NEFİS TERBİYESİ

Risale-i Nur’un farklı yerlerinden nefsimize terbiye amacıyla derlemeler ile yazılmıştır.

Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki şu âlemin fenasından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfarakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bâhusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyi etmeyen,
hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü anında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak, kâr-ı akıl değildir.

Sen kendi mahiyetine bak ki senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki ebedden ve ebedî zattan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor, mâsivasına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise senin duygularının ve latîfelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul!

Hakikattar bir rüyada gördüm ki insanlara diyordum: Ey insan! Kuranın desatirindendir ki Cenab-ı Hakkın mâsivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat, mabudiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi mahlukıyet
nisbetinde de birdirler.

Ey gafil Said! Bil ki galat-ı his nevinden gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir gördüğünden, fâni nefsini de o nazar ile sabit telakki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al.
Sen ve hususi dünyan, daimî zeval ve fena darbesine maruzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan şu misale benzer ki:
Bir adam, elinde olan âyinesini bir hane veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa misalî bir hane, bir şehir, bir bahçe o âyinede görünür. Edna bir hareket ve küçük bir tagayyür âyinenin başına gelse, o hayalî hane ve şehir ve bahçede herc ü merc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakiki hane, şehir ve bahçenin devam ve bekası sana fayda vermez. Çünkü senin elindeki
âyinedeki hane ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyas ve mizan iledir.
Senin hayatın ve ömrün, âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün
ve hayatındır. Her dakikada o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harap olması
muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir
vaziyettedir.
Madem öyledir; sen, bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri
yükletme!..

Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba hem ruhunda hem vicdanında hem aklında hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın cismiyle, zahirî bir surette aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesud denilebilir mi?
Âyâ görmüyor musun ki bir adamın cüzî bir emirden meyus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor.

Halbuki senin şeametinle, kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalalet darbesini yiyen ve o dalalet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neşet eden bir bîçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesud denilebilir mi? İşte sen bîçare beşeri böyle baştan çıkardın, yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azap
çektiriyorsun.
Ey beşerin nefs-i emmaresi! Bu temsile bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil.

Ey sefahet ve dalaletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör dehan ile ruh-u beşere bu cehennemî haleti hediye ettin! Sonra anladın ki bu, öyle ilaçsız bir illettir ki insanı alâ-yı illiyyînden esfel-i safilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir.
Bu illete karşı bulduğun ilaç, muvakkaten iptal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fanteziyelerindir. Senin bu ilacın, senin başını yesin ve yiyecek!

Hem çürük bir esasın: Her şey kendi nefsine mâliktir. diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına katî bir delil şudur ki: Esbabın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş iradelisi, insandır. Halbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zahir
efal-i ihtiyariyesinden yüz cüzünden onun dest-i ihtiyarına verilen ve daire-i iktidarına giren yalnız meşkuk tek bir cüzdür. Böyle en zahir fiilin yüz cüzünden bir cüzüne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir? Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakiki tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa Sair hayvanat ve cemadat kendi kendine mâliktir. diyen, hayvandan daha ziyade hayvan ve cemadattan daha ziyade camid ve şuursuz
olduğunu ispat eder.

Senden tam ders alan şakirdin (Felsefe şakirdi), bir firavun olur. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve
menfaat gördüğü her şeyi, kendine rab telakki eden bir firavun-u zelildir.
Hem senin şakirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.
Hem cebbardır fakat kalbinde bir nokta-i istinad bulamadığı için zatında gayet âciz bir
cebbar-ı hodfüruştur.
O şakirdin gaye-i himmeti, hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddi olarak hiçbir şeyi sevmiyor. Her şeyi nefsine feda ediyor.

Amma Kuranın hâlis ve tam şakirdi ise bir abddir. Fakat azam-ı mahlukata karşı da ubudiyete tenezzül etmez ve cennet gibi en büyük ve azam bir menfaati gaye-i ubudiyet yapmaz bir abd-i azizdir.
Hem halîm selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelalinden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle
tenezzül etmez bir halîm-i âlîhimmettir.
Hem fakirdir fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona ileride iddihar ettiği mükâfat ile bir fakir-i
müstağnidir.
Hem zayıftır fakat kudreti nihayetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinad eden bir zayıf-ı kavîdir ki Kuran, hakiki bir şakirdine cennet-i ebediyeyi dahi gaye-i maksat yaptırmadığı halde, bu zâil fâni dünyayı ona gaye-i maksat hiç yapar mı?
İşte iki şakirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla!

Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dava açar.
Kuranın şakirdi ise semavat ve arzdaki umum salih ibadı kendine kardeş telakki ederek,
gayet samimi bir surette onlara dua eder ve saadetleriyle mesud oluyor ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder ki duasında
اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُ ؤْ مِنِينَ وَالْمُ ؤْ مِنَاتِ
der. Hem en büyük şey olan arş ve şemsi, musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahluk telakki eder.

İşte Kuran-ı Mucizül-Beyanın mucizane terbiyesine bak ki nasıl edna bir kederle ve küçük bir gam ile başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlup olan bu küçük insan, terbiye-i Kuran ile ne kadar teali ediyor. Ve ne derece letaifi inbisat eder ki koca dünya
mevcudatını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor. Ve cenneti zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü halde, kendi nefsini Cenab-ı Hakkın edna bir mahlukunun üstünde büyük tutmuyor.
Nihayet izzet içinde, nihayet tevazuu cemediyor. Felsefe şakirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyas edebilirsin.

Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil belki sana emanettir. O emanetin mâliki, her şeye kadîr, her şeyi bilir bir Rahîm-i Kerîmdir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor. Tâ senin için muhafaza etsin, zayi olmasın. İleride
mühim bir fiyat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. Onun namıyla çalış ve hesabıyla amel et. Odur ki muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin tâkatin yetmediği şeylerden seni muhafaza eder.

Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ Avrupanın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklit edenler, ittiba değil belki şuursuz olarak
onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki
siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!

Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir. deme! Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat talep edip girmemiş belki içine düşmüş çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki salih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki el-iyazü billah irtidad ile vicdanı tefessüh edip yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.

Ey divane baş ve bozuk kalp! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar. Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş, onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünkü müminde hırs, sebeb-i hasarettir ve sefalettir.
اَلْحَر۪يصُ خَا ئِبٌ خَاسِرٌ
durub-u emsal hükmüne geçmiştir.

İşte sünnetullah tabir edilen, kâinatta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki işsiz, tembel, istirahatle yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle say eden, çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çeker. Çünkü daima işsizler ömründen şikayet
eder, eğlence ile çabuk geçmesini ister. Say eden ve çalışan ise şâkirdir, hamdeder, ömrün geçmesini istemez.

Rahat, zahmette; zahmet, rahattadır.
Lemalar / On Yedinci Lema/Sekizinci nota



İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir.
Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremekten kurtulasın.
Sözler / Birinci Söz (Sh:6)

Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksat yapsan ve ona daim çalışsan
en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi Gaye-i maksat yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanatın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenab-ı Hakkın nazlı ve
niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.
Sözler / Beşinci Söz (Sh:28)

İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim!
Sözler / Yedinci Söz (Sh:35)

İşte ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebairi terk etmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faydası ne kadar çok, mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefahete seni teşvik eden şeytana ve o
adama dersin:
Eğer ölümü öldürüp zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kuran kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim.
Sözler / Yedinci Söz (Sh:37)

Ey nefsim ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam! Eğer bedbaht kardeş olmak
istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kuranı dinle ve hükmüne mutî ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et.
Sözler / Sekizinci Söz (Sh:43)

Ey sersem nefsim ve ey pür-heves arkadaşım! Âyâ zannediyor musunuz ki vazife-i hayatınız; yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhafaza-i nefis etmek, ayıp olmasın, batn ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yahut zannediyor musunuz ki hayatınızın makinesinde
dercedilen şu nazik letaif ve maneviyat ve şu hassas aza ve âlât ve şu muntazam cevarih ve cihazat ve şu mütecessis havas ve hissiyatın gaye-i yegânesi; şu hayat-ı fâniyede nefs-i rezilenin, hevesat-ı süfliyenin tatmini için istimaline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki vücudunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye-i idhali, iki esastır:
Biri: Cenab-ı Münim-i Hakikinin bütün nimetlerinin her bir çeşitlerini size ihsas ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibadetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecelli eden esma-i kudsiye-i İlahiyenin bütün tecelliyatının aksamını, birer
birer, size o cihazat vasıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak iman getirmelisiniz.
İşte bu iki esas üzerine kemalât-ı insaniye neşv ü nema bulur. Bununla insan, insan olur.
Sözler / On Birinci Söz (Sh:139)

Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı
hayatınızı hayvan gibi belki hayvan dan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa sermayece en alâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde en ednasından elli derece aşağı düşersiniz.
Sözler / On Birinci Söz (Sh:139)

İşte ey nefsim! Hayatının böyle ulvi gayata müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri
câmi olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki hiç-ender hiç olan muvakkat huzuzat-ı nefsaniyeye, geçici lezaiz-i dünyeviyeye sarf edip zayi edersin?
Sözler / On Birinci Söz (Sh:142)

Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup dünyaya talip bedbaht nefsim!
Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna… Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.
Sözler / On Dördüncü Söz/Hâtime (Sh:186)

Ey nefsim! Deme: Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata
perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur. Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup
başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu
kesilmiyor, sürat peyda ediyor.

Hem deme: Ben de herkes gibiyim. Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık
eder.
Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin?
Sözler / On Dördüncü Söz/Hâtime (Sh:187)

Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmana teslim eyledim,
gayr istemem. İsterim fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim fakat bir şems-i sermed isterim.
Hiç-ender hiçim fakat bu mevcudatı umumen isterim.
Sözler / On Yedinci Söz (Sh:243)
Nefs-i emmareme bir sille-i tedib
Yaptıkları kötülüklerle sevinen ve yapmadıkları hayırla övülmekten hoşlanan kimseleri,
sakın azaptan kurtulurlar zannetme. Onlar için pek acı bir azap vardır. Âl-i İmrân Sûresi,
3:188.

Ey fahre meftun, şöhrete müptela, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta, sersem nefsim! Eğer
binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah, kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu hak bir dava ise senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.
Sözler / On Sekizinci Söz/Birinci nokta (Sh:251)

Halbuki sen, daim zemme müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir
cüz-i ihtiyarın bulunmakla o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun, gururuna tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacalettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedamettir. Senin kemalin hodbinlik değil, hudâbinliktedir.

Evet, sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani fâil ve masdar değilsiniz belki münfail ve mahalsiniz.
Yalnız bir tesiriniz var: O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir surette kabul etmemenizden şerre sebep olmanızdır.

Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen zahirî çirkinlikler size isnad edilip Zat-ı Mukaddese-i İlahiyenin tenzihine vesile olasınız. Halbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir suret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz halde, Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefis-perest, tabiat-perest; gayet ahmak, gayet
zalimdir.

Hem deme ki: Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir. Zira, temessül etmediğinden
mazhar değil, memer olursun.
Hem deme ki: Halk içinde ben intihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek, bir
meziyetim var.
Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi, çünkü herkesten ziyade sen
müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.
Sözler / On Sekizinci Söz/Birinci nokta (Sh:252)

Madem nefsim emmaredir. Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.
Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkeb içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil beş ikazı benden işit.
Sözler / Yirmi Birinci Söz /Birinci makam (Sh:295)

Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç katî senedin var mı ki gelecek seneye belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için ebedî dünyada ka lacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki ömrün azdır hem faydasız gidiyor.
Elbette onun yirmi dörtten birisini, hakiki bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek; usanmak şöyle dursun, belki ciddi bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

Ey şikem-perver nefsim! Acaba her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu? Madem vermiyor çünkü ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve latîfe-i Rabbaniyemin hava-yı nesîmini cezb ve
celbeden namaz dahi seni usandırmamak gerektir.

Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibadet külfetini ve namazın meşakkatini ve musibet zahmetini, bugün düşünüp muzdarip olmak hem gelecek günlerdeki ibadet vazifesini ve namaz hizmetini ve musibet elemini, bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kâr-ı akıl mıdır?

İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin.
Birisi: Taat üstünde sabırdır.
Birisi: Masiyetten sabırdır.
Diğeri: Musibete karşı sabırdır.

Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubudiyet neticesiz midir, ücreti az mıdır ki sana usanç veriyor?

Ey dünya-perest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve namazdaki kusurun meşâgil-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun!

Sen istidat cihetiyle bütün hayvanatın fevkinde olduğunu ve hayat-ı dünyeviyenin levazımatını tedarikte iktidar cihetiyle, bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak değil, belki hakiki bir insan gibi hakiki bir hayat-ı daime için say etmektir.
Sözler / Yirmi Birinci Söz/ 1. Makam

Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin sahibini
tanımak istemiyorsun! Halbuki her şey onu gösteriyor, ona işaret ediyor, ona şehadet ediyor.
Bütün bu şeylerin şehadetini nasıl tekzip ediyorsun? Öyle ise bu sarayı da inkâr et ve Âlem yok, memleket yok. de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yahut aklını başına al, beni dinle!
Sözler / Yirmi İkin … akam/7. bürhan (Sh:314)

Ey nefis-perest nefsim, ey dünya-perest arkadaşım!
Sözler / Yirmi Dördüncü Söz/Beşinci dal (Sh:397)

İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında
dercolunmuştur. Alâküllihal o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlıka müteveccih olacak.
Halbuki halktan havf ise elîm bir beliyyedir. Halka muhabbet dahi belalı bir musibettir. Çünkü sen öylelerden korkarsın ki sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde havf, elîm bir beladır.
Muhabbet ise sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allaha ısmarladık demeyip gider –gençliğin ve
malın gibi– ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki mecazî aşklarda yüzde
doksan dokuzu, maşukundan şikayet eder. Çünkü Samed âyinesi olan bâtın-ı kalp ile sanem-misal dünyevî mahbublara perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakîldir ve istiskal eder, reddeder. Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvanî
sevmekler bahsimizden hariçtir.)
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor ya seni tahkir ediyor ya sana refakat etmiyor.
Senin rağmına müfarakat ediyor. Madem öyledir; bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcih et ki senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun.

Evet, Hâlık-ı Zülcelalinden havf etmek, onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek
demektir. Havf, bir kamçıdır; onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki bir valide, mesela,
bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celbediyor. Halbuki bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir lemasıdır.
Demek, havfullahta bir azîm lezzet vardır. Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allahtan havf eden, başkaların kasavetli, belalı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlukata ettiği muhabbet dahi firaklı, elemli olmuyor.

