
Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain
Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve, El-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi. Ve nes-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ
Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.
Kainata, olaylara, başımıza gelenlere bir felsefe gözü bir de Kur’an nuru ile baktığımız da arasındaki farkı anlamaya çalışıyoruz. Kur’an nuru ile herşey nasıl anlam ve mana buluyor, başıboş zannedilen şeyler nasıl manaya bürünüyor bunu ispat etmeye çalışacağız inşallah.
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا
“Kime hikmet verilmişse işte ona pek çok hayır verilmiştir.” Bakara Sûresi, 2:269.
Kur’an-ı Hakîm’in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmalen muvazenesi, hem hikmet-i Kur’aniyenin insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi, hem Kur’an’ın sair kelimat-ı İlahiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüçhaniyetine bir işarettir. İşte bu sözde dört esas vardır.
(Sözler – Risale-i Nur)
Kur’an’ı Kerim bizim hem şahsi hem de toplum hayatımıza terbiye verdiği dersi öğrenmeye çalışıyoruz. Bütün insanlığın yapmaya çalıştığı bir eğitim metodu var. Yanlış görülen şeyleri düzeltme çabası var. Kanunlar ile kurallar ile bu yapılmaya çalışılıyor. Bunun çözümünün aslında sadece Kur’an’ı Kerim de olduğunu, Kur’an’ı Kerime uyulduğu takdirde şahsi ve toplum hayatımızın ancak düzenli ve sağlam şekilde ilerleyebileceğini anlamaya çalışacağız.
Felsefe deyince aklımıza sadece okullarda öğrendiğimiz felsefe gelmesin. Bizim burada bahsettiğimiz Kur’ana aykırı olan, vahyi kabul etmeyen, onun haricinde metod ve çözümler sunmaya çalışan felsefeden bahsediyoruz. Bediüzzaman hazretleri her zaman diyor ya felsefe ikidir: birtanesi Kur’an’ı Kerim ile barışık olan, o felsefe ile İslam’ın hiçbir sıkıntısı yok. Aksine o felsefe bize tefekkür penceresini açıyor. Bizde o pencere ile kâinatı okuyoruz. Allah’ın kainat kitabında ki ayetleri okumamıza vesile oluyor. Okuduklarımız neticesinde onu Allah’a bağlıyor ise bizim için güzel bir felsefedir. Bizim konu edindiğimiz felsefe ise dinle barışık olmayan, vahye aykırı olan ve herşeyi tesadüfe veren felsefedir.
Hikmet-i Kur’aniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak:
Bir zaman hem dindar hem gayet sanatkâr bir hâkim-i namdar istedi ki Kur’an-ı Hakîm’i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimatındaki i’caza şayeste bir yazı ile yazsın. O mu’ciz-nüma kamete, hârika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’an’ı pek acib bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri, yazısında istimal etti. Hakaikinin tenevvüüne işaret için bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrüt ile ve bir kısmını lü’lü ve akik ile ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nevini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki okumayı bilen ve bilmeyen herkes temaşasından hayran olup istihsan ederdi. Bâhusus ehl-i hakikatin nazarına o surî güzellik, manasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işaratı olduğundan pek kıymettar bir antika olmuştur.
Sonra o hâkim, şu musanna ve murassa Kur’an’ı, bir ecnebi feylesofa ve bir Müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe hem mükâfat için emretti ki: “Her biriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız.” Evvela o feylesof sonra o âlim, ona dair birer kitap telif ettiler.
Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder. Manasına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebi adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur’an’ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve manayı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin çendan Arabî bilmiyor fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu sanatlara göre eserini yazdı.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bir nakkaş Kur’an’ı Kerimi alıyor ve onu çok sanatlı bir şekilde yazıyor. Bazı kısımlarını elmas ve altınla bütün değerli şeyleri düşünelim. Okuma yazması olsada olmasada herkes onu temaşa ederdi. Bu Kur’an’ı yazan da bunu bir feylesofa ve bir müslüman alime veriyor. Bunu okuyun , tetkik edin diyor. Bakın ve fikirlerinizi yazın. Feylesof onun Kur’an olduğunu dahi bilmiyor sadece alıyor zahirdeki süslere göre fikirlerini eser olarak yazıyor.
Amma Müslüman âlim ise ona baktığı vakit anladı ki o, Kitab-ı Mübin’dir, Kur’an-ı Hakîm’dir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahiriyesine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âlî daha gâlî daha latîf daha şerif daha nâfi’ daha câmi’… Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kudsiyesinden ve envar-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bir kitabı aldığımız da o kitabın içindeki yazıların manasıdır. Harflerin nasıl yada ne kadar yazıldığı değildir. Asıl maksat, onu okumak ve manasını anlamaktır. İşte müslüman alim de Kur’an’ı Kerim’e bakarak, anlayarak bir tefsir yazıyor.
