan amel defterimizi yazıyoruz.  Kainata bakarak Allah’ın varlığına ulaşabiliriz. Allah’ın varlığını biliriz ama nasıl bir Rab olduğunu ancak O’nun kelam sıfatından tecelli eden Kur’an’ı Kerim den bilebiliriz.

Kainatta Kur’an’ı Kerim’in bir tefsiri oluyor. Görselleştirilmiş hâli..

Evet, o Furkan’dır ki şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir. Hem her biri birer harf-i manidar olan mevcudata “mana-yı harfî” nazarıyla yani onlara Sâni’ hesabına bakar, “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâni’inin cemaline delâlet ediyor.” der. Ve bununla kâinatın hakiki güzelliğini gösteriyor. 

Amma ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına “mana-yı harfî” ile yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken öyle etmeyip “mana-yı ismî” ile yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış.”a bedel, “Ne güzeldir.” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müşteki eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Üstad Bediüzzaman da diyor:

Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim. Tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir. 

   Kelimelerden maksat: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır.

(Mesnevi-i Nuriye – Risale-i Nur)

MÂNA-YI HARFÎ : Kainata Allah hesabına bakmak.

MÂNA-YI İSMÎ : Kainata mevcudat hesabına bakmaktır.  

Mana-yı ismi deyince her harfin bir ismi vardır deriz. A harfi , b harfi gibi. Bu isimleri ile kelimeye baktığımız da b,i,r,i,n,c,i birşey ifade etmiyor. Ama mana-yı harfi ile bakınca “birinci” diyor.  

Hikmet; Allah’ın koyduğu kuralları dairesinde yaşayıp O’na güven duymaktır. Bize birşey emretti ise ondaki güzelliği görmek. Bize birşey nehyetti ise ondaki faydayı görmektir. Yaratılan herşey güzeldir.

Kur’an bize hikmet veriyor. 

-Hikmetli anlayış 

-Hikmetli davranış

-Hikmetli söz

Allah’ın rızası dairesinde yaşayarak hikmet sahibi olabiliriz. 

Kaynağı vahiy olmayan hiçbir düşünce insanı eğitmemiştir. 

Vahye dayanmayan hiçbir şey bize fayda sağlamayacaktır. 

Kur’ân okumaktan maksad, onun ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Nitekim Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimizin vefatından sonra, Hazret-i Âişe’ye onun ahlâkını sorduklarında:

“–Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibâretti.” (Müslim, Müsâfirîn 139; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 2) buyurmuştur.

Âl-i İmrân Suresi 192. Ayet: Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Ahiretin İspatı Mümkün mü?

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”

Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve, El-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi. Ve nes-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

Sonsuz bir esma sonsuz bir yansıma ister. 10. Sözde Üstad bize Allah’ın esmaları ile ahireti ispat ediyor. Bir kaç bölüm okuyacağız. 

Bab-ı kerem ve rahmettir ki Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.  

   Hiç mümkün müdür ki: Gösterdiği âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu âlemin Rabb’i; kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine şayeste mücazatta bulunmasın?

(Sözler  – Risale-i Nur)

Burada dünyadaki örneklerden yola çıkarak öncelikle Allah’ın rahmetini ve keremini(ikram ediciliğini) ispat edeceğiz. Sonrasında bunun ahiret bakan yönü ile devam edeceğiz.

Evet, şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki en âciz, en zayıftan tut tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor.

(Sözler  – Risale-i Nur)

Meyve kurduna baktığımız zaman çok zayıf bir canlı ama rızkın içinde yaşıyor. Denizlerin , okyanusların da içinde yaşayan canlıların da rızıkları var. Allah hiçbir canlıyı rızıksız bırakmıyor.

En zayıf, en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvi bir keremle ziyafetler, ikramlar olunuyor ki nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedaheten gösteriyor. 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Biz rızık deyince sadece dilimizin aldığı rızkı düşünüyoruz. Halbuki gözümüzün, burnumuzun, ruhumuzun, kalbimizin  rızkı var. Bir manzara izlerken gözümüzle görerek lezzet alıyoruz. Çiçeği koklayarak, dalga sesini dinleyerek lezzet alıyoruz. 

Mesela, bahar mevsiminde cennet hurileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misal libaslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaatıyla süslendirip hizmetkâr ederek onların latîf elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit en tatlı, en musanna meyveleri bize takdim etmek, hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı en tatlı balı bize yedirmek, hem en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek, hem rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak ne kadar cemil bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır. 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Allah’ın merhameti, rahmeti, kereminin binler perdeden geçmiş hâli bu dünya. Bu dünyada fragmanı görüyoruz. Esas yaşam cennette inşallah. Fragman bu kadar güzelse esas film ne kadar güzeldir.

Hem insan ve bazı canavarlardan başka, güneş ve ay ve arzdan tut, tâ en küçük mahluka kadar her şey kemal-i dikkatle vazifesine çalışması

(Sözler  – Risale-i Nur)

Herşeyin bir haddi , sınırı var değil mi? Allah’ın adetullah kanunları var. Güneş yada ay başı boş bir şekilde hareket etmiyor hepsinin bir düzeni var. Ama insan dışında isyan eden hiçbir mahluk yok. 

Zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması; büyük bir celal ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor. 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Öyle bir Allah’ın emirlerine uyuyorlar ki O’na itaat etmemeleri mümkün değil. 

Hem gerek nebatî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün validelerin o rahîm şefkatleriyle ve süt gibi o latîf gıda ile o âciz ve zayıf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedaheten anlaşılır.

(Sözler – Risale-i Nur)

Bebek doğuyor ama gözünün önünü bile göremiyor. Anne onu emzirmese yada beslemese o acizlikten ölecek. Ama Allah, onun bu acizligine karşı da başıboş bırakmıyor , annesine şefkat veriyor. 

Bu âlemin mutasarrıfının madem nihayetsiz böyle bir keremi, nihayetsiz böyle bir rahmeti, nihayetsiz öyle bir celal ve izzeti vardır. Nihayetsiz celal ve izzet, edepsizlerin te’dibini ister.

Nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister. Nihayetsiz rahmet, kendine lâyık ihsan ister. Halbuki bu fâni dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüzden ancak bir cüzü yerleşir ve tecelli eder. Demek o kereme lâyık ve o rahmete şayeste bir dâr-ı saadet olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek gibi bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir.

(Sözler  – Risale-i Nur)

Bütün aciz mahluklar için düşünelim, hepsinin rızkı ayağına geliyor. Bitki baktığımız zaman hareket edemiyor ama rüzgar, yağmur, çeşitli mahlukat ile onunda rızkı gönderiliyor. Bu kadar ikram ve bu kadar merhamet sadece bu dünyaya has olamaz. 

Çünkü bir daha dönmemek üzere zeval ise şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı meş’um bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakikat-i rahmetin intıfası lâzım gelir. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Mesela; çok sevdiğimiz biri için gelip vefat edecek ve birdaha hiç göremeyeceksin deseler, o insanın ölümünü düşünmek bile mahveder insanı.. 

Hem o celal ve izzete uygun bir dâr-ı mücazat olacaktır. Çünkü ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor, tehir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil.

(Sözler – Risale-i Nur)

Allah’ın adaletini ve ahiretteki hesabı düşünmeseydik, bu dünyanın zulümlerini hiç kimse kaldıramazdı. Zulümler yine üzücü ama biliyoruz ki Allah’ın adaleti var ve ahirette kimsenin hakkını bırakmayacak. Ayet-i Kerimede:

Zilzal Suresi 7.-8. ayetler: Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.

Buna iman ettiğimizden dolayı, zulme uğramış insanları gördüğümüz de Allah, bunun hesabını soracak diyoruz. 

Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki insan başı boş değil, bir celal ve gayret sillesine her vakit maruzdur. 

Evet, hiç mümkün müdür ki insan umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da insanın Rabb’i de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile onu tanımazsa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini ona sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukabilinde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese cezasız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zat-ı Zülcelal bir dâr-ı mücazat hazırlamasın? 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bu kadar kendini tanıttırıp, kendini sana sevdiriyor. Sınırsız ikramlar veriyor. Senden tek istediği O’na iman etmen, ibadet etmen ve günah işlediğinde tövbe etmen..

Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin? 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Biraz da ahirete imanın bu dünyamızı yaşanılır kılması konusuna bakalım. Çeşitli topluluklara göre ahirete imanın faydaları, olmazsa nasıl bir ruh halinde olacağımızı okuyalım:

Âhiret akidesi, hayat-ı içtimaiye ve şahsiye-i insaniyenin üssü’l-esası ve saadetinin ve kemalâtının esasatı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyas olarak yalnız dört tanesine işaret edeceğiz: 

   Birincisi: Nev-i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zayıf ve nazik vücudlarında bir kuvve-i maneviye bulabilirler. Ve her şeyden çabuk ağlayan gayet mukavemetsiz mizac-ı ruhlarında, o cennet ile bir ümit bulup mesrurane yaşayabilirler. Mesela, cennet fikriyle der: “Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü, cennetin bir kuşu oldu. Cennette gezer, bizden daha güzel yaşar.” 

   Yoksa her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zayıf bîçarelerin endişeli nazarlarına çarpması; mukavemetlerini ve kuvve-i maneviyelerini zîr ü zeber ederek gözleriyle beraber ruh, kalp, akıl gibi bütün letaifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya divane bir bedbaht hayvan olacaktı. 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Bir çocuk yakınını kaybedebiliyor, arkadaşını, annesini.. Bu çocuğun ahiret inancı olmazsa , bir daha onları görme ümidi olmazsa, bu acıya nasıl dayanabilir? En büyük teselli; tekrardan bir görüşme olacağı, ‘ölen sevdiğinin ondan daha güzel yerde’  olduğunu bilmesi dünyada sevinçli bir şekilde yaşamaya devam etmesini sağlayabilir. Bu sadece çocuk için değil, hepimiz için geçerlidir. 

Nev-i insanın bir cihette nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukabil bir teselli bulabilirler ve çocuk hükmüne geçen seriü’t-teessür ruhlarında ve mizaçlarında, mevt ve zevalden çıkan elîm ve dehşetli meyusiyete karşı ancak hayat-ı bâkiye ümidiyle mukabele edebilirler. 

   Yoksa o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat-i kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar, öyle bir vaveylâ-i ruhî ve bir dağdağa-i kalbî hissedeceklerdi ki bu dünya onlara zulmetli bir zindan ve hayat dahi kasavetli bir azap olurdu. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Ahiret inancı olmayan insan için bu hayat, çok güzel olsa bile çekilmezdi. Sevdiklerinden ayrılma ve bir daha görüşememe elemi olurdu. Hayatından lezzet alamazdı. 

İnsanların hayat-ı içtimaiyesinin medarı olan gençler, delikanlılar, şiddet-i galeyanda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevalarını tecavüzattan ve zulümlerden ve tahribattan durduran ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanını temin eden yalnız cehennem fikridir. 

   Yoksa cehennem endişesi olmazsa “El-hükmü li’l-galib” kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesatları peşinde bîçare zayıflara, âcizlere, dünyayı cehenneme çevireceklerdi ve yüksek insaniyeti gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Gençleri kötülüklerden uzak tutan cehennem fikridir. Allah’ın insana  verdiği 3 kuvve vardır. Bunlar ; Kuvve-i şeheviye, Kuvve-i gadabiyye ve Kuvve-i akliye’dir. Bunların bir sınırı yoktur.  İfratı; Aşırısı anlamında. Tefriti; Normalin altında. Vasatı; Olması gereken, orta kısım diye düşünebiliriz. 

İnsan iradesi ile haram ve helale dikkat ederek bunun ortasına gelmeye çalışmaz ise ya ifrat yada tefritte kalır.

Kuvve-i Gadabiyye’den örnek verecek olursak; bunun tefriti, hiçbir şey için endişe etmemektir. İfratı ise, maddi manevi hiçbir şeyden korkmamaktır. Bunun vasatı da korkması gereken yerde çekinir, cesaret göstermesi gereken yerde cesur olur.  Dinimiz, vatanımız için gerekirse canımızı ortaya koyarız. 

Kuvve-i Akliye’nin tefriti; hiçbir şeyi umursamıyor. İfratı ise, cerbeze,  sınırı olmayan zekasını yanlış yerlerde kullanmak. Vasatı ise, hikmettir. Hakkı hak, batılı batıl bilmektir. 

Ahiret inancı, insana her an izlendiği bilincini veriyor. Kimse görmese yaptığın yanlışı Allah görüyor ve bunun bir cezası var.  İnsanın bütün kuvvelerini vasatta tutmaya sebep olan ahiret inancıdır. 

Son olarak: öyle bir mahkemeye çıkacağız ki Hâkim’in kendisi şahit…

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Cenneti Hayal Edebiliyor musun?

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”

Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve, El-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi. Ve nes-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

Cenneti konuşalım. Onun güzelliğini..

Kur’an’ı Kerim’de çok fazla cennet ayetleri vardır. 

Neden cennetten konuşuyoruz?

Allah, Kur’an’ı Kerim’de cennetten çok bahsetmiştir. İnsanı gayrete ve şevke getiriyor. İnsanı doğru yaşamaya sevk ediyor. İnsan, cenneti düşününce teselli buluyor. 

Birkaç ayet meali okuyalım:

Kehf Suresi – 107 . Ayet:

İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için de konak olarak firdevs cennetleri vardır.

Bakara Suresi – 25 . Ayet:

İman eden ve iyi işler yapanlara, kendileri için zemininden ırmaklar akan cennetler bulunduğu müjdesini ver. Onlara cennetteki meyvelerden biri rızık olarak her sunulduğunda, “Bu daha önce de bize rızık olarak verilendir” derler. O kendilerine, benzer şekilde verilmiştir. Ayrıca orada kendileri için tertemiz eşler de vardır ve orada onlar sonsuza kadar kalıcıdırlar.

Zuhruf Suresi 7. Ayet:

 Orada altın tepsiler ve bardaklar cennetliklerin çevrelerinde dolaştırılacaktır. Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır ve siz orada sonsuza kadar kalıcısınız.

Sahabelerden biri, birgün diğer sahabelere “Gelin , 1 saat iman edelim” diyor. Sahabeler de bunu Peygamber efendimiz sav’e söylüyorlar. Peygamber efendimiz sav ‘de “O, sizi çok güzel birşeye davet etmiştir” diyor. Oradaki kasıt; “Gelin 1 saat iman hakikatlerini konuşalım.” Tam da bizim yapmaya çalıştığımız şey.. iman hakikatlerini anlamak.