Evet, insan evvela nefsini sever. Sonra akaribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahluklar, sonra kâinatı, dünyayı sever. Bu dairelerin her birisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Halbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçare kalb-i insan, her vakit yaralanıyor.
Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ızdırap içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur.
Madem öyledir, ey nefis! Aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, hakiki sahibine ver, şu
belalardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur. Ne vakit hakiki sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı onun namıyla ve onun ayinesi olduğu cihetle ızdırapsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya
kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet en leziz bir nimet iken, en elîm bir nıkmet olur.

Bir cihet kaldı ki en mühimmi de odur ki ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun. Sen, kendi nefsini kendine mabud ve mahbub yapıyorsun. Her şeyi nefsine feda ediyorsun, âdeta bir nevi rububiyet veriyorsun. Halbuki muhabbetin sebebi, ya kemaldir; zira kemal zatında sevilir. Yahut menfaattir, yahut lezzettir veyahut hayriyettir, ya bunlar gibi bir
sebep tahtında muhabbet edilir.
Şimdi ey nefis! Birkaç Sözde katî ispat etmişiz ki asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, acizden yoğrulmuştur ki zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi zıddiyet itibarıyla sen, onlarla Fâtır-ı Zülcelalin kemal, cemal, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun.
Demek ey nefis! Nefsine muhabbet değil belki adâvet etmelisin veyahut acımalısın veyahut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen –çünkü senin nefsin lezzet ve menfaatin menşeidir, sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftunsun– o zerre
hükmünde olan lezzet ve menfaat-i nefsiyeyi, nihayetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme.
Yıldız böceği gibi olma.

Zaten sana, sende senin nefsine olan şedit muhabbetin, onun zatına karşı muhabbet-i zatiyedir ki sen sû-i istimal edip kendi zatına sarf ediyorsun. Öyle ise nefsindeki eneyi yırt, hüveyi göster. Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, onun esma ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû-i istimal etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünkü yerinde sarf
olunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir.

Ey nefis! Ubudiyet, mukaddime-i mükâfat-ı lâhika değil belki netice-i nimet-i sâbıkadır.
Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız.

Sözler / Yirmi Dördüncü Söz

Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış.
Sözler / Yirmi Altı … isalesi/Hâtime (Sh:529)

Sen ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim. diye gururlanma.
اِنََّاللّٰه لَيُ ؤَ يِّدُ هٰذَا الدّ۪ينَ الرَّجُلِ بِ الْفَاجِرِ
Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyid ve takviye eder. (Buhari,Müslim,…)
sırrınca: müzekkâ olmadığın için belki sen kendini o recül-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubudiyetini; geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîza-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucub ve riyadan kurtul!

Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan katiyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakika dır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-i dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek, güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tetkik Bir âşiredir belki bir ân-ı seyyaledir. demişler.
Sözler / Yirmi Altı … isalesi/Hâtime (Sh:529)

Nefsine muhabbet ise: Ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesattan menetmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevasına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevaya değil, hüdaya sevk edersin.
Sözler / Otuz İkinc … sual/4. nükte (Sh:721)

Nefsime dedim: Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise Allah ondan razı olsun ki benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben
nefsim ile musalaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse ondan darılmak değil belki memnun olmak lâzım gelir.
Mektubat / On Altıncı Mektup/Üçüncü nokta (Sh:72)

Eğer ehl-i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet şu sıkıntı şu tazyik, ayıplı ve kusurlu nefsim için ise helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah-ı hal eder hem ona keffaretüz-zünub olur. Dünya misafirhanesinin safasını çok gördüm, azıcık cefasını görsem yine şükrederim.
Mektubat / On Altıncı Mektup/Üçüncü nokta (Sh:73)

Ben nefsimi tebrie etmiyorum, nefsim her fenalığı ister.
Mektubat / On Altıncı Mektup (Sh:76)


Yâ İlahenâ! Rabbimiz sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden sensin.
Hem sensin Hâlık! Çünkü biz mahlukuz, yapılıyoruz.
Hem Rezzak sensin! Çünkü biz rızka muhtacız, elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren sensin.
Hem sensin Mâlik! Çünkü biz memlûküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek mâlikimiz sensin.
Hem sen Azizsin, izzet ve azamet sahibisin! Biz zilletimize bakıyoruz, üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek senin izzetinin âyinesiyiz.
Hem sensin Ganiyy-i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gına veriliyor.
Demek gani sensin, veren sensin.
Hem sen Hayy-ı Bâkisin! Çünkü biz ölüyoruz. Ölmemizde ve dirilmemizde, bir daimî hayat verici cilvesini görüyoruz.
Hem sen Bâkisin! Çünkü biz, fena ve zevalimizde senin devam ve bekanı görüyoruz.
Mektubat / Yirminci M … akam/8. kelime (Sh:269)

Manevî Cihazlar

Dersimizin konusu: İnsanlara takılan bazı cihazlar, aletler, fıtratımıza yerleştirilen bazı duygular ve bunların takılış gayesi. 

Bize bu cihazlar neden verilmiş? 

Biraz kendimizi  tanımaya çalışacağız.

Mesnevi-i Nuriye’den bir kısımla başlayalım.

   “İ’lem Eyyühe’l-Aziz! İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hâkim şu küçük cisimde gayr-ı mahdud enva-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdud mîzanlar vaz etmiştir. Ve esmâ-i hüsnanın gayr-ı mütenahi mahfî definelerini fehmetmek için gayr-ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Meselâ: Mesmûat, mubsırât, me’kûlât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâniin sıfat-ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.”

   Şimdi bunu biraz açalım. Burada insanın fıtraten çok acayip bir varlık olduğundan bahsediyor. Ona takılan hadsiz yani sayılamayacak kadar çok cihazların varlığından bahsediyor.

   İnsan bedenen küçüktür. Fakat bu bedene o kadar fazla cihazlar yerleştirilmiş ki, sayılamayacak kadar çok aletlerimiz, duygularımız var. Belki keşfedemediğimiz birçok duygumuz var. Şimdi bazılarını tanıyacağız.

    Bizim okuduğumuz kitaplardan biride kâinat kitabıdır. Kâinata baktığımız zaman, insanla kâinat arasında bir bağ olduğunu görüyoruz. Aramızda gözle görülür bir alışveriş var. Dolayısıyla bazı duygularımızı da kâinatla alışveriş şeklinde kullanıyoruz. 

   Sorumuza gelmeden yani bu cihazların bize takılmasının gayesi, nedeni nedir? Buraya gelmeden önce kâinatla aramızda olan münasebetten, benzerlikten, aramızdaki bağdan bahsedelim. 

   Şimdi insan bu kâinatin bir misali musağğarıdır. Risale-i Nur’da hep geçtiği gibi; İnsan küçültülmüş bir kâinat, kâinat büyütülmüş bir insan.. 

Şimdi bu benzerliği daha iyi anlamak için Lem’alardan bir bölüme bakalım: 

“Evet, nasıl ki insanın anâsırları kâinatın unsurlarından; ve kemikleri taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcârından; ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları arzın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar.”  

Hakikaten baktığımız zaman, bizim kulağımızdan acı, gözümüzden tuzlu, ağzımızdan ise tatlı bir su akıyor. Aynı şekilde kâinata baktığımız zaman acı, tatlı ve tuzlu sular olduğunu görüyoruz. 

“Aynen öyle de, insanın ruhu âlem-i ervahtan; ve hafızaları Levh-i Mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden; ve hâkezâ her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar ve onların vücutlarına kat’î şehadet ederler.”

   Şimdi sorumuza dönelim. Bize takılan cihazların takılış gayesi nedir öğrenelim. 

Kâinatta çok fazla çeşitlilik var. Kâinatta her yerde, her zerrede Allah’ın rahmetinin bir tecellisi, bir eseri var.  Bize de o tecelliyi, rahmeti anlamak için bazı cihazlar yerleştirilmiş. 

   Allah-u Teâlâ kâinata bir nizam, bir düzen koymuş. Her bir zerresine onun rahmetinin enva’ını tartacak tecelliler yerleştirmiş. Bizde de o tecellileri ve Esmâ-i ilâhiyeyi anlamak için bazı cihazlar var. 

   Bazen tek bir şeyde Allah’ın esmalarının mertebeleri var. Aynı Esmâ’nın farklı farklı tecellilerini görüyoruz. 

   Bize verilen bu cihazların veriliş sebeplerinden biride Allah-u Teala’nın rahmetini, Esmâ-i ilâhiyeyi anlamak içindir. 

Allah-u Teala’nın esmaları gizli define gibidir. Define kelime anlamı olarak örtülü, gömülü, gizli, manalarına geliyor. Marifet o örtüyü kaldırıp okumak. 

    Buraya kadar 2 şey öğrenmiş olduk. Bizlere bu cihazların verilme sebeplerinden biri Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enva’ını tartmak, diğeride Cenabı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyesinin definelerini fehm etmek. Bunlar için verildiğini anladık. 

    Cihazlarımızı nerede ve nasıl kullanacağız?  

Kâinatla aramızdaki bu münasebeti nasıl sürdüreceğiz? 

Gözle görülen zâhiri organlarımıza bakalım. 

   Bize görmemiz için verilen bir göz verilmiş. Bunun karşılığında mubsırat alemi (görünen şeyler) denizler, dağlar, gökyüzü… sayamayacağımız kadar çok gözümüze hitap eden şey yaratılmış. Evet Allahû Teâlâ bu kâinata mubsırât (görünen) şeyleri dizmiş. Bunun karşılığı olarak bize göz vermiş. 

    Mesmuat (sesler) alemi, bu alemin de bir çok çeşidi var. Kuşların sesi ayrı, yağmurun sesi ayrı bu seslerin karşılığı olarakta bizde işitme duyusu yani kulak var. Bunların hepsini ayırt edebilmek içinde akıl var. Evet Biz yağmur sesini duyduğumuz da kulağımız yağmur sesini işitiyor. Ama yağmur sesi olduğunu aklımız anlıyor. 

    Mevkulat alemi, (gıda – yemek) bu âlemin karşılığı olarakta bizde tat alma duygusu var. Aynı zamanda bir mide var. Mideye Allah açlık hissi vermiş. Biz bu açlık hissiyle bir şeyler yeme ihtiyacı hissediyoruz. 

   Kâinatta bize hitap eden sayamayacağımız kadar çok nimetler, rızıklar var.

    Bir meyve aldığımızda meyvenin rengi gözümüze, kokusu burnumuza, lezzeti damağımıza hitap ediyor. Vitaminlerde bizi çok iyi tanıyormuş gibi bedenimizin ihtiyacı olan şeyleri karşılıyor. 

    Evet biz buradan Allah’ın birliğini de anlamış ve ispat etmiş oluyoruz. Yani beni kim yarattıysa, bana bu ihtiyaçları kim verdiyse, bu organları kim yerleştirdi ise kâinatı da yaratan O’dur. 

Çünkü; bu kâinat beni tanıyor, biliyor ve benim neye ihtiyacım varsa onu bana sunuyor. Kâinatın bizim önümüze serilmiş bir hizmetkar olduğu aşikar.  

    Peki bizim asıl konumuz neydi? 

Bize verilen cihazların kullanım şekliydi.

Kâinatla olan bağımızı öğrendiğimiz zaman üç vazifemiz oluşuyor. Bunlardan ilki tatmak, ikincisi tartmak üçüncüsü tanımak.

   Şimdi tatmak dediğimiz zaman aklımıza sadece dilimiz gelmesin. Biz bazen gözümüzle de tadarız. Mesela bir ağacı gördüğümüzde bu görme noktasında tatmak olur. Daha sonra düşünüyoruz. “Ne kadar güzel bir ağaç” diye hükmedince onu tartmış oluyoruz. En sonunda ise merak ediyoruz. 

Bu ağacın arkasındaki kim? 

Bu güzelliğin kaynağı nereden geliyor?

Bu ağacı kim böyle yaratmış? 

Kim bu sanatçı? 

Diye kendimize sorup, bu sorunun cevabını bulmak için gayret gösterdiğimiz zaman, bu tanımak oluyor. Merak duyumuzu kullanmış oluyoruz. 

   Peki biz bu tatmayı ve tartmayı yaptıktan sonra tanımak noktasında hiç düşünmezsek ne oluyor? 

O zaman tartmakta boğulmuş oluyoruz. Felsefenin yaptığı yanlışta bu, evet felsefeciler çok güzel tadıyorlar, tartıyorlar. Herkes tadar ve tartar. Önemli olan o tanımak noktasında gayret göstermektir.

   Allah-u Teala bu duyguları herkese yerleştirmiş. İnsanlar gerçekten güzel tartıyorlar. Mesela ağaca baktıklarında yaprağını ayrı, dallarını ayrı, kökünü, tohumunu, toprağını, meyvesini… ayrı ayrı en ince detayına kadar inceliyorlar. Muhteşem bir tartma var. Ama devamı yok. Zaten bu tatmanın, tartmanın asıl gayesi tanımaya gitmek için basamak olmasıdır. Basamak olarak kullanmadığımızda tatmak noktasında boğulmuş oluyoruz.

    “Ya insan dünyada boğulur ya da dünya insanda boğulur.” 

Bizler duygularımızı, cihazlarımızı doğru adreste kullandığımızda dünya bizde boğulmuş oluyor. Aksi halde yanlış yerlerde kullandığımızda biz dünyada boğulmuş oluyoruz. Allah muhafaza! 

    İstediğimiz kadar gökyüzüne, yıldızlara hayret edip övgüler yağdıralım. Şiirler yazalım. Eğer bizi tanıma noktasında ilerletmiyorsa hiçbir anlamı olmaz. Sadece edebiyat parçalamış oluruz.

    O yüzden ne kadar muhteşem, ne kadar güzel dedikten sonra o güzelliğin perde arkasını merak etmeliyiz. Çünkü Allah (c.c.) bize bir merak duygusu vermiş. Merak duygusunu doğru adreste kullandığımızda vazifemizi yapmış oluyoruz. Zaten dünyaya gelmemizin asıl amacı Allah-u Teâlâ’yı tanımak ve O’na ibadet etmek. 

   Evet bu şekilde bize tefekkür yolu da açılıyor. Evet bu tartma ve tanıma ile tefekkür etmiş oluyoruz. Tefekkürün ne kadar önemli olduğunu bir hadis-i şeriften anlıyoruz. 

Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: Bir saat tefekkür bazen bin sene ibadetten daha hayırlıdır. 

(Suyutî,Camiu’s-Sağir,Aclûnî)

    Peki biz bu duyguları doğru adreste kullanmazsak  ne olur? 

Sistemimizi bozduğumuz için daha dünyada iken pürüzler çıkar. Çünkü Allah-u Teala herkesi bir sistemde yaratmış. Bize bir düzen vermiş. Cihaz ve alet takmış. Biz bunları olması gereken yerin dışında kullandığımız zaman, dünya hayatımızda bile pürüzlerini görmeye başlıyoruz.

    Mesela merak duygusunu doğru kullanıp kendimize baktığımızda: “Benim ne kadar muhteşem bir bedenim, cihazlarım, vazifem varmış. Bütün bu varlıklardan daha üstün yaratılmışım.” diye düşünerek Allah’ın bize verdiği değeri anlamış oluyoruz. Tabiki bu üstünlük bizden değil. 

