
Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatüh.
Kurban bayramına vasıl olmadan evvel kurban nedir? Biz Allah’a kurbanlıklarımızı nasıl sunmalıyız? Bu kurbanlıkların kalitesi nasıl olması gerekiyor? Senede kaç kere Allah’a kurbanlıklarımızı sunuyoruz ve Peygamber kıssalarından biz bu kurbanlıklarımızın kalitesini nasıl öğrenebiliriz? Ve en önemlisi de kurban difrizleri et ile doldurma ibadeti midir? Amel defterlerini sevap ile doldurma ibadeti midir? Maddiyatla uğraşıp maneviyattan uzaklaşma ibadeti midir? Maneviyatla uğraşıp maddiyatı feda etme ibadeti midir? Bugün inşallah bunları konuşup anlamaya çalışacağız.
Rabbim istifademizi, istifazamızı arttırsın.
Üçüncü Lem’a’yı kurban ibadetine bağlamaya çalışacağız. O yüzden Üçüncü Lem’a’nın birinci nüktesiyle Bismillah diyelim.
İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibarıyla mevcudatın hemen ekserisiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet dercedilmiştir. Onun için insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azap çekiyor.
Lemalar
Şimdi bizde sonsuz bir sevgi kabiliyeti var. Sonsuz için yaratılmış, sonsuzu sevmemiz için yaratılmış bir sevgi kabiliyeti var. Bakalım dönelim bir içimize, bunun bir ispatını yapalım. Biz her şeyi sevebiliyoruz, değil mi? Annemizi, babamızı, evladımızı, eşimizi, evimizi, arabamızı, işimizi, belki dağ başındaki çiçeği, gökyüzünü, bulutları, güneşi, kuşları say say bitiremeyeceğimiz birçok şeyi seviyoruz. Hatta bazen görmediğimiz şeyleri hayal ederek seviyoruz. Seviyoruz da seviyoruz. Ama mutmain oluyor muyuz?
Sonsuz için yaratılmış sevgiyi fâniye sarf ettin ve kalbine döndün baktın. Mutmain olabiliyor musun? Olmuyor değil mi? Tam o huzuru bulamıyorsun. Bir azap çekiyorsun sonunda . Ne oluyor? Mesela diyelim ki evladını seviyorsun. Evladının sana hoş gelmeyen hareketleriyle bir azap çekiyorsun. “Ben seni o kadar sevdim, senin için o kadar fedakarlık yaptım. Karşılığı bu muydu?” diyorsun. Aynı şekilde eşine, dostuna, çevrene. Mesela arabanı seviyorsun, eskiyor. Evini seviyorsun yıkılıyor, çürüyor, gidiyor, küfleniyor. Elbiseni seviyorsun, birkaç ay sonra yırtılıyor, eskiyor. Bütün mevcudata, bütün fâniyata bunu nereye koyarsan koy bunun kanunu budur. Yani sevdiğin bütün mevcudat elinden çıkıp gidiyor. Sen asıl huzuru oralarda bulamıyorsun.
Firaktan daima azap çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir.
Çünkü kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik bir zata tevcih etmek için verilmiş. O insan sû-i istimal ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor; kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor.
Lemalar
Yani senin gönlün bâkiyi sevmek için yaratılmış. Sen fâniye sarf ediyorsun. Elbette azap çekeceksin diyor Üstad. Yani biz okyanuslar için yaratılmışız. Küçücük bir gölcükte çırpınıp duruyoruz. Elbette kalbimiz mutmain olmayacak ki Rabbimiz Ra’d Sûresi’nde diyor:
“Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.”
Ra’d Suresi 28
Buradaki Allah’ı anmak nedir? Sürekli Allah’ı hatırda tutmak, Allah’ı anmak ve Allah ile olan yakınlığımızı arttırmak. Allah ile olan yakınlığımızı arttırmadığımız takdirde; bütün fâniyle, bütün fâniyatla olan yakınlığımızı arttıralım, dip dibe olalım, iç içe olalım. Yine de o huzuru elde edemeyeceğiz. Elde edemediğimiz gibi bir de üzerine azap çekeceğiz. Kanun budur.