Evet, cennet bütün lezaiz-i maneviyeye medar olduğu gibi bütün lezaiz-i cismaniyeye de medardır. 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Cennet, bütün manevî lezzetlerin kaynağı olduğu gibi, bütün cismani lezzetlerinde kaynağıdır. İnsan, bazen cenneti ruhani zevklerden ibaret sanıyor ama öyle değil. Ayetlerde bahsedilen yiyecekler, içecekler hep cismani lezzetlerdir. 

Bizim bedenimiz burada toprak olup çürüyecek peki cennette nasıl olacak diye düşünürsek. Allah orada ayrı bir beden elbisesi verecek. Allah, bütün duyularımızı tatmin edecek. 

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhari, Edeb: 96; Müslim, Birr: 165; Tirmizi, Zühd: 50, Daavât: 98; Dârimî, Rikak: 71; Müsned, 1:392, 3:104, 110, 159, 165, 167, 168, 172)

(Sözler  – Risale-i Nur)

Sen Allah Resulü’nü seviyorsan cennette onunla olacaksın. 

“Dost, dostuyla beraber cennette bulunacaktır.” Halbuki basit bir bedevî, bir dakikada sohbet-i Nebeviyede lillah için bir muhabbet peyda eder; o muhabbetle, cennette Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın yanında bulunması lâzım gelir. Halbuki gayr-ı mütenahî feyze mazhar Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir? 

Elcevap: Bir temsil ile şu ulvi hakikate şöyle bir işaret ederiz ki mesela, gayet güzel ve şaşaalı bir bağda muhteşem bir zat gayet büyük bir ziyafet, gayet müzeyyen bir seyrangâh öyle bir surette ihzar etmiş ki: Kuvve-i zaikanın hissedecek bütün lezaiz-i mat’umatı câmi’, kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehasini şâmil, kuvve-i hayaliyeyi keyiflendirecek bütün garaibi müştemil ve hâkeza… Bütün havass-ı zahire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur.

Şimdi iki dost var. Beraber o ziyafete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve-i zaikası pek az olduğundan cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve-i şâmmesi yok. Sanayi-i garibeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kabiliyeti nisbetinde ancak zevk ederek istifade eder. Diğeri ise bütün zahirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalp ve his ve latîfeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letaifi ve garaibi ayrı ayrı hissedip zevk ederek, ayrı ayrı lezzet aldığı halde o dost ile omuz omuzadır. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Aynı sofrada oturduklarını düşünelim. İkisi de ayrı ayrı zevk alıyorlar. Çünkü ikisinin istidadı farklı lezzet alıyor. İşte cennette de bu şekilde beraber bulunacak ama herkes kendi kazancına göre lezzet alacak. 

Herkesin kulluğu bir değil. Ama bu dünyada sevdiğimiz insanlarla görüşmesek bu bizim için üzücü olur. Cennet üzüntü yeri olmadığı için görüşmelere de engel değil. 

Madem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyaya kadar fark oluyor. Elbette dâr-ı saadet ve ebediyet olan cennette bi’t-tarîkı’l-evlâ dost, dostu ile beraber iken her birisi istidadına göre sofra-i Rahmanu’r-Rahîm’den, istidatları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa beraber bulunmalarına mani olmaz. Çünkü cennetin sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umumun damı arş-ı a’zamdır. 

   Nasıl ki mahrutî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir fakat birbirinin güneş görmelerine mani ol maz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de cennetler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehadîsin mütenevvi rivayatı işaret ediyor.

(Sözler  – Risale-i Nur)

Şuan ki dünya hayatımız da ülfet var. Cennette sıkılmak yok.

Dünya imtihan, cennet mükafat yurdudur. Cennette ibadet olmayacak ama Marifetullah devam edecek. 

Bu dünyaya baktığımız da yaratılan herşey insana hizmet ediyor. Rızıklar, güneş, bulutlar … İnsan olarak hem müslümanlara hem kâfirlere, cennette ise herşey sadece Müslümanlara hizmetkâr olacak. 

 Bakara Suresi 25. Ayet: İman eden ve iyi işler yapanlara, kendileri için zemininden ırmaklar akan cennetler bulunduğu müjdesini ver. Onlara cennetteki meyvelerden biri rızık olarak her sunulduğunda, “Bu daha önce de bize rızık olarak verilendir” derler. O kendilerine, benzer şekilde verilmiştir. Ayrıca orada kendileri için tertemiz eşler de vardır ve orada onlar sonsuza kadar kalıcıdırlar.

A’râf Suresi 43. Ayet: (Cennette) onların altından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: “Bizi bu nimete kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik. Hakikaten rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.” Onlara, “İşte size cennet. Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık o sizin oldu” diye seslenilir.

Tevbe Suresi 72. Ayet: Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedî olarak kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve adn cennetlerinde güzel meskenler vaad etmiştir. Allah’ın rızâsı ise hepsinden büyüktür, işte büyük bahtiyarlık da odur.

Dünyadaki asıl gayemiz Allah’ın rızası olmalı, zaten cennette onun ihsanıdır.

Cennete girecek kişilerin özellikleri ise;

Ra’d Suresi 20-21-22-23-24 Ayetler:

Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler, yeminlerini asla bozmazlar.

 Onlar Allah’ın, korunmasını emrettiği bağı koruyan, rablerine saygıda kusur etmeyen, hesabın kötü sonuç vermesinden korkan kimselerdir.

Ve onlar rablerinin rızasını elde etmek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda gizli açık harcayan, kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarındır.

O güzel son, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından lâyık olanlarla birlikte girecekleri adn cennetleridir; melekler de “Sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun! Dünya yurdunun ardından ulaştığınız sonuç ne güzel oldu!” diyerek her kapıdan onların yanına girerler.

Nahl Suresi 31. Ayet: Girecekleri yer, zemininden ırmaklar akan adn cennetleridir; orada diledikleri her şeye sahip olacaklar. Takvâ sahiplerini Allah böyle ödüllendirecektir.

Muhammed Suresi 15. Ayet: Rabbine itaatsizlikten sakınanlara vaad edilen cennetin temsili şudur: İçinde doğal nitelikleri bozulmamış su ırmakları, tadı bozulmamış süt ırmakları, içenlere lezzet veren şarap ırmakları, süzülmüş bal ırmakları bulunan bir bahçedir. Onlar için ayrıca orada her meyveden mevcuttur, üstelik rablerinden bir de bağışlama lütfu. Şimdi bunlar, ateşte devamlı kalan, bağırsaklarını parçalayan kaynar su içirilen kimseler gibi olur mu hiç?

Sabahalerin cennet ile ilgili bir sorusu; 

Büreyde (ra) Bir adam Resulullah (s.a.s)’a: “Cennette at var mı?” diye sordu. Aleyhissalatu vesselam da:

“Allah Teala Hazretleri seni cennete koyduğu takdirde, kızıl yakuttan bir at üzerinde orada dolaşmak isteyecek olsan, o seni istediğin her yere uçuracaktır.”

buyurdular. Bunun üzerine diğer biri de: “Cennette deve var mı?” diye sordu. Ama buna Aleyhissalatu vesselam öncekine söylediği gibi söylemedi. Şöyle buyurdular:

“Eğer Allah seni cennete koyarsa, orada canının her çektiği, gözünün her hoşlandığı şey bulunacaktır.” (Tirmizi, Cennet 11)

Gelelim cennetin en büyük nimeti olan Allah’ın cemalini seyretmeye..

Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mesudane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatının ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.

(Mektubat – Risale-i Nur)

Rabbim inşallah bizlere nasip etsin. Bu dünyada az bir zaman sabretmemize ve itaat etmemize karşılık ebedi bir alem var. Biz burada cennetimizi inşa ediyoruz. 

Ne mutlu sizlere ki hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz. 

(Mektubat – Risale-i Nur)

En son bir ayet ve Hadisi Şerif ile bitirelim.

Sâd Suresi 49-50. Ayetler:  Bu bir hatırlatmadır. Kuşkusuz Allah’a itaatsizlikten sakınanlara çok güzel bir gelecek, kapıları kendilerine ardına kadar açılacak adn cennetleri vardır. 

Kim korkarsa akşam karanlığında yol alır. Kim akşam karanlığında yol alırsa hedefine varır. Haberiniz olsun Allah’ın malı pahalıdır, haberiniz olsun Allah’ın malı cennettir. (Tirmizî, Kıyâmet, 19)

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Neden Salavat Getiriyoruz

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”

Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve, El-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi. Ve nes-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

Bu dersimiz de, Mevlid Kandili olması hasebiyle, efendimiz (sav.)’den bahsetmeye çalışacağız. Onun mübarek şahsiyetini hatırlamaya, ona salavat getirmenin neden bu kadar önemli olduğunu, sıklıkla neden salavat getirmemiz gerektiğini konuşacağız inşaallah. 

Ahzâb Suresi 56. Ayet: Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun.

Salat ya da çoğulu olan salavat; dua, istiğfar, rahmet gibi manalara gelmektedir. Allah Teâlâ’nın Fahr-i  alem Efendimize (asm.) salat etmesi ise rahmet, inayet, lütuf ve kerem manasınadır.

Allah’ın peygamber efendimiz (sav)’e salat etmesi, Ona rahmet ve ikram etmesi anlamındadır. Melekler ve bizim salatımız da peygamber efendimiz (sav)’e dua etmemizdir. O halde biz salavat getirerek, efendimiz (sav)’e yağan rahmet yağmurunun altına girmiş oluyoruz.

اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ 

cümlesi, namaz tesbihatında okunurken inkişaf eden latîf bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım fakat işaret nevinden bir iki cümlesini söyleyeceğim. 

Gördüm ki gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayalin fevkalâde inbisatından ve mahiyet-i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı o gecede bir menzil gibi gördüm.

Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (asm) hayalen müşahede ettim. 

(Lem’alar – Risale-i Nur) 

Bütün kâinatı nurlandıran, aydınlatan, peygamber efendimiz (sav)’in mübarek şahsiyetidir. 

Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman, menzildeki zatlara selâm ettiği gibi “Binler selâm  

 {*Hâşiye: Zat-ı Ahmediye’ye (asm) gelen rahmet, umum ümmetin ebedî zamandaki ihtiyacatına bakıyor. Onun için gayr-ı mütenahî salât yerindedir. Acaba dünya gibi koca, büyük ve gafletle karanlıklı, vahşetli ve hâlî bir haneye birisi girse ne kadar tedehhüş, tevahhuş, telaş eder ve birden o haneyi tenvir ederek enis, munis, habib, mahbub bir Yaver-i Ekrem sadırda görünüp, o hanenin Mâlik-i Rahîm-i Kerîm’ini o hanenin her eşyasıyla tarif edip tanıttırsa ne kadar sevinç, ünsiyet, sürur, ışık, ferah verdiğini kıyas ediniz. Zat-ı Risalet’teki salavatın kıymetini ve lezzetini takdir ediniz.} 

 sana yâ Resulallah!” demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güya bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum, yani sana tecdid-i biat, memuriyetini kabul ve getirdiğin kanunlarına itaat ve evamirine teslim ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifade edip; benim dünyamın eczaları, zîşuur mahlukları olan umum cin ve insi konuşturup, her birerlerinin namına bir selâmı, mezkûr manalarla takdim ettim. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Bütün kâinatı karanlık olarak düşünelim. Yeni gelmişiz bu aleme, hiç bir bilgimiz yok. Nerden geldik? Nereye gidiyoruz? Biz kimiz? Gibi kafamız da bir sürü soru işaretleri var. Bir Nur geliyor ve bize tüm kainatı aydınlatıyor. Bize haberler getiriyor. Kimin kulu olduğumuzu, bu alemi yaratanınnasıl bir Rab olduğunu anlatıyor ve bütün sorularımıza cevap veriyor. 

Şimdi de efendimiz (sav)’in makamının, Allah katında ne kadar kıymetli olduğunu anlamaya çalışmak için şu vecizeleri okuyalım.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâinat bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü’l-enbiya ve’l-mürselîn, İmamü’l-müttakin, Habib-i Rabbü’l-âlemîn Hazret-i Muhammed’dir. 

(Mesnevi-i Nuriye  – Risale-i Nur)

Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm olduğu gibi en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Ve keza bütün nimet hazinelerini açmak salahiyetinde olan nimet-i imana vesile olan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm dahi öyle büyük bir nimettir ki nev-i beşer ile’l-ebed o zatı (asm) medh ü sena etmeye borçludur.

(Şualar – Risale-i Nur)

“Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek.”

(Lem’alar)

“O, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın

serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.” 

(Sözler)

“Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u

Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.”

(Mesnevi-i Nuriye, Habbe)

“Bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.”

(Mesnevi-i Nuriye, Habbe)

“Dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur.”

(Mesnevi-i Nuriye)

“Büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.”

(Mesnevi-i Nuriye)

“Pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur.”

(Mesnevi-i Nuriye, Habbe)

“Pek büyük bir saray farz edilirse, nur-u Muhammedî o Sultan-ı

Ezelin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle

âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdi ve teşrifatçı olur.”

 (Mesnevi-i Nuriye)

Böyle bir zât’a ne kadar salavat getirsek azdır.. Bir de bu mübarek zât bize çok düşkün. 

Tevbe Suresi 128. Ayet: Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur.

“Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”

(Müslim, Fezâil 19)

Peygamber efendimiz sav hayatı boyunca bizim için dua etti. Miraç’da bizzat Allah ile görüşüp yine bize geri dönüyor. Ümmetine o kadar dua ediyor ki, Allah O’na şefaat hakkı veriyor. Ümmeti de ancak onun yolundan giderek ve salavatlar ile o şefaate mazhar olabilir.

Salâvat getirmek ile aslında şunları tekrar etmiş oluyoruz;

Yani sana tecdid-i biat, memuriyetini kabul ve getirdiğin kanunlarına itaat ve evamirine teslim ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifade edip; benim dünyamın eczaları, zîşuur mahlukları olan umum cin ve insi konuşturup, her birerlerinin namına bir selâmı, mezkûr manalarla takdim ettim. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Peygamber efendimiz (sav)’in Allah’ın bir memuru olduğunu kabul edip, hak olduğunu kabul edip, getirdiği kanunlara itaat ediyorum, diyerek biatımızı tazeliyoruz. 

Hem o getirdiği nur ve hediye ile benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvir ediyor, nimetlendiriyor diye o hediyesine şâkirane bir mukabele nevinden “Binler salavat sana insin!” dedim. Yani senin bu iyiliğine karşı biz mukabele edemiyoruz, belki Hâlık’ımızın hazine-i rahmetinden gelen ve semavat ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyaz ile şükranımızı izhar ediyoruz, manasını hayalen hissettim.

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Bütün mahlukatta peygamber efendimiz sav’e salât ve selam halindedir.  Ağaçların, taşların ona selam etmesi gibi.. 