Nefis, rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder. (Yusuf suresi 53)

Burada bahsettiğimiz üstünlük insanlığın mertebesidir. 

   İşte bizler Allah-u Teâlâ’nın vermiş olduğu değeri korumadan cüz’i irademizle cihazlarımızı yanlış adreste kullanırsak esfel-i sâfilîne yani varlık âleminin en üstündeyken hayvandan daha aşağı derecelere düşüyoruz.

   Yine cüz’i irademizle doğru adreste kullanırsak meleklerden daha üstün bir derece olan Âla-yı iliyyine çıkmış oluyoruz. 

   Aynı zamanda Allah-u Teâlâ’nın istediği gibi bir yaşam sürmüş olduğumuz için daha dünya hayatındayken bile  bunun güzelliklerini tatmış oluyoruz.

    Merak duygusunu tefekkürde kullanmadığımızda o duyguyu çok basit yerlerde harcayarak değerini düşürüyoruz. Sosyal medyada insanların ne yaptığını, nereye gittiğini merak ediyoruz. 

Sana niçin verilmişti? 

Sen nerelerde kullanıyorsun? 

Evet bu duygu var. Doğru yerde kullanılmadığı takdirde yok olmuyor. Bu sefer yanlış adrese gidiyor.

    Baktığımız zaman Allah’a giden farklı farklı bir sürü yol var. Buda Allah’ın rahmetini gösteriyor. Mesela Allah-u Teâlâ; “Şöyle bir yol var herkes ordan gelsin.” dememiş. İnsanların önüne çeşitli yollar sermiş. Herkes kendi  kabiliyetine göre seçiyor. 

   Çünkü herkesin gücü gökyüzüne çıkıp uzaya gitmeye yetmiyor. Oradaki her şeyi müşahade edip, her şeye vakıf olsun. Ya da bir ağacın köküne inemiyor. O konularda ilim sahibi olmuş olsun. Zaten Allah bizden böyle bir şey istemiyor. Yani Sen gördüğün bir çiçekle de Allah’a ulaşabilirsin. Bir buluta bakarken, yağmur yağarken, yemek yaparken, meyveleri, sebzeleri doğrarken de Allah’a ulaşabilirsin. 

   Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır.

(Mesnevi-i Nuriye) 

   Allah’a giden yollar o kadar çok ki; inkar etmek, ben görmedim, duymadım demek mümkün değil. Çünkü kimse diyemez ki ben gökyüzünü görmedim. Ben gece yıldızları izlemedim. Ben hiç çiçek görmedim. Öyle değil mi?

    Bütün bu mahluklar kendi lisanı hâliyle haykırıyorlar. Hepsi Allah’tan haber veriyorlar. Ve bizde de bunları algılayıcı cihazlar var. O alıcıları açarsak o yoldan kolaylıkla Allah’a ulaşabiliriz.

   Allah-u Teala’nın Esmalarını anlamaktan bahsetmiştik. İşitme alemi, görme aleminden bahsettik. İşte işitme aleminden bir şeyler duyduğumuzda Allah-u Teala’nın semi esmasını  anlıyoruz. 

   Bazı esmaları, eğer bizde numuneleri olmasaydı anlayamazdık. Allah-u Teala bize de yerleştirmiş ki o esmalarını daha iyi anlayalım. 

   Peki bu tartma ve tanıma olayını kullanarak Allah’a ulaştık diyelim.  Evet akıl yoluyla tek bir yaratıcının var olduğu anlaşılabilir.  Bütün bunların tesadüf olmadığını muhakkak bir ilahın var olduğu aşikar. Çünkü her şey O’ndan haber veriyor. 

  • Peki bu yaratıcı benden ne istiyor? 
  • Benim nasıl yaşamamı istiyor?  
  • Nelerden kaçmamı istiyor?

   Bu sorulara sadece kendi aklımızla cevap bulamayız. Burada devreye o yaratıcının kelâmı giriyor. Yani Kur’an-ı Kerim. 

   Çünkü biz aklımızla nelerin haram, helal olduğunu bilemeyiz. 

    Cenab-ı Hak bize, nasıl olmamız gerektiğini, bu duyguları en doğru nasıl kullanacağımızı anlatıyor. En önemlisi anlatmakla kalmayıp rahmetiyle bize bizden birini örnek olarak göndermiş ve O’na uymamız gerektiğini söylüyor. Çünkü O’nda her şey olması gerektiği gibi, evet O her şeyi en güzel, en doğru yapan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. 

   Dolayısıyla biz Kurân’a ve sünnete uygun bir hayat yaşadığımız zaman bu duyguları en doğru şekilde kullanmış oluyoruz. Aksi olunca zaten çatırdamalar başlıyor. 

   Dediğimiz gibi Allah bizi bir sistem içinde yaratmış. Mesela telefonumuzu düşünelim. Bir sistemi var. Bir çok özelliği var. Fotoğraf çekiyor, arama yapabiliyor, sosyal medyaya girebiliyor…

Belki bilmediğimiz daha bir sürü özelliği var. 

   Evet basit bir telefon bile böyleyse, kim bilir bizim keşfedemediğimiz daha ne özelliklerimiz var.

   Mesela hayatında hiç telefon görmemiş bir insan, telefonun kullanma kılavuzunu okumazsa ne olduğunu, ne kadar muhteşem bir sistemi olduğunu anlayamaz. Alır çekiç gibi kullanır ve bozar.

    Evet insanlarında kendi kullanma kılavuzu var. Eğer okumazsa örnekteki gibi kendine yazık eder.

Peki nerede bu klavuz? 

Nasıl okuyup öğreneceğiz?  

Kur’an-ı Kerim’den, Efendimiz’in (s.a.v.) hayatından öğreneceğiz. Bunlara uyduğumuz takdirde sisteme uygun, amacına uygun en önemlisi Allah’ın izniyle Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşamış oluruz.

    Yine Sözlerden bir kısma bakalım:

“Rabbimizi bize tarif eden Kur’an’ı hakim şu kitab-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, şu sahaif-i arz ve semada müstetir künuz-u esma-i İlâhiyenin keşşafı…”

diye devam ediyor. 

Evet kâinatı Kur’an’ı Kerim ile daha doğru, daha düzgün bir şekilde okuyup anlayabiliriz. Çünkü kâinatı direkt yaratıcısından dinlemiş oluyoruz. 

   Meşhur bir atasözü var. “Üzümünü ye bağını sorma.” bizde tam tersini söylüyoruz. Üzümünü ye, bağını sor. Bağında sahibini sor. O yüzden bir şey tadıp tarttığımızda soracağız. 

Nerden geliyor? 

Kimden geliyor? 

Perde arkasını, Sanatkârını sorup o soruların cevabını bulmak için gayret göstereceğiz.

İSMİ KUDDÜS



30. Lem’a 1. Nükte 

    Yeri de biz döşedik; güzel de yaptık! ( Zâriyât Suresi – 48 )

   Allah Kuddüs’tür. Bu ismin bir manası ise: “Bütün yarattıklarını maddi ve manevî kirlerden temizleyen.” Demektir. 

   Kâinat bütün güzelliği ve mükemmelliğiyle Allah’ın Kemal ve Kuddüs ismine ayna olmuştur. 

   Bir sokak görseniz, bir süpürge tarafından temizleniyor ve biz süpürgeyi tutan eli görmüyoruz. Acaba bütün dünya toplansa bu sokağı bizzat süpürgenin kendisinin temizlediğini iddia etse, inanır mısınız? Hatta buna güleriz! 

      Çünkü: 

  • Sokağı temizlemek için hayat sahibi olmak lazım. Hayatı olmayan süpüremez. Halbuki bu süpürgenin hayatı yok.
  •  Süpürgenin kuvveti olmalı ama bu süpürgenin kuvveti de yok.
  • Süpürgenin iradesi olmalı. Temizlemeyi tercih etmeli. Ama bu süpürgenin iradesi de yok.
  • İlmi olmalı. Nereyi, nasıl süpüreceğini bilmeli.
  • Merhameti olmalı. Sokak sakinlerine acımalı
  • Hikmeti olmalı. Yaptığı işin faydasını anlayabilmeli.

Bu sıfatların hiç birisi süpürgede yok. İşte bundan dolayı süpürgeyi tutan eli görmesek bile bu hikmetli faaliyeti, bu özellikleri, sıfatları taşıyan bir faile veririz. O eli görmememiz yokluğuna dalalet etmez.

   Küçücük bir sokağı temizlemek bile süpürgeye isnad edilemezse, bu koca kâinatı ve kâinatın sokaklarından biri olan Dünya’yı temizlemek, nasıl olurda süpürge hükmündeki sebeplere verilebilir?

   Bu âlem Kuddüs isminin tecellisiyle yıkanmış ve temizliğiyle Allah’ın kuddüs ismine ayna olmuştur.

   Denizlerde her gün binlerce balık ölür. Ama hiç bir cenaze göremeyiz. Ormanlarda yüzbinlerce canlı yaşar. Her gün binlercesi doğar ve binlercesi ölür. Ama hiçbir kirlilik eseri yoktur. 

   Hiç! Bulutlardan indirilen yağmur damlalarıyla yeryüzünün yıkandığını gördüğümüzde Allah’ın Kuddüs ismini hatırladık mı? Yağmur gibi rüzgarın esmesi de bu ismin bir cilvesidir. Havadaki pis kokular ve zemin yüzü temizlenir.  

   Göz kapaklarımız bile temizlenmekle Kuddüs ismine ayna olur. Bizler her nefes alıp verdiğimizde, kanımızın temizlenmesi ile her an Kuddüs isminin cilvesine mazhar oluyoruz.  

   Bu ismin tecellisi sayesinde simsiyah topraktan ve kupkuru dallardan çıkarılan, tertemiz sebze, meyve ve çiçeklere bak. 

  Abdest aldığımızda da Kuddüs ismine ayna olabiliriz.

Kudüs isminin bizdeki yansıması: 

Bir mü’min, şüphe ve tereddütlerden, batıl terakkilerden ve hurafelerden ayıklanmış tertemiz bir itikada; gösterişten, riyadan ve menfaatten uzak, ihlâslı bir ibadete ve her türlü kötü ahlaktan uzak bir ruha sahip olmak için gayret gösterdigi ölçüde Kuddüs isminden feyiz alır.

   Bir günah işlediğinde hemen tövbe ederek o lekeyi ruhunda silmeye çalışır. 

   Kuddüs ismine ayine olmanın bir yolu da, maddi temizliğe dikkat etmektir. 

“Temizlik imandandır” (müslim) 

Ancak imandan sayılan temizlik, sadece maddi temizlikten ibaret değildir. İnsan kalbindeki kötü duyguları gidermeyi bir manevi temizlik olarak kabul etmelidir. 

   Bir insan maddi temizliğe dikkat ettikçe kâinattaki paklığa ve temizliğe ayak uydurmuş olur.  Manevi temizliğe hassasiyet gösterdiği ölçüde de Kuddüs ismine ayine olur. 

   Kuddüs ismini böyle bilen bir mü’min, bütün sözlerini, işlerini ve hâllerini Allah için, tertemiz, pak ve lekesiz yapmaya gayret eder. 

– Dürüstçe 

– Samimi 

– Adil 

– Zamanında 

– Elinden geleni en iyisi ile… yapmaya çalışır. 

İbadetlerini de Kuddüs ismine ayine olarak tam bir ihlas ile yapmaya çalışır. Riyanin her çeşidinden uzak durur. 

Ahirette Kudüs ismi:

“O dehşetli cehennem fabrikası, sair vazifeleri  içinde, alem-i vücud  kâinatını alem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor.”  (Şualar) 

   Mizanda günahları ağır basan müminler, bu gunahlardan temizlenmek üzere cehenneme gidecekler ve gerekli azabı tattıktan sonra tertemiz olarak cennette varacaklardır. 

Allah (c.c.) cehennem azabıyla kâfir olarak ölenleri imansızlık kirlerinden temizleyecektir. Artık hepsi cehenneme, meleklere ve ahirete inanacaklardır. 

“Ateş bazen sudan ziyade temizlik yapar.”

(Sikke-i Tasdik-i Gaybi )  

Rabbim, bizleri daha bu dünyadayken Kuddüs ismiyle günahlarımızı temizlesin.  Kalbimizi manevi kirlerden arındırsın. Amin.

Bilinmeyen Alemler | Miraç

İnsan merak eder. Dünyayı, evreni, kendini, yaşamı, neden yaşadığını ve içinde bulunduğu kâinatta ne işi olduğunu. Yaşam boyu insanoğlu bu soruların cevabını aramış ve gidemediği âlemleri merak etmiştir. Şimdi size desek ki, hiç görmediğiniz, gidemediğiniz o âlemlerden haberler getiren biri olsa. Oralara gidip, görünmeyen âlemleri de gezip, bize oralardan haberler getiren biri.. Hatta desek ki, tüm bu âlemleri yaratan, tüm bunları neden yarattığını ve bizi neden buraya yerleştirdiğini ve yaşamın sırrını o âlem yolcusuna anlatsa, o da gelip bize bildirse. Sizce de yeterince merak uyandırıcı ve dinlemeye değer bir olay değil mi?

İşte biz buna Miraç olayı diyoruz. Peki nedir Miraç gelin birlikte bakalım. Öncelikle bir insanın nasıl göklere çıkabildiğini, bunun bir örneğinin olup olmadığını soranlara deriz ki,
Yerküremiz, yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet bir insan bedenini şimşek gibi Rahman’ın Arşına çıkaramaz mı?

Miraç, Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk demektir. Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram’dan Beytü’l-Makdis’e (Kudüs) götürülür. Kur’an’ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır.
İsrâ suresinde bu olay şöyle anlatılır:
“Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” İsrâ Sûresi, 17:1.
İkinci aşamayı ise Hz. Peygamber (s.a.s)’in Beytü’l-Makdis’ten Allah’a yükselişi oluşturur. Bu olayı necm suresinden birlikte öğrenelim:
O ancak kendisine vahyolunanı söyler. Onu muazzam kuvvetlere sahip olan öğretti ki, kendisine gerçek suretiyle görünmüştür. O, ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hattâ daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Kendi kuluna vahyetti. Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi onun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki, onu bir kere daha hakikî suretinde, Sidre-i Müntehâda gördü ki, onun yanında Me’vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Göz ne şaştı, ne de başka birşeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” Necm Sûresi, 53:4-18.

Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke’den), Mescid-i Aksâ’ya (Kudüs’e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs’e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa’nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ’ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.

Bir rivayette Hz. İsa’nın doğduğu yer olan Betlaham’a uğradı, orada da iki rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraça yükseldi.

Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler.

Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü’l-müntehâ’ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü’l-Ma’mur’u ziyaret etti.