İşte bu kusurdan teberri edip o fâni mahbubattan kat’-ı alâka etmek, o mahbublar onu terk etmeden evvel o onları terk etmek cihetiyle Mahbub-u Bâki’ye hasr-ı muhabbeti ifade eden
يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى
olan birinci cümlesi:
“Bâki-i Hakiki yalnız sensin. Mâsiva fânidir. Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz.” manasını ifade ediyor. “Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni bırakmadan evvel ben onları
يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى
demekle bırakıyorum. Yalnız sen bâkisin ve senin ibkan ile mevcudat beka bulabildiğini bilip itikad ederim. Öyle ise senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller.” demektir.
Lemalar
İşte bu okuduğum paragraf: Kurban. Bu paragrafı alalım, eşittir kurban diyelim hiçbir eksiği olmaz.
Kurban ne demek? Kurbiyetten gelir, yani Allah’a olan yakınlık. Allah’a olan yakınlığımızı ne ile ölçebiliriz biliyor musunuz? Allah için feda ettiklerimizle. Allah için ne kadar feda edebiliyorsak Allah’a o kadar yakınız. İşte kurban ibadeti de Kurban Bayramı da bunun çok güzel bir sembolü. Allah “Benim için feda edin” diyor ve biz de ne diyoruz?
“Ya Rab, sen iste sana kurban olsun” diyoruz. Halk arasında böyle bir tabir vardır “Sen iste sana kurban olsun.” Bu ne demek? Hadi gelin buna bakalım ve burayla bağlayalım.
Diyelim ki biri, şalımızı sevdi veya kupamızı sevdi ve dedi ki : “Yahu bu çok güzelmiş.” Biz orada ne diyoruz? “Ya al sana kurban olsun” diyoruz, değil mi? Biz orada aslında ne demiş oluyoruz? “Sen bundan daha değerlisin, Sen bu ve bunun emsalleri olan her şeyden benim yanımda daha değerlisin. Bunu senin için feda ediyorum. Sana feda ediyorum. Al senin olsun. Onu aramızdan çıkartıyorum. Sen benim için değerli olansın.”
Ne oldu? Biz ona bizdeki değerini göstermek için onu ona feda ettik. Aramızdan çıkardık. Sonrasında biz o eşyayı ona versek de vermesek de o kişinin kalbi mutmain olmaz mı? Yani bizim yanımızdaki değerini görmüş olmaz mı? “Ya tamam, sen bunu vermesen de ben seni, benim yanındaki değerini görmüş oldum” demez mi? Bakın ayet-i kerimede ne diyor Rabb’imiz:
“Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları. Ona ulaşacak olan ancak sizin takvanızdır.” Hac Suresi 37
Yani haşa biz kurbanlarımızı kestiğimiz zaman etleri ve kanları Allah’a mı ulaşıyor? Hayır. Allah neyi görmüş oluyor orada? Kulunun kalbindeki yerini. Yani kulun durumu varsa “Rabb’im sana kurban olsun” diyebiliyor mu? Durumu yoksa da bunun için içlenip orada takva haline bürünebiliyor mu? Burada görmüş oluyoruz.
Kurban bayramı sadece maddiyat meselesi değildir. Kurban kesemeyenlerin bayramı olmuyor mu bu bayram? Rabb’imiz burada ne diyor? “Bize ulaşacak olan ancak takvanızdır.” Biz bilemeyiz kimin takvası Allah’a ulaşıyor. Belki de adam bir sürü kurban kesiyor. Sadece işin maddiyatında kalıyor. Ama kurban kesemediği için farklı bir hale bürünen, o takvaya bürünebilen, durumu olmadığı için bunu yapamayan kişinin belki de takvası kabul oluyor. Biz bilemeyiz. Elbette durumumuz varsa biz o kurbanı keseceğiz. Durumumuz yoksa da bir sonraki bayram kurban kesebilmek için, yani helal rızık için Allah’a dua edeceğiz ama bileceğiz ki bu bayram hepimizin bayramı.