O zât-ı Ahmediye (a.s.m.), ubudiyeti cihetiyle, halktan Hakka teveccühü hasebiyle, rahmet mânâsındaki salâtı ister. Risaleti cihetiyle, Haktan halka elçiliği haysiyetiyle selâm ister. Nasıl ki cin ve ins adedince selâma lâyık ve cin ve ins adedince umumî tecdid-i bîatı takdim ediyoruz. Öyle de, semâvat ehli adedince, hazine-i rahmetten, herbirinin namına bir salâta lâyıktır. Çünkü getirdiği nurla herbir şeyin kemâli görünür ve herbir mevcudun kıymeti tezahür eder ve herbir mahlûkun vazife-i Rabbâniyesi müşahede olunur ve herbir masnudaki makasıd-ı İlâhiye tecellî eder. Onun için, herbir şey, lisan-ı hal ile olduğu gibi, lisan-ı kàli de olsaydı, “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulallah” diyecekleri kat’î olduğundan, biz umum onların namına,

اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ بِعَدَدِ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ وَبِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالنُّجُومِ     

(Cinler ve insanlar sayısınca, melekler ve yıldızlar adedince milyonlar salât insin sana, ey Allah’ın Resûlü.)

mânen deriz. 

Yani bütün varlıklar eğer konuşma yetenekleri olsaydı, binler salavat getireceklerdi, o zaman bu konuşma kabiliyeti bize verildiğine göre, o varlıklar adına da binler milyonlar salavat getirmek bize vazife oluyor. 

 Sual: Salavatın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir? 

   Elcevap: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma salavat getirmek, tek başıyla bir tarîk-ı hakikattir. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Çünkü Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bütün ümmetinin dertleriyle alâkadar ve saadetlerine nasibedardır. Nihayetsiz istikbalde, ebedü’l-âbâdda nihayetsiz ahvale maruz ümmetinin bütün saadetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. (Barla Lahikası)

“Nebiyy-i Zîşânın (a.s.m.) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir

sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o

sofradan akıyor. Resul-i Zîşâna (a.s.m.) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya

edilen dâvete icâbettir.” (Mesnevi-i Nuriye, Hubâb)

   Hem Resul-i Ekrem; hem abd hem resul olduğundan ubudiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki ubudiyet halktan Hakk’a gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu  اَلصَّلَاة  (es-salat) ifade eder. Risalet Hak’tan halka bir elçiliktir ki selâmet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrasına muvaffakıyet ister ki  سَلَام  (selam) lafzı onu ifade ediyor. 

   Hem biz   سَيِّدِنَا (seyyidina) lafzıyla tabir ettiğimizden diyoruz ki: Yâ Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki bize sirayet etsin. 

 اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

(Barla Lâhikası)

Burda ince bir nükte var, biz hep Peygamberimizi Allah’ın elçisi olarak görmüştük, ancak aslında o Allah katında da bizim elçimiz. Bizim isteklerimizi, ihtiyaçlarımızı Allah’a bildiriyor, bizim adımıza dualar ediyor, istiğfarlar ediyor, ümmetinin bağışlanması için gayret gösteriyor.

Zaten bu nedenle ümmeti için çok dualar etmesi vesilesi ile Rabbimiz ona şefaat hakkı veriyor.

Peki bizden Allah’a bahsetmesi için, bizi hatırlaması için bizim ne yapmamız lazım?

Bu dünyadayken daha fazla salavatlar selamlar göndererek; ben de senin ümmetindenim ya Resulallah, mahşer günü şefaatinde beni de unutma dememiz lazım adeta.

“Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır.” (Lem’alar)

“Salâvat-ı şerîfeyi getiren adam, zât-ı Peygamberîyi (a.s.m.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taallûk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salâvat getirmeye müşevviki olsun.” (Mesnevi-i Nuriye)

Yani Peygamber Efendimiz (sav) ne kadar iyi tanırsak, ona o kadar salavat getirmeye iştiyakımız artar. Sünnetlerini hayatımıza geçirmeye çalıştığımız gibi, ona bol bol salavat da getirmeye şevkimiz artar.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Malını Allah’a Satmak Kâr mı Zarar mı?

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”

Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve, El-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi. Ve nes-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

6. Sözü defalarca okuyup üstüne konuşmuş olsak bile “bugün ne istifade edeceğim, nasibim de ne varmış. Rabbim bize neleri açacak ve neleri gösterecek.” bilinciyle okumaya, anlamaya çalışalım. 6. Söz o kadar derindir ki, Abdullah Yeğin abi “6. Söz’ü hakkıyla anlayan insan, Risale-i Nur’un tamamını anlar, Allah’ın ve Resulü’nün muradını anlar.” demiştir.

Bismillahirrahmanirrahim 

Tevbe Suresi – 111 . Ayet: Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır….

Cenneti ve  Rabbimizin rızasını nasıl kazanabiliriz? Onu anlamaya çalışacağız .

Nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciği dinle: 

Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emaneten birer çiftlik verir ki içinde fabrika, makine, at, silah gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Padişah, o iki nefere kemal-i merhametinden bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: 

   “Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır, pek büyük bir fiyat size vereceğim.

(Sözler – Risale-i Nur)

Padişahın (Allah’ın) cömertliğine bakar mısınız? Kendi malını, emaneten verdiği kişilerden daha iyi koruyacağı için onlardan satın alıyor. Hem o eşyaların korunmasını sağlıyor hem de boşa gitmesini engelliyor, hem o emanetçileri orayı muhafaza yükünden kurtarıyor.

Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masarifatını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levazımatı, ben deruhte ederim. Bütün vâridatı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr… 

(Sözler – Risale-i Nur)

Teklif çok güzel değil mi? İnsan hemen bu alışverişi ve bu ticareti yapmak ister. 

Eğer bana satmazsanız zaten görüyorsunuz ki hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhude gidecek. Hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız. Hem o nazik, kıymettar âletler, mizanlar, istimal edilecek şahane madenler ve işler bulmadığından bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhafaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emanette hıyanet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasaret içinde hasaret… 

Hem de bana satmak ise bana asker olup benim namımla tasarruf etmek demektir. Âdi bir esir ve başı bozuğa bedel, âlî bir padişahın has, serbest bir yaver-i askeri olursunuz.” 

   Onlar, şu iltifatı ve fermanı dinledikten sonra o iki adamdan aklı başında olanı dedi: 

   — Baş üstüne, ben maaliftihar satarım. Hem bin teşekkür ederim. 

   Diğeri mağrur, nefsi firavunlaşmış, hodbin, ayyaş, güya ebedî o çiftlikte kalacak gibi dünya zelzelelerinden, dağdağalarından haberi yok. Dedi: 

   — Yok! Padişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam… 

   Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki herkes haline gıpta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, has sarayında saadetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hale giriftar olmuş ki hem herkes ona acıyor hem de “Müstahak!” diyor. Çünkü hatasının neticesi olarak hem saadeti ve mülkü gitmiş hem ceza ve azap çekiyor. 

(Sözler- Risale-i Nur)

 Senin olmayan ve sana emanet olan malını Allah, senden satın alıyor. Bunun karşılığında kazanacağı kârıda sana verecek. 

İşte ey nefs-i pür-heves! Şu misalin dürbünü ile hakikatin yüzüne bak. Amma o padişah ise ezel ebed Sultanı olan Rabb’in, Hâlık’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mizanlar ise senin daire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zahirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yaver-i ekrem ise Resul-i Kerîm’dir. Ve o ferman-ı ahkem ise Kur’an-ı Hakîm’dir ki bahsinde bulunduğumuz ticaret-i azîmeyi, şu âyetle ilan ediyor: 

 اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

Tevbe Suresi 111. Ayet: Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır.

(Sözler  – Risale-i Nur)

Bizim çiftliğimiz maddi manevi sahip olduğumuz herşeydir. Gözümüz, duyularımız, ruhumuz, kalbimiz ve görünmeyen her şeyimiz bunun içinde. Pazardan satın almadık yada bir tezgahta işlettirmedik. Hepsini Allah bize yoktan var edip ikram etti. Hepsi bizim için emanet. Bize Yaveri Ekremini çok rütbeli birini gönderdi. Peygamber efendimizi (sav). gönderdi. Bize padişahın fermanını. Burada ki fermandan kasıt iseKur’an’ı Kerimdir.

Ve o dalgalı muharebe meydanı ise şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem her şey elimizden çıkacak, fâni olup kaybolacak. Acaba bâkiye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken birden semavî sadâ-yı Kur’an işitiliyor. Der: “Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette güzel ve rahat bir çaresi var.” 

Sual: Nedir? 

   Elcevap: Emaneti, sahib-i hakikisine satmak. 

   İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var. 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Bu teklif hepimize sunuluyor. Az önce ki teklifi okuyunca herkes malımı Allah’a satarım diyor. Çok yüksek bir kazanç ve karlı bir ticaret. Peki nasıl satarız malımızı Allah’a?

Blze ikram edilen, görüp görmediğimiz bütün duyularımızı Allah’ın istediği gibi kullandığımız zaman Allah’a satmış oluyoruz. Hakkımız olmadığı halde de ücret alıyoruz. 

Sattığımız da nelere kazanıyoruz? 

Birinci kâr: Fâni mal, beka bulur.

(Sözler – Risale-i Nur)

Çok zengin olduğumuzu düşünelim. Zekâtını sadakanı vermedin. O yine birgün bitecek, malın bitmese bile senin ömrün bitecek. Bunu Allah yolunda harcayarak sonsuza gönderebilirsin. 

Çünkü Kayyum-u Bâki olan Zat-ı Zülcelal’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkiye inkılab eder, bâki meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zahiren fena bulur, çürür. Fakat âlem-i bekada, saadet çiçekleri açarlar ve sümbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyadar, munis birer manzara olurlar. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bizde bir sürü cihazat var. Mesela ömrümüzü, vaktimizi Allah’a, O’nun için medreseye gidip ders dinleyerek satabiliriz. Allah için yaptığımız her işte vaktimizi ömrümüzü Allah’a satmış oluyoruz. 

İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Cennet ucuz mu?

Üçüncü kâr: Her aza ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar. 

   Mesela, akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir âlet olur ki geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifanesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner.

(Sözler – Risale-i Nur)

Bize emanet olan bir cihazda akıldır. Eğer Allah’a satmazsak bu akıl bile bizim için kötü bir şeye dönüşür. Ezen, sıkıntı veren.. Geçmişin elemleri, geleceğin korkusu.. Ancak Allah’a sattığımız da  çok güzel bir nimete dönüşüyor. 

İşte bunun içindir ki fâsık adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.

Eğer Mâlik-i Hakiki’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar. 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Allah’ı kainatta yansıyan binbir türlü esmalarından tanıyoruz. Akıl Allah yolunda kullandığın da bu esmaların definelerini açan anahtar hükmünde oluyor. Bunu diğer organlarımız içinde düşünelim. 

Mesela, göz bir hâssedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni’-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir se yircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

(Sözler – Risale-i Nur)

Allah’a satmak demek, Allah’ın razı olmadığı şeylere bakmayacaksın demektir. 

Mesela, dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzak-ı Kerîm’e satsan o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar. 

   İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede? 

(Sözler – Risale-i Nur)

Sana verilen cihazları Allah’a satmış olunca âlây-ı illiyyine çıkmış oluyorsun. Bu da dünyada cenneti sana yaşatmış oluyor. Çünkü o gözü amacına uygun kullandığın zaman; için, kalbin ve ruhunda huzurlu oluyor.

Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve azaları kıyas etsen anlarsın ki hakikaten mü’min cennete lâyık ve kâfir cehenneme muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi; mü’min, imanıyla Hâlık’ının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir, hıyanet edip nefs-i emmare hesabına çalıştırmasıdır. 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Hayatımız boyunca karşımıza ya sağ ya sol yol çıkar. Bunlardan birini seçeriz muhakkak.. Günlük hayatımızda yapacağımız herşeyi ya Allah için yaparız yada terkederiz. 

Bugün gözünü ne için kullandın?

Bugün aklını ne için kullandın?

Ömrünün ne kadarını Allah’a sattın?

Hayatımızın her anını Allah’a satamasak bile bir müjde var. 

“Hem namaz kılanın diğer mübah, dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır.”

(Sözler – Risale-i Nur)

5 vakit namazına dikkat etmiş insan günahlardan sakınarak bütün vaktini Allah’a satmış oluyor. 

Dördüncü kâr: İnsan zayıftır, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Aczini fakrını bileceksin ona göre sahibine vereceksin.

Beşinci kâr: Bütün o aza ve âletlerin ibadeti ve tesbihatı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, cennet yemişleri suretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler. 

İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasaret içinde hasarete düşeceksin. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Malımızı Allah’a satmazsak hem bütün bu kârlardan mahrum kalıp hem de 5 de hasaretimiz olacak.

Birinci hasaret: O kadar sevdiğin mal ve evlat ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bu günümüz, bu vaktimiz zaten geçecek. Ya fani olup gidecek yada onu Allah’a satarak bâkiye göndereceksin. Ömür de geçip gidecek..

İkinci hasaret: Emanette hıyanet cezasını çekeceksin. Çünkü en kıymettar âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin. 

Üçüncü hasaret: Bütün o kıymettar cihazat-ı insaniyeyi, hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlahiyeye iftira ve zulmettin. 

   Dördüncü hasaret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zayıf beline yükleyip zeval ve firak sillesi altında daim vaveylâ edeceksin. 

Beşinci hasaret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir. 

   Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat’â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye ise hafiftir, azdır. 

   Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez. 

   Vazife ise yalnız, bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. 

   Kusur etse istiğfar etmeli. “Yâ Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl, âmin!” demeli ve ona yalvarmalı. 

(Sözler – Risale-i Nur)

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

PEYGAMBER GEREKLİ MİYDİ?

Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim

Bismillahirrahmanirrahim

Rabbişrah lî sadrî. Ve yessir lî emrî. Vahlul ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî.

Bugün Peygamberimizin hak peygamber oluşundan bahsedeceğiz ve onu kabul etmeyenlere cevap niteliğinde bir ders yapacağız inşaallah.

Bütün çiçeklerin açması, ağaçların meyve vermesi için güneşe nasıl ihtiyaç varsa, kalp ve gönüllerin nurlanması ve akılların irşadı için de hidayet güneşi olan peygamberlere o derece ihtiyaç vardır. Çünkü tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvi hakikatler, ancak onlar ile anlaşılır ve bilinir.