Hz. Cebrail’in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.
Ve Nebiler nebisi, Alemlerin Efendisi olan Muhammed Mustafa sav in Alemlerin Yaratıcısı olan Allah’ın cemalini görünce hürmetini dile getirmek için buyurmuştur.

Ettehiyyatu lillahi vessalevatu vettayibat
“Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah’a dır.”

Esselamu aleyke eyyuhen-Nebiyyu ve rahmetullahi ve berakatuhu
“Ey Peygamber! Allah’ın selamı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun.”

Esselamu aleyna ve ala ibadillahis-Salihîn.
“Selam bizim üzerimize ve Allah’ın bütün iyi kulları üzerine olsun.”

Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve Rasuluh.
“Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed, O’nun kulu ve elçisidir.”

cümlesiyle Allah’ın selamına mukabelede bulunmuş ve Allah ile Peygamber Efendimiz’in bu güzel konuşmalarına şahit olan Cebrail ‘de bu manzaraya

“Eşhedü enlailahe illAllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasülüh” diyerek eşlik etmiştir ve böylece Ettehıyyatü duası ortaya çıkmıştır.

Peki Miracın faydası nedir?
Bunu Risale-i Nura danışalım
“İnsan, kâinatın kıymettar bir meyvesi ve Sânî-i kâinatın nâzdar sevgilisi olduğu, Mi’rac ile anlaşılmış ve o meyveyi, cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahlûk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zişuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki; kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. (Beşinci meyve)

Ayrıca peygamberimiz s.a.v bu yolculuğundan eli boş dönmemiştir. Rabbimiz bize hediyeler ve müjdeler göndermiştir. Hadi hediyelerimize bakalım

Mi’raç günü Peygamber Efendimiz (asm)’e hediye olarak üç sey verilmişti:

– Beş vakit namaz
– Bakara sûresinin son âyetleri,
– Ve şirk koşmamak şartı ile ”La ilahe illallah” diyen her Müslümanın, imanla ölmesi durumunda cennete girebilecegi müjdesi.

Mi’rac, insanlık tarihinin eşi, emsali görülmemiş ve asla da görülmeyecek olan yüksek hakikatli bir hadisesidir.

Mi’rac olayı irade edildiği ve gerçekleştirildiği şekliyle, baştan sona insanlık ve onun saadeti adına yapılmış Allah’ın sonsuz bir ikramıdır.

ezel ve ebed sultanının allah’ın rızasına uygun olan islamiyetin, başta namaz olarak, esasatını cin ve inse hediye getirmiştir ki, o marziyatı anlamak o kadar saadetlidir ki, tarif edilemez. çünkü çok meraklı olan insan, merak ettiği her şeyin iç yüzünü anlamak ve onunla muhabere kurmak ve sürekli konuşmak ister. işte bu merakını allah’ın yüce peygamberi (asm) ile gidermiştir. yani mi’rac insanoğlunun merakını gideren bir olgudur.


Rasulallah iman hakikatlerini göz ile görüp , melekleri , ahireti ,hatta Allah’ın cemalini göz ile görerek ve bizzat isiterek , İnsanlığa öyle bir hazine , öyle bir hediye getirmiştir ki . İnsanlığı o meyvey-i kudsiye ile ahsen-i takvimde cennet-i bakiyesine namzet bir misafir-i azizi sureti hakikisinde göstermiştir.

Saadet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir.
mi’rac vasıtasıyla ve kendi gözüyle cenneti görmüş ve Rahman-ı Zülcemalin rahmetinin baki cilvelerini müşahede etmiş ve saadet-i ebediyeyi katiyen, hakkalyakin anlamış, saadet-i ebediyenin vücudunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir.

Bu sayede öldükten sonra yokluk denizine dökülüp gittiği düşüncesinden insanlar kurtulmuştur.

Burada insanlar ikiye ayrılıyor.

1) tüm bu muazzam malumatları ve hediyeleri önemsemeyip, yaşamında nasıl hareket edeceğini bilmeyen ve hala cevaplarını bulamadığı sorularda boğulan insanlar.

2) Miracın önemini , gelen malumatları ve hediyleri kabul eden, tüm sorularına cevap bularak doğru yaşamanın ve yaratıcısını memnun etmenin bilinciyle yaşayan insanlar.

Gelen hediyeler arasında en güzeli ve Rabbimizi en çok memnun eden ise NAMAZ’dır. Ve namazda müminin miracı olduğuna göre haydi sende çık miracına…

Sen hiç melek gördün mü?

 Bugün inşallah komşularımızı tanıyacağız.  Peki kimmiş bu komşularımız? 
Mesela omuzlarımızda duruyorlar. Sonra çevremizde varlar. Hatta Allah’ın  konuşulduğu her ortamda, temiz ortamlarda ve güzel kokulara gelen komşularımız, misafirlerimiz var. 

Peki iman hakikatleri nasıl birbirine bağlı? Mesela Meleklere iman konusunda bir şüphemiz var. O zaman ne olur? Cebrail Aleyhisselâmı da inkar etmiş oluruz. O zaman geriye ne kalır? Allah ile peygamber arasındaki mesajı, vahiy ile Kur’an’ı taşıyan bir aracıyı kaldırmış oluyoruz. Böyle olunca dolayısıyla Kur’ân’a iman gider. Peygambere iman gider. Zaten biz Âhireti, sonra kaza ve kadere imanı bunların hepsini peygamber efendimiz (s.a.v.) vesilesiyle öğreniyoruz ve biliyoruz. En önemlisi Allah’ı da ondan öğreniyor, ve daha iyi tanıyoruz. Bu yüzden çok ehemmiyetli Meleklere iman meselesi 

                                                        بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ        

  O gece melekler ve ruh, rablerinin izniyle her bir iş için iner dururlar. (Kadir Suresi, 4) 

 Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh rabbimin emrindendir ve size pek az bilgi verilmiştir.” (İsrâ Suresi, 85)

 “Şu makam iki maksad-ı esas  ile bir mukaddimeden ibarettir. Mukaddime; melaike ve ruhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar katidir denilebilir.

 Yani gözümüzle gördüğümüz varlıklar kadar, insan kadar, hayvanlar kadar, meleklerin varlığı da kesindir. 

Evet 15. sözün birinci basamağında beyan edildiği gibi;“Hakikat katiyen iktiza eder ve hikmet yakinen ister ki: Zemin gibi semavatın dahi sekeneleri yani sakinleri bulunsun. Ve zîşuur (yani şuur sahibi) sekeneleri olsun. Ve o sekeneler o semavata münasip bulunsun. Şeriatın lisanında pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere  melaike ve ruhaniyat tesmiye edilir. (Yani Kuran’da isimleri melaike ve ruhaniyat diye geçiyor.)  Evet hakikat böyle iktiza eder. Zira şu zeminimiz semaya nisbeten küçüklüğü ve  hakaretiyle beraber zîşuur mahluklarla doldurulması, ara sıra boşaltılıp yeniden yeni zışuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasvir eder ki: Şu muhteşem burçlar sahibi olan müzeyyen kasırlar misali olan semavat dahi, nur-u vücudun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevil idrak mahluklarla elbette doludur. O mahluklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı alemin  seyircileri gibi ve şu  kâinat kitabının mütalaacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellalarıdırlar. Külli ve umumi  ubudiyetleriyle  kâinatın, büyük ve külli mevcudatın tesbihatlarını temsil ediyorlar.”

Şimdi Dünya üzerinde düşündüğümüz zaman, en derin okyanustan tut tâ gökyüzüne kadar ya da bir lavın içine kadar her yerde çok fazla çeşit canlı var. Hatta  bilimin hâla keşfedemediği canlılar bile var. Milyonlarca tür, milyonlarca cins, canlılarla  dünya adeta tıka basa dolmuş durumda. Mikroskobik  bir canlıdan tutun, balinaya kadar, mesela şuan covid-19 dediğimiz şey bir virüs olduğu için elektron mikroskobunda  görünüyor.  Bir de balinayı düşün, bir apartman kadar büyüklüğü var. Bu kadar canlıları, çeşitleri olan dünya düşündüğümüz de ne kadar da dolu öyle değil mi? 

Şimdi Semavat, yani diğer gezegenleri düşünün. Kâinatta dünya bir nokta kadar bile değil.  Kainatı düşünelim mesela, dünyayı düşündün sonra pencereyi büyüttün işte güneş sistemi ondan sonra diğer yıldızlar, Samanyolu galaksisi diğer galaksiler vs vs… Ne oluyor acayip,  akıl hayal almayacak kadar büyük bir kâinat var. Ve bu kainat sürekli genişlemeye  devam ediyor. 

Şimdi dünya bu kadar tıka basa dolu iken, diğer gezegenler, yıldızlar nasıl boş olabilir? Bunu aklımız almıyor degil mi?  Allah’ın hikmetine uymuyor. Çünkü Allah hâşa israf yapmaz. Hakîm esması vardır. Asla israf yapmaz. Asla hiçbir şeyi boşu boşuna yaratmaz.  O zaman bu gezegenler boşu boşuna yaratılmadı.  

Ama ben oradaki sakinleri görmüyorum. Peki şöyle bir soru sorayım. Senin ruhunu, mesela şuan tıbbın en son teknolojileri MR, tomografi, röntgen bu  görüntüleme yöntemlerini düşünelim. Sen ruhunu onlarla görebiliyor musun? MR’da, ya benim  ruhum hastalandı. Bir bakayım imanımda  sıkıntı var mı? Diye MRa girebiliyor musun? Hayır. O zaman benim görmemem onların olmadığına delil olamaz.  Çünkü benim gözüm yetersiz olduğu gibi, benim teknolojim dahi yetersiz. Neden? Allah öyle istemiş. Allah onları gayb perdesi arkasında tutmuş. 

     Evet devam edelim.

“Şu kâinatın keyfiyeti onların vücudlarını  gösteriyor.  Onların varlıklarını gösteriyor. Çünkü kâinatı hadd ü hesaba gelmeyen dakik sanatın tezyinat ve o manidar mehasin ile ve hikmetdar nukuş ile süslendirip, tezyin etmesi, bilbedahe ona göre mütefekkir ile ihsan edicilerin ve müteahhir takdir edicilerin enzarını ister. Vücudularını taleb eder.” 

     Şimdi bir sanat galerimiz var diyelim. Her tarafta resimler var. Ben buraya kedi köpek getirsem ve onlara resimleri versem ne yapar? Yırtar, parçalar atar… Peki ben bunu mu isterim? Acaba o resimleri yaparken böyle mi düşündüm? Hayır değil mi? O resimleri anlayabilecek sanattan anlayan, fikrini kullanabilen, güzel gören öyle birileri lazım ki ben o sergiyi açayım. 

    O zaman kâinat kocaman bir sergi, Rabbimizin sanatları, ilmi, her şeyi açıkça gözümüze görünüyor. (Anlayabilene tabi) 

    Şimdi diyorlar ki işte dünyaya benzer  gezegenler bulduk. Şu galaksi de… Ben onu görebiliyor muyum? Peki ben onun adına tesbih edebiliyor muyum? “Rabbim ne kadar güzel yaratmışsın.”diye tefekkür edebilir miyim? Bilmiyorum ki, kâinatta, benim gözümün görmediği, aklımın, hayalimin ermediği bir çok şey var. O zaman bütün bunlar boşuna yaratılmış olamaz. Bunların da mütefekkiri yani bunları fikredebilecek, istihsan edecek, Rabbimizin oradaki sanatını anlayabilecek ve tefekkür edebilecek canlıların da yaratılması gerekiyor.  Peki biz bu canlılara ne diyeceğiz? Melaike ve ruhaniyat diyeceğiz. Evet gözüm görmüyor ama orada birileri var.  

    Evet nasıl ki hüsün elbette  bir aşık ister. Taam ise aç olana verilir. Öyle ise şu nihayetsiz hüsn-ü sanat içinde gıda-yı ervah ve  kut’u kulûb elbette melaikeye  ve ruhanilere bakar gösterir.”

    Kur’an okunduğu vakit hepimiz de huzur hissiyatı oluşur. Benim bu manevi hislerimin oluşması, benim ruhumun varlığına delildir. Ruhum olmasaydı, benim şu maddem ne anlar ki Kuran’dan?  Benim bu  zihnim, yani sadece beyinle anlamış olsaydık, iyi de benim bütün vücudum altı ayda bir yenileniyor.  Ne olurdu ben altı ayda bir farklı bir kişi olurdum. Mantıklı değil. 

Demek ki bütün bunları tutan bedeni üzerine kıyafet gibi giyen bir şey var. İşte oda bizim ruhumuzdur. Bu manevi lezzetlerimiz bizim ruhumuz olduğu anlamına geliyor. Tesbih çekiyorsun, zikir çekiyorsun, dua ediyorsun, Allah’ı andığın zaman içine huzur doluyor. Bunların hepsi ya da sevgi hissiyatın yani maddi olarak açıklayamadığın tüm hissiyatın senin ruhun olduğu anlamına geliyor. 

    Senin ruhun varsa ve bu beden adına  tesbih ediyorsa, evet ruhumuz bedenimiz adına tesbih eder. Şimdi biz namaz kılarken, bu bedende ki bütün hücreler adına da bir ibadet yapmış oluyoruz. Sen o hücrelerin ibadetlerini de tahiyyat da Rabbine sunuyorsun.

     Ben bunları böyle temsil ediyorsam demek ki yaratılmış tüm varlıkları temsil edecek bir şey lazım, bir canlı lazım.  Peki bir dağın, bir ağacın belki bir hayvanın tesbihlerini kim sunacak Allah’a? Kendileri sunamıyorar. Çünkü şuurları yok değil mi? Ruhları var ama şuurları yok. Akıl edemiyorlar, tefekkür edemiyorlar. Evet onların yemesi, içmesi bile fıtri bir şükür oluyor. Ama onları Allah’a sunacak, tefekkür edecek, onların gözünden kainatı görüp, bunları Allah’a sunacak o sanatları bilecek canlılar gerekiyor. 

      Evet;  “Madem bu nihayetsiz tezyinat, nihayetsiz bir vazife-i tefekkür ve ubûdiyet ister. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu hikmetli nezarete, şu vüs’atli ubûdiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir. Demek, bu nihayetsiz ve çok mütenevvi olan şu vezâif ve ibadete, nihayetsiz melâike envâları, ruhaniyat ecnasları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.”  Şimdi burada çok güzel bir kelime var. MESCİD-İ KEBİR-İ ÂLEM, yani kâinat büyük bir mesciddir. İnsanlar ise bu mescidin az bir bölümünde saf tutmuşlardır. Az önce söylemiştik, kâinatta bir nokta bile değiliz. Geri kalan mekanlar saflar ise zâhiren yani görünüşte boş gibi görünüyor. Elbette bu kâinat mescidini inşa eden Allah, bütün kâinatı ve sanatlarını tefekkür ve takdir edecek melekler ve ruhaniler yaratmıştır. Meleklerin sebep ve hikmetlerini bilmediğimiz başka işler ve vazifelerde istihdam etmiştir. 

