
Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”
İstiğfar; kelime olarak Cenabı Hak’tan kusurlarının affedilmesini, günahlarının bağışlanmasını dilemek ve istemek anlamına geliyor.
İstiaze; şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak. Aklımıza Euzü besmele geliyor. اَعُوذُ بِا للّٰهِ مِـنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيــمِ “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.”
Tahrim Suresi 8. Ayet: Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umulur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlerine koyar. O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatırken şöyle derler: “Rabbimiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter.”
Nûh Suresi 10. Ayet: Dedim ki: “Rabbinizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır.
“İnsanoğlunun her biri hatakârdır. Ancak hatakârların en hayırlısı tövbekâr olanlarıdır.”
[Tirmizî, Kıyâmet 50, (2501); İbnu Mâce, Zühd 30, (4251).]
Melek değiliz, mutlaka hatalara düşüyoruz. Farkında olarak ya da olmayarak.. Hata yapanların en hayırlısı tövbe edenlerdir.
Peygamberler günahsız olduğu halde peygamber efendimiz sav neden çok fazla istiğfar ediyor? Her gün ilmi arttığı için, yeni ayetler indiği için, geçmişte yapamadığı şeylerin istiğfarını ediyor.
Ey insan! Senin elinde gayet zayıf fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz-i ihtiyarî namında bir iraden var.
(Sözler – Risale-i Nur)
Biz hayırları Rabbimizden , şerleri ise kendimizden bilmeliyiz.
O iradenin bir eline duayı ver ki silsile-i hasenatın bir meyvesi olan cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel’unenin bir meyvesi olan zakkum-u cehenneme yetişmesin.
Demek dua ve tevekkül, meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tövbe dahi meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.
(Sözler – Risale-i Nur)
Dua ve tevekkül hayırlara bizi yönlendiriyor. Bu asırda nereye dönsek günahlar var. Farkında olup olmadan işlediğimiz günahlar yüzünden dilimizden istiğfar hiç eksik olmamalı. Nefsin şeytana uyarak gitmesinin baskısını istiğfar ve tövbe ile kırmalıyız.
Evet, günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse kurt değil belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.
(Lem’alar – Risale-i Nur)
Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: Allah’ın Resulü (a.s.m) şöyle buyurdu:
“Kul, bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Tövbe ettiği takdirde cilalanıp silinir. O günahı tekrar işlediği / günaha devam ettiği zaman, o siyah nokta da gittikçe büyür, kalbi istila eder. İşte bu husus, ‘Hayır (Kur’an eskilerin masallarıdır, diyenlerin sözleri doğru değildir), bilakis işledikleri günahlar, onların kalplerini paslandırdı.’ (Mütaffifin, 83/14) ayetinde geçen paslanmadır.” (bk, İbn Cerir Taberî, ilgili ayetin tefsiri).
Mesela, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor.
Hem mesela, cehennem azabını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, cehennemin tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa bütün ruhuyla cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emare ve bir şüphe, cehennemin inkârına cesaret veriyor.
(Lem’alar – Risale-i Nur)
Küçük de olsa büyük de olsa hiçbir günahı küçümsemeyeceğiz. Çünkü küçük günahlar da devam ettikçe imansızlığa sebep olabilir. Büyük günah da imansızlığa sebep olabilir. Günahı işleye işleye bir şeyleri inkar etmeye başlıyor..
Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.
Evet kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık-ı Zülcelal’i inkâr edemez. Etse bütün kâinat onu tekzip edeceği için susar, lâkayt kalır.
Fakat ona iman etmek, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi o Hâlık’ı sıfatları ile isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.
(Emirdağ Lâhikası 1 – Risale-i Nur)
Kime sığınabiliriz ki? Günah işledik peki Allah’tan başka kime gideceğiz?
Evet küfrün divaneliğiyle, dalaletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir latîfe-i insaniye sukut eder; ebedî şeyler yerine fâni şeyler alır, yüksek fiyat verir.
Fakat mü’minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi ehl-i dalalet gibi ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez.
(Barla Lâhikası – Risale-i Nur)
Müminin özelliği burada, kusurunu çabuk anlar ve istiğfar eder. Israr etmez. Günaha düştük diye ümitsizliğe düşmemeliyiz.
Zümer Suresi 53. Ayet: De ki (Allah şöyle buyuruyor): “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
Vahşiyi Hz. Vahşi yapan ayeti kerimeydi. Bizim ümit kesmeye hakkımız yok. Yeter ki günahta ısrar etmeyelim.
Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin âdeta taksirattan takdis etsin.
(Lem’alar – Risale-i Nur)
Kusurunu itiraf etmediği için istiğfar ve istiaze yoluna gidemiyor.
Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüz tevil ile tevil ettirir.
وَ عَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلٖيلَةٌ
sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan
وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖٓى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖى
dediği halde, nasıl nefse itimat edilebilir?
(Lem’alar – Risale-i Nur)
Bir Peygamber nefsine güvenmediği halde biz nefsimize nasıl güvenebiliriz?
Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse o kusur, kusurluktan çıkar; itiraf etse affa müstahak olur.
(Lem’alar – Risale-i Nur)
Mesela; bir arkadaşımıza bir hata yaptık. Gidip itiraf etsek, özür dilesek karşı tarafında kalbi yumuşuyor.
Rahim esması Gafur esması sonsuz olan Zat’tan istiyoruz. Bize annemizden sonsuz kat daha merhametli bir Allah’tan affımızı istiyoruz. Çünkü biz aciziz. Samimi tövbe edip etmediğimizi de bildiği için affa müstahak oluyoruz inşallah.
Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye ise hafiftir, azdır.
Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez.
Vazife ise yalnız, bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı.
Kusur etse istiğfar etmeli. “Yâ Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl, âmin!” demeli ve ona yalvarmalı.
(Sözler – Risale-i Nur)
Hz. Ebû Bekri’s-Sıddîk (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki:
“İstiğfar eden kimse günde yetmiş kere de tövbesinden dönse günahta musır sayılmaz.” [Tirmizî, Daavât 119, (3554); Ebû Dâvud, Salât 361, (1514).]
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