Dünyada her hastalığın bir tabibi olduğu gibi, içtimaî ve manevî hastalıkların tabibi de peygamberlerdir. İnsanlara Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını anlatmak, onları bir çok manevî hastalıklardan korumak ve cehaletten kurtarıp, fikren ve ilmen terakki ettirmek için peygamberler gereklidir.

BİRİNCİ NÜKTELİ İŞARET  

   Şu kâinatın sahip ve mutasarrıfı elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek tedvir ediyor. 

  Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Madem konuşacak, elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuurun içinde en cem’iyetli ve şuuru küllî olan insan nev’i ile konuşacaktır. Madem insan nev’i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kabil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. 

Mektubat 

Öyle bir nizam düşünelim ki, mesela bir devlet veya belediye başkanı halkın tümüyle konuşmaz. Birilerini görevlendirir insanlar da o kişilerle konuşur. Yardımcıları vasıtasıyla halka kuralları, kanunları, hikmetleri, faydaları öğretir.

Bu burada bu yüzden var, bu bu yüzden gerekli diye anlatır.

İşte Rabbimiz de insan ile konuşurken; şuurlu, bilinçli, tefekkür eden, düşünen, anlayacak ve bunun hikmetini görecek olan ile konuşur. 

   Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı ulvi ve nev-i beşere mukteda olacak olanlarla konuşacaktır; elbette dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en âlî ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktida etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü manevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nurani kısmı ve ehl-i imanı, mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve resul yapacak ve yapmış ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır. 

Mektubat 

İnsanın dostu onu över, düşman övmez. Fakat peygamberimizin o kadar âli bir ahlakı vardı ki, düşmanları dahi onu övüyordu.

Peki neden bizim böyle bir rehbere ihtiyacımız var? 

Hz. Peygamber’e uymadan Kur’an anlaşılmaz. Meselâ; Kur’an’da namaz emredilmiştir, ama hangi vakitlerde, kaç rekat ve nasıl kılınacağı bildirilmemiştir. Zira Kur’an bir ilmihal kitabı değildir. Namaz gibi diğer bütün emir ve yasakları da tatbik edip anlatan Resûl-i Ekrem’dir. Evet, insan, Hâlik-ı Hakîm’in şu kâinat kitabında kudret kalemiyle yazdığı âyât-ı tekviniyesinden, kendi aklı ile çok cüz’i şeyler anlayabildiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm’i sadece okumakla veya âyetlerinin sadece meallerine nazar etmekle de çok az şey anlayabilir. Madem ki bir insan Kur’an’a tabi olmak istiyor, öyle ise Resûl-i Ekrem’e uymalıdır. Bunu emreden Cenâb-ı Hakk’tır.

Haşir Sûresi 7.Ayette mealen şöyle buyrulur:

…Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.

 Nisa Sûresi 80. Ayette ise:

Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.

Aklımıza şu gelebilir: O bir peygamber ben ise sıradan bir insanım, nasıl onun gibi olabilirim? Bu vesveseyi izale etmek için devam edelim.

Birinci Esas: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın çendan her hali ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şahit olabilir fakat her hali, her tavrı hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü Cenab-ı Hak onu beşer suretinde göndermiş, tâ insanın ahval-i içtimaiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saadetlerini kazandıracak a’mal ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve her biri birer mu’cizat-ı kudret-i İlahiye olan âdiyat içindeki hârikulâde olan sanat-ı Rabbaniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlahiyeyi göstersin. 

Mektubat

Önceki derslerimizde bahsettiğimiz gibi bize Allah’ı anlatan üç rehber vardır:

-Kainat kitabı

-Peygamber Efendimiz (a.s.m)

-Kur’an’ı Kerim

Peygamber Efendimiz Aleyhisselâm’dan Allah’ı tanıyabiliyoruz, bize Allah’ı anlatıyor. Allah’ın bize gönderdiği kitabı nasıl yaşayacağımıza örnek oluyor. Peygamberimize ilk peygamberlik verildiğinde insanlar diğer peygamberlere yapıldığı gibi  “Allah neden bir insan gönderdi? Neden bir melek göndermedi?” gibi itirazlar yöneltti.

Çünkü biz onu örnek alacağız. Allah nasip ettikçe insanlara mucizelerini gösterecek ve insanlığıyla, ubudiyetiyle bize örnek olacak.

Tabiri caiz ise, ilkokulda sınıfın çalışkan bir öğrencisi için denir ki: ‘’Onu örnek alın.’’ Efendimiz Aleyhisselâm da insanlar arasında ubudiyet cihetinden kemal noktasında en üst seviyede.

Eğer ef’alinde beşeriyetten çıkıp hârikulâde olsaydı bizzat imam olamazdı; ef’aliyle, ahvaliyle, etvarıyla ders veremezdi.

Mektubat

İnsan, mücerred akıl ile Allahü Teâlâ ‘nın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes’in kudsî sıfatlarını ve esmasını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini bilemeyeceğinden Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavî kitaplar gönderdi. Zira, bu hakikatlar, ancak vahyin ziyâsiyle görülebilir ve peygamberlerin tebliği ile bilinebilir. İnsan, bütün kemâlât ve faziletlere ancak vahyin ziyası altına girmekle mazhar olabilir; ibadet, tâat, hamd, zikir ve tefekkür ile terakki eder, istidadına göre marifetullahın hadsiz mertebelerinde tekâmül eder, kâinattaki garip san’atları, acib nakışları ve hakimane tezyinatı hayretle tefekkür eder, Rabb-i Rahîminin nihayetsiz ikram ve ihsanlarına şükür ve hamd ile mukabelede bulunur, Cenâb-ı Hakk’ı, vücudu vacip, ilmi muhît, kudreti nihayetsiz, irâdesi mutlak; mahlûkatı ise, vücudu sonradan var olan hâdis, sonsuz âciz, ilmi nakıs, irâdesi cüz’i olarak bilir.

Fakat yalnız nübüvvetini muannidlere karşı ispat etmek için hârikulâde işlere mazhar olur ve inde’l-hace ara sıra mu’cizatı gösterirdi. Fakat sırr-ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezasıyla, elbette bedahet derecesinde ve ister istemez tasdike mecbur kalacak derecede mu’cize olmazdı. 

   Çünkü sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktiza eder ki akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın. Eğer gayet bedihî bir surette olsa o vakit aklın ihtiyarı kalmaz. Ebucehil de Ebubekir gibi tasdik eder. İmtihan ve teklifin faydası kalmaz. Kömür ile elmas bir seviyede kalırdı.

Mektubat

Vahyin ziyası altına girmeyen ve ondan istifade etmeyenler, ya süfli arzularının peşinde koşar, sefahate giderler veya dünyanın aldatıcı ve geçici zevkleri ile kendilerini avutmaya çabalarlar. Yahut bir kurtuluş reçetesi olarak hayalî doktrinlere ve felsefenin vehmî düsturlarına yapışırlar. O’nun ulûhiyetinin şânına yakışmayan batıl itikatlarla kendilerini tatmin etmek isterler. Sırat-ı müstakimden gitgide uzaklaşır, hayır ve kemâlâta istidatları kalmayacak derecede tedenni ederler. Artık bu tip insanlar, teselliyi inkârda ve Allah’a düşmanlıkta aramaya başlarlar.

Buraya kadar bir peygamberin neden gerekli olduğunu , neden bir peygambere uymamız gerektiğini ve peygamberin neden gönderildiğini anlamış olduk.

Çok hileli bir tavırla akla şüpheler atmaya çalışan bir güruh var. Müslüman görünümlü ama ateizmden, deizmden daha tehlikeliler. Biz Kurandan başka kitap okumayız ve sadece Kuran’ı Kerim’den deliller getiririz deyip hadisleri inkar eden, sünneti inkar eden bir güruh. Bizim davamız kesin, kuvvetli ve kat’i bir dava. Ayet-i kerîmelerle de akla uygun olarak ispat edeceğiz. Kuran’ı Kerim zaten bizim baş kitabımız. Biz Peygamber Efendimiz (a.s.m)’in hayatını okuyarak, Kuran-ı Kerîm’i anlamaya çalışıyoruz. Fakat soruyu öyle bir şekilde yöneltiyorlar ki, kişi ’’ Sana Kur’an yetmiyor mu?’’ diye sorunca, hayır yetmiyor denildiğinde imansız hissettirebiliyor. Birazdan onların bu basit iddialarinı 2+2=4 derecesinde çürüteceğiz.

Onların Kur’an’dan delil olarak getirdiği 2 ayet var. 

Birincisi En’am Sûresi 59.Ayet:

Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.

En’am Sûresi 38.Ayet:

Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

Biz de bu ayetleri kabul ediyoruz. Evet Kuran’ı Kerim’de her şey vardır ama herkes okuyamaz. İfade etmeye çalıştığımız şey aslında tam olarak bu. Kur’an-ı Kerîm’in bir çok yerinde Rabbimiz, Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’a  ‘’biz emrettik sen de onu açıkla’’ gibi ifadeler kullanıyor. Yani Kur’an-ı Kerim emreder, Resul-i Ekrem Aleyhisselat-u vesselam da bize onu anlayacağımız şekilde beyan eder yani açıklar. Buna bir örnek verecek olursak Nahl Sûresi 44. Ayet-i Kerîmede şöyle buyuruluyor:

(O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.

Buradan da anlayacağımız gibi Efendimiz Aleyhissalatu vesselamı dinlemek ve Kur’an-ı Kerîm’i ondan anlamaya çalışmak bizzat Rabbimizin emri. Bu soru Bediüzzaman Hazretlerine de iletiliyor. Onun verdiği cevabı beraber okuyalım:

Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur’ân’dan ibarettir. Yaş ve kuru herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet, herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları, bazan alâmetleri, ya sarahaten(açıkça), ya işareten, ya remzen, ya ibhâmen (üstü kapalı), ya ihtar (Allah’ın bazı kullarına hususi ihtar ettiği bazı ihtar manalar) tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur’ân’a münasip bir tarzda ve iktizâ-yı makam münasebetinde, şu tarzların birisiyle ifade ediliyor.

Sözler

Kur’ân-ı Kerîm hem müfessir bir eserdir hem de müfesser bir eserdir. Yani hem açıklayıcı bir eserdir, yani bize bir çok şeyi açıklar hem de müfesser yani açıklanan bir eser. Kur’an-ı Kerîmde bazı şeyler vardır, açıklanmaya muhtaçtır. Evet her şey vardır ama açıklandığında biz onu anlıyoruz. Her şeyin apaçık anlatıldığına değil, her şeyin açıklandığına vurgu yapılmıştır. Bizler de bunu en iyi ona bizzat muhatap olan Efendimiz aleyhissalatu vesselamdan, onun sünnetinden, sözlerinden ve hayatından öğrenebiliriz.

Bu duruma bir örnek olarak “Kainat Kitabı” dediğimiz, hepimizin gördüğü bir kitap var. Hepimiz için bir ayet aslında. Ayetin kelime manası ‘delil’ dir. Çiçek bir ayettir, dağ bir ayettir, güneş bir ayettir. Bu kâinat kitabının muhtelif yerlerinden bizlere ders veren mütefennin kimseler ve keşşaf zâtlar var. Bir çiçeğe biz baktığımızda rengini görür, kokusunu alırız. Çiçekten bizlerin okuduğu şeyler çok azdır ama o alanda uzmanlaşmış, çiçeği inceleyen, belki atomlarına kadar inceleyen bir insanı dinlediğimizde çok daha derin şeyler öğreniriz. Yine güneşe baktığımızda bizi ısıttığını vs görürüz ama o alanda uzmanlaşmış, güneşi araştıran, dünyaya ne kadar uzak olduğunu bilen, keşfeden bir insandan dinlediğimizde aslında ne kadar derin bir manası olduğunu öğrenmiş oluruz. Bütün bunları öğreneceğimiz kişi, o alanda kendisini en iyi geliştiren, belki atomlarına kadar incelemiş mütehassıs kişidir. Dolayısıyla bizler onun anlattıklarından baktığımızda o ayeti, mesela çiçek ayetini, daha iyi anlamış oluyoruz. Aynı şey Kur’an-ı Kerim için de geçerli. Kuran’ı Kerim’in ayetleri vardır ama hepimiz anlayamayabiliriz. Anlamak için de ilim gerekir. O alanda uzmanlaşmış, arapçası fasih olan, belki kendisini o ilme adayan insanların başta peygamberler, daha sonra müçtehitlerin sözleriyle daha iyi anlayabiliyoruz. 

Başka bir örnek üzerinden konuşalım. Bizler tahlil yaptırdığımızda tahlil sonuçları kağıtta apaçık bir şekilde yazar. Biz onu anlayabilir miyiz, genellikle hayır. Tahlil sonuçları için doktora gideriz çünkü doktor tıp ilmini okumuştur bu sebeple sonuçlarımızı daha iyi okur ve bize anlatır. Bizler de bu duruma itiraz etmeyiz. “Ben daha iyi anlarım.” demeyiz. Çünkü biliriz ki o ilim doktorda var. Evet her şey kağıtta apaçık yazıyor fakat ben anlayamayacağım. Dolayısıyla bir hastalığım varsa teşhis edemeyeceğim ve tedavisini de uygulayamayacağım. Aynı şey Kuran’ı Kerim için de geçerli.

Kur’an-ı Kerîm, içinde tüm ilaçlar olan bir eczane, peygamberler ise bizlere o eczaneden ilaçlar veren ve ilaçları nasıl kullanmamız gerektiğini öğreten muallimler. Sahabe efendilerimiz ise, ilaçları düzgün bir şekilde kullanınca nasıl faydalı olduğunu gösteren numunelerdir. Bizler baş kitabımız olan Kur’an-ı Kerîm’i nasıl anlamamız, yaşamamız gerektiğini Efendimiz Aleyhisselatu Vesselâm’ın hayatından okuyarak öğreniyoruz ve onlara uyan sahabeler de bizim için her biri birer örnek, her biri birer yıldız hükmünde. 

İşte Kur’an-ı Kerîm’in her bir ayetinde, kelimesinde hatta her bir harfinde ne derece azametli nurlar, ne gibi eczalar ve nasıl ince manalar bulunduğunu ve her bir ayetin ne kadar azim ve büyük olduğunu anlayabilmemiz için de elbette ki onun birinci muhatabı, en büyük müfessiri ve mütehassısı olan Hazreti Peygambere ve onun yolundan giden mürşid, müceddid ve âlimlere ihtiyacımız var. Aksi halde ne kadar sathi (yüzeysel) bakış açısı ile ve ne derece cahil olacağımızı da anlamış olduk. 

‘’Kur’an-ı Kerîm’i neden tam anlamıyla anlayamıyoruz ve meal neden yetersiz kalıyor?’’ bu soruların cevaplarına da bakalım.