     Düşünsenize bu kâinat bir mescid hükmünde, Allah bizim düşünmemizi istiyor. Bir Ayet-i kerime de; “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.”  (Zâriyât Suresi, 56) diyor.  

    O zaman oraya da kullar gerekir. Çünkü: “Vücudun kemali  hayat iledir.”  Ne demek? Yani bir varlığın mükemmel olmasını ancak hayatla bilebilirim. Şuraya cansız bir madde koydum diyelim. Bir manası yok. Burda ne yapacak, düşünecek mi? Hiçbir şey yapamaz. Yere bir şey koydum mesela ben bunu bir canlı olarak çevirmediğim sürece ne işe yaradığını nereden bileceğim? Bir canlının müdahalesi gerek, öyle değil mi? 

     O zaman biz tüm varlıkları ancak hayatla bilebiliyoruz. Varlıkların ne işe yaradıklarını, hangi özelliklerle yaratıldıklarını, Allah’ın onları ne için yarattığını ve bizden ne beklediğini ancak hayatla bilebiliyoruz. 

“Belki vücudun hakikî vücudu hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esâsıdır. Hayat, her şeyi her bir zîhayat olan şeye mâl eder; bir şeyi bütün eşyayâ mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki, “Şu bütün eşya malımdır, dünya hânemdir, kâinat Mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.”

     Burada bir örnek var diyor ki: 

 “Bak hayatsız  bir cisim büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, gariptir, yalnızdır…”  

Atasözlerinden, Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur. diyoruz.  Kocaman dağ orda duruyor bir şey yapamıyor. Sadece bulunduğu yerdeki canlılarla alâkadar, gidip dünyanın öbür tarafındaki bir olayı anlatsanda anlayıp sana tefekkür edebilir mi? O orda uslu uslu duruyor. 

    “Münâsebeti yalnız, oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa, o dağa nispeten mâdumdur. (Ona göre kainatta hiçbir şey yoktur.) Çünkü, ne hayatı var ki hayat ile alâkadar olsun; ne şuuru var ki  taallûk etsin. Şimdi, bak küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat, ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münâsebet tesis eder ki, bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebâtâtları ile öyle bir ticaret akd eder ki; diyebilir, “Şu arz benim bahçemdir, ticârethânemdir”

    Şimdi dağa bakıyorsun, devasa büyüklükte, Ağrı dağını düşün mesela. O dağ ile arıyı karşılaştırın. Arı burdan kalkıp Amerika’ya kadar gidebilir, dünyanın her yerini gezebilir. Allah izin verdiği sürece öyle değil mi? Dünyadaki bütün çiçekler benim der. Rabbimin bana verdiği ikram der. Belki gelir bizimle muhatap olur, korkutur, geri gider. Bir muhatabiyeti var.  

   Peki burada varmamız gereken nokta nedir? Az önce bahsettik ya, kâinatın geri kalan her yerinde hayat olmadığı zaman, ne manası kalıyor? Hiçbir manası yok. O zaman oralara hayatlı varlıklar gerekiyor.

    “Elhâsıl Denilebilir ki; hayat olmazsa, vücud vücud değildir, ademden farkı olmaz. Hayat ruhun ziyasıdır. Şuur hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidir. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor.”

   Ne demek istiyor? 

Yani kusursuz bir sağlamlık var. Ve sağlam bir akış, uyum var. Yani her şey birbiriyle uyumlu. bir canlının  kökünü kurutalım. Ne oluyor ? Bütün denge alt üst oluyor. Neden? Çünkü; her şey birbirine bağlı bir şekilde bir uyum içinde yaşıyorlar.

  “Madem şu biçare, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz bu kadar had ve hesaba gelmez zevilhayat ile, zevilervah ile ve zevildrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakin ile hükmolunur ki, şu kusûr-u semâviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşin de dahi o nuranî sekeneler bulunur. Nar, nuru yakmaz. Belki ateş ışığa medet verir.”

   Yani ne diyoruz güneşte bile yaşayan melekler, ruhaniler olabilir. Şimdi beni yakıyor diye bu ateş onları yakar mı? Yakmaz. Güneş mesela oradan bize vuruyor. Ben burada bir ateş yaksam güneşin ateşini yakabilir miyim? Yakamam değil mi çok mantıksız. Evet onlar nurdan varlık, onları yakmaz güneş ışığı, demek ki orada yaşayanlar da var. 

    İşte şimdi şöyle bir sıkıntı var. Biz olaylara hep bilimsel bakış açısı ile baktık. Ve öyle yetiştirildik. Yeni nesil çoğunlukla şöyle der; işte hayat olması için su lazım, hava lazım, güneş ışığı lazım vs..

Ama bu senin bildiğin hayat  için lazım, hâşa sen Allah’ın yaratıcılık sıfatını engeleyebilir misin? Sudan yarattığını biliyorsun ve inanıyorsun da neden ışıktan yarattığına inanmıyorsun? Neden? Belki elektrikten de var. Belki uzayı dolduran esîr maddesinden de var. Olamaz mı? Allah’ın yaratıcılığına senin aklın yetişebilir mi?

    Benim aklım zaten sınırlı, benim gözüm sınırlı, kulağım sınırlı, hepsi sınırlı iken benim aklım yetişmiyor diye yok diyebilir miyim? Allah yaratmadı diyebilir miyim? Yarattım diyor. Sen Kur’an’a inanıyorsun, yüzlerce ayette melekler geçiyor nasıl inkar edebilirsin?  

Hâşa Allah muhafaza!

     “Adem-i rüyet, adem-i vücuda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet olmaz.”

    “Melâikelerin ve ruhanîlerin kesretle vücudlarını kabul etmek ne derece hakikat ve bedihî ve makul olduğunu ve Kur’an’ın beyan ettiği gibi onları kabul etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat ve hilaf-ı hikmet bir hurafe, bir dalalet, bir hezeyan, bir divanelik olduğunu şu temsile bak, gör;

İki adam; biri bedevî, vahşi; biri medeni, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medeni muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki o hane; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acib bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafıda zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü (geçinme sebepleri) ve hususi şerait-i hayatiyeleri (hayat şartları) vardır ki onların bir kısmı âkilü’n-nebattır, yalnız nebatat ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs’atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zayıflığıyla veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle, o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerait-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşi bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki şerait-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur, zîruh içinde yoktur.” der. Vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht! Şu hakir, küçük haneyi görüyorsun ki zîruh ile amelelerle doldurulmuş ve biri var ki onları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu sanatlı sarayların onlara münasip âli sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerait-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz.”

   Örnekten de anladığımız gibi, İstanbul’un kenarda, kıyıda kalmış, kötü bir semtinin, kötü bir mahallesini düşünüyoruz. Ne var? Çok kötü şartlar altında yaşayan, çalışan insanlar var. Etrafta canlılar var. Fakirliklerinden bu çok kötü hayat şartlarında yaşamak durumundalar.  Sen mesela baktın, gördün yaşadığın gecekonduya baktıktan sonra karşıda ki binlerce sarayları görüp, “Ben burada yaşıyorum. Burda otlarla bitkilerle besleniyorum. Hayat böyle bir şeydir. Orada kesin hayat yoktur.” diyebilir misin? Çok saçma değil mi? Yani evet ben burada böyle yaşıyor olabilirim. Ama orada da farklı şartlarda  yaşayanlar vardır.

      Aynen öylede dünyamız, kenarda, kıyıda kalmış mahalle gibi, diğer gezegenlere baktığımız zaman, mesela  Satürn sadece resmi bile çok güzel ve sanatlı ve onun gibi o kadar müzeyyen sanatlı gezegenler var. Yıldızları görüyorsun.  O galaksileri gördüğün zaman, hayran oluyorsun şekillerine değil mi?  Peki buradaki şartlar farklı diye, yani oralarda su arıyorlar. Mars’a gidiyorlar taş topluyorlar su arıyorlar… Buradaki şartlar orada yok o zaman orada hayat yok diyebilir misin? Bak ne dedi; uzaklık sebebiyle ya da göz zayıflığıyla, gözün görmüyor ya da teleskobun yetersiz görmüyor. Ya da o sarayın sekenelerinin Allah tarafından gizlenmesi sebebiyle biz onları görmüyoruz. Çünkü onlar ruhani varlıklar ve senin görmemen onların olmadığı anlamına gelmiyor.

    Şu nükte-i esasiyenin hâtimesi;“Bi’t-tecrübe, madde asıl değil ki vücud ona münhasır kalsın ve tâbi olsun. Belki madde, bir mana ile kâimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur.”

    (Yani hayat maddeye bağlı değil. Senin ruhun bu maddeye can veren..)

   “Bilbedahe madde hâkim değil ki ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.”

    Senin bu madden değil ki, seni hareket ettiren, sen ruhunla kontrol ediyorsun.  Bu sadece senin kullandığın bir makine, yani yöneten beden değil. Kendi kendine yönetmiyor. Sen ruh olarak yönetiyorsun.

      29. Söz de Üstad, melekleri 4 esas da ispat ediyor. Şimdiye kadar 1. Esas üzerinde durduk. Şimdi ise 2. Esas üzerinde düşünelim.

   Tüm felsefeciler, tüm filozoflar farklı farklı isimlendirerek meleklerin var olduğunu kabul etmişler. Ama saçma sapan isimler söyleyerek, konuyu Allah’a bağlamak yerine farklı yerlere bağlamışlar. 

   Mesela yabancıların filmlerine, kitaplarına bakıyoruz. Hep uzaylılar var. Niye? Çünkü aklı almıyor oraların boş olacağına.  Aslında doğru bir mantık, ama Allah’a ve dine bağlamadığı için, melekleri kabul etmek yerine uzaylılar var diyor.    “Bu kadar büyük bir kâinat boş olamaz.” diyor. 

Tamam bende kabul ediyorum uzaylıların olduğunu ama ben melek diyorum, ruhani diyorum. Gel bunda anlaşalım.  

     Onların kuvvet dedikleri bazı kanunlar var. Bu gezegenleri tutan kuvvetler diyorlar. Yer çekimi kanunu, suyu kaldırma kanunu vs..  Bütün bu kanunlar melekleri ispat eder.  Çünkü kanun iş yapmaz. İş yaptırıcı biri lazım ve Allah’ın izniyle melekler de, Allah’ın irade sıfatını yansıtıyorlar. Asında bizim kuvvetler diye bildiğimiz her şeyi  melekler yapıyor.  

    “Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir, “kelâm” sıfatından gelen şeriat-ı İlahiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de melaike dahi muazzam bir ümmettir ki onların amele kısmı “irade” sıfatından gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler.”

     Yani biz Allah’ın kelam sıfatından gelen Kur’an’ın Kerim’in temsilcisiyiz onu yaşamaya çalışıyoruz.

    “Öyle de melaike dahi muazzam bir ümmettir ki onların amele kısmı “irade” sıfatından gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i Hakiki olan kudret-i Fâtıranın ve irade-i Ezeliyenin emirlerine tabi bir nevi ibadullahtırlar ki ecram-ı ulviyenin her biri onların birer mescidi, birer mabedi hükmündedirler.”

     Evet üçüncü esasda ise, dünyanın hangi yerine giderseniz gidin bir melek kavramı görürsünüz.  Hangi din olursa olsun, hristiyanlığa bak yahudiliğe bak.  Bunlar zaten eskiden hak din olupta bozulmuş olduğundan melek kavramı orada kalmış. Ama diğer dinler de tamamen insan uydurması olan dinler de bile bir melek kavramını görüyorsun. Eee bu kadar alakasız, bu kadar farklı farklı toplumlarda ortak bir hakikat, düşünce varsa, demek ki o hakikat gerçekten vardır.  

     Belki melekleri yanlış biliyor olabilirler. Ama sen zaten Kur’an’la  hak olanı, doğru olanı biliyorsun. Çünkü Kur’an İncil ve Tevratta ki hataları (insanların bozduğu) düzeltmiştir.  Evet onlar böyle diyorlar ama aslı, hakikatı budur diye düzeltmiştir. Aynen öylede onların yanlış melek kavramlarını da Kur’an düzeltiyor ve bize öyle anlatıyor.

     “Mesele-i melaike ve ruhaniyat, o mesaildendir ki tek bir cüzün vücudu ile bir küllün tahakkuku bilinir.”

     Mesela biri çıksa dese ki: “Ben melekleri gördüm.” Ve bunu bizim aramızdan biri söylerse; “Sen ne diyorsun kardeş?” “Ne şaçmalıyorsun?” diye tepki verirsin. Çünkü bizim bu konuda bir vasfımız yok. Ama bunu sana bir  peygamber söylerse, evliyalar, alimler söylerse inanırsın.

 Bu şuna benziyor. Mesela bir tane profesör düşünelim . Coğrafya profesörü olsun.  Bu adam bize geldi dedi ki: “Sen bilmiyorsun ama  işte şurada bir ada var. Avustralya adası var.  Belki sen görmedin, gitmedin ama dünyanın şurasında böyle bir yer var.” Deyince sorgusuz sualsiz inanıyorsun. Ya da bir doktora gittiğin zaman bir röntgen çekiyor ve sana senin şöyle bi şu hastalığın var diyor. Sorguluyor musun? Ya doktor sen nerden bileceksin? Bir de ben bakayım diye tepki vermiyorsun değil mi? Neden? Çünkü o konuda ihtisası var. O konuda uzmanlaşmış.

     Peki bu konuda ehl-i istihsas kimdir? Bu konuda uzman kimdir? Peygamberlerdir. O zaman ben alem-i gaybı bilmiyorsam ve bütün peygamberler bana melekleri anlatıyorsa tabiki inanmalıyım. Sadece peygamberler değil ki, dediğim gibi onların yolunda giden, ehli sünnet yolunda giden, peygamber efendimiz (sav) yolunda ilerleyen evliyalar, alimler hepsi sana meleklerden bahsediyor. Yüzbinlerce insan sana melekleri anlatırken, nasıl kör kalabilirsin? Diyorum ya ben gördüm desem bana inanma. Benim bu konuda bir vasfım yok. Ama bir peygamber derse inanmak şarttır. 

    Az önce bahsetmiştik. Bütün iman şartları birbirine bağlıdır. En önemlisi, melekler konusu Kur’an i Kerim’de geçiyor! Sonra peygamber efendimiz (sav) onlardan bahsediyor. Zaten sana Kur’an’ı ispatlayan, peygamber efendimizin hak olduğunu ispatlayan delillerin tümü  meleklerin varlığında delil olur. Yani oradan da deliller var.