Rabbimizin bize emrettiği şeyin hikmeti nedir? Bu sembol neyin sembolü onu okumaya çalışacağız ve bakacağız ve diyeceğiz ki:
“Ya Rab, Sen iste hepsini Senin için feda ederim. Kurban olsun Sana. En çok hoşuma giden, gözüme en çok güzel görünen, en sevimli geleni Senin için feda ederim. Yeter ki Sen razı ol, Senin için hepsinden vazgeçerim” demenin manasını, bu hali, bu takvayı, bu yakınlığı, bu feraseti bizden görmek mi istiyor acaba diyeceğiz.
Ben Allah’a daha fazla nasıl yakınlaşabilirim? Düşüneceğiz, sorgulayacağız çünkü biz ne dedik? Kurbiyet,yakınlık demek. Kime yakınlık? Allah’a yakınlık. Yani biz kurban ile Allah’a yakınlaşıyoruz ama herkesin de kurbanı farklı. Şimdi yazının devamında bunu daha iyi anlayacağız inşallah ama bunu daha iyi anlamak için elbette Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail’in o kurban kıssasını okumak, anlamak lazım ki burayı anlayalım. Hepimiz biliyoruzdur o kıssayı ama biraz geriden alalım ki daha iyi anlayalım.
Hazreti İbrahim (as) Sare validemizle evli ama uzun yıllar çocuğu olmuyor. Sonrasında Hacer validemizle evleniyor ve İsmail aleyhisselam evlat nimeti olarak gönderiliyor. Düşünsenize yıllar boyunca çocuğunuz olmuyor ve yıllar sonra böyle bir evladınız oluyor. Daha sonrasında Rabb’imizden emir geliyor. Hacer validemizi ve Hazreti İsmail’i çölün ortasına bırakması gerekiyor. Hazreti İbrahim (as)ın imtihanına bakın. Yani şu anki imtihanlarımızla asla kıyaslanacak bir şey değil. Bütün, ağır imtihanlar ilk başta peygamberlere gelir, daha sonrasında imanlarına göre salih kullara verilir. Biz burada imtihanın çetinliğini ve kurbanın kıymetini anlamaya çalışalım. Hz. İbrahim; Hacer validemizi ve Hazreti İsmail’i şu an Kabe’nin bulunduğu o bölgeye bırakıyor ve arkasını dönüyor. Hacer validemiz diyor ki “Allah mı sana bunu emretti?”, Hazreti İbrahim de “Evet” diyor. “Allah emrettiyse, olay bitmiştir” diyor.
Düşünsenize çölün ortasındasınız, hiçbir şey yok, hiç kimse yok ve küçücük bebeğinizle çölün ortasında kalmışsınız. Hazreti İbrahim demiyor, “Bir kadın ve küçük bir çocuk. Ben çölün ortasına nasıl bırakayım?” demiyor. Hacer validemiz demiyor. “Sen beni burada nasıl bırakırsın? Küçücük bir çocuk. Hiçbir şeyimiz yok ve çölün ortası bir orman falan da değil. Yiyecek bir şey de yok. Nasıl beni burada bırakırsın?” demiyor.