Kur’an dili olan Arapça,  1 buçuk milyon kelime hazinesi olan bir dildir. Eski, öz Türkçemiz ise  78.000 kelime hazinesi olan bir dildir. Bu kadar geniş kelime haznesine sahip olan bir kitabı biz bu kadar sığ bir dil ile anlayamayız. Şöyle düşünebiliriz: Okyanusa bir bardak daldırdığımızı düşünelim, elimizdeki bardağın içindeki su okyanustandır ama okyanus değildir. Meal Kur’an’dandır ama Kurân değildir. Ayrıca Kur’an’ı anlamak için yalnızca arapçayı bilmek de yeterli değildir. Öyle olsa bütün Araplar bu konuda en iyileri olurdu. Fasih Arapçayı bilmek ve bu ilim ile sürekli ve devamlı münasebette olmak, ilgilenmek gerekiyor.

Buna bir örnek: 

Er-ruh kelimesi Kur’an’da 4 farklı kasıt şekilde geçer. 

1- Allah (C.C.)

2- Cebrail (A.S)

3 -Kur’an’ı Kerim

4 -İnsan Ruhu

Bizler bu kelimeyi okuduktan sonra, “tefsire-açıklamaya ihtiyacım yok” deyip, yalnızca “kendi aklımla anlarım” diye düşünürsek, büyük bir yanılgıya düşeriz. Mesela Rabbimizin Zâtından bahsedilen yerde, insanın ruhunu merkeze aldığımızda işin başından hata yapmış oluyoruz. Bizler Kur’an’ı daha iyi anlamak için tefsirlere başvuruyoruz fakat tefsir bir Kur’an’dır demiyoruz. Kuran tek kaynak değil temel kaynak. Ehli sünnet olan İslam alimlerinin kitapları ve tefsirler, Kur’an ve hadislerden süzülmüştür.

 Demek ki her şey Kur’an’da var, fakat herkes her şeyi göremez.

Hem asr-ı saadette, mu’cizatı ve medar-ı ahkâm ehadîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abâdile-i Seb’a, kitabetle kaydettiler. Hususan Tercümanü’l-Kur’an olan Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Amr İbni’l-Âs, bâhusus otuz kırk sene sonra, tabiînin binler muhakkikleri, ehadîsi ve mu’cizatı yazı ile kaydettiler.

   Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler; yazı ile muhafaza ettiler.

   Daha hicretten iki yüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbule vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp bazı mülhidlerin veya fikirsiz  veya hıfızsız veya nâdanların karıştırdıkları mevzu ehadîsi tefrik ettiler, gösterdiler. 

   Sonra ehl-i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm temessül edip yakaza halinde onun sohbetiyle müşerref olan Celaleddin-i Süyûtî gibi allâmeler ve muhakkikler, ehadîs-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler.

 Mektubat

Hadislerin günümüze nasıl ulaştığı belki saatlerce konuşulur ama biz kısaca şunları da söylemiş olalım. Günümüze Hadis-i şerifler kadar sağlam ulaşan bir kaynak yok. O kadar titizlikle aktarılıyor ki, rivayet edilen kişiden alabilmek için Hadisin ravisinde  19 şart aranıyor. Bu şartlar içinde Müslüman olması, sıddık olması (asla yalan söylememesi), büyük günah işlememiş olması, takva sahibi olması,  hafızasının kuvvetli olması gibi daha birçok şart aranıyor. Bu şartlardan bir tanesi bile yerine gelmediğinde (örneğin 18/19 tamam olsun) sahih olarak alınmıyor. Mevzu hadis olarak alınıyor. Sahih olarak alınması için bütün ravilerin tek tek hayatlarına bakılıyor, inceleniyor, ondan sonra naklediliyor.

Cây-ı hayrettir ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mübalağasız binler vecihte binler çeşit insan, her biri bir tek mu’cizesiyle veya bir delil-i nübüvvet ile veya bir kelâmı ile veya yüzünü görmesiyle ve hâkeza birer alâmetiyle iman getirdikleri halde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik mütefekkirleri imana getiren bütün o binler delail-i nübüvveti, nakl-i sahih ile ve âsâr-ı kat’iye ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfi gelmiyor gibi dalalete sapıyorlar. 

Mektubat

اَلْبَاقٖى هُوَالْبَاقٖى 

El-Bâki Hüve’l-Bâkî

Kâinat Kitabı

Bismillahirrahmanirrahim 

Elhamdülillâhi rabbilâlemine vessalatu vesselâmü âlâ seyyidinâ muhammedin ve âlâ âlihi ve sahbihi ecmain. 

Bugün İnşallah Mesnevi-i nuriyeden bir ders yapacağız. Dersimizin konusu çok önemli. Hepimizi  çok yakından ilgilendiriyor. Sürekli gördüğümüz, muhatap olduğumuz ama fark etmediğimiz bazı şeyleri fark etmeye çalışacağız. Kainat kitabını nasıl okumamız gerektiğini anlamaya gayret edeceğiz. Bize verilen bazı vazifeler, görevler var. 

  • İnsan olarak nasıl bir varlığız? 
  • Neden bu dünyaya geldik? 
  • Vazifemiz nedir? 
  • Allah’ın bizden beklentisi nedir? 
  • Bu kainat sarayını neden önümüze sermiş? 

gibi sorular hepimizin aklına geliyor. Elbette bütün bu sorulara risalelerden cevaplar bulabiliriz ancak biz bugünkü dersimizde daha çok kainat kitabını okumaya çalışacağız. Belki bir satır, belki bir kelime okumaya çalışıp nasibimizi almaya gayret edeceğiz. Ve kainat ile aramızdaki bağı anlamaya çalışacağız inşaallah. 

 “İ’lem Eyyühe’l-Aziz! İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hâkim şu küçük cisimde gayr-ı mahdut enva-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdud mîzanlar vaz’etmiştir. Ve esmâ-i hüsnanın gayr-ı mütenahi mahfî definelerini fehmetmek için gayr-ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Meselâ: Mesmûat, mubsırât, me’kûlât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâniin sıfat-ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.”

Mesnevi-i Nuriye

 Şimdi burada hem insandan, hem kainattan bahsediyor. Yani insan olarak bizim çok acayip bir varlık olduğumuzu ve bizde sayısız aletler, sayısız cihazlar olduğunu söylüyor. Bu hem madden hem de mânen böyle. Ve kainatı okumamız gerektiğini, yani bu cihazların bize neden verildiğini, kainatla arasındaki bağı anlatıyor.

 Ne demiştik: 

İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hâkim şu küçük cisimde gayr-ı mahdut  enva-ı rahmeti  (yani Allah’ın rahmetinin çeşitliliğini) tartmak için gayr-ı mâdud mîzanlar vaz’etmiştir.

Mesnevi-i Nuriye

GAYR-İ MAHDÛD: Sınırsız.

GAYR-I MÂDUD: Sayısız.

Ve esmâ-i hüsnanın gayr-ı mütenahi mahfî definelerini, yani Allah’ın esmalarının gizli, gömülü hallerini anlamak için gayr-ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Şimdi biliyoruz ki şu kâinat sarayının her yerinde Allah’ın esmalarının tecellileri vardır. Bizim de, o esmaları okuyup, anlayıp ve o esmanın tecellisinden Esma sahibine ulaşıp, onu tanıyacak cihazlarımız vardır. Bunlara manevî cihazlar diyebiliriz. Allahu Teala bizi adeta kâinat kitabının okuyucusu olarak yaratmıştır. Böyle mânevi bir donanım ile yaratılmışız. 

Kainat bir kitap ve insan ise o kitabın en aziz bir okuyucusu…

Kâinattaki tek varlık insan olmasa da, onu en iyi okuyan varlıktır insan. Tabi eğer cihazlarımızı doğru kullanabilirsek. 

Meselemizi daha iyi anlamak için örnekler ile devam edelim. Ne demiştik; kâinat ile aramızda bir ilişki var, benzerlikler var, alışveriş var. Bir birliktelik halindeyiz. Hep dediğimiz gibi: “İnsan küçük bir kainat, kainat büyük bir insan.”

Yani kainatta ne varsa insanda da onun küçük bir numunesi var. Bu muhteşem bir sanat. Allahu Teala koca âlemdeki her şeyin bir numunesini şu küçücük cismimize yerleştirmiş. 

Kâinata baktığımızda kocaman bir saray, kocaman bir mescid görüyoruz. Galaksilerden zerrelere kadar her şeyi düşünelim. Daha ulaşamadığımız, göremediğimiz nice şeyler var. Ve bu âlemdeki her şey insanda olduğu için kendimizi okuyunca aslında âlemi okumuş oluruz. Zira Allah’ın tüm esmaları insanda tecelli ediyor. 

Kainat ile insanın benzerliklerini daha iyi anlamak için şu bölümü okuyalım: 

“Evet, nasıl ki insanın anâsırları kâinatın unsurlarından ve kemikleri taş ve kayalarından ve saçları nebat ve eşcârından ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları arzın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de insanın ruhu âlem-i ervahtan ve hafızaları Levh-i Mahfuzdan ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden ve hâkezâ her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar ve onların vücutlarına kati şehadet ederler.” 

Lemalar 

Alışverişe gelecek olursak; maddi olarak düşündüğümüzde, benim bedenimin neye ihtiyacı varsa, kainat çarşısında onu tedarik edebiliyorum. Vücudumun ihtiyacının olduğu gıdaları kâinat sofrasından bulabiliyorum. Peki soralım; bu kainat çok mu merhametli ki bana ihtiyacım olan her şeyi sunuyor ve bu kainat nelere ihtiyacım olduğunu nereden biliyor beni nasıl bu kadar iyi tanıyor? Şuursuz sebeplerin hepsi bunca muntazam idareyi nasıl yapıyorlar? Akıl cihazını kullanalım. İnsan dışında hangi varlıkta akıl cihazı var? Hangi mahluk bizim gibi tefekkür edebilir? Demek ki bu kainat kitabını insanın okuması gerekiyor. Çünkü ondaki sanatı ancak kendisine takılan cihazlar ile insan okuyabilir.

Peki bu cihazlar bize neden takılmış?  Kâinatta Allah’ın rahmetinin çeşitliliği ve esmalarının yansıması var demiştik. İnsan ise o rahmetin çeşitliliğini ve her bir zerreye yansıyan esmaları okuyarak, sanattan sanatkara ulaşacak ve Sâni olan Allah’ a kulluk edecek bir programla yaratılmıştır. 

O halde Allah en üstün varlık olarak bizi yaratmışsa, O’nun (C.C) esmalarını en iyi okuması gereken varlık da biz olmalıyız. Kâinat bir mescid ve herkes kendi ibadetini yapıyor. Yani ne için yaratılmışsa, kusursuz bir şekilde onu yerine getiriyor. Güneş ona emredildiği gibi her gün doğup batıyor. Bulutlar ona emredildiği vakit yağmur yağdırıyor. Rüzgar ona emredildiği vakit esiyor. Misaller uzar gider. Yani hepsi ibadet halinde. O halde insan da ona emredildiği gibi kulluk vazifesini yerine getirmekle mükelleftir. Yani yaratıcısını tanıyıp ona ibadet etmelidir. Kainat mescidindeki en güzel ibadeti insan yapmalıdır. 

İnsanın okuması gereken üç önemli kitap vardır:

-Kur’an’ı Kerim 

-Peygamberimiz [Hz. Muhammed (s.a.v)’in hayatı]

-Kainat kitabı 

Bu üç kitabı okuyarak, nasıl ulvi bir vazifemizin olduğunu öğrenmiş oluyor ve ne için bu dünyaya gönderildiysek onun için yaşamaya başlıyoruz. 

Önümüzdeki şu kocaman kainat kitabından çiçekler sayfasını okuyarak Allah’ın o çiçekte yansıyan Müzeyyin, Musavvir gibi esmalarını görüyoruz. Şimşek çakarken Allah’ın azim esmasını tefekkür ediyoruz. 

Tüm bunlardan sonra şunu söyleyebiliriz; bize takılan manevi cihazları kullanmamız için üç vazifemiz var: 

-Tatmak, 

-Tartmak

-Tanımak.

Tatmak dediğimiz zaman aklımıza sadece dilimiz gelmesin. Biz bazen gözümüzle de tadarız. Mesela bir ağacı gördüğümüzde bu görme noktasında tatmak olur. Daha sonra düşünüyoruz. “Ne kadar güzel bir ağaç” diye hükmedince onu tartmış oluyoruz. En sonunda ise merak ediyoruz. 

  • Bu ağacın arkasındaki kim? 
  • Bu güzelliğin kaynağı nereden geliyor?
  • Bu ağacı kim böyle yaratmış? 
  • Kim bu sanatçı? 

Kendimize bu soruları sorup, soruların cevabını bulmak için gayret gösterdiğimiz zaman, tanımak tanımını yerine getirmiş oluyoruz. Merak duygumuzu kullanmış oluyoruz. 

   Peki biz bu tatmayı ve tartmayı yaptıktan sonra tanımak noktasında hiç düşünmezsek ne oluyor? 

O zaman tartmakta boğulmuş oluyoruz. Felsefenin yaptığı yanlış da bu. Evet, felsefeciler çok güzel tadıyorlar, tartıyorlar ama önemli olan tanımak noktasında gayret göstermektir. 

Meselâ: Mesmûat, mubsırât, me’kûlât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâniin sıfat-ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.”

Mesnevi-i Nuriye

Şimdi bu kısmı açmaya çalışacağız. 

MESMUAT ÂLEMİ: İşitilen ve duyulan varlıklar âlemi.

Yani kâinata baktığımızda bir ‘‘sesler âlemi’’ var. Kuş sesi, yağmur sesi, rüzgar sesi, su sesi, insanların sesleri, hayvanların sesleri, şimşek sesi… 

Bu sesler alemine karşılık olarak bizde bir işitme cihazı var. Allah bize o sesleri ayırt edebilecek kulak takmış. Bu işitme cihazıyla sesler âlemine bir pencere açıp o sesleri okuyoruz. Burada Allah’ın Semî esmasını tanıyoruz. 

MUBSIRÂT: Görüntü alemi.

Kâinatta görünen birçok manzara var. Dağlar, çiçekler, gökyüzü, yıldızlar, deniz, ağaçlar, insan yüzleri ve daha birçok görüntü… Bu alemi seyretmek için bize bir görme cihazı takılmış. Gözümüz ile tüm bu âlemleri müşahede edip her bir görüntüden Allah’a ulaşabiliriz. Ülfet perdesini yırtıp tefekkür gözlüğünü taktığımızda, tüm bu âlemlerde olan her şeyin ayrı ayrı kendi lisan-ı hâliyle, bize Allah’tan bahsettiğini, Allah’tan haber verdiğini, adeta bize Allah’ı haykırdığını görebiliriz. 