     Hem hiç mümkün müdür, hiç makul mudur, hiç kabil midir ki hayat-ı içtimaiye-i beşeriye semasının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya ve evliya, tevatür suretiyle ve icma-ı manevî kuvvetiyle ihbar ettikleri ve şehadet ettikleri melaike ve ruhaniyatın vücudları ve müşahedeleri, bir şüphe kabul etsin, bir şekke medar olsun. Bâhusus onlar şu meselede ehl-i ihtisastırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ihtisas, binler başkasına müreccahtırlar. Hem şu meselede ehl-i ispattırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ispat, binler ehl-i nefy ve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinat semasında daim parlayan ve hiçbir vakit gurûb etmeyen âlem-i hakikatin Şemsü’ş-şümus’u olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ihbaratı ve risalet güneşi olan Zat-ı Ahmediye’nin (asm) şehadatı ve müşahedatı, hiç kabil midir ki bir şüphe kabul etsin.

      Her varlığın tesbih etmesi lazım ve ayrı ayrı tesbihleri var. Aynı zamanda bu varlıkların külli tesbihleri var. Yani ne demek? Bir dünyayı düşünün, bir de dünyanın üzerindeki tüm canlılar adına tesbih ettiğini düşünün. Bunun da bir yansıması lazım.  Buda nedir? Bir Hadisi şerifte;

    “Bâzı melâikeler bulunur, kırk başı veya kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağzı var, her bir ağızda kırk bin dil ile kırk bin tesbihât yapar.”

 Şu hakikat-i hadîsiyenin bir manası var, bir de sureti var. Manası şudur ki: Melaikenin ibadatı hem gayet muntazamdır, mükemmeldir hem gayet küllîdir, geniştir. Ve şu hakikatin sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki kırk bin baş, kırk bin tarz ile vezaif-i ubudiyeti yapar. Mesela, sema güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin tek bir mahluk iken, yüz bin baş ile her başta yüz binler ağız ile her ağızda yüz binler lisan ile vazife-i ubudiyeti ve tesbihat-ı Rabbaniyeyi yapıyor. İşte küre-i arza müekkel melek dahi âlem-i melekûtta şu manayı göstermek için öyle görülmek lâzımdır.”

    Evet o hakikat âleminde melekût aleminde o melek öyle görünüyor. Herkesin adına bütün tesbihatları yapan meleği düşünün. Mesela toplu halde zikir çeksek ve bir melekte bize eşlik etse, sanki yirmi otuz kişinin  birden diliyle tesbihat yapıyormuş gibi olur. Öyle görünür. Şimdi bunu bütün dünya için düşünelim.  Dünyada ki bütün canlılar için düşünüldüğü zaman bunun hakikati görünüyor.

   “Hattâ ben, mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki: Kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim, her bir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve sanatları gördüm ki, her biri Sâni’-i Zülcelal’in ayrı ayrı birer cilve-i esmasını ve birer ismini okutturuyor.  İşte hiç mümkün müdür ki şu badem ağacının Sâni’-i Zülcelal’i ve Hakîm-i Zülcemal’i, bu camid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilan eden, dergâh-ı İlahiyeye takdim eden, ona münasip ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?”

   “Ey arkadaş! Şuraya kadar beyanatımız, kalbi kabule ihzar etmek ve nefsi teslime mecbur etmek ve aklı iz’ana getirmek için bir mukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettin ise melaikelerle görüşmek istersen hazır ol. Hem evham-ı seyyieden temizlen. İşte Kur’an âlemi kapıları açıktır. İşte Kur’an cenneti مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابُ dır; gir bak. Melaikeyi o cennet-i Kur’aniye içinde güzel bir surette gör. Her bir âyet-i Tenzil, birer menzildir. İşte şu menzillerden bak:”

 Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere; Fırtına olup esenlere; Yaydıkça yayanlara; (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara;  Mazereti ortadan kaldırmak veya uyarmak için vahyi iletenlere  (Mürselât Suresi,  1-6)   
Yemin olsun, batmak üzere yükselenlere; Sâkin ve düzenli hareket edenlere;  Yüzdükçe yüzenlere; Yarıştıkça yarışanlara; Emri, uygun yol ve yöntemle yerine getirenlere!  (Naziat suresi, 1-5 )

O gece melekler ve ruh, rablerinin izniyle her bir iş için iner dururlar.”  (Kadir Suresi, 4) 

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır. “(Tahrîm Suresi, 6)

 “Böyle iken (bazıları) “Rahmân evlât edindi” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâkis o evlât dedikleri lutuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.  O’nun sözünün önüne geçmezler, sadece O’nun emriyle hareket ederler. ” (Enbiyâ Suresi,  26-27)

    Bunlar sadece ayetlerin bir kısmı, melekler ile ilgili birçok ayet var. Son bir hadis-i şerif ile bitirelim.

  “Allah’ın evlerinden bir evde, Allah’ın kitabını okumak ve aralarında müzâkere etmek için  toplanan kimselerin üzerine sekine iner. Onları rahmet kuşatır. Melekler etraflarını sarar ve Allah  onları kendi katında bulunanlara överek anlatır” (Müslim)

ŞİRK

Bugünkü konumuz şirk, neydi peki: ortak koşmak. ,

Şirke baktığımız zaman sadece puta tapanları düşünüyoruz. Yani olay sadece puta tapmaları mı? Yoksa Allah’a bir ilahla beraber başka şeylerle ortak koşmaları mı? Tabi ki de bir ilah olduğunu kabul ediyorlar ama putları ona aracı yapıyorlar. Ve bunu yaparak o ilahı unutup, sadece o putlara tapıyorlar. Evet, Risale-i Nur’un birkaç kitabından da göreceğimiz vahdet, ehadiyet, Allah’ın birliği ve şirk konularını birleştirdiğimiz bir bölüm olacak. Öncelikle bir ayeti kerime ile başlamak istiyorum. Enbiya suresi 22. Ayet de “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu.” Demek ki arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir. Burada Müslüman olan insanlara “Allah’tan başka ilah olabilir mi?” diye sorduğumuzda kimse kabul etmez değil mi, Allah’a ortak koşulacak bir ilahı asla kabul etmezler. Peki Allah’tan daha çok değer verdiğimiz, Allah’tan daha çok sevdiğimiz, Allah’tan daha çok kuvvet irade iktidar verdiğimiz şeylerin aslında hepsi Allah’a bir ortak koşmak değil midir? Onu göreceğiz. Normalde bir çok şey ile Allah’a şirk koşulabilir. Ama biz 32. Sözün üzerinde ki konularla ilerleyelim . Vahdet: birlik demektir. Önce Allah’ın birliğini anlatırken, Allah’a vahdet, vahdaniyet yani Ehadiyet sıfatlarının üzerinden gideceğiz. Vahdet birlik demektir dedik. Yıldız kümelerini düşündüğümüz de bir sürü yıldız vardır. Belki kum tanesi kadardır. Ama hepsi yıldız olmak sıfatında yıldızdır. Bu Allah’ın Vahdet sıfatıdır. Tümüne sahip olamayan birine sahip ve Mâlik olamaz Yani insan nevinde bir ferdi yapan kim ise bütün insanların da yaratıcısı da odur. Tümünde bir sikke-i vahdet bulunduğu, Allah’ın bir sikkesi bir mührü bulunduğu gibi her ferdinde de yine bir turra-i Ehadiyet vardır. Buna şöyle bir örnek verebiliriz. İnsanların hepsinin var olması Allah’ın vahdaniyetidir. İnsanlardan hepsinin suratı olması yani yüzümüzün olması Allah’ın vahdaniyet sıfatıdır. İşte o yüzlerimizde ki rengin tonu, gözün rengi, kaşın rengi, saçın rengi, Allah’ın Ehadiyet sıfatıdır. Allah herkese parmaklar vermiştir bu parmakların içerisinde herkese özgü DNA’sı ve parmak izi vardır. Bu parmak izlerindeki farklılık da Allah’ın Ehadiyet sıfatıdır. İlk insanı yaratan da son insanı yaratan da bir Allah’tır. Çünkü ilk insandan son insana kadar bütün insanların parmak izini bilmesi gerekir ki farklı yaratabilsin. Mesnevi-i Nuriye’de bu konuyla ilgili; “Senin yüzün, veçhin o kadar küçüklüğü ile beraber, geçmiş ve gelecek bütün insanların…” ne dedik geçmiş ve gelecek, ilk insan ve son insan, adedince kendisini onlardan ayıran, o parmak izinden ayıran ve tarif eden nişan ve alametlere havi olduğu gibi yüzünü teşkil eden esas erkanında bütün insanlar ittifaktırlar. Bir yüzün olması bütün insanlar da aynıdır. Ama o yüzün içinde ki farklılıklar, o parmakların içinde ki izler, farklılıklar insanın kendi hususiyetidir. Burada da Allah’ın Ehadiyet sıfatını görüyoruz. Bize özel yaptığı birliğidir. Bütün insanların bedenini de yaratan odur. Çünkü bir insanın bedeni ile bütün insanların bedeni aynı hususiyete aynı mucizevi vasıflara sahiptir ve aynı elden çıkmıştır. İstisnalar kaideyi bozmaz. İnsan dünyaya geldiği zaman iki el, iki ayak, yürüme kabiliyetleri, yeme kabiliyetleri, duyma kabiliyetleri, anlama kabiliyetleri, akılları, iradeleri, şuurları baktığımız zaman cihazatlarımızın hepsi benziyor. Tabi farklılıkları da var. İşte Vahdet ve Ehad isimlerinin farkı burda oluyor.
Herkese vermesi Vahdet, sana özel ayrı cihazları vermesi de Ehad ismine örnek oluyor. Mesela diyelim ki bu kadar karışıklık içinde Allah bunları nasıl idare ediyor? gibisinden bir soru gelebilir. Şöyle bir örnek verelim. Teşbihte hata olmasın mesela baraj yolunda (Adana’da bir cadde) sel gibi akan insanlar ile Allah’ın yarattığı insanları düşünelim ama sadece insanlarla kalmayalım, bence burada kâinatın hepsini düşünelim. İnsanın dışında yaratılan hayvanlar var. Hayvanların dışında yaratılan bitkiler, meyveler, ağaçlar, doğa olayları var. Bir de dünyanın dışında olanlar var. Sonra bizim göremediğimiz âlemler var. Bunlara baktığımız zaman kafamızda cidden sel gibi olur. Bunun dışında muhteşem bir nizam ve intizam ölçüsü var. Her şeyde bozulmayan ve sürekli devam eden bir işleyiş var. Hani insanın aklına şu vesvese gelebilir. Ya bu kadar şeyi bir Allah Nasıl yapabiliyor? Niye bir olan Allah diye düşünüyoruz. Çünkü biz kendi acizliğimizi ve fakrımızı hâşa Allah’a vermeye çalışıyoruz. Biz bir işi yaparken başka bir iş yapamadığımız için bir yardımcı ararız. Allah’ın da bunu yapamayacağını düşünüyoruz. Ve kendimize aradığımız gibi O’na da bir yardımcı arıyoruz, bir yardımcıdan kastımız aslında ortak koşmak oluyor. Ve bizim bu ortak koştuğumuz şeyler de genellikle sebepler oluyor. Mesela doğa olaylarını sebeplere veriyoruz değil mi düşündüğümüz de yağmurun yağması, güneşin doğması, diyoruz. Doğdurulması demiyoruz. Yağdırılması demiyoruz. Bitkilerin açtırılması, meyvelerin verdirilmesi demiyoruz. Evet baraj yoluna geri dönelim. Sel gibi akan insanlara yüksek bir yerden bakan adam şöyle der. (Biz de bakalım.) Bu insanlar görünüşte karışık bir şekilde bir yerlere gidiyorlar. Görünüşte kimin nereye gittiği belli değil. Kâinatta olan her şeyin sebebini sonucunu biliyor muyuz? Bilmiyoruz ama her şey böyle bir kalabalık bir karışık geliyor. Evet kalabalıktaki her bir insanı çevirip nereye gidiyorsun diye sorduğumuz vakit hepsinin bir gayeye yönelik (yani kimi evine kimi işe kime markete gidiyor.) yürüdüğünü anlarız. Ve karmakarışık zannedilen yürümelerin altında insanlar adedince gâyelerinin olduğuna hükmederiz. O sel gibi akışın, o maksatların üzerinde ince bir zar olduğunu anlarız. Yani kâinatta bizim bilmediğimiz, bizim belki de göremediğimiz bir çok yaratılan şeyin, bir Allah tarafından yaratılması ve hikmetli olması lazım. Öyle bir Allah yapacak ki her şeyden haberdar olsun. Mesela bir evin hanımını düşünün. Ev hakkında her şeye hâkimdir. Eğer hâkim olmazsa bir yerlerde aksaklık yada bir eksiklik çıkar. Bir nizamsızlık, intizamsızlık olur ve düzen bozulur. Bir şehre güneş doğduğu vakit o şehirde ki bütün binalar onun ışığıyla kaplanır mı kaplanmaz mı? Bir güneşin ışığıyla doğduğu yerde ki her şey o ışıkla kaplanabiliyorsa bu güneşin gücü müdür? Yoksa Allah’ın ona verdiği cihazlarla sunduğu bir hizmeti midir? Peki Allah böyle bir cihazla böyle bir hizmeti sürdürüyorsa, kendi gücü ve kudreti yetmemesi mümkün müdür? Yarattığı şeyin gücü bu kadar görünüyorsa kendisinin gücü ne kadardır?

Güneş için bir gecekonduyu aydınlatmak da, şehrin bütün binalarını aydınlatmak da birdir, farkı yoktur. Allah bir meyveyi yaratıyorsa, bir baharı da halk edebilir, yaratabilir. Allah’ın kudreti sonsuzdur. Sözler de: “Yıldızlar zerreler kadar ona kolay gelir. Bir baharı bir çiçek kadar suhuletle kolaylıkla icad eder.” diyor. Her şeyi yapamayan hiçbir şeyi yapamaz. Ve bir tek şeyi halk eden herşeyi yapabilir. Hem eşyanın icadı bir tek zata verilse bütün eşya bir tek şey gibi kolay olur suhulet peyda eder. Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılamaz. Bir şeyi halk eden her şeyi halk etmiştir. Mesela kimi örnek verelim burada Rukiye, senin yaratılman için, senin dünyaya gelebilmen için her şey lazım dimi güneş lazım, atom lazım, zerre lazım, bulut lazım, yağmur lazım, meyveler lazım. Neden? Çünkü senin yaratılman için bunlara ihtiyacın var ve seni yaratan Allah’ın bu bahsettiğimiz her şeye gücü yeten olması gerekiyor. Çünkü seni zamanında meydana getirebilmesi nizam ve intizamla bu şekilde oluşturabilmesi için her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, her şeyi tek başına yapan bir zat olması gerekir. Bir meyvenin oluşabilmesi için güneşe, dünyaya, arıya, böceğe, yağmura sözü geçen gücü yeten bir Rab olmalıdır.

