Allah bunca zulme neden izin veriyor? Esas Adalet nedir?

Ağır bir soru ile dersimize başlayacağız. Çoğumuza belki vesvese olarak gelen bir soru ve bu soruya cevap bulmaya çalışacağız inşallah. 

Allah bu kadar zulme neden izin veriyor?

Bu soru bazı insanların imanını bile sarsıyor. Şefkatlerine yerleştiremiyorlar. Allah neden izin veriyor? diyorlar. 

Bu soruya cevap verebilmek için, Allah’ın Adl esmasını yani adaletli olduğunu, Rahim esmasını aklımıza yerleştirmiş olmamız gerekiyor. Kadere iman meselesini oturtmuş olmamız gerekiyor. Cüz’i irade ve sonsuzu anlamamız gerekiyor.

Bizim sürekli aklımızda düşündüğümüz adalet sürekli birilerine ceza vermek gibi düşünüyoruz. Aslında her şeye hakkını vermek adalettir. Denizdeki balığa solungaç vermek de adalet, yengece kıskaç , kuşa kanat vermek de adalettir. Bir insanın gözü, kulağı yerli yerince olması bunlar da adalettir. 

İnsan adaletli olamayabilir bu da imtihandır. Bir ızdırari kader vardır seçemediğimiz şeylerdir. Doğduğumuz yer, anne babamız, cinsiyetimiz gibi.. Diğeri ise ihtiyari kader ,bizim seçebildiğimiz şeylerdir. Yani adaletsizlikte kötü yolu seçen biz oluyoruz. Yani ‘Benim kaderim de buymuş ‘ sığınması yanlıştır. Eğer Allah bize seçenek sunmasaydı Ebu Cehiller ve Ebu Bekir’ler bir olsaydı, yani sıddıklarla cahiller bir olması demek olurdu. İmtihan bir insanın elmas mı? Kömür mü? istidadının ortaya çıkması için ona bir irade özgürlüğünün verilmesidir.

Mesela; katil birini çekti vurdu, hâşâ Allah’ı mı cezalandıracağız? O kendi seçimini yaptı. Allah da bu dünya imtihan dünyası olduğundan dolayı ona izin verdi ,yoksa Allah onun destekçisi değil. Zarara kendi rızamız ile giriyoruz! 

Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir.

Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü’min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk’a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için “cüz-i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona “Mes’ul ve mükellefsin.” der.

Sözler

Herşeyi Allah’ın yarattığını kabul ediyoruz. Ama her şeyi Allah’a vererek sanki ‘benim kaderim de buymuş’ dememek için seçim gücü olan cüzi irade çıkıyor. 

 Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemalât ile mağrur olmamak için “kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.” 

Sözler

Nisâ, 79. Ayet: Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir…

Evet kader, cüz-i ihtiyarî; iman ve İslâmiyet’in nihayet meratibinde kader, nefsi gururdan ve cüz-i ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki mesail-i imaniyeye girmişler. Yoksa mütemerrid nüfus-u emmarenin işledikleri seyyiatının mes’uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in’am olunan mehasinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-i ihtiyarîye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-i ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.

Sözler

Kader, Allah’ın ilim sıfatına bakar. Allah ezel makamından bütün zamanları görüyor. Allah bize seçim şansı veriyor ve neyi seçeceğimizi de biliyor. Biz kendimizi tanıyalım diye müsaade ediyor.
Fetrette kalmış bir kavim düşünelim onlara hiçbir şekilde İslamiyetin ulaşmadığını varsayalım ,mesul değiller. Bize her şey ulaştı ve biz her şeyin hesabını vereceğiz. Herkese ulaştığı kadar! 

Mesela; ilkokul bitiren bir insan ile üniversite bitiren birinin sınavı bir olur mu?

Evet, manen terakki etmeyen avam içinde kaderin cây-ı istimali var. Fakat o da maziyat ve mesaibdedir ki yeisin ve hüznün ilacıdır. Yoksa maâsi ve istikbaliyatta değildir ki sefahete ve atalete sebep olsun. 

   Demek kader meselesi, teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil belki fahir ve gururdan kurtarmak içindir ki imana girmiş. Cüz-i ihtiyarî, seyyiata merci olmak içindir ki akideye dâhil olmuş. Yoksa mehasine masdar olarak tefer’un etmek için değildir. 

Evet, Kur’an’ın dediği gibi insan seyyiatından tamamen mes’uldür.

Sözler

Nahl, 61. Ayet: Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.

Mü’min, 19. Ayet: Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.

İşte biz böyle bir Allah’ın adaletine güvenmemiş oluyoruz! Allah bilmiyor mu hâşâ?!

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde, haklar sahiplerine mutlaka verilecektir. Hatta boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.”  (Müslim, Birr 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 2)

Böyle bir adaletten bahsediliyor.

Fâtır, 38. Ayet: Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

“Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim” buyurdular.  (Tirmizî, Zühd 44 )

Bu kadarcık dünya hayatında zulümler var ama sonsuz bir cennet hayatı da var. 

Bize bu kadar şefkat veren Allah’ın şefkatini düşünelim, bizler sadece perdeyiz. Bizi yoktan var etmesi bile şefkatini göstermez mi? 

İşte şu sırdandır ki: Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir.

Sözler

Kötülüğü işlemek şerdir. Mesela; ateşi düşünelim.  Biz ateşi neredeyse her yerde faydalı bir şekilde kullanıyoruz. Ama bir insan bile bile elini ateşe sokup yansa dönüp bu ateş niye yaratıldı diyebilir mi? 