ME’KULÂT: Yenilecek gıdâ maddeleri.

Yeryüzündeki rızıkları saymaktan dahî aciziz. O nimetlere, meyvelere, sebzelere baktığımızda; kokusuyla burnumuza, rengi ile gözümüze tadıyla dilimize ve midemize hitap ediyor. 

اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلاَئِقِ  

(Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır.)

Yarın ahirette, Allah’ım ben görmedim, bilmiyordum diyemeyiz, çünkü kainattaki her şey ayettir. Hepsi Allah’ın varlık ve birliğine delildir. “Bir çiçek de mi görmedin, güneşin hiç şaşırmadan doğup batışını da mı tefekkür etmedin, hiç mi akletmedin?” diye sorarlar. 

Allah’ın bazı esmaları açık bir şekilde bellidir. Bazıları da define gibidir, yani gömülüdür. Defineyi çıkarmak için de toprağı kazmamız gerekir. Peki buradaki gizli esmayı çıkarmak için ne yapmamız lazım?

Buradaki toprağı eşelemek “tefekkür” oluyor. Ancak tefekkürle o gizli esmaları çıkarıp okuyabiliriz.

Başta kainat büyük bir insan, insan küçük bir kainat demiştik. Kâinatta ne varsa bizde de var dedik, kâinat kitabını okumaktan bahsettik.

İnsan, “uzaya da gideyim, şu yıldızın içine gireyim. Acaba içinde ne var?” diye düşünüyor, birçok şey bizim merak duygumuzu celbediyor. Çünkü her yerde farklı bir esma tecelli ediyor. Acaba orada hangi esmalar var diye merak ediyoruz. Ama Rabbimiz bizden bu kadar zorlu şeyler istemiyor. Bütün kâinatı gezip, dolaşıp bütün esmaları tanı diye bir yük yüklememiş. Bütün esmalarının tecelli ettiği, bütün kâinatı içinde barındıran insanı yaratmış ve “Kendini oku” demiş. 

Çağımızda ne yazıkki kendimizden çok uzaktayız. Her an kendimizleyiz ama kendimizi okumamıza ve içimize yönelmemize engel olan birçok şey var. Bazen kulaklığı çıkarıp, kâinatı okuyup, sesleri dinleyip, görüntü alemini seyredip, kendimizi dinleyerek tefekkür etmeye çok ihtiyacımız var. Kâinatın sesini duymaya çalışsak, kim bilir neler fark edeceğiz. 

İnsan denen varlık o kadar zengin ki, sayısız cihazları vardır. Biz o binler, milyonlar cihazlardan sadece birini konuşmaya çalışıyoruz. Maddi cihazlarımız ayrı manevi cihazlarımız ayrıdır. Ruhumuz var, kalbimiz var, hislerimiz, letaiflerimiz vs. Kalbin sadece vücuda kan pompalamadığını hepimiz biliyoruz. Maddi görevi kan pompalamak evet ama bir de manevi görevi var. ‌İnsan keşfedilmesi bitmeyen bir varlık. Kendimize doğru yolculuğa çıktığımızda sonsuz bir yolculuğa çıkmış gibi oluyoruz. Biz dünyaya Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek için gönderildik. O’nu ancak esmaları ile tanıyabiliriz. Tanımadığımız bir Allah’a ibadet etsek bile o ibadet tam ve halis bir ibadet olmayabilir. Çünkü tanımadığın bir Rabbe ibadet edersen ya cehennemden korktuğundan ya cenneti istediğinden ya da bir alışkanlık veya taklidi bir iman olur. Bize “Niye tesettürlüsün? Neden namaz kılıyorsun?” dediklerinde ancak Allah’ı tanırsak cevap verebiliriz. 

Tanıdığımız bir Rabbe ettiğimiz ibadet bizi muhabbetullaha da götürür çünkü marifetin ardından muhabbetullah gelir. 

Şu an Rabbimizin bize ihsan ettiği akıl nimetiyle ilerleyelim. Bizler bu kainatın en gözde varlığıyız.  Bütün bu kainat bizim için yaratılmış, öyleyse en aziz okuyucuyuz, okumamız gerekiyor. Bunu da bir örnekle anlamaya çalışalım:

Bir padişah düşünelim ve iki askerine para versin. Birine bir milyar veriyor, diğerine 100 lira veriyor. 100 tl verdiği askere diyor ki

‘’Pazara git, birkaç kilo elma al.’’ Bir milyar verdiği askere de parayı veriyor ve cebine de bir mektup koyuyor. Bu iki asker parayı aldıktan sonra gidiyorlar, 100 tl alan zât elma alıyor, pazardan alışverişini yapıyor. 

Bir milyar parayı alan asker cebindeki mektubu okumaz ve o paranın neden daha fazla verildiğini bilmezse, arkadaşı elma alırken  ‘’Ben de elma alayım.’’ diye düşünse, Padişah ona çok büyük bir ceza verecektir. Bir milyar para, elma almak için değildir. Bunu herkes anlar. Bir milyarı olan asker cebindeki mektubu da okumamış ve tüm parasını elmaya sarf etse tabii ki büyük bir cezaya müstehak olur.

İşte aynen bunun gibi düşünebiliriz. Rabbimiz diğer varlıkları yaratmış, onlara belirli ve sınırlı istidatlar vermiş. Mesela hayvanlara baktığımızda onlarda akıl nimetinin olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla akıl nimetinden sorgulanmayacaklar. Hayvanları 100 tl alan kişi gibi düşünebiliriz. Hayvanlar doğarlar, büyürler, rızıklarının peşinde koşarlar, ürerler ve sonra da ölürler. Hayvanlardan bir ibadet ya da tefekkür beklenmiyor çünkü akılları yok. Onlara verilen miktar o kadar. İnsan ise, ona verilen cihazlar bir milyardan daha kıymetli. Birkaçını okuduk. Gözümüzle nereleri ihata edebiliyoruz, ruhumuzla, kulaklarımızla, aklımızla, hayalimizle… dolayısıyla bize verilen o mektubu okuyup Allah’ın bizden ne istediğini anlamamız gerekiyor. O mektup da Kur’an-ı Kerîm’dir. Rabbimiz bize ihsan ettiği bu kitapta bizden neler istediğini, bizlerin nasıl bir kul olmamız gerektiğini, bize taktığı cihazları, aslında bizi bize anlatıyor. Hem yarattığı kainatı bize anlatıyor, hem bizi bize anlatıyor ki bize ihsan ettiği pahalı cihazları nerede kullanmamız gerektiğini bilelim. Aksi takdirde biz de hayvanlara bakarak doğar, büyür, çalışır, rızkımızın peşinde koşar, ürer ve ölürdük. Bu kadar basit olamaz. Bu cihazları kullanmazsak tabii ki büyük bir cezaya müstehak oluruz. 

Bir konuya daha değinmemiz gerekiyor. İnsanın varlığı muhteşem. Melekî özellik, hayvanî özellik, insanlık vasfı… hepsi bizde cem olmuş. Bizler de yer, içer, rızık peşinde koşarız fakat tek amacımız bunlarla sınırlı değil. Bunlar sadece bizlerin dünyada yaşaması için gerekli şeyler. Asıl amacımızı unutmadan yaşadığımızda Rabbimizin adeta bizleri yaratmış olduğu programa uygun yaşamış oluyor ve bu cihazları yerinde kullanmış oluyoruz.

İnsan bunca tefekkürün üzerine doğru yöne yöneldiğinde şeytan şu vesveseyi verebiliyor;

Evet sende bu cihazlar var fakat sen yanlış yere kullandın, bu cihazları yanlış yerlerde heba ettin. Nerelerde harcadın vs…

Bizler bu vesveseye karşı şunu düşünmeliyiz ki; Rabbimiz bize tövbe gibi bir tamir vermiş. Tövbe ederek, resetlenerek o cihazları yanlış kullanmış olsak bile, tövbe ile fabrika ayarlarına geri döndürüp, yeniden asıl vazifemize göre davranabiliriz.

Son olarak Sözler’den bir kısım;

   İşte, cennet bir çiçektir. Huri taifesi dahi bir çiçektir. Rûy-i zemin dahi bir çiçektir. Bahar da bir çiçektir. Sema da bir çiçektir; yıldızlar, o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır. Güneş de bir çiçektir; ziyasındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlı boyalarıdır. Âlem, güzel ve büyük bir insandır; nasıl ki insan, küçük bir âlemdir. Huriler nev’i ve ruhanîler cemaati ve melek cinsi ve cin taifesi ve insan nev’i, birer güzel şahıs hükmünde tasvir ve tanzim ve icad edilmiştir. 

   Hem her biri külliyetiyle hem her bir ferdi, tek başıyla Sâni’-i Zülcemal’inin esmasını gösterdikleri gibi onun cemaline, kemaline, rahmetine ve muhabbetine birer ayrı ayrı âyinelerdir. Ve nihayetsiz cemal ve kemaline ve rahmet ve muhabbetine birer şahid-i sadıktır. Ve o cemal ve kemalin ve rahmet ve muhabbetin birer âyâtıdır, birer emaratıdır. İşte şu nihayetsiz enva-ı kemalât, daire-i vâhidiyette ve ehadiyette hasıldır. Demek, o daire haricinde tevehhüm olunan kemalât, kemalât değildir.  

Eğer bir çiçekte esmayı okuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan cennete bak, bahara dikkat et, zeminin yüzünü temaşa et. Rahmetin şu büyük çiçekleri olan cennet ve bahar ve zeminde yazılan esmayı vâzıhan okuyabilirsin, cilvelerini ve nakışlarını anlar, görürsün. 

Sözler

اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ ﴿٦﴾

Kaf Sûresi 6: Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık! Onda hiçbir düzensizlik ve eksiklik yoktur.

وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍۙ ﴿٧﴾

Kaf Sûresi 7: Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik.

تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ ﴿٨﴾

Kaf Sûresi 8: Bütün bunlar, içtenlikle Allah’a yönelen her kulun gönül gözünü açmak ve ona öğüt ve ibret vermek içindir.

وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِه۪ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَص۪يدِۙ ﴿٩﴾

Kaf Sûresi 9,10,11.: Gökten de bereketli bir su indirip onunla kullar için rızık olarak bahçeler ve biçilecek taneler (ekinler), birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitirdik ve böylece onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (dirilip kabirlerden) çıkış da böyledir.

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Bakara Sûresi  164: Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.

El Bakî Hüvel Bakî

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Muharrem Ayı ve Aşura Günü

Hasılât mevsimlerinin biri gidiyor, biri geliyor. Receb, Şaban, Ramazan derken, Şevval, Zilkade ve Zilhicce de gelip geçiverdi. Ve yeni bir hicrî yıla, Hz. Peygamber’in (asm) hicretini hatırlatan yıla, Muharrem ayı ile başlayıverdik elhamdülillah.

Peygamber Efendimizin (asm); mü’minleri, müşriklerin zulmünden kurtarmak için, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret emrini vermeleri ve akabinde, Hz. Ebû Bekir (ra) ile beraber kendisinin de yaptığı hicret hadisesinin vuku bulduğu tarih, daha sonra Hz. Ömer’in (ra) hilâfeti zamanında, Müslümanların takvimlerinin başlangıcı olarak kabul edilen Hicrî takvimin ilk ayı olan Muharrem ile beraber kabul edilişinin sene-i devriyesidir.

Ve o mübarek ay, her Hicrî sene başlangıcında Müslümanlar tarafından yâd edile gelmiştir. Tabiî ayrıca, Üstad Said Nursî’nin “ciğersûz / ciğer yakan” bir hadise olarak ifade ettiği “Kerbelâ Hadisesi”, yani Hz. Hüseyin (ra) Efendimizin şehid edilmesi de Muharrem ayı içerisinde, 10. gün olan Aşure gününde vuku bulmuştur. (Aslında aşure, Arapça on sayısı demek olan “aşere”den gelen bir kelimedir. Hem Muharrem ayının 10. gününü ifade eder, hem de geçmiş Peygamberlerin yaşadığı on hadisesinin vuku bulduğu gün olması hasebiyle öyle ifade edilmiş.)

Şuurlu ve sevabını Allah’tan bekleyen Müslümanlar, bu gün ve geceleri, ellerinden geldiği kadar en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorlar. Geceleri; başta teheccüd namazı olmak üzere, çeşitli ibadetlerle geçirirken, gündüzleri de emr-i Peygamberî’ye (asm) iktidâ ederek, onun Sünnet-i Seniyyesine uyarak, oruçlu geçiriyorlar.

Ramazan ayındaki farz oruçtan sonra en faziletli oruçlardan biri de, işte içerisine girdiğimiz bu Muharrem ayında tutulan oruçlardır. Başka zamanlarda sadece Cuma veya Cumartesi günleri oruç tutmak tenzihen mekruhken, Muharrem ayının da içinde olduğu dört haram ayda (Muharrem, Receb, Zilkade ve Zilhicce) Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri oruç tutmanın faziletine dair hadis-i şerifte çok terviç ve rağbet vardır. Muharrem ayının en mühim ve çok Müslüman tarafından bilinen orucu ise, “Aşure Günü orucu”dur.

Ramazan orucu farz olmadan önce vacib olarak tutulan bu orucu, daha sonra Ramazan orucu farz kılınınca, Hz. Peygamber (asm) “İsteyen tutar, isteyen tutmaz” diye serbest bırakmış, Yahudilere benzememek için de Aşure Günü’nden bir gün önce veya sonrasıyla birlikte tutulmasını tavsiye etmiştir. Bu sene 10. gün Cumartesi gününe tekabül ettiğinden, Cuma-Cumartesi veya Cumartesi-Pazar günleri iki gün hâlinde tutulabilir. Ama haram aylarda tutulan günlerle tevafuk teşkil etmesi arzu edilirse de, Cuma-Cumartesi günleri tutulabilir

“Ramazan orucundan sonra, tutulan oruçların en faziletlisi Allah’a izafet ile şereflendirilen Muharrem ayındaki oruçtur.” (Riyazü’s-Sâlihin, II, 504).

“Aşûra günü’nde tutulan orucun, bir yıl önce işlenen hata ve günahların bağışlanmasına vesile olacağı müjdelenmiştir.” (Riyâzü’s-Salihin, II, 509).

“Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın ayı Muharrem” olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah’ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah’ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.

Bugüne “Âşura” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:

1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.

Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi. “Bu ne orucudur?” diye sordu.

Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.

Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.

2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.

Hz. Nuh (as.) 950 sene tebliğ yaptığı kavminden artık ümit kesince, hatta kendi eşi ve çocuğundan bile iman etmeyenler olunca, helakın geleceği kesinleşiyor. Allah’ın emriyle bir gemi yapıyor. Hz. Nuh ve müminler, belki aylarca Allah’a teslimiyet ile gemide yolculuk yaptıktan sonra Aşura Gününde gemi dağa oturuyor. İnşallah biz de bu asırda, bunca haramarın, günahların, musibetlerin dalgaları arasında, kendimizi sahili selamete ulaştırabilecek iman gemisinde oluruz.

3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.

Bununla ilgi Risale-i Nur Külliyatı 1. Lema’dan okuyalım:

Hazret-i Yunus İbn-i Metta Alâ Nebiyyina ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münacatı, en azîm bir münacattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır (duanın kabul olma vesilesi). Hazret-i Yunus Aleyhisselâm’ın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: 

Hz Yunus (as.)ın tebliğ ettiği toplumda seneler geçirmesine rağmen, inananlar çok az. Hz. Yunus (as.) bu nedenle ümidini kesip, o kavimden ayrılmaya karar veriyor ve bir gemiye biniyor. Gemi, çok büyük bir fırtınayla karşılaşınca, gemidekiler aramızda günahkar olmalı diyorlar. Kura çekiyorlar, kurada 3 defa Hz. Yunus (as.) çıkınca onu denize atıyorlar. Ve Hz. Yunus’u bir balık yutuyor. Bu olayı yine Risaleden devam ederek okuyalım:

Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümid kesik bir vaziyette

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا ٓ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

(…Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!”… Enbiya Suresi 87den)

münacatı, ona sür’aten vasıta-i necat (kurtuluş vasıtası) olmuştur.

Şu münacatın sırr-ı azîmi şudur ki: O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. 

Sebepler tamamen etkisiz kaldı. Öyle bir haldeki dünyanın en zengin insanı olsa, bütün dünya insanları yardım etmeye çalışsa, yine de o an, Allah’tan başka hiç kimse ona yardım edemez. Kapkaranlık bir gece, fırtınalı bir deniz ve bir balığın karnında…

Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semaya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde “gece, deniz ve hut” ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine müsahhar eden bir zât onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faideleri olmazdı. Demek esbabın tesiri yok. Müsebbib-ül Esbab’dan başka bir melce’ olamadığını aynelyakîn gördüğünden, (sebeplerin sahibinden başka sığınak, dayanak olmadığını anladığından) sırr-ı ehadiyet, (Vahidiyet Allah’ın külli tecellisi, tüm insanlığa tecellisi olarak düşünebiliriz. Ehadiyet ise sana özel tecellisi diye düşünebiliriz) nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacat birdenbire geceyi, (sırr-ı ehadiyet ve nur-u tevhid: Yani seni o halden Allah’tan başkası kurtaramayacağını bilmek, tek olan Allah’a sığınmak) denizi ve hutu müsahhar etmiştir. O nur-u tevhid ile hutun karnını bir taht-el bahr gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvari emvac dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan ve tenezzühgâhı olarak o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, Kamer’i bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyik eden o mahlukat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbanîyi müşahede etti.

O durumda kendimizi düşünsek belki de, Allah muhafaza şekvaya düşerdik. “Ya Rabbi ben o kadar tebliğ için çalıştım, elimden geleni yaptım daha ne yapayım…” diye isyana düşmedi. “Onlar o kadar inanmazken bana neden bunu yaşattın?” demedi, haşa. Ben nefsime zulmettim, seni her kusurdan tenzih ederim, dedi. Cenab-ı Allah’ın izni olmadan o kavimden ayrıldığını ve yine O’ndan başka da kendini kurtaracak hiç kimsenin olmadığını anlayarak, hemen yine tövbe ederek Allah’a sığındı. 

Bize de gelen musibetlere sabırla, Allah’a yönelerek, kusurumuzu itiraf edip tövbe ederek, dua ederek karşılık vermemiz gerektiği konusunda, Hz. Yunus (as.) örnek oldu.

Peki bu kıssadan Risale-i Nura göre bizim nasıl bir sonuç çıkarmamız ve nefsimize almamız gerekiyor devam edelim:

İşte Hazret-i Yunus Aleyhisselâm’ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir.

Geleceğimize gaflet gözlüğü ile karamsar bir şekilde baktığımızda: sonumuzu bilmiyoruz, imanla gidebilecek miyiz bilemiyoruz. O yüzden Hz Yunus (as.)’ın gecesinden yüz derece daha sıkıntılı bir istikbal…

Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. 

Şu dünyamızda binbir çeşit imtihanla, musibetle karşı karşıyayız. O imtihanlar, belki dalgalar gibi geldiğinde imanın sağlam değilse, seni yıkıp geçecek belki seni isyana sürükleyecek…

Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünki onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.

Bizim heva ve heveslerimiz, nefsi emmaremiz adeta o balık gibi bizi yutmuş, ve şeytanın peşinden bizi sürüklüyor. En basitinden namazı erteletiyor, günahlara dalmak istiyor, tesettüründen feragat ettirmek istiyor vs. Ve bu balık Hz. Yunus (as.)’ı yutan balıktan daha tehlikeli çünkü, Allah’ın rızasını, sonsuz cenneti kaybettirme ihtimali var. 

Madem hakikî vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus Aleyhisselâm’a iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbib-ül Esbab olan Rabbimize iltica edip

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا ٓ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki: gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def’edecek yalnız o zât olabilir ki; istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir.

4. Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.

Hz. Adem (as.)’ın cennetten dünyaya indirilme öyküsünü hepimiz biliyoruz. Demekki Aşura gününün Hz. Adem (as.)’ın tövbesinin kabul edildiği gün olması nedeniyle; bizim de böyle bir günde Allah’ın affını umarak bol bol tövbe etmemiz gerekiyor.

5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.

Biz de günah kuyularından ya da sıkıntı kuyularından inşallah bu gün vesilesi ile ettiğimiz tövbelerle, dualarla kurtuluruz.

6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.

7. Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.

Yine tövbeye bakan bir gün olduğunu görüyoruz. 

8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.

Hz. İbrahim (as.)’ın yaşı ileriydi ve çocuğu olmuyordu. Hz. İsmail (as.) onun için bir müjdedir, mucizedir. Sonrasında da kurban hadisesini biliyoruz zaten. 

9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.

10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.

Bununla ilgili yine Risale-i Nur’dan 2. Lema’dan okuyalım:

Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm’ın zahirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb’den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünki işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm’ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor. O münacat-ı Eyyübiyeye, o Hazretten bin defa daha ziyade muhtacız. 

Biz ruh ve kalbimizdeki günah yaraları ile Hz. Eyyub (as.)’dan daha yaralıyız. Ve onun yaraları kısacık bir dünya hayatına bakarken, eğer biz bu manevi yaralarımızı iyileştirmezsek bizim sonsuz hayatımızı etkileyip belki bizi cehennemlik yapacak Allah muhafaza.

Münacatı hatırlayalım:

رَبِّ اِنّ۪ى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

(“Başıma bu dert geldi. Ama sen merhametlilerin en üstünüsün”  Enbiya Suresi 83’ten)

Hz Musa (as.) ve Firavunla ile ilgili kısmı buraya almak istedik:

Bu günler bize bir de Musa (as.)’ın Firavun’a karşı mücadelesinin hikâyesini hatırlatıyor. Ve yaşanılan zamanın Firavunlarıyla mücadele yollarını anlatıyor. (Hz. Musa’nın karşısında bir tane Firavun vardı ama biz de çok var. İnsi şeytanlardan tutun, nefsimize, hevalarımıza kadar…)

Yine Allah (cc.) bize Firavun’un nasıl insanlara zulmettiğini, insanları baskıyla küçük gruplara böldüğünü, insanların yeni doğmuş erkek evlatlarını öldürdüğünü, insanlara nasıl baskı uyguladığını, inanç hakkı tanımadığını, zorbalık ve zulümle tek adam olarak hükmettiğini anlatmaktadır. Her devirde o devrin mütegallibeleri/baskıcı güçleri/güç odakları tarafından Tevhîd ehline uygulanabilecek işkence, zulüm, sürgün, hapis ve entrikaların zındıka komitesi ile işbirliği içinde  desteğiyle yapılacağına işaret edilmektedir. Filistin’de, Doğu Türkistan’da ve Müslümanlara zulmedilen bir çok coğrafyada bunları aynelyakin görmekteyiz.

Milletçe yaşanılan günümüz olaylarının derin bir tefekkürle analizi, içinde bulunduğumuz şartların ağırlığı ve Müslümanların üstlenmeleri ve idrak etmeleri gereken mânevî sorumluluğu bir kez daha yeniden ve derinden hissetmelerinin en ehemmiyetli zaman dilimlerinden birini yaşamaktayız! 

Musa (a.s) İsrailoğullarını Firavun’dan kurtardı. Hak’da sebat edenler de inşaallah Muhammed (sav.) Ümmetini ve tüm insanlığı şirkten, sanemperestlikten, …izmlerden, küfür ve delâletin dehşetinden, Kapitalizmin sömürü düzeninden, ahlâksızlıktan, ebedî idam ve yokluktan, ihtilaf, cehâlet ve fakirlikten kurtarıp huzura, nura, ilme, hakiki medeniyete, ebedî saâdet ve dirilişe kavuşturmak zorundadır.

Sonuç olarak:

Elhamdülillah Muharrem ayına ulaştık: 

Tövbe ve istiğfarlarımızı artırmalı,

Sabır, teslim ve tevekkül ile münacat etmeli,

Hem bizim hem ümmetin başına gelen zulümlerden, imtihanlardan Rabbimize sığınmalıyız.

Ve aşure gününün sadece bir yemekle ilgili örf adet olmadığını, çok ehemmiyetli bir gün olduğunu anladık. Aslında aşurem güzel oldu mu, acaba beğendiler mi,… vs soruları yerinde, acaba bu aşure dağıttığım komşumun imani sıkıntısı var mı namazı var mı, zalimlere karşı yaptığımız boykota katılabiliyor mu gibi gündemlerimiz olmalı. 

En büyük gündemimiz anne, baba, evlatlarımızın , komşularımızın imanı ile dertlenmek, onların hidayetine dua etmek olduğunu, belki bu konularda kendimizi geliştirip onlara vesile olmaya çalışmak olduğunu da böylelikle anlamalıyız.

El Baki, hüvel Baki.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

BU BAYRAMDA NEYİ KURBAN EDECEKSİN?

Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! (Buraya kendi adımızı koyuyoruz) Bil ki şu âlemin fenasından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfarakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bâhusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyi etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü anında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak, kâr-ı akıl değildir. Lemalar

Kalbimizi bağlamak neden layık değildir? Kalbimizi neden bu geçici, fâni, yok olup giden, anlık mutluluklara bağlayamayız? Acaba bizim kalbimiz bunu neden kabul etmiyor?

İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibarıyla mevcudatın hemen ekserisiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet dercedilmiştir. Onun için insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azap çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Lemalar

Bizler de sonsuz bir sevme kabiliyeti vardır. Her şeye karşı bir muhabbet besliyoruz.

Çünkü kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik bir zata tevcih etmek için verilmiş. O insan sû-i istimal ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor; kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor. Lemalar

Sonsuz sevme, muhabbet etme kabiliyetimiz var. Sonsuz kemalât sahibi bir zat için verilmiş bizlere, o yüzden dünyalık şeyler bizi mutmain etmiyor. Ayeti kerime de:

Bunlar, iman edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur. (Ra’d, 28)

Neden kalbimiz mutmain olmuyor? Çünkü; kalbimiz de sonsuz bir yetenek ile yaratıldık. Allah “kulum beni sevsin” diye o kalbi vermiş. Ama biz o kalbi dünyalık şeylere parçaladığımız zaman bu bir insan olabilir, araba olabilir, çiçek olabilir her şeyi düşünelim. Sadece haram sevda olarak değil, genel düşünelim. Anne-evlat sevgisi bile olabilir. Eğer biz bu sevgiyi Allah ile aramıza perde koyuyorsak, bir engel olarak koyuyorsak bu sevgiler bizim için doğru bir sevgi olmuyor. Çünkü bu kalp bize Allah’ı sevmek için verildi. Peki onları nasıl seveceğiz?

Allah namına, Allah rızası için seveceğiz. Yoksa Allah’a perde ettiğimiz zaman Allah’ın verdiği kalbi yanlış şeylerle yanlış yerlerde kullanmış oluyoruz.
Sevdayı yanlış şekilde çevirirsek bir annenin evlat sevgisi bile haram sevda olabilir. Eğer şöyle diyorsak; “Benim çocuğum durmuyor, namaz kılarken kim ona bakacak? O zaman ben namaz kılamam.” dediğimiz zaman o çocuğa sevgi de haram olmuş oluyor. Bir çocuk sevgisi nasıl haram olabilir? O zaten Allah’ın emaneti, biz Allah’tan çok seversek imtihanımız olur. Bu örneğe kimi koyarsak koyalım isim önemli değil.

Çünkü kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik bir zata tevcih etmek için verilmiş. O insan sû-i istimal ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor; kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor. 

İşte bu kusurdan teberri edip o fâni mahbubattan kat’-ı alâka etmek, o mahbublar onu terk etmeden evvel o onları terk etmek cihetiyle Mahbub-u Bâki’ye hasr-ı muhabbeti ifade eden  يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى olan birinci cümlesi: 

   “Bâki-i Hakiki yalnız sensin. Mâsiva fânidir. Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz.” manasını ifade ediyor. “Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni bırakmadan evvel ben onları   يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى  demekle bırakıyorum. Yalnız sen bâkisin ve senin ibkan ile mevcudat beka bulabildiğini bilip itikad ederim. Öyle ise senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller.” demektir. 

İşte bu halette kalp, hadsiz mahbubatından vazgeçiyor. Hüsün ve cemalleri üstünde fânilik damgasını görür, alâka-i kalbi keser. Eğer kesmezse mahbubları adedince manevî cerihalar (yaralar) oluyor. Lemalar

Şimdi bunu nereye bağlayacagız?

Eğer aklın varsa uhrevî inkılabatında, berzahî etvarında ve dünyevî inkılabatının müsadematı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevalinden kederlenme. Lemalar

Herkes aynı yanlışı yapınca aynı günaha girince nefsimize ne diyorduk? Herkes sana kabir kapısına kadar eşlik edebilir. Kabirden sonra eşlik eden yok! Kabirde yalnız başımıza kalacağız..