Kur’an’ı Kerim den maksat kainat kitabıdır. Biz kainata da bir kitap nazarı ile bakıyoruz. Ve okumamız gereken bir kitaptır. Feylesof gözü ile baktığımız zaman bizde sadece zahirî şeylere bakmış oluruz. Ağacı çok güzel inceler ve bakarız. Ama perde arkasında ki o ağacı yaratan zat-ı, yansıyan esmaları göremezsek, ağacın varlık hikmetini öğrenmemiş oluruz. Allah’a bağlamadı isek ve onun sanatını bilmediysek hiçbir anlamı olmuyor.
Sonra ikisi, eserlerini götürüp o hâkim-i zîşana takdim ettiler. O hâkim, evvela feylesofun eserini aldı. Baktı gördü ki o hodpesend ve tabiat-perest adam çok çalışmış fakat hiç hakiki hikmetini yazmamış. Hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü o menba-ı hakaik olan Kur’an’ı, manasız nukuş zannederek mana cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan o hâkim-i hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.
Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki gayet güzel ve nâfi’ bir tefsir ve gayet hakîmane, mürşidane bir teliftir. “Âferin, bârekellah” dedi. İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise haddinden tecavüz etmiş bir sanatkârdır. Sonra onun eserine bir mükâfat olarak her bir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irade etti.
Eğer temsili fehmettin ise bak, hakikatin yüzünü de gör:
Amma o müzeyyen Kur’an ise şu musanna kâinattır. O hâkim ise Hakîm-i Ezelî’dir. Ve o iki adam ise birisi yani ecnebisi, ilm-i felsefe ve hükemasıdır. Diğeri, Kur’an ve şakirdleridir.
Evet, Kur’an-ı Hakîm, şu Kur’an-ı Azîm-i Kâinat’ın en âlî bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bilim insanları çok şey keşfediyorlar ama asıl manasını bilmedikten sonra hiçbir şey ifade etmiyor. Ehemmiyeti kalmıyor. Bütün bu öğrendiğimiz şeyler neticesinde bir hayret uyanıp, bunlar başıboş olamaz, tesadüf olamaz diyerek bizi Allah’a ulaştırmıyorsa hiçbir ehemmiyeti kalmıyor.
Kainat kitabında hepimiz aynı şeyleri görüyoruz. Anladığımız şey de bizim amel defterimiz oluyor. Sanatlarda Allah’ın varlığını görebiliyorsak, esmalarının yansımalarını görebiliyorsak ona göre hayat yaşayıp, ona göre amel defterimizi yazıyoruz. Kainat Kitabını okuyarak kendi eserimiz olan amel defterimizi yazıyoruz. Kainata bakarak Allah’ın varlığına ulaşabiliriz. Allah’ın varlığını biliriz ama nasıl bir Rab olduğunu ancak O’nun kelam sıfatından tecelli eden Kur’an’ı Kerim den bilebiliriz.
Kainatta Kur’an’ı Kerim’in bir tefsiri oluyor. Görselleştirilmiş hâli..
Evet, o Furkan’dır ki şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir. Hem her biri birer harf-i manidar olan mevcudata “mana-yı harfî” nazarıyla yani onlara Sâni’ hesabına bakar, “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâni’inin cemaline delâlet ediyor.” der. Ve bununla kâinatın hakiki güzelliğini gösteriyor.
Amma ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına “mana-yı harfî” ile yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken öyle etmeyip “mana-yı ismî” ile yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış.”a bedel, “Ne güzeldir.” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müşteki eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.
(Sözler – Risale-i Nur)
Üstad Bediüzzaman da diyor:
Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim. Tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir.
Kelimelerden maksat: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır.
(Mesnevi-i Nuriye – Risale-i Nur)
MÂNA-YI HARFÎ : Kainata Allah hesabına bakmak.
MÂNA-YI İSMÎ : Kainata mevcudat hesabına bakmaktır.
Mana-yı ismi deyince her harfin bir ismi vardır deriz. A harfi , b harfi gibi. Bu isimleri ile kelimeye baktığımız da b,i,r,i,n,c,i birşey ifade etmiyor. Ama mana-yı harfi ile bakınca “birinci” diyor.
Hikmet; Allah’ın koyduğu kuralları dairesinde yaşayıp O’na güven duymaktır. Bize birşey emretti ise ondaki güzelliği görmek. Bize birşey nehyetti ise ondaki faydayı görmektir. Yaratılan herşey güzeldir.
Kur’an bize hikmet veriyor.
-Hikmetli anlayış
-Hikmetli davranış
-Hikmetli söz
Allah’ın rızası dairesinde yaşayarak hikmet sahibi olabiliriz.
Kaynağı vahiy olmayan hiçbir düşünce insanı eğitmemiştir.
Vahye dayanmayan hiçbir şey bize fayda sağlamayacaktır.
Kur’ân okumaktan maksad, onun ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Nitekim Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimizin vefatından sonra, Hazret-i Âişe’ye onun ahlâkını sorduklarında:
“–Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibâretti.” (Müslim, Müsâfirîn 139; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 2) buyurmuştur.
Âl-i İmrân Suresi 192. Ayet: Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