Aslında burada da bir teslimiyet var. Yani Allah için feda etmek var. Bunu okuyabiliyor muyuz? Allah istediyse amasız ve fakatsız feda edilir. O çölün ortasına evladınla eşini bırakabilirsin Allah istediyse. Burada Hazreti İbrahim hâl diliyle “Allah’ım sen istediysen kurban olsun eşimi ve çocuğumu o çölün ortasında, insanlara göre o hiçliğin ortasında bırakırım” demiyor mu?İşte bu birinci kurban. Aylar, yıllar geçiyor. Tabii orada zemzem çıkmasıyla oralar işte yerleşim yeri haline geliyor. Orası Mekke. Hazreti İbrahim Filistin’de bulunuyor. Filistin’den Mekke’ye sürekli Hacer validemizi ve Hazreti İsmail’i ziyarete gelip gidiyor Hazreti İbrahim, yıllar sonra rüyalar görüyor. Üst üste gördüğü bu rüyaların ilahi bir emir olduğunu anlıyor ve Allah oğlunu kurban etmesini istiyor. Ve o bir peygamber. İsterse tek çocuğu olsun, yıllar sonra tek bir evladı olsun. Allah istediyse amasız ve fakatsız bunu yapar, kurban eder. Yani Allah ile arasına hiçbir şey katmaz. Halilullah olmak kolay değil…
Tabii bu sadece Hazreti İbrahim’in imtihanı da değil, Hazreti İsmail’in de imtihanı. Anlatıyor oğluna. “Ey oğlum böyle böyle” diyor. Peki Hazreti İsmail ne diyor? “Allah dediyse, Allah buyurduysa beni sabredenlerden bulacaksın.” diyor. Yani Hazreti İbrahim’in imtihanı zor. Evladını feda ediyor Allah için. Hazreti İsmail’in imtihanı da zor. Kendini feda ediyor. Allah istediyse amasız ve fakatsız feda olsun canım onun yoluna diyor. Ve sonrasında kıssanın devamını elbette hepiniz biliyorsunuz.
Peki biz bu kıssayı sadece dinleyip hayretlerle geçecek miyiz? Sonrasında unutacak mıyız? Kurban ibadetini senede bir gün maddiyatla mı yapacağız? Paramız yoksa biz o kurban ibadetini yapmayacağız mı? Kurban senede bir gün mü yapılır? Yani bir kere mi gelir kurban? Yok, yok. Biz kurbana senede bir kere değil, ayda bir kere değil, haftada bir kere değil, an be an muhtacız. Yani Allah için feda etmeye muhtacız. Peki neyi feda edeceğiz?
Onu da biz bileceğiz işte. Uykunun en güzel vaktinde uykumuzu feda edeceğiz ve diyeceğiz ki “Rabb’im huzuruna geldim, uykum sana kurban olsun” diyeceğiz. Malımızın en güzel yerinden “Ya Rabbi, sen benden zekat istedin, malım sana kurban olsun” diyeceğiz. “Ya Rabbi, sen benden oruç istedin. Yemek içmek sana kurban olsun” diyeceğiz. “Ya Rabbi, sen benden gıybet etmememi istedin. O nefsime lezzetli gelen ortamlardan uzaklaşıyorum. O nefsimin lezzeti sana kurban olsun” diyeceğiz. Feda edeceğiz. Feda edeceğiz. Yani kurbanı sadece senede bir kere yaptığımız ibadetten çıkartıp ömrümüzün her yerine yerleştireceğiz ki ahiret bayramına ulaşalım inşallah.
Bir de gelin kurbanlıklarımızın kalitesi üzerinde konuşalım. Bunu da Habil ile Kabil üzerinden konuşalım.