Eğer desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki: Kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Halbuki şu dâr-ı dünyadaki musibetler, beliyyeler, o hükmü cerh ediyor.” 

   Elcevap: Ey şiddet-i şefkatten şedit bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücud, hayr-ı mahz; adem, şerr-i mahz olduğuna; bütün mehasin ve kemalâtın vücuda rücûu ve bütün maâsi ve mesaib ve nekaisin esası adem olduğu, delildir. Madem adem şerr-i mahzdır. Ademe müncer olan veya ademi işmam eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için vücudun en parlak nuru olan hayat, ahval-i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebayin vaziyetlere girip tasaffi ediyor. Ve müteaddid keyfiyatı alıp matlub semeratı veriyor. Ve müteaddid tavırlara girip Vâhib-i Hayat’ın nukuş-u esmasını güzelce gösterir. 

Sözler

Hayatımızdaki bu imtihanlar, musibetler , bazen iyi bazen kötü oluyoruz, bazen hasta olup bazen şifa buluyoruz. Bu olaylar da Allah’ın Mucib, Şafi gibi bir çok isim ve esmasını anlıyoruz.

İşte şu hakikattendir ki zîhayatlara âlâm ve mesaib ve meşakkat ve beliyyat suretinde bazı hâlât ârız olur ki o hâlât ile hayatlarına envar-ı vücud teceddüd edip zulümat-ı adem tebâud ederek hayatları tasaffi ediyor. Zira tevakkuf, sükûnet, sükût, atalet, istirahat, yeknesaklık; keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.

Sözler

Hayatta bazen yükseliyoruz, bazen düşüyoruz hastalıklar, musibetler, fakirlik gibi sonra Allah yine toparlıyor. Bu bizim yaşadığımızı gösteriyor. Sürekli zengin olsaydık her istediğimiz olsaydı, öyle insanlar intihar ediyorlar, eğer imansız bir insansa ‘dünya bu kadar mıydı’ diyor. 

Elhasıl: Madem hayat, esma-i hüsnanın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen her şey hasendir. 

   Mesela gayet zengin, nihayet derecede sanatkâr ve çok sanatlarda mahir bir zat; âsâr-ı sanatını hem kıymettar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukabil bir saatte murassa, musanna yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nevi sanatını göstermek için keser, değiştirir ,uzaltır ,kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zata dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?

Sözler

Bizim Allah’a karşı hiçbir hakkımız yok. O yüzden ‘Ben neden sakat doğdum?, Ben neden kör doğdum? Neden fakirim?’ deme hakkımız yok. Bizi yokluktan varlığa yaratan  O. 

Mesela; yolda bir fakir görsek gel ben sana modellik vereceğim üstünde kıyafet kesip dikeceğim desek sonucunda da büyük bir para teklif etsek. Üstündeki kıyafete makasla kesip dikerken o modellik yapan kişi diyebilir mi ki, ne yapıyorsun? Gömleği veren biziz, alacak olan biziz, üstüne ücretini verecek olan da biziz. İşte biz de Allah’ın hem mülküyüz hem de memlüküyüz hemde mülkünde çalışıyoruz. 

İşte onun gibi Sâni’-i Zülcelal, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalp gibi havas ve letaif ile murassa olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i hüsnanın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musibetler nevinde olan keyfiyat; bazı esmasının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bazı şuâat-ı rahmet ve o şuâat-ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.

Sözler

Hiç mümkün müdür ki:  Zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla rububiyetin saltanatını gösteren Zat-ı Zülcelal, rububiyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve hikmet ve adalete, iman ve ubudiyetle tevfik-i hareket eden mü’minleri taltif etmesin ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile isyan eden edepsizleri te’dib etmesin? Halbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, tehir ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan; ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya, bir saadet-i uzmaya bırakılıyor. 

Sözler

Allah, karıncanın rızkından kuşun rızkına kadar hepsine yetişiyor. Bu kadar merhamet sahibi bir zat haksızlığa, zulme uğrayan kullarının hesabını sormaz mı? 

Mesela; memurlukta hukuki bir olayda; haksızlığa uğrayan memur hakkından vazgeçmiş olsa bile dava kamu davasına dönüşüyor, hakkını devlet arıyor. Aynen öyle de kul affettim dese bile Allah o zulme uğrayan kulun hakkını soracak. 

Şimdi hiç mümkün müdür ki böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın? En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın? Rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmesin? 

   Halbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Zira hakiki adalet ister ki: Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün. 

   Madem şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette âdil olan o Zat-ı Celil-i Zülcemal’in ve Hakîm olan o Zat-ı Cemil-i Zülcelal’in daimî bir cehennemi ve ebedî bir cenneti bulunacaktır. 

Sözler

Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil.

Mektubat

Evet bu dünyada bazı şeylerin karşılığını görmüyoruz. Ama küçük cezalar küçük mahkemelerde, büyük cezalar büyük mahkemelerde verilir. Atom bombasını atan insana bu dünyada hangi cezayı verebiliriz ki en fazla canı alınabilir. Binlerce insanı ateist yapan birini düşünelim. Bir Youtube videosu ile şüphe atarak imansızlığa gittiğini ve sonsuzu kaybettirdiğini .. Allah zulmedenlerin ayağına taş bile değirmiyor ki cehennem de yaptıkları her şeyin cezasını çekecekler. Çünkü bizim de vicdanımız sadece orada mutmain olur.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

Yorum bırakın