
Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”
Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve, El-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi. Ve nes-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ
Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.
Sonsuz bir esma sonsuz bir yansıma ister. 10. Sözde Üstad bize Allah’ın esmaları ile ahireti ispat ediyor. Bir kaç bölüm okuyacağız.
Bab-ı kerem ve rahmettir ki Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki: Gösterdiği âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu âlemin Rabb’i; kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine şayeste mücazatta bulunmasın?
(Sözler – Risale-i Nur)
Burada dünyadaki örneklerden yola çıkarak öncelikle Allah’ın rahmetini ve keremini(ikram ediciliğini) ispat edeceğiz. Sonrasında bunun ahiret bakan yönü ile devam edeceğiz.
Evet, şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki en âciz, en zayıftan tut tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor.
(Sözler – Risale-i Nur)
Meyve kurduna baktığımız zaman çok zayıf bir canlı ama rızkın içinde yaşıyor. Denizlerin , okyanusların da içinde yaşayan canlıların da rızıkları var. Allah hiçbir canlıyı rızıksız bırakmıyor.
En zayıf, en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvi bir keremle ziyafetler, ikramlar olunuyor ki nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedaheten gösteriyor.
(Sözler – Risale-i Nur)
Biz rızık deyince sadece dilimizin aldığı rızkı düşünüyoruz. Halbuki gözümüzün, burnumuzun, ruhumuzun, kalbimizin rızkı var. Bir manzara izlerken gözümüzle görerek lezzet alıyoruz. Çiçeği koklayarak, dalga sesini dinleyerek lezzet alıyoruz.
Mesela, bahar mevsiminde cennet hurileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misal libaslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaatıyla süslendirip hizmetkâr ederek onların latîf elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit en tatlı, en musanna meyveleri bize takdim etmek, hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı en tatlı balı bize yedirmek, hem en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek, hem rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak ne kadar cemil bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır.
(Sözler – Risale-i Nur)
Allah’ın merhameti, rahmeti, kereminin binler perdeden geçmiş hâli bu dünya. Bu dünyada fragmanı görüyoruz. Esas yaşam cennette inşallah. Fragman bu kadar güzelse esas film ne kadar güzeldir.
Hem insan ve bazı canavarlardan başka, güneş ve ay ve arzdan tut, tâ en küçük mahluka kadar her şey kemal-i dikkatle vazifesine çalışması
(Sözler – Risale-i Nur)
Herşeyin bir haddi , sınırı var değil mi? Allah’ın adetullah kanunları var. Güneş yada ay başı boş bir şekilde hareket etmiyor hepsinin bir düzeni var. Ama insan dışında isyan eden hiçbir mahluk yok.
Zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması; büyük bir celal ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.
(Sözler – Risale-i Nur)
Öyle bir Allah’ın emirlerine uyuyorlar ki O’na itaat etmemeleri mümkün değil.
Hem gerek nebatî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün validelerin o rahîm şefkatleriyle ve süt gibi o latîf gıda ile o âciz ve zayıf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedaheten anlaşılır.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bebek doğuyor ama gözünün önünü bile göremiyor. Anne onu emzirmese yada beslemese o acizlikten ölecek. Ama Allah, onun bu acizligine karşı da başıboş bırakmıyor , annesine şefkat veriyor.
Bu âlemin mutasarrıfının madem nihayetsiz böyle bir keremi, nihayetsiz böyle bir rahmeti, nihayetsiz öyle bir celal ve izzeti vardır. Nihayetsiz celal ve izzet, edepsizlerin te’dibini ister.
Nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister. Nihayetsiz rahmet, kendine lâyık ihsan ister. Halbuki bu fâni dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüzden ancak bir cüzü yerleşir ve tecelli eder. Demek o kereme lâyık ve o rahmete şayeste bir dâr-ı saadet olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek gibi bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bütün aciz mahluklar için düşünelim, hepsinin rızkı ayağına geliyor. Bitki baktığımız zaman hareket edemiyor ama rüzgar, yağmur, çeşitli mahlukat ile onunda rızkı gönderiliyor. Bu kadar ikram ve bu kadar merhamet sadece bu dünyaya has olamaz.
Çünkü bir daha dönmemek üzere zeval ise şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı meş’um bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakikat-i rahmetin intıfası lâzım gelir.
(Sözler – Risale-i Nur)
Mesela; çok sevdiğimiz biri için gelip vefat edecek ve birdaha hiç göremeyeceksin deseler, o insanın ölümünü düşünmek bile mahveder insanı..
Hem o celal ve izzete uygun bir dâr-ı mücazat olacaktır. Çünkü ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor, tehir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil.
(Sözler – Risale-i Nur)
Allah’ın adaletini ve ahiretteki hesabı düşünmeseydik, bu dünyanın zulümlerini hiç kimse kaldıramazdı. Zulümler yine üzücü ama biliyoruz ki Allah’ın adaleti var ve ahirette kimsenin hakkını bırakmayacak. Ayet-i Kerimede:
Zilzal Suresi 7.-8. ayetler: Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.
Buna iman ettiğimizden dolayı, zulme uğramış insanları gördüğümüz de Allah, bunun hesabını soracak diyoruz.
Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki insan başı boş değil, bir celal ve gayret sillesine her vakit maruzdur.
Evet, hiç mümkün müdür ki insan umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da insanın Rabb’i de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile onu tanımazsa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini ona sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukabilinde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese cezasız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zat-ı Zülcelal bir dâr-ı mücazat hazırlamasın?
(Sözler – Risale-i Nur)
Bu kadar kendini tanıttırıp, kendini sana sevdiriyor. Sınırsız ikramlar veriyor. Senden tek istediği O’na iman etmen, ibadet etmen ve günah işlediğinde tövbe etmen..
Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?
(Sözler – Risale-i Nur)
Biraz da ahirete imanın bu dünyamızı yaşanılır kılması konusuna bakalım. Çeşitli topluluklara göre ahirete imanın faydaları, olmazsa nasıl bir ruh halinde olacağımızı okuyalım:
Âhiret akidesi, hayat-ı içtimaiye ve şahsiye-i insaniyenin üssü’l-esası ve saadetinin ve kemalâtının esasatı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyas olarak yalnız dört tanesine işaret edeceğiz:
Birincisi: Nev-i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zayıf ve nazik vücudlarında bir kuvve-i maneviye bulabilirler. Ve her şeyden çabuk ağlayan gayet mukavemetsiz mizac-ı ruhlarında, o cennet ile bir ümit bulup mesrurane yaşayabilirler. Mesela, cennet fikriyle der: “Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü, cennetin bir kuşu oldu. Cennette gezer, bizden daha güzel yaşar.”
Yoksa her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zayıf bîçarelerin endişeli nazarlarına çarpması; mukavemetlerini ve kuvve-i maneviyelerini zîr ü zeber ederek gözleriyle beraber ruh, kalp, akıl gibi bütün letaifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya divane bir bedbaht hayvan olacaktı.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bir çocuk yakınını kaybedebiliyor, arkadaşını, annesini.. Bu çocuğun ahiret inancı olmazsa , bir daha onları görme ümidi olmazsa, bu acıya nasıl dayanabilir? En büyük teselli; tekrardan bir görüşme olacağı, ‘ölen sevdiğinin ondan daha güzel yerde’ olduğunu bilmesi dünyada sevinçli bir şekilde yaşamaya devam etmesini sağlayabilir. Bu sadece çocuk için değil, hepimiz için geçerlidir.
Nev-i insanın bir cihette nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukabil bir teselli bulabilirler ve çocuk hükmüne geçen seriü’t-teessür ruhlarında ve mizaçlarında, mevt ve zevalden çıkan elîm ve dehşetli meyusiyete karşı ancak hayat-ı bâkiye ümidiyle mukabele edebilirler.
Yoksa o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat-i kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar, öyle bir vaveylâ-i ruhî ve bir dağdağa-i kalbî hissedeceklerdi ki bu dünya onlara zulmetli bir zindan ve hayat dahi kasavetli bir azap olurdu.
(Sözler – Risale-i Nur)
Ahiret inancı olmayan insan için bu hayat, çok güzel olsa bile çekilmezdi. Sevdiklerinden ayrılma ve bir daha görüşememe elemi olurdu. Hayatından lezzet alamazdı.
İnsanların hayat-ı içtimaiyesinin medarı olan gençler, delikanlılar, şiddet-i galeyanda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevalarını tecavüzattan ve zulümlerden ve tahribattan durduran ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanını temin eden yalnız cehennem fikridir.
Yoksa cehennem endişesi olmazsa “El-hükmü li’l-galib” kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesatları peşinde bîçare zayıflara, âcizlere, dünyayı cehenneme çevireceklerdi ve yüksek insaniyeti gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.
(Sözler – Risale-i Nur)
Gençleri kötülüklerden uzak tutan cehennem fikridir. Allah’ın insana verdiği 3 kuvve vardır. Bunlar ; Kuvve-i şeheviye, Kuvve-i gadabiyye ve Kuvve-i akliye’dir. Bunların bir sınırı yoktur. İfratı; Aşırısı anlamında. Tefriti; Normalin altında. Vasatı; Olması gereken, orta kısım diye düşünebiliriz.
İnsan iradesi ile haram ve helale dikkat ederek bunun ortasına gelmeye çalışmaz ise ya ifrat yada tefritte kalır.
Kuvve-i Gadabiyye’den örnek verecek olursak; bunun tefriti, hiçbir şey için endişe etmemektir. İfratı ise, maddi manevi hiçbir şeyden korkmamaktır. Bunun vasatı da korkması gereken yerde çekinir, cesaret göstermesi gereken yerde cesur olur. Dinimiz, vatanımız için gerekirse canımızı ortaya koyarız.
Kuvve-i Akliye’nin tefriti; hiçbir şeyi umursamıyor. İfratı ise, cerbeze, sınırı olmayan zekasını yanlış yerlerde kullanmak. Vasatı ise, hikmettir. Hakkı hak, batılı batıl bilmektir.
Ahiret inancı, insana her an izlendiği bilincini veriyor. Kimse görmese yaptığın yanlışı Allah görüyor ve bunun bir cezası var. İnsanın bütün kuvvelerini vasatta tutmaya sebep olan ahiret inancıdır.
Son olarak: öyle bir mahkemeye çıkacağız ki Hâkim’in kendisi şahit…
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