Sen kendi mahiyetine bak ki senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki ebedden ve ebedî zattan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor, mâsivasına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise senin duygularının ve latîfelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîm’in emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul!  Lemalar

Duygularımızın sultanlarından biri kalptir. Diğeri de latife-i Rabbaniye, yani hepimizin içinde eğer biz onu susturmazsak Allah ile beraber olan bir latifemiz var. Allah’a bizi bağlayan bir latife ve Allah’tan başka hiçbir şeye razı olmuyor. O yüzden dünyalık eğlencelerin ardından üzülüyoruz. Farklı şeylerle o latifeyi oyalamaya çalışıyoruz ama kabul etmiyor.

Peki konuyu buradan kurbana nasıl bağlayacağız?

Kurban: Kurbiyetten geliyor, yaklaşma vesilesi demektir. Allah bizden bir şey istediği zaman, almak için değil bize vermek için onu emrediyor. O zaman Kurban niye verilmiş? Hâşâ Allah’ın bizim kurbanlarımıza ihtiyacı var mı? Tabiki hayır ayette ne diyor:

Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır…(Hac, 37)

Her ibadetin illeti dediğimiz esas sebebi, maslahatı dediğimiz faydası, hikmeti dediğimiz gayesi var.

İlleti (esas sebep): Allah’ın rızası için kesmektir.

Maslahatı: şöyle bir psikolojik faydası keşfedilmiş, her insanda öfkelendiği anda bir insanı öldürebilme potansiyeli var. O kurban kesildiği zaman o kanı gördüğünde içindeki o vahşi öfke hissini de kesmiş oluyor.

Hikmeti: Kurbiyet, Teslimiyet, Fedakarlık.
Kurbiyet Allah’a yakın olmak.
Akrebiyet, çok yakın olmak demektir. Kurbiyet ile biz Allah’a yaklaşmaya çalışıyoruz, Akrebiyet Allah’ın bize yakın olması. Allah zaten bize şah damarımızdan bile daha yakın..  Sadece biz Allah ile aramıza perdeler koyuyoruz. O (c.c.) Bizi 7/24 görüyor ve duyuyor. Allah’a ulaşamama ihtimalimiz yok! Allah bu kadar yakın iken biz uzak kalıyoruz..
Kurban, teslimiyet, fedakârlıktır. Kurbanı konuşurken Hz. İbrahim, Hz. İsmail efendilerimiz ve Hz. Hacer validemiz ile olan hadiseye girmeden olmaz.

Hz. İbrahim, Halilullah yani Allah’ın dostu, Peygamber efendimiz (s.a.v.) ise Habibullah Allah’ın sevgilisi..

Allah’ın dostu olmanın bir bedeli vardır değil mi? Peygamberler bizden çok çok ağır imtihanlara girmişlerdir. Hz. İsmail’i, Hz. İbrahim’in çok ileri yaşlarındayken Allah dünyaya gönderiyor. O kadar kıymetli ki hani halk arasında çocuğu zor ve tek olana “değerli çocuk” derler.  Hz İsmail de öyle çok değerli kıymetli biricik çocuk Hz İbrahim’in dünyasında…

Hz. İbrahim’in (as.) Sare validemiz ile çocuğu olmuyor. Hz. Hacer validemizden çocuğu oluyor. Hz. İbrahim’in as. hayatını mutlaka öğrenmelisiniz.
Hz. İsmail (as.) dünyaya gelince Rabbimizin emriyle Mekke civarına gidiyorlar. O dönem Mekke çöl ve hiçbir şey yok. Çöl, çocuk ve anne! Hz. İbrahim (as.)’a  evladını ve karısını orada bırakması için, Allah’tan emir geliyor. Su yok, barınma imkanı yok. İlk fedakarlık orada yapılıyor. O halleriyle Hz. Hacer validemiz diyor ki: “Ya İbrahim bunu sana Allah mı emretti?” Hz. İbrahim (as.) “Evet, Allah emretti.”  bunun üstüne Hz. Hacer validemiz “Allah bizi zayi etmeyecektir.” diyor. Orada bir teslimiyet, fedakarlık var. Şu an hac da yapılan çoğu şey Hz. Hacer validemizin hareketlerindendir. (Safa ve Merve arasındaki yürüyüş, zemzem suyunu bulması) 

  Aradan yıllar geçiyor, Hz. İbrahim (as.) oğlunu görmek için sık sık Filistin’den Mekke’ye gidip geliyor. Zemzem suyu çıktığı için Mekke artık yerleşim yeri haline gelmiş. Hz. İsmail babası ile bir yerlere gidecek yaşa geldiğinde, Hz. İbrahim (as.) rüyalar görüyor. Hz. İsmail (as.)’ı kurban verdiği gösteriliyor. Üç defa üst üste rüyasında gördüğü için bunun Allah’tan geldiğini ve kendisinden bu fedakarlığı istediğini anlıyor.

Âyet-i Kerimelerden okuyalım: 

“Rabbim! Bana iyilerden olacak bir evlât ver!” Bunun üzerine kendisine akıllı ve iyi huylu bir erkek çocuğu olacağını müjdeledik.  Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince babası ona, “Yavrucuğum” dedi, “Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım sen bu işe ne diyeceksin?” Dedi ki: “Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşaallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın.”  (Sâffât,100-102.)

Teslim olan sadece Hz. İbrahim (as.) değildi, o yaşında Hz. İsmail(as) da  teslim olmuştu. Hz. İbrahim (as.) çocuğunu, Hz. İsmail (as.) canını feda ediyor. Halilullah, Allah’ın dostu olmak kolay değildi. 

  Seviyelerine göre insanlara imtihanlar gelir. En ağrıları peygamberlere, makamlarına göre alim ve evliyalara, salih kullara… bu şekilde devam eder.

Her ikisi de (ilâhî buyruğa) teslim olunca ve babası onu yüzüstü yatırınca, “Ey İbrâhim!” diye ona seslendik; “Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.” İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz. Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. (Sâffât, 103-106 )

Hz. İsmail (as.) kurban edileceği zaman bıçak kesmiyor. Bıçağı taşa vurunca taş yarılıyor ama bıçak Hz. İsmail (as.)’ı kesmiyor. Hatta Hz. İbrahim (as.) bıçağa Allah’ın emrini yerine getirmediği için sinirleniyor. Bıçak, dile gelerek: “Halil istiyor, Celil istemiyor” diye söylediği rivayet edilir.
Sen istiyorsun ama Allah istemiyor. Allah’ın başka bir muradı var. Bu açık bir imtihandı. “Feda edebilecek misin?” O Peygamber feda edebilecek miydi? Yukarıda söylediğimiz gibi Peygamberlerin imtihanı çok daha ağır olur. Şimdi kendi imtihanlarımızı düşünelim. Hiçbirimiz böyle bir imtihana giriftar olmadık. “Biz neleri kurban veremiyoruz?” Daha hissiyatlarımızı bile feda edemiyoruz. Allah rızası için öfkemizi feda edemiyoruz. O en sevdiği biricik olduğunu feda ediyor. 

  Sorgulayalım! Biz hangi konuda Allah’a teslim olduk? Hangisinde olmadık? Kurban, sadece küçükbaş – büyükbaş hayvan meselesi değildir! “Allah’a yakın olmak için nasıl bir fedakarlık yaptık?” Bunu düşünmeliyiz. Kurban Allah’a yaklaşma vesilesi.. Çoğumuzun kurban kesecek durumu yok. O zaman bu bayram nasipsiz mi kalacağız? Hayır. Allah rızası için, vazgeçemediğin bir yanlışını, günahını kurban edebilirsin. 

Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik.  (Sâffât, 107)

Bu kurban 40 sene cennette beslenmiştir. Allah tabi ki böyle bir imtihandan geçeceğini, sonucunda ne olacağını biliyordu. Ona 40 sene cennette beslenmiş olan bir koçu gönderiyor.

Onun hakkında, “İbrâhim’e selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. (Sâffât, 108-109)

Allah, geriden gelenler için onlara iyi bir nam bıraktı. Şu an da yahudi ve hristiyanlar Hz. İbrahim’i sahiplenmek istiyor. Kendi peygamberleri olduğunu söylüyorlar. 

“Evet, iyileri işte böyle ödüllendiririz. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı.” (Sâffât, 110 – 111)

 Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ben iki kurbanlık babanın oğluyum.” buyuruyor. (Hâkim, II, 609/4048)

Efendimiz (s.a.s.) Hz. İsmail’in soyundan geliyor. 

İkinci kurban ise Hz. Abdullah. Her şey Allah’ın takdirine, kaderde ki planına göre ilerlemiş. Hz. Hacer ve Hz. İbrahim’in Mekke’ye gönderilmesi, oranın yerleşim yerine dönmesi, Hz. İbrahim (as.) ve Hz. İsmail’in (as.) Hz Adem’den sonra temelleri kaybolan Kabe’yi yeniden inşa etmeleri, işin sonunda Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a ulaşıyor. 

Hz Abdullah’ın kurban edilme meselesi nasıl olmuştur? 

Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den sonra, Mekke civarında tevhid inancı bozulmuş ve insanlar putlara tapmaya, Allah’a şirk koşmaya başlamıştı. Allah’ta zemzemi o topraklardan çekmişti. Tâ Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib’e kadar… Bu süre zarfında zemzem sadece şiirlerde, hikâyelerde geçiyor. Zemzem suyu diye bir şey duymuşlar. Ama bir efsane olarak biliniyor. Abdülmuttalib’e rüyasında zemzemin yeri adeta harita şeklinde gösteriliyor ve ona  zemzem bulduruluyor ve Zemzemi ararken hazineler bulunuyor. Mekkeli müşrikler hemen sahip çıkmak istiyorlar. 

Abdülmuttalib’i “Senin bir oğlun var, seni hemen ödürebiliriz. Kendime güvenme.” diyerek tehdit ediyorlar. Bu durum karşısında Hz. Abdülmuttalib Allah’a: “Bana 10 tane oğul ver. Birini sana kurban edeceğim.” diye dua ediyor.  Aradan yıllar geçiyor. Hazineler paylaştırılıyor. Zemzem kullanıma geçmiş durumda ve Hz. Abdülmuttalib’in 10 tane oğlu oluyor. Bazı rivayetlere göre, bu sözünü unutunca ona rüyada hatırlatılıyor. Oğulları arasında kura çekince Hz. Abdullah çıkıyor. Daha sonra halk oğlunu kurban etmesine karşı çıkıyor. O dönemin âdetlerine göre bir insanın canına karşı 10 deve verilir. Bu kez develerle kura çekiliyor. Hz. Abdullah çıkınca sayıyı artıyorlar. En son 100 deve ile çekilince develer çıkıyor. 3 kez tekrar edildikten sonra Allah’ın muradının bu olduğunu anlayarak Allah rızası için 100 deve kurban ediyor. Hz. Abdullah kurtulmuş oluyor. 

Her kurbanın bir karşılığı var:

PEYGAMBERLER : Peygamberler kendilerini Allah’a kurban etmişler. En üst makamda Peygamberler vardır. 

SAHABELER : Onlarda Allah’ın (c.c.) ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) yolunda her şeylerini feda etmişlerdir.

ŞEHİTLER: Şehitlerde canlarını Allah yolunda kurban ediyorlar. Bu yüzden ölümü hissetmiyorlar. Şehitler hakkında Âyet-i Kerimede: “Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.” diye bahsedilir. (Bakara, 154) Biz onların ölmediğini ve farklı bir yaşam tabakasında olduklarını kabul ediyoruz. 

SALİHLER (Salih amel işleyen kullar) Peki onlar neyi feda ediyor? 

Nefislerini ve hislerini kurban ediyorlar. En önemlisi bunu sürekli olarak yapıyorlar.  Nefis ve şeytan daima kötülüğe sevk ederken, her defasında Allah’ın rızasını seçip “salihler” olarak 4. seviyede yer alıyorlar. 

Kesilen hayvanın da ödülü ve hakkı var. Acıyı hissetmeyecek ve sahibini sırattan geçiren bir binek olacak. İslam’da her şeyin ve herkesin hakkı vardır. 

Hadisi Şerifte: “Kıyamet gününde, haklar sahiplerine mutlaka verilecektir. Hatta boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.” buyruluyor.   (Müslim, Birr 60. Tirmizî, Kıyâmet 2) 

Kurban kesmek sadece bize mi verilmiştir?  

Bazı âyetlere bakalım. 

   Biz her ümmete kurban kesmeyi meşrû kıldık ki kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. Sonuç itibariyle hepinizin mâbudu tek bir ilahtır. Şu halde yalnız O’na teslimiyet gösterin. Sen de Allah’ın buyruklarına içtenlikle teslimiyet gösteren kimseleri müjdele!

   Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer, başlarına gelen musibetlere sabrederler, namazlarını özenle kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar.

   Biz o büyükbaş hayvanları da Allah’ın size nişânelerinden kıldık; sizin için onlarda nice yararlar vardır. Onlar (kesim için) sıraya dizildiklerinde üzerlerine Allah’ın adını anın, cansız halde yere serildiklerinde ise onlardan hem kendiniz yiyin hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen yoksulları doyurun. İşte onları şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.

  Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır. İşte Allah onları sizin istifadenize verdi ki size doğru yolu göstermesinden ötürü O’nu tâzimle anasınız. İyilik yolunu tutanları müjdele! (Hac, 34-37)

Bu âyetlerden sonra, ilk insanlardan olan Habil ve Kabil’in kurban kesme meselesine bakalım.  

“Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, “Andolsun seni öldüreceğim!” dedi. O da dedi ki: “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.” (Maide, 27)

Yukarıda salih amel işleyen insanlardan bahsetmiştik. Her işlerinden yalnızca Allah’ın rızasını düşünerek hareket ediyorlardı. Evet bizim kıldığımız namazlarda kurbanımız olabilir. Şimdi düşünelim namazımızı Habil’in sunduğu gibi mi yoksa Kabil’in sunduğu gibi mi sunuyoruz?

Tabiki bunu kesin olarak bilemeyiz. “Ne güzel namaz kılıyorum.” diye ucbe (kibre) giremeyiz! Bizler aciziz ama bunu düşünürsek daha özenli bir şekilde, niyetimizi kontrol ederek namaz kılar, yaptıklarımızı gözden geçirebiliriz. 

De ki: “Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. (En’am, 162)

Her şeyiyle Allah’a teslim olan, her şeyiyle O’nun kuvvetine dayanan bir insanı ne korkutabilir? Hiçbir şey korkutamaz. Çünkü Allah’a dayanıyor ve güveniyor. Ne yaşarsa yaşasın kalbi ferahtır. Mesela Üstad, hangi musibete, imtihana maruz kalırsa kalsın, dışarıda fırtına olsa bile hakiki imanı elde ettiği için kalbi yaz bahçesi gibiydi.

Demek İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder. (Sözler)

Rabbim, bizi O’na yaklaştıran kurbanlar verdiğimiz bir bayram yaşamayı nasip etsin..