
Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..
Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!
Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.
Bugün çok önemli bir konuyu anlamaya çalışacağız. Rabbim istifademizi arttırsın. Âmin.
Bölümümüz Mesnevi-i Nuriye kitabından…
Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim. Tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir.
Kelimelerden maksat: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır.
Mesnevî-i Nuriye
Üstadın söylediği şey çok önemli. 40 sene ömrümde, 30 sene tahsilimde yalnız bu dört kelimeyi ve dört kelamı öğrendim diyor. Peki bu kelimeler hangileri? Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet ve nazar. Biz bugün mana-yı ismî ile mana-yı harfîyi öğrenmeye çalışacağız.
Bir düşünelim 40 sene bir ömür… Üstelik herhangi birinin değil, Üstad’ın 40 senesi… Örnek verirsek Üstad ki 12-13 yaşlarında 90 ciltlik bir kitabı Arapça olarak okuyup unutmamak için tekrar ederek ezberleyen biri. Şuan o ezberlediği 90 ciltlik kitaplar Türkçeye çevrilse belki 200, 300 ciltlik kitaplar olur. Böyle bir ilim ile 30 sene tahsil düşünün ve Üstad gibi birinin tahsilini düşünün ve bütün ilmimi ve tahsilimi bu 4 kelimede topladım diyor: Mana-yı harfî, Mana-yı ismî, Niyet ve Nazar. Şimdi okuyunca ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışacağız ve hayatımıza geçirmek isteyeceğiz.
Şöyle ki: Cenab-ı Hakk’ın mâsivasına yani kâinata mana-yı harfiyle ve onun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab (sebepler) hesabına bakmak hatadır.
Mesnevî-i Nuriye
Öncelikle bu kelimelerin lügat manalarına bakalım.
Mana-yı ismî: Bir şeyin sahibine değil de; bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan manasındadır.
Mana-yı harfî: Bir şeyin kendisini değil de; sanatkarını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan manasındadır.
Bu terimleri öğrendiğimiz zaman, hayatımızda çok köklü değişimler olacak. Bu nazarla kâinata, mevcudata, olaylara baktığımız zaman hayatımız değişecek. İbadetlerimiz daha anlamlı gelecek. Bakışımızdaki cennetin mertebesini en âlâ dereceye çıkaracak. Musibetlere bakış açımız değişecek. Bu kelimeler insanın hem dünya hayatını, hem ahiret hayatını kökten değiştirecek cinsten. Bu yüzden Üstad önemli olduğunu vurgulamış.
Önce kâinattan başlayalım. Biz bu mevcudata baktığımız zaman mana-yı ismî ile bizzat baktığın şeyi görürsün. Güneşe baktın, güneşi gördün. Kediye baktın, kediyi gördün. Bu, baktığını görmek oluyor. Mana-yı ismî ile görmüş oluyorsun. Mana-yı harfi neydi? Baktığının sanatkarını görmek. Biz ne diyorduk kâinatta her şey bir aynadır ve o ayna bizi sanatın sanatkarına ulaştırıyor.
Mesela kelebeğe baktığınızda, kelebek görüyorsanız, mana-yı ismî ile bakıyorsunuz demektir. Ama kelebeğe baktığınızda kelebeğin üstündeki aynadan Allah’ın o esmalarının yansımasını görüyorsanız o zaman mana-yı harfî ile bakıyoruz demektir.
Bu sadece kâinat için geçerli değil. Aslında yaşadığımız olaylarda da geçerli. Her şeyin iki ciheti vardır: Mana-yı ismiyle ve mana-yı harfiyle bakmak. Biz her ikisini karıştırmamak için şöyle bir tekerleme ezberleyelim:
Mana-yı isim, yani cisim,
Mana-yı harf, yani Allah…
Yani mana-yı isim ile baktığımız her şeyde o cisimi görüyoruz.
Mana-yı harfiyle baktığımızda bizi Allah’a ulaştırıyor. Aslında bizi marifetullaha götürüyor.
Arapçada şöyle bir şey var: Biz kelimelerin incelendiği ilime sarf ilmi diyoruz. Cümlelerin incelendiği ilime ise nahiv ilmi diyoruz. Bir kelime bir şey ifade eder. Gel denildiğinde bir anlam çıkarıyorum bir şey ifade ediyor. Ama sadece o ‘gel’ deki ‘l’ harfini alsak, bizim için anlamsızdır çünkü yalnız başına hiçbir şey ifade etmez. Mevcudata cismen ve tek başına baktığımızda, mesela; güneşin bir harf olduğunu görüyoruz çünkü tek başına bir şey ifade etmez. Peki ne olursa bir şey ifade eder? Bütün mevcudat ile onu birleştirdiğin zaman, bir sisteme dahil olur ve geniş çaplı düşünelim: Mevcudatı yaratanın kim olduğunu bildiğimizde güneşi yaratanın da O (Allah) olduğunu düşünürüz ve bu şekilde Allah hesabına baktığımızda bize bir şey, aslında çok şey ifade eder.
Mesela burdan bir kedi geçtiğini varsayalım. Sadece sıradan bir hayvan mı görüyoruz? Evet yürüyor, mırıldanıyor, yiyor, içiyor… bu kadar. Bizim için hiç bir şey ifade etmiyor. Ama ona mânâ-yı harfle bakarak anlam yüklediğimizde ve bir bütüne koyduğumuzda o zaman anlam ifade etmiş oluyor.
Biz mana-yı harf ile baktığımızda Kur’an-ı Kerim’in ilk emrini yerine getirmiş oluyoruz Kur’an’ı Kerim’in ilk emri ‘oku!’ idi. Ve “Yaradan Rabbinin adıyla oku.” Oku deyince sadece kitap okumaktan mı bahsediliyor? Kainatı okuyoruz, kendimizi okuyoruz, olayları okuyoruz, hâdisatı okuyoruz, başımıza gelen bütün olayları okumaya devam ediyoruz. Çünkü hâlâ yaşıyoruz. Hâlâ mevcudatta bir şeyler oluyor, başımıza olaylar geliyor. Biz bu olayları Allah hesabına mana-yî harf ile okuyor muyuz? Bunu biraz muhasebe edelim!
Bunu anlamak için örneklerle ilerleyelim. Mesela uzakta bir pencere olduğunu düşünelim.
+Neyi görürüz?
-Pencereyi görürüz.
+Yakınına gittiğimizde ise pencerenin arkasındaki manzarayı görürüz. İşte uzaktan bakmak mana-yı isîm, yakından bakmak ise mana-yı harf oluyor.
İman intisaptır diyordu Üstad. İntisap ne demektir? Bir şeyin bir şeye bağlı olmasıdır. Baktığımız zaman kâinatta her şey Allah’a bağlı. Ama önemli olan baktığımız şeyi mana-yı harfle okuyabilmektir. Kediye baktığımızda kedi neye intisab ediyor? Kediye Allah’ın sanatı nazarı ile baktığımızda Allah’ı görebiliriz. Her şey çok açık! Önemli olan bizim bakış açımız. Yani güneşe, buluta, bir çiçeğe baktığımızda hatta aynada kendimize baktığımızda bile Allah’ı her yerde görebiliriz. Yeter ki o bakışımızı doğru ayarlayalım.
Mevcudatı biraz anladık. Kainatta Allah’ı görmenin ne kadar önemli olduğunu, gördüğümüz her şeyin aslında bize Allah’ı haykırdığını, O’nun sanatı olduğunu, her şeyde O’nun esmalarının olduğunu az çok anlayabildik. Çünkü her şey ayna hükmündedir. Diyelim ki üzücü bir olay yaşadık. Yüzeysel olarak bakıp değerlendirdiğimizde mana-yı ismiyle bakmış oluyoruz ve bu da bizi belki de o işin hakikatini okumaktan alıkoyuyor.
-Bu işin perde arkası nedir?
-Allah burada bize ne anlatmak istiyor?
-Ben buradan ne ders çıkarmalıyım?
Bu soruları düşünmeden sadece yüzeysel olarak baktığımızda almamız gereken derslerin hiçbirini almadan geçip gidiyoruz. Ama mana-yı harfle bakarsak yaşadığımız her olay bir anlam taşıyor. Üzücü bir olay yaşadığımızda tevekkülle, teslimiyetle ve bu bakış açısı ile baktığımız zaman Allah’ın vermek istediği mesajı anlayabiliyoruz. Şunu düşünelim: Yaşadığımız olaydan (hâşâ) Allah’ın haberi yok mu? Elbette var. Allah sonsuz merhamet sahibidir diyoruz. Bizi seven Rabb’dir. O zaman kişilerin hiçbir önemi olmuyor. Çünkü Allah biliyor, O’na güvenip dayanınca, O var ve sebepler yalnızca perdedir diye düşününce yaşadığımız olumsuz durumları çok fazla üzülmeden atlatmış oluyoruz.
Bir de nefise mana-yı isimle bakmak var. Bizler nefsimize mana-yı isimle baktığımız zaman ne diyoruz? “Ben böyle istedim, benim canım böyle istiyor.” diyerek nefsimizi övüyoruz. En çok da şu canım kelimesi… aslında canım dediğimiz şey nefsimiz. Nefsimizi o kadar kendimize ait hissediyoruz ki nefsimiz canımız oluyor. Canımızın istediği şeylerin nefsimizin istediği şeyler olduğunu anlayamıyoruz. Nefsimizle kendimizi o kadar birleştirmişiz ki… Aslında nefsimizle aramızda bir mesafe olması lazım. Eğer uzak olsaydık, ‘canım’ demezdik. Dolayısıyla canımızın her istediğini yaparak aslında nefsimizin her istediğini yapmış oluyoruz. Bu durum mana-yı ismiyle bakmanın sonucudur. Peki mana-yı harfiyle nasıl bakarız? Sadece Allah’ın razı olduğu çerçeve dairesinde, Allah’ın istediği şekilde yaşadığımız zaman hem dünya hayatımız, hem de ahiret hayatımız kurtulmuş oluyor. Bu durumun ne kadar önemli olduğunu anlamak için bir örnek ile inceleyelim. Efendimiz Aleyhisselam’ın amcası Ebû Talib, Efendimiz Aleyhisselam’ı ömrü boyunca himayesi altında yetiştirmiş. Daha çocukluğundayken büyüyene kadar yanına alıyor ve peygamberlik davasındayken O’nu korumaktan asla vazgeçmiyor. Ki nice zulümlerin yapıldığını bildiğimiz çok zorlu geçen 3 sene var, neler neler yapılıyor fakat yine de O’nu korumaktan vazgeçmiyor. Belki de hiç kimse Ebû Talib kadar Efendimiz Aleyhisselam’ı korumamıştır. Peki biz Ebû Talib’ den bahsederken neden ‘Hazreti’ demiyoruz? Çünkü Efendimiz Aleyhisselam’ı zâtından dolayı koruyor. O’nun zatını çok sevdiği için, yeğeni olarak, mana-yı ismiyle baktığı için; O’nu savunduğu dava uğruna değil de zâtı için… Yaptığı işlere bakalım ne kadar güzel değil mi? İman ederek yapmış olsa kimse O’na ulaşamaz. Çünkü hiç kimse Ebû Talib kadar korumamıştı ve koruduğu şey İslam’ın kalesiydi bir nevî ama ne oldu? Mana-yı isimle olduğu için bir anlam ifade etmiyor. Ebû Talib’in imanlı ölüp ölmediğine dair ihtilaflar var. O yüzden çok fazla konuşmak da iyi olmayabilir fakat ehl-i sünnetin genel inancı ne yazık ki imansız öldüğü yönünde. Mana-yı isimle mana-yı harfe Üstadın neden bu kadar önem verdiğini buradan anlayabiliriz.
Yaptığımız işler değil de o işleri ne niyetle yaptığımız, ne amaçla yaptığımız ve o şeye ne ile baktığımız çok önemli. Mesela hayatımızdaki bütün şeyleri göz önünde getirmeye çalışalım. Örneğin eşimizi nasıl seviyoruz? Evladımızı nasıl seviyoruz? Mana-yı isimle mi mana-yı harfle mi? Hobilerimizi, hedeflerimizi, her şeyi düşünebiliriz. Yaptığımız hobilerimizi ne amaç uğruna yapıyoruz? Aslında bu şey öyle bir şey ki yaptığımız şey ya çok büyük bir anlam kazanacak ya da boş bir şey olacak. Bu durum bütün hayatımızca hep böyle.
Evet, her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar.
Mesnevî-i Nuriye
Hakka bakan kısmı mana-yı harfi, halka bakanı ise mana-yı ismî olduğunu öğrendik.
Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, sanata bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir.