Bir yaprağı tutup çektiğimizi ama yaprağın kopmadığını düşünelim. Dalın bize doğru gelmesi lazım değil mi dalı çekmeyi devam ettiğimizi ve çok güçlü olduğumuzu düşünelim. Dallarla beraber ağacın bize geldiğini sonra kökünün de sökülmediğini düşünelim. Ne olur yer küre hareket etmeye başlar. Yer kürenin hareket etmesiyle bütün kâinatta ki evrende ki aynı gezegenler yıldızlar bundan etkilenmeye başlar mı? Başlar. İşte Allah’ın gücünün her şeye yettiğini biliyorsak, Allah’ın bir dal oynatmasıyla kâinatı oynatmasının aynı şey olduğunu O’nun için bir fark olmadığını anlamış oluyoruz.
O (c.c.) Bir şeyi yapmasıyla her şeyi meydana getirir. O halde bir yaprağı yapan zatın hükmü bütün kâinata geçmektedir. İnsan kâinatın meyvesi olduğu için onun bedeni bütün bir kâinat ağacından süzülmüştür o halde bir alyuvarı yaratan ancak bütün kâinatın Hâlıkı olabilir. Evet bu kadar kâinatın yaratılmasına örnekler verdik. Peki şu şu sebeplerden şu olaylar meydana geliyor dememiz mesela dünya dönünce günler, aylar yıllar, mevsimler işte güneşin doğmasıyla şöyle, bulutun gelmesiyle böyle, baharın gelmesiyle çiçeklerin açması, meyve vermesi… Bu sebepler şirke ne kadar yakın? Ne kadar uzak?


“Bu olmasaydı bu olmazdı demek” hâşa şirke giriyor mu girmiyor mu ?

Hac suresi 73: Ey insanlar! Size bir misal verilmekte; dinleyin onu: Allah’tan başka kendilerine yalvarıp yakardıklarınız var ya, hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar! Hatta sinek onlardan bir şey kapsa, onu dahi ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!

Allah’ı bırakıpta o ağaçtan bilmek, o tablacıdan bilmek, şifayı doktordan bilmek, ilmi hocadan bilmek.

Risale-i Nur’da sinek bahsiyle ilgili bir yer geçiyor. Sözlerde ; Bir sineğe belki bir sineğin kanadına dahi hakiki Mâlik olamam. Çünkü sineğin vücudunda öyle manevi cevherler göz, kulak gibi antika sanatlar var ki benim dükkanım da yok. Daire-iktidarımın haricindedir.. Teknolojiye baktığımız zaman bile belli bir kanat metresinden kısa olunca uçaklar uçmuyor. Ama o küçük bedende o küçücük kanatçıklarla belki bizim bile zor gördüğümüz kanatlarla Allah bir mahlukunu uçuruyor. Ve o bizden bir şey alsa bile ondan geri alamıyoruz. Bizi ısırdığında emdiği kanı geri alabiliyor muyuz geri isteyip kurtarabiliyor muyuz? Bu mümkün mü?
Sinek kanadı zahiren küçük görünse de o kanadın vücuda gelebilmesi için bütün bir kâinatın çalışması gerekir. Bir sinek yapmak için de, bir yıldız yapmak için de kâinata hükmedecek sonsuz bir kudret lazımdır. Sinek kanadından tut tâ semavat kandillerine kadar bir sinek kanadı kadar şirke yer yoktur ki parmak karıştırsın.

Geçmiş zamanların evliyalarından Yunus Emre ne diyordu Sordum sarı çiçeğe annen baban var mıdır? Bizde bu gün diyeceğiz ki sordum zerreye, ondan sonra sordum küreyvât-ı hamrâya yani alyuvara, alyuvar neydi? Kanımızda ki kırmızı hücreler. Sonra sordum insan bedenine, sordum zemin yüzüne, sordum küre-i arza, sordum güneşe, yıldızlara kısaca soracağız. Soracağız sen bu kâinata Mâlik misin? Sen başı boş gibi görünüyorsun.

Şimdi zerreye soracağız: “Zerrelerle(atomlarla) kâinatı oluşturuyorsun sen, çünkü kâinat zerrelerden oluşuyor. O zaman sen kainatı oluşturuyorsun.” diye hâşa soracağız. Zerre de bize Risale-i Nur’da cevap verecek; Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyası gibi ihatalı bir ilmim, yani ne benim aklım, ne de bir ilmim ve harareti gibi şumuli bir kudretim, yani kudretim yok. Ziyasında yedi renk gibi muhip duygularım ve gezdiğim her yere, işlediğim her mevcuda, müteveccih birer yüzüm, bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsaydı. Belki senin gibi ahmaklık edip, kendi kendime mâlik olduğumu dava ederdim. Haydi defol git. Sana benden iş çıkmaz. Yani diyor ki zerre, bende bir göz yok görebilecek, bende bir ilim yok bilebilecek, bende bir kulak yok duyabilecek, bir kuvvet, kudret, irade yok. Çünkü zerre nerede ne olacağını bilemez. Buna karar veremez. Buna gücü yetmez.

Sonra dönüp bir şahs-ı manevi gibi düşünelim. Bu sefer küreyvât-ı hamrâya yani al yuvarlara soruyoruz bedene Mâlik olabilir misin? Oda cevaben diyor ki; senin gibi sersem şirke dönüp diyor. Yani alyuvarlar senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvet, tabiat duyar mı duymaz. kuvvet görür mü görmez. Değil Mâlik olmak, belki zerre miktar kadar karışamazsın. Çünkü bizde ki intizam o kadar mükemmeldir ki ancak her şeyi görür ve işitir, bilir ve yapar bir zât hükmedebilir. Öyleyse sus vazifem o kadar mühim ve intizam o kadar mükemmeldir ki senin ile senin böyle karmaşık sözlerine cevap vermeye vaktim yok der. Onu tard eder. Yani insan bedeninin bu şekilde yaratılması böyle mükemmel nizam ve intizamı benden değildir. Buna ne ben ne de bu soruyu soran felsefe şirki sebep olamaz. Benim öyle vazifelerim var ki çok mühimdir. Ben kendi başıma bunca vazifeyi yapamam ben ancak görevli bir memurum.

Daha sonra o şirk-i felsefe dediğimiz gidiyor diyor ki, sordum hüceyreye sordum sarı çiçeğe dediğimiz gibi bu seferde hücreye soruyor. Bakalım hücre ne diyor?

Bütün bedeni, bütün damar, asab ve kuvveleri teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsalim, ve sanatça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyratı, bedeniyle tasarruf edecek, nafiz bir kudret, şamil bir hikmet sen de varsa göster. Sonra ben seni yapabilirim diye dava et. Yoksa haydi git. (Sözler) Hücre ne olacağına karar verebiliyor mu ya da ne olmayacağına karar verebiliyor mu? Hastalık mı, şifa mı? olacağına karar verebiliyor mu? Veremiyor. Kendisinin Mâlik olamayacağını, şirk olamayacağını karşısında ki o gelen felsefenin şirkin de ona Mâlik olamayacağını, olması için bir ilim, irade, kudret, görmek ve her şeye sahip olmak, her şeye iradesi olabilmesi ve kabiliyeti olabilmesi gerektiğini söylüyor.

Aynı şu şekilde insan bedenine söylüyor felsefe-i şirk; Sen benimsin seni yapan benim ve sende hissem var. Buraya aslında nefsimizi de koyabiliriz. Sen benimsin. Benim bedenim, benim elim, benim yüzüm, benim duygularım, benim seni bu kadar güzel yapan, sana bu kadar güzel bakan benim. Hâşâ tabi bunları nefsi olarak içimizde ki nefsi konuşturarak söylüyorum. Aynada kendimize baktığımız da ay ne kadar da güzel bakmışım bu bedene, ay ne kadar iyi bakmışım veya sende hissem var. Senin bu kadar güzel olman da benim payım var. İşte o nefisler bazen şirki hafi olabiliyorlar.

Bedenimizde nefes almamıza hâkim olabiliyor muyuz? Kalbimizin atmasına ya da atmamasına, uyumamaya belli bir saatten sonra dayanabiliyor muyuz? Açlığa mümkün değil. Susuzluğa ona da dayanamazsın. Demek ki biz kendimize Mâlik değiliz. Biz kendimizi Allah’tan çok sevdiğimiz de Allah’tan daha fazla değer verdiğimizde işte o zaman şirke girme ihtimalimiz yüksek oluyor.

Daha sonra bu felsefe-i şirk insan bedeninde de bir şey bulamayınca, zemin yüzüne gidiyor. Zemin yüzü toplu bir halde şu cevabı veriyor. Biz de öyle bir sikkeyi vahdet ve öyle bir turra-i ehadiyet vardır ki (Sözler); Mesela nedir? Ağaçların tamamı ağaç olmakta neydi sikkeyi vahdet. Allah’ın Vahdet sıfatı ama her birinin ayrı bir meyve vermesi ise turra-i ehadiyettir. Bütün kâinat kabza-ı tasafurunda bulunmayan, yani güneşe, dünyanın dönmesine sözü geçmeyen, ay’a, buluta sözü geçmeyen, kâinata sözü geçmeyen, her şeyde tasaruf etmeyen ve bütün eşyayı bütün şuunatı ile birden göremeyen ve nihayetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hazır ve nazır bulunmayan, mesela uyumayan, yorulmayan ve mekandan münezzeh olmayan ve nihayetsiz hikmet ile ilme, kudrete Mâlik olmayan bize sahip olamaz. Müdahale edemez.

Bu sefer felsefe-i şirk küre-i arza dönüyor. Ona da aynı soruyu soruyor. ; Sen serseri gibi geziyorsun bu senin sahipsiz olduğunu gösteriyor. Öyleyse sen benim olabilirsin diyor. Çünkü seni tutan bir direğin yok diyor Küre-i arza, seni çeviren bir el yok. Küre-i arz o şirke cevaben diyor ki; Halt etme. Ben nasıl serseri, sahipsiz olabilirim. Biz bir çocuk gördüğümüz zaman bunun bir anne babası var diyoruz değil mi? Oda diyor ki halt etme ben nasıl serseri sahipsiz olabilirim. Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı yani dünya üzerindeki bir noktayı bir ipi intizamsız bulmuş musun ve hikmetsiz, sanatsız görmüş müsün ki bana sahipsiz, serseri dersin(Sözler) sonra bakıyor şirk ondan da medet yok.

Bu defa O felsefe-i şirk yerde yer bulamadığı için gider güneşe.. Çünkü Küre-i arzın üstündeki her şeye sordu. Zerreden hüceyreye, hüceyreden küre-i arza kadar..

Felsefe-i şirk şöyle dedi. Dünyada bir parmak kadar bile şirke yer yokmuş. Bu seferde gidip şansımı güneşten deneyeyim. Güneş için belki içinde bir delik bulup bir yol açarım yeri de musahhar ederim. Güneşe şirk namına ve şeytanlaşmış felsefe lisanıyla, mecusilerin dedikleri gibi der ki: (Mecusi neydi ateşe tapandı) Sen bir sultansın kendi kendine Mâliksin istediğin gibi tasarruf edersin. Güneş de ona cevaben: Hâşâ yüzbin defa hâşâ ve kella ben musahhar bir memurum. Seyyidimin misafirhanesinde bir mumdarım. Bir sineğe belki bir sineğin kanadına bile hakiki Mâlik olamam. Çünkü sineğin vücudunda öyle manevi cevherler ve göz, kulak gibi antika sanatlar var ki benim dükkanımda yok. Daire-i iktidarımın haricindedir der. Müddeayı tekdir eder (Sözler) .

En son şansını yıldızlarda deneyen felsefe-i şirk bu sefer şöyle geliyor -kimisine sen kendine Mâlik misin dedi? Kimisine ben sana Mâlik olabilirim dedi. Güneşe başka dedi.- Yıldızlara dönüp, siz böyle çok dağınıksınız, birbirinizden uzaksınız. O zaman her birinizi yaratan farklı bir ilah var diyor. Bakalım yıldızlar o şirke ne diyormuş. “Bizler öyle bir zâtın sanatıyız ve hizmetkarıyız ki bizim denizimiz olan semavatın ve şeceremiz olan kâinatı ve mesiregahımız olan, nihayetsiz feza-i alemi kabza-i tasarrufunda tutan bir Vahid-i Ehaddir. Bizler elektrik lambaları gibi onun kemal-i rububiyetini gösteren nurani bir şahit, yani onun mükemmel bir Rab olduğunu gösteren nurani şahitleriz. Ve saltanatı rububiyetini ilan eden ışıklı bürhanlarız. (Sözler)

“Bak kitab-ı kâinatın safha-i renginine,
Hâme-i zerrîn-i kudret,  gör, ne tasvir eylemiş.”

“Kalmamış bir nokta-i muzlim çeşm-i dil erbâbına,
Sanki âyâtın Hüdâ nur ile tahrir eylemiş.” 

“Bak, ne mu’ciz-i hikmet, iz’an-rübâ-yı kâinat,
Bak, ne âli bir temâşâdır feza-yı kâinat.”

“Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.”

“Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,
Birer burhan-ı nurefşânız vücub-u Sânia; hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.”

“Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nazenin mu’cizâtı çün melek seyranına,
Bu semânın arza bakan, cennete dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.”

“Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına, hep kehkeşan ağsânına,
Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış binler güzel meyveleriz biz.”

“Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyar, birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i Cebbar, birer tayyareyiz biz.”

“Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin birer mu’cize-i kudret, birer harika-i san’at-ı Hâlıkane,
Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.”

“Böyle yüz bin dille yüz bin burhan gösteririz, işittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü görmez oldu yüzümüzü. Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne
Zikrederiz, kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız biz.

Sözler

80 YAŞINDA PİYANGO VURAN ADAM

İki tane genç vardı. Gayrı meşru hayattan döndüler. Hocalarına gayrı meşru hayata giderken, süfliyata giderken başıma hiç bir şey gelmiyordu. Her şey yolunda gidiyordu. Hiç sıkıntı yoktu, meşakkat yoktu. Şimdi sözde Allah yoluna döndük. Her gün bir sıkıntı bir meşakkat, her gün başımıza bir işler geliyor. İşler yolunda gitmiyor, ters gidiyor. Acaba yanlış yolda mıyız?(!) diye düşünüyorum. Niye böyle oluyor? Hani her şey yoluna girecekti?


HER ŞEYİN YOLUNA GİRDİĞİNE DELİL NEDİR?


اَشَدُّ النَّاسِ بَلآَءً َاْلاَنْبِيَٓاءُ ثُمَّ اْلاَوْلِيَٓاءُ َاْلاَمْثَلُ فَاْلاَمْثَلُ
“En ziyâde musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyisi, en kâmilleridirler.”

(Buharî, Merdâ: 3;)


ONBEŞİNCİ DEVÂ

Ey âh ü enin eden hasta!