Hazreti Adem’in (as) evladı Habil ile Kabil. Onların da kıssalarını yine bilmeyen yoktur ama biz yine derinlemesine bakalım ki biz neler çıkartacağız? Rabb’imiz Habil ile Kabil’in arasında yaşanan bir olaydan ötürü ikisinden de kurban istiyor. Habil hayvancılıkla uğraşıyor, hayvanları var. Kabil de çiftçilikle uğraşıyor, tarımla uğraşıyor. Allah ikisinden de kurban istiyor. O dönemde de şöyleymiş. Kişiler kurbanlarını bir tepeye katar. Daha sonrasında kabul edilen kurban gökten inen bir ateşle yakılırmış. Habil çoban. Koyunları var. İçlerinden böyle en semizini, en kalitelisini alıyor. Kurban olarak Allah’a sunuyor. Kabil çiftçi. İşte ektiklerinden çürük çarıkları, bir şeyleri toparlıyor. Kurban olarak Allah’a sunuyor. Daha sonrasında elbette Habil’in kurbanı kabul ediliyor ve o yakılıyor. Burada şuna dikkat edelim. Niyet. Burada Habil’in niyeti Allah’a en kaliteli şekilde kurbanını sunmak. Yani burada maddiyatı işin içinden çıkartalım. Habil de gidip işte küçük bir koyunu Allah’a kurban edebilirdi değil mi? Ama Habil’in durumu vardı, koyunu vardı, içlerinden en kalitelisini Allah’a kurban etti. Kabil’in de çok güzel sebze meyveleri vardı ama o gitti en çürük çarıklarını Allah’a kurban etti ve niyetlerine binaen Rabb’im Habil’in kurbanını kabul etti. Kabil’in kurbanını kabul etmedi. Peki bizim kurbanımız nasıl? Habil’in kurbanı mı, Kabil’in kurbanı mı? Ne dedik? Vaktimizi Allah’a kurban ediyoruz. Ne yapıyoruz? Namaz kılıyoruz. Peki bu vaktimizi kurban ettiğimiz, sana feda olsun dediğimiz bu kurbanımız, bu namazımız nasıl? Habil’in kurbanı gibi mi, Kabil’in kurbanı gibi mi? Zekâtımız, sadakamız nasıl? Yani durumumuz var. Verebiliriz. Gerçekten Allah için feda edebiliriz ama nasıl feda edebiliriz? Habil gibi mi, Kabil gibi mi? Nefsimiz bizi mütemadiyen Kabil olmaya zorluyor ama Allah kurbanlıkların en kalitelisini hak etmiyor mu? Bize şu an sahip olduğumuz bütün nimetleri veren Allah değil mi? O en iyisini hak ediyor. Hatta benim ona sunduğum kurbanlık hiçbir şey. Ama o Ğaniyy-i Mutlak olduğu için, insanların, kulların niyetine baktığı için inşallah kabul ediyordur. Haydi gelin bu kurban bayramında niyet edelim. Hatta bugün niyet edelim. Kurban bayramına vasıl olduğumuzda bu niyetle varalım ve diyelim ki İbrahimce en sevdiğimizi feda edelim, İsmailce teslim olalım ve Habil gibi en kalitelilerini Allah’a sunalım, Allah’a kurban edelim.Ne ise benim için en kıymetli? Allah ondan daha fazlasına layıktır. Ama benim elimden gelen budur. Allah’ım senin yoluna feda ediyorum diyebilelim ve bütün ömrümüzü kurban bilinciyle geçirip Allah’a kurban edip, feda edip ahiret bayramına ulaşalım ve asıl bayram bizim için o bayram olsun. Amin, amin, amin.
Şimdi yazımızı bitirmeden önce çok güzel bir yer daha okumak istiyorum. Hem teşrik tekbirlerini hatırlamış oluruz hem de olaya bambaşka bir bakış açısıyla bakmış oluruz. On birinci Şuâ’dan yani Meyve Risalesi’nden bir bölüm.
“Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi.
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ
ler ile nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden
اَللّٰهُ اَكْبَرُ
dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o
اَللّٰهُ اَكْبَرُ
kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iyd’de beraber birden
اَللّٰهُ اَكْبَرُ
demeleri, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği
اَللّٰهُ اَكْبَرُ
kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak rububiyet-i İlahiyenin
رَبُّ الْاَرْضِ وَ رَبُّ الْعَالَمٖينَ
azamet-i unvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubudiyetle bir mukabeledir, diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.
Şualar
Kurban Bayramı’nda arefe günü sabah namazıyla başlayıp dördüncü günün ikindi namazına kadar farz namazlardan sonra teşrik tekbiri getiriyoruz değil mi? Neydi teşrik tekbiri? “Allahu ekber, Allahu ekber, la ilahe illallah, vallahu ekber, Allahu ekber ve lillahil hamd.” Şimdi düşünün. Her farz namazdan sonra her Müslüman bu teşrik tekbirini getiriyor. Şimdi kainat ya şu dünya yüzünde ezan seslerinin hiç susmadığını düşünelim. Çünkü bir dakika, bir dakika, bir dakika, bir dakika sürekli böyle ilerliyor. Mesela Adana’da diyelim ki saat birde, Mersin’de saat biri bir geçe. Daha sonrasında böyle il il, ülke ülke böyle geziyor ve hiçbir vakit ezan sesleri susmuyor. Ve hiçbir vakit Müslümanlar namazlarını teşrik tekbirsiz bitirmiyor. Ve üzerine Arafat’ta hacılar tekbirler getiriyorlar. Yani bütün dünya lisan-ı haliyle tekbir getiriyor. Aynı ramazandaki gibi bütün Müslümanlar bir ordu haline geliyor ve an be an tekbir getiriyorlar. Ve yeryüzüne ve gökyüzüne Allah’ın büyüklüğünü haykırıyorlar. Zaten yeryüzü ve gökyüzü Allah’ın büyüklüğünü haykırıyordu. Bütün Müslümanlar da onları tasdik ediyor ve diyor ki “Evet, biz sizleri okuduk ve sizin lisanınıza katılıyoruz. Allah büyüktür, Allah büyüktür, bütün hamd ona mahsustur.” diyoruz.
Ve Üstad şöyle bir noktaya da değiniyor. Bu teşrik tekbirini ilk kim getirdi? Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ashab-ı kiramı. Bin dört yüz senedir sanki bir mağara gibi düşünelim o bin dört yüz seneyi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabı o mağaradan ilk teşrik tekbirlerini getirdiler. Daha sonrasında dağlardaki mağaralarda bir şey söylersin yankılana yankılana birkaç dakika sonra başka bir dağdan o ses gelir ya, işte bin dört yüz senelik bir dağ düşünelim. O dağda bin dört yüz dağ vardı, mağara vardı. O mağaralardan yankılana yankılana, yankılana yankılana bugünkü Müslümanlar o teşrik tekbirlerini mağara misal ağızlarından Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin ve ashabının söylediği teşrik tekbirlerini yankılanıyorlar, söylüyorlar ve onların söylediklerini, onların mübarek ağızlarından çıkanlarını bütün Müslümanlar söyleyerek tasdik ediyorlar ve onlara mukabele ediyorlar. Yani düşünün namaz kılınmayarak ve şu teşrik tekbirlerini getirmeyerek neleri neleri kaybetmiş oluyoruz. Bir, namaz kılmayarak çok büyük bir kaybın içine giriliyor ki ne büyük bir kayıptır Rabbim hepimizi muhafaza eylesin. İki, namazdan sonra bu teşrik tekbirini getirmeyerek böyle bir ordunun içine dahil olunmuyor. Ve bu öyle bir ordu ki başında Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı ve ardından bin dört yüz yıl boyunca gelen Müslümanlar ve en sonunda günümüzdeki Müslümanlar, hacılar, Arafat’taki hacılar ve yeryüzündeki o diğer Müslümanları da ve bundan sonra gelecek Müslümanları da işin içine kattığımız zaman nasıl bir ordudan, nasıl bir şahs-ı maneviden geri kalınmış olunuyor… Rabbim muhafaza eylesin. Ve bu vesileyle de teşrik tekbirlerini hatırlatmış oluyoruz. Teşrik tekbirlerini unutmayalım ki bu ordudan, bu şahs-ı maneviden hissemiz en ziyade olsun. Rabbim Habil’in kurbanı gibi en kaliteli şekilde o namazımızı kılabilmeyi ve hakikatini anlayarak teşrik tekbiri getirebilmeyi, ömrümüzü kurban bilinciyle geçirebilmeyi ve ardından ahiret bayramına uyanabilmeyi bizlere nasip eylesin.
Amin. Amin. Amin.
El-Baki hüvel Baki.