Mesnevî-i Nuriye
Tenteneli perdeyi delikli perde olarak düşünebiliriz. Mesela kendimizi yeni doğmuş bir çocuk olarak düşünelim Gözümüzü açtık ve baktık ki delikli bir örtüden ışık geliyor. Önce tül ışık veriyor zannedebiliriz. Çünkü işin perde arkasını görmüyoruz. Yakınına gidip o deliklerinden baktığımızda ışığın perdeden olmadığını, güneşten geldiğini anlarız. Dedik ya bütün hayatımız da böyle. Bizler sebepleri muhasebe ederken tenteneli bir gözle bakıyoruz. Şunu iyi anlamamız lazım; sebepler mi tenteneli, bizim gözümüz mü? Sebepler gayet açık.
Üstad Risalede “Şiddet-i zuhurundan gizlenmiş…” (Lem’alar) diye bahsediyor.
Kainatta cereyan eden olaylar ortada, gözümüzün önünde. Hayvanların yaşayışı, birinin diğerini yemesiyle aslında kainatın devamının korunması, gökyüzünde cereyan eden olaylar… bunların hepsi aslında birer mucize. Hayret edilecek çok büyük vakalar. Biz sürekli yaşıyor ve görüyor olduğumuzdan ülfet ediyoruz. Bu durum da bizi sıradan bir nazar ile bakmaya yönlendiriyor. Güneş doğar, yağmur yağar, tavuk yumurta verir… Halbuki tavuğun yumurta vermesi ilginç bir olay değil mi? Şu an bütün dünya bir araya gelse bir yumurta yapabilir mi? Bütün dünyanın yapamayacağı bir şeyi bir hayvandan alıyoruz ve şaşırmıyoruz. Ne kadar tuhaf ?! Demek ki ülfet kalınlaşıp gaflete sevk etmiş. Gözümüzde ne kadar tenteneli perde var ki bizler bu olayları okumaktan aciz kalıyoruz. Duamız şu olsun: Rabbim ülfetimizi kır. Bizleri gafletten uyandır.
Her şey o kadar açık ki eğer okuyamıyorsak, her gördüğümüz şeyde Allah’ı hatırlamıyorsak gözümüzde ve bakışımızda sorun var demektir. Bu duruma misal olarak:
Bir gözlük düşünelim ve kirli olsun. Bu gözlüğü taktığımızda kirleri görürüz. Onlara odaklanırız. Eğer gözlüğümüz tertemiz olursa, o zaman arkayı görürüz. Bizim gözümüz de ne yazık ki gafletle kirlendiği için bizler okumamız gereken şeye odaklanamıyoruz. O lekelere dediğimiz sebepleri görüyoruz. Ama o gaflet kirlerini temizlediğimiz zaman asıl görmemiz gerekeni ve okumamız gerekene ulaşmış oluruz. Bu durum bizi Marifetullah’a götürür. Düşünsene baktığın her şeyde Allah’ı görüyorsun. Bütün mevcudatta, kainattaki her şeyde, başına gelen her olayda, üzücü olsa bile her şeyde Allah’ı görüyorsun. Aslında bu durum bir nevi bütün hayatımızı ibadete çevirmek mânâsına gelir. Üstadın bütün ömründe öğrendiği sayılı şeylerden birinin mana-yı isimle mana-yı harf olması bu bakışın önemini gösteriyor. Bu kelimeler bizim hayatımızın bütününü değiştirecek bir meseledir. Bu bakış açısı ile baktığımızda, uyumak ibadet oluyor çünkü uyurken bile Allah’ı görüyoruz. Uyanıyoruz, Allah’ı görüyoruz. Sabah güneşin doğuşunda yine Allah’ı hatırlıyoruz. Her an Allah’ı hatırlamakla her an ibadette oluyoruz. Üzücü olaylarda bile Allah’ı gördüğümüz için, onu Allah’ın yarattığını bildiğimiz için gönül rahatlığı yaşıyoruz.
Düşünsene seni kırmışlar, üzmüşler, iftira atmışlar… (Hâşâ) Allah bilmiyor mu, haberi yok mu? Elbette var. Olayları yaratan O. Allah rahmetlidir, merhametlidir. O zaman hüznün neden olsun ki? Muhteşem bir gönül rahatlığı yaşaman gerekmez mi? Allah kuluna asla zulmetmez. Bu gönül rahatlığını kim verebilir? Saatlerce psikoloğa gidip konuşalım, motivasyonlar edinelim, arkadaşlarımızla dertleşelim, bunları da elbette yapabiliriz. Fakat hakiki gönül rahatlığını kim verebilir? Kainatın yaratıcısı beni biliyor, içimi biliyor, kalbimi biliyor. Ne olursa olsun O biliyor, görüyor. Dünya ve ahiret hayatını güzelleştiriyor ve değiştiriyor. Gönül rahatlığı ile dünya hayatında daha güçlü yaşamayı öğreniyoruz. Diğer türlü sebeplere takılırsan dünyada yaşayacak bir mecal bulamayız, sıkıntılar bitmez. Geçim sıkıntısı, evlat endişesi, gelecek kaygısı… Böyle yaşamak bize zulüm olur. Fakat bu şekilde baktığımız zaman zaten yüklerimizi gemiye teslim ediyoruz. Her şeyin sahibi olan Allah’a güveniyoruz. O’nun her şeyi bildiğini biliyoruz. Başına ne gelirse gelsin O’nun izni dairesinde olduğunu biliyoruz, muhteşem bir şekilde dünya hayatını yaşamış oluyoruz. Zahirde sıkıntı çeksen de gönlümüz rahat oluyor. Ahirete gittiğimizde ise, bütün mevcudatta Allah’ı gördüğün için ibadetlerle dolu bir amellerle gidiyoruz. O yüzden bu bakışı, fikri hayatımıza geçirmemiz gerçekten çok önemli.
Hazreti Ali’nin bir sözü var, ‘Perde-i gayb açılsa benim yakînim ziyadeleşmeyecek’. Yani demek istiyor ki, ahiret başlasa şu an benim gözümün önünde görünse benim ilmim artmayacak, değişen bir şey olmayacak yakînim ziyadeleşmeyecek. Soruyorlar: “Niye böyle söyledin?” diye, diyor ki; “Çünkü o tentene mevcudatta değildi. Benim gözümdeydi. Gözümden kalktı.” Mesela bazen mucizevi bir olay oluyor. Herkes şaşırıyor, karpuzun içinden Allah yazısı çıktı. Koskoca Güneş her gün doğup batıyor. Biz buna şaşırmıyoruz ama ona kıyasen Allah yazısına şaşırıyoruz. Şaşılacak gereken o kadar çok şey var ki, mesela arının bal yapması ne kadar muhteşem bir sanat. Arı nereden öğrendi o sanatı? Sivrisinek mucizesi ve bunun gibi birçok mucize hepsi Allah’ı gösteriyor. Kâinatın temizlenmesi, Kuddüs esmasının yansıması, muhteşem şeyler dönüyor etrafta ama bizler basit şeylerde aramaya çalışıyoruz. O yüzden bizim en başta gözümüzü temizlememiz gerekiyor.
Peki bizim gözümüzde perde olmasının sebebi ne? Allah’a olan uzaklığımız. Biz bu dünyayı niçin gönderilmiştik? Allah’ı tanımak ve O’na yakın olmak için. Zaten Allah’ı tanıyınca ister istemez O’nu seviyorsun ve yakın oluyorsun. Çünkü marifetullahtan muhabbet doğar. Marifetullah ile Allah’ı tanıyorsun. Sonra o muhabbetle, muhabbet ettiğin kişiye yakın olursun. O’nun istediği şekilde yaşamaya çalışırsın. Perde olmasının sebebi Allah’a olan uzaklığımız. Nasıl kalkacak peki bu perde? Allah’a yakın olmaya gayret ederek. Allah’a tam istediğimiz gibi yakın olabilir miyiz? Belki olamayız ama Allah her zaman bizim gayretimize bakıyor. O’nun için mücadele edişimize bakıyor. Gerçekten mücadele ettiğimiz, O’nun için bir şeyler yaptığımızda perdeleri kaldıran Allah’tır. Bir anda bütün perdeleri kaldırır. Baktığımız her şeyde Allah’ı görebiliriz. Bir toz tanesinde bile belki Allah’ı görebiliriz. Yaşadığımız bütün olaylarda, başımıza gelen her şeyde Allah’ı seyredebiliriz. İşte asıl vazifemiz marifetullah. Allah’ı tanıma yolunda gayret etmek. En büyük vazifemiz bu.
Kur’ân-ı Hakîm, kâinata mânây-ı harfiyle bakıyor. Felsefe ise, mânây-ı ismiyle bakıyor. Kur’ân-ı Hakîm; eşyayı, mahiyet-i zatiyesinden değil, Sâni’a delil olduğu cihetten nazara alıp mütalâa ediyor.
Mufassal Tarihçe 3
Elhasıl: Dünyayı ve ondaki mahlukatı mana-yı harfiyle sev. Mana-yı ismiyle sevme. “Ne kadar güzel yapılmış.” de. “Ne kadar güzeldir.” deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü bâtın-ı kalp, âyine-i Samed’dir ve ona mahsustur.
Sözler
Her şey nefsinde mana-yı ismiyle fânidir, mefkuddur, hâdistir, madumdur.
Fakat mana-yı harfiyle ve Sâni’-i Zülcelal’in esmasına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibariyle şahiddir, meşhuddur, vâciddir, mevcuddur.
Hizmet Düsturları
Bu iki farklı bakış açısının bizim hayatımızı da ahiretimizi de ne kadar etkilediğini anladık. Bunun kalkması için gayret ediyoruz. Gözlüğümüzü temizlemeye çalışıyoruz. Mesela dersler yaptığımız zaman birkaç gün etkisinde kalıyoruz, etrafa bir süre ülfet perdesini yırtarak bakıyoruz ama sonra tekrar ülfet oluyor. Tekrar unutuyoruz. Zaten insan nisyandan geliyor ya unutuyoruz.
Bunun için ne yapmalıyız? Sürekli tekrar tekrar hatırlamalıyız. Tekrar tekrar bu dersleri okumalıyız. Buradan şunu fark edebiliriz. Risale-i Nur külliyatının tamamı bize her şeye mana-yı harfiyle bakmayı öğretiyor. Hastalar risalesini okuduğumuzda, mana-yı ismiyle baktığında hastalık çok dehşetliyken onu okuyunca manayı harfle bakıyoruz. Arkasındaki güzelliği görüyoruz. O hastalığın nimetini görüyoruz. Aynı şekilde ihtiyarlar risalesi de öyle. İhtiyarlık, hastalık, ölüme yakınlık, bütün bunlar için dehşetliyken okuduktan sonra bir anda mana-yı harfe dönüşüyor ve güzel bir hâl alıyor. Mesela yirminci mektupta ise başımıza gelen olaylara mana-yı harfle bakmayı öğretiyor. bize. O yüzden demek ki bizim her gün okumalarımız, her gün bunları hatırlamamız çok ehemmiyetli. Çünkü insan unutuyor. Yıllarca medresede eğitim görmüş olsak bile bir iki gün bıraktığımızda gidiyor. Çünkü içimizde nefis var, şeytan var. Bu durumda hepsi zıt yönde çalışmaya başlıyor. O zaman her gün okumalarımıza bu hatırlatmalarımıza daha çok ehemmiyet vereceğiz.
Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, sanata bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir.
Mesnevî-i Nuriye
Böyle olması için inşallah biz de sürekli bu ilimleri, bu güzellikleri kendimize hatırlatarak, okuyarak derslere daha sık gelerek, gaflet kirlerini sürekli temizlemeyeceğiz. Sadece temizlemekle olmuyor. Evi dâhi bir gün temizliyoruz aynı temizliği yarın da istiyor. Ki bu gaflet kim bilir ne kadar çok temizlik ister? Günde beş vakit namazın da önemini buradan anlayabiliriz.
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Mü’min olan zat, mana-yı harfiyle, yani gayra bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise mana-yı ismiyle, yani müstakil bir “ağa” nazarıyla âleme bakıyor.
Bu itibarla her bir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zat ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sâni’e ve esma-i hüsnadan kendisine olan tecelliyata bakar.
İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira bir harf, kendi zatına bir harf miktarı –o da bir vecihle– delâlet eder, kâtibine çok vecihler ile delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder.
Mesnevî-i Nuriye
Allah’ım bize Senin muhabbetini ve Sana yaklaştıracak şeylerin muhabbetini ver. Âmin.
El baki, hüvel baki.
Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El-Fâtiha.