Hastalığın suretine bakıp, “Âh!” eyleme; Manasına bak. “Oh!” de. Eğer hastalığın mânası güzel birşey olmasa idi, Hàlık-ı Rahîm en sevdiği ibâdına hastalıkları vermezdi. Halbuki, hadis-i sahihte vardır ki:

اَشَدُّ النَّاسِ بَلآَءً َاْلاَنْبِيَٓاءُ ثُمَّ اْلاَوْلِيَٓاءُ َاْلاَمْثَلُ فَاْلاَمْثَلُ

–ev kema kàl– Yani: “En ziyâde musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyisi, en kâmilleridirler.” Başta Hazret-i Eyyub Aleyhisselâm, enbiyalar, sonra evliyâlar ve sonra ehl-i salâhat, çektikleri hastalıklara birer ibâdet-i hâlisa, birer hediye-i Rahmâniye nazarıyla bakmışlar; sabır içinde şükretmişler. Hàlık-ı Rahîm’in rahmetinden gelen bir ameliyat-ı cerrahiye nev’inden görmüşler.

Sen, ey âh u fîzâr eden hasta! Bu nuranî kafileye iltihak etmek istersen, sabır içinde
şükret. Yoksa şekvâ etsen, onlar seni kafilelerine almayacaklar. Ehl-i gafletin çukurlarına düşersin!.. Karanlıklı bir yolda gideceksin.

Evet, hastalıkların bir kısmı var ki; eğer ölümle neticelense, manevî şehid hükmünde şehâdet gibi bir velâyet derecesine sebebiyet verir. Ezcümle, çocuk doğurmaktan gelen hastalıklar {(Hâşiye): Bu hastalığın mânevî şehâdeti kazandırması, lohusa zamanı olan kırk güne kadardır.} ve karın sancısıyla, gark ve hark ve tâun ile vefat eden, şehid-i manevî olduğu gibi, çok mübarek hastalıklar var ki, velâyet derecesini ölümle kazandırır.

Hem hastalık, dünya aşkını ve alâkasını hafifleştirdiğinden, vefat ile dünyadan, ehl-i dünya için gayet elîm ve acı olan müfârakatı tahfif eder; bazen de sevdirir.


Sabır içinde şükür etmişler.” Bu ifadenin üzerinde duracağız. Hastalığı dışarıdan gelen tanımadığımız bir insan olarak düşünelim; Suretini gördünüz, önce tanımadığınız için korkabilirsiniz, Kimdir? Nedir? diye telaş edebilirsiniz. Ama biraz sonra geldi, baktınız ki; Sevdiğiniz biri, iç dünyasına girdiğiniz çok güzel bir insan, biraz önce sabrediyordunuz, şimdi şükretmeye başladınız. Çok önemli bir nokta, şimdi hastalık geliyor, uzaktan baktığımız zaman, suretine baktığımız zaman gerçekten korkunç, gerçekten sabır etmeyi gerektiren bir musibet, ama şu hakikatlarla hastalık hakikatının arka cephesini, manasını okuduğunuz andan itibaren ortada sabır edilecek bir şey kalmıyor. Artık büyük bir nimet olduğu anlaşılınca, şükür etmeyi bekleyen bir nimet olarak önünüze dökülüveriyor. O yüzden sabır içinde şükret. Ölüm de öyle değil mi? Ölümün sureti korkunç, dehşetli ama hakikatına bakınca, içine girdiğin zaman içinde öyle güzellikler saklı ki; CENNET SAKLI, EBEDİYET SAKLI, SONSUZLUK SAKLI..
Ölmeden cennete gitmek yok. Öyleyse bu sıkıntılı dar tünelin arkasında ne var? Sultan’ın Sarayları var. Zindandasınız diyelim mesela Zindanda dar bir tünel açmışlar. Herkes firar ediyor. Oradan kaçan kurtuluyor. Hem de kaçan Sultan’ın sarayına çıkıyor. Şimdi der misiniz “Bu tünel çok dar, rutubetli, sıkıntılı, karanlık ben gitmem.” der misiniz? Hayır demezsiniz. 10 dakika bir sıkıntı sonunda Sultan’ın sarayına varıyosunuz. Orda sıkıntı zannettiğin bir vaziyetin hakikatte öyle olmadığını görüyorsun. Aslında burada Cenabı Hakk’ın bizi hastalıklarla, musibetlerle temizlediği için şükretmemiz gerekiyor. Ya Allah muhafaza, ebedî ahirette, ebedi azap ile temizleseydi? Bize kendimizi temizleyelim diye bir fırsat verdi. İbadetle, kullukla, tövbe ile zikir ile istiğfar ile kendimizi temizlemedik sonra ahirette ki ateşe bırakmamak için bir fırsat daha verdi. Musibet gönderdi, bela gönderdi, hastalık gönderdi. Bari bunlara sabır edelim. Manasını, hakikatini düşünüp şükredelim. Rabbimiz bunlarla bizi temizlemek affetmek istiyor. Buna da sabır etmezsek, Allah muhafaza âhirette ki ateşe kalır. Azaba kalır.

İki genç gayrı meşru hayattan döndüler. O zaman ki hayatların da uyuşturucu, alkol her türlü günahı işlediler. Cenabı Allah bu hakikatler ile dönüş nasip etmiş. İki genç: Gayri meşru hayata giderken başımıza hiçbir şey gelmiyordu. Sözde Allah yoluna döndük. Her gün bir musibet, bir meşakkat acaba yanlış yolda mıyız diye düşünmüyor değilim. Hocaları gençlere dönerek; Allah aşkına bir defter dolusu günahın var. Hepimizin var.

Cenabı Hak sana sorsaydı, Senin bir defter dolusu günahın var. Bunun temizlenmesi lazım. Cennete girmen için bunu âhirette ateşle mi yoksa burada meşakkatle, sıkıntıyla, hastalık ile mi temizleyeyim?

Hangisini seçerdin?

“Aman efendim ben buna razıyım.” dedi genç.

Sonra hoca; “Eğer bu halinden şikayetçi isen, seni bu halinden alalım. Rabb’inin seni beş vakit huzuruna kabul ettiği, tövbelerini kabul ettiği, bütün o pisliklerden temizlediği bu halini elinden alalım. Eski halini sana geri iade edelim. Oradan birisi ile yer değişelim ister misin?”

“Aman efendim lazım değil.”


“Öyle ise ses çıkarma! Çünkü bu sıkıntılar, meşakkatler, hastalıklar bu bunalımlar bunlar hep doğum sancısıdır. Bunlar MANEVİ DİRİLİŞİN öncüsüdür”.

İNŞALLAH, Demek ki olayın içine girmek gerekiyor. Mânâsına inmek gerekiyor.
Hakikatine girmek icap ediyor. Eğer suretinde kalırsak, sabretmek zorundayız. İçine girer mânasını keşfedersek, arkasındaki güzelliği fark edersek, Sabredecek bir şey kalmıyor. Artık “Şükürler olsun”. diyor insan.

80 YAŞINDA PİYANGO VURAN ADAM


Yaşlı bir amcamızı ziyarete gitmişler. 80-90 Yaşında kaza geçirmiş. Bilekleri ve ayakları kırılmış. O vaziyette ziyaretine gidenler, nasıl gidiyor? Ne var ne yok? demişler. Amcamız başlamış anlatmaya; Gece kalkıyorum. Teheccüd kılıyorum. Arkasından cüzleri. var, hatimlerim var, zikirlerim var. Anlatıyor amcamız öyle de heyecanlı ki sanki 15 yaşında bir genç edasıyla..
Amcamız, “Cenabı Hak bu ibadetleri bana nasip etti. Bir de bu musibeti gönderdi. Piyango gibi, bir dakikasına bir gün ibadet yazıyormuş. Gider ayak bana piyango vurdu. Cenabı Hak üst üste veriyor. Ben daha ne isteyeyim Rabbimden.” diyor amcamız.

Allah Allah? Ehl-i dünya, hakikatlarden haberi olmayan bir adam düşünün. Kahreder, küfreder. “Nereden geldi başıma bu?” der. İsyanıyla, küfrüyle, kahrıyla hem bu dünyasını mahvetti. Hem de ebedi bir musibete kapı açtı. Allah muhafaza!
Olayın hakikat-ı: “FELSEFE HER ŞEYİ KORKUNÇ, ÇİRKİN, KARANLIK GÖSTEREN BİR GÖZLÜKTÜR. İMAN İSE HERŞEYİN ASLINI, HAKİKATINI BİLDİREN, GÖSTEREN ŞEFAF VE BERRAK BİR GÖZLÜKTÜR. (Risalei Nur) Yani olaya iman gözlüğü ile bakınca olayın aslı ve hakikat-ı görünüyor. Ama felsefe gözlüğü ile (felsefe yani Allah’sız bakış demek.) bakınca olaya, âhiretsiz bakınca olaya zâhiri görünüyor. Dışı görünüyor.
Madem her şey ya bizzat ya da neticeleri itibari ile güzelse

اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ
YARADILAN HER ŞEY GÜZELDİR.

Secde Sûresi 7

diye Rabbim ifade ettiyse, Öyle ise her şey şükür etmeye layık değil mi? Önce sabır var. Arkasında şükür var. Önce gelen musibeti sabır ile karşılayıp sonra da onu fırsata çevirip, o musibetten karlı çıkmanın yoluna bakmak lazım. Şu anda vebadan, salgından, virüsten ölen insanlar, eğer ehli iman ise eğer sabır ile karşılarlarsa, isyan etmezlerse Rabbim şehitlik rütbesi veriyor. Koskoca padişahlar, sultanlar şehit olmadıklarına oturup ağlamışlar. Halit Bin Velid’in hayatına baktığımız zaman yenilgi almamış. Allah’ın Kılıcı (Seyfullah) ismi ile anılan Halid Bin Velid şehit olmadığına ağlıyor hüngür hüngür. Hiç bir şey ağlatamamış onu şehitlik aşkından başka. Şehitlik ne büyük bir mertebe. Yoksa biz hâşa Vâadi İlahîden şüphemiz mi var? Vâadi Peygamberiden şüphemiz mi var? Yoksa güvenmiyor muyuz?

O zaman biz ne yapmalıyız. Bu hâdiseleri imani bir duruş ile karşılayıp, hâdiselere iman gözüyle bakmalıyız. Hem imanımızı kuvvetlendirip, bir taraftan da, isyansız rıza ile mukabele etmeliyiz..
El baki Hüvel Baki

Namazın Hayatımızdaki Yeri

Gün içinde Allah’ı ne kadar aklımıza getiriyoruz?
Soruyu değiştirelim. Yaptığımız işlerde Allah’ı aklımıza getiiriyor muyuz veya kıldığımız namazlarda bile aklımıza ne kadar geliyor?
Huzur-u İlahide olduğumuzun farkına varıyor muyuz?
Bu soruları kendimize sorarak derse başlayalım.
Konumuz 21.Söz. Namaz bahsi.
Birinci Makam

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

“Şüphesiz ki namaz, mü’minler üzerine belli vakitler için farz olarak yazılmıştır.” Nisâ Sûresi, 4:103.

Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: “Namaz iyidir. Fakat hergün, hergün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.” (Sözler)
Evet namaz iyidir, sonuçta Allah’ın emri. Namaz neden iyi olmasın ki? Hem de cennete gitmemize vasıta ama her gün her gün, hem de beşer defa kılmak… Hele bir de kış mevsimindeysen buz gibi suyla abdest almak zorundaysan, öğrenciysen ve tesettürlüysen, mescid okulunun kuytu bir yerindeyse… Tamam tamam namaz iyidir.
Her gün her gün beşer defa kılmak sence de çok değil mi?

O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki, tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zat o sözü bütün nefsü’l emmârenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Madem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım. (Sözler)

Madem nefsim kötülüğü emreder, öyleyse kendi nefsimden başlayacağım.

Dedim: Ey nefis!
Ey nefis!
nefis?!
Eee?
Ey nefis neredesin?
Nerede nefis?
Nefis kim?
Dedim ey Ayşe!
Dedim ey Zeynep!
Dedim ey Ali!
Dedim ey Ahmed!
Evet…

Dedim: Ey Ayşe! Cehl-i mürekkep içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil, Beş ikazı benden işit. (Sözler)
Cehl-i mürekkep ne demek?
Cehl-i mürekkep: Bilmemek ve bilmediğinin farkında olmamaktır. Bilmediğinin bilincine ermedikçe öğrenme imkânı yoktur.
Ey nefsim! hem bilmiyorsun, hem bilmediğini bilmiyorsun, hem de böyle bir sözü söylemeye cürret ediyorsun.
Mesela cehl-i mürekkep’e bir örnek verecek olursak: Örneğin İslam’ın şartlarını biliyoruz. Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek, zekat vermek.
Peki ihlaslı olmak ne demek biliyor muyuz?
Uhuvvetin ne olduğunu biliyor muyuz?
Burada üstad beş ikaz sayıyor, biz yalnız beşinci ikazın küçük bir paragrafına değineceğiz inşaAllah.
Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve namazdaki kusurun meşâgıl-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun? (Sözler)
Böyle deyince nefsimiz hemen bahane üretiyor. ‘Ama’lar başlıyor. İyi de okulum, iyide çalışmak da ibadet, iyi de eve rızık götüremeyecek miyim, iyi de…
Çalışmanın ibadet olma hususundaki şartı şu;
“Hâlbuki namazda ruhun, kalbin, aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir.
Hem namaz kılanın diğer mubah, dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır.
Bu surette bütün sermaye-i ömrünü âhirete mal edebilir; fani ömrünü bir cihette ibkà eder.”
(Sözler)

Çalışıyorsun çalışıyorsun elde var sıfır.
Bir örgü ördüğümüzü düşünelim, her ilmeğin arasına ip atıyorsun, bu ipi de namaz olarak düşünelim. Dünya ile ahireti aslında bağlıyorsun ve ahirete göndermiş oluyorsun. Eğer namazını terk etsen, bütün çalışmanın sonucu yalnız dünyevi, önemsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. (Sözler)
Çalış çabala bırak git. Yanımda götüremeyeceksem neden yapıyorum? Burada çalış orada neticesini gör. Yoksa bütün yaptıkların zayi olur.
Evet namazsızlık ile 10 liralık bir kâr, geçici bir fayda, zahiri bir rahatlık için, 100.000 lira kıymetinde ki bir kârı istememiş ve terk etmiş oluyoruz.
Mesela günde 10 saat çalıştığımız kurumun bize vereceği aylık ücret 5.000 tl olsun, biri bize dese ki gel, şurayı 10 dakika kaz, sana bir tam altın vereceğim. Altın fiyatından haberdarsak bulunduğumuz işi bırakıp koşa koşa gideriz. Çünkü benim bir ay boyunca her günde çalıştığım saat diliminin yalnızca 10 dakikasını benden talep ederek bir aylık kazancımdan daha yüksek bir fiyat teklif ediyor.
Gerekirse uykumdan kısıp yine giderim. Gitmeyen kişiye, akılsız mısın denmez mi?
Namazsızlığın verdiği zararı gördük. Şimdi namazın tüm günümüze nasıl fayda verip, bereketlendirdiğini bir örnekle anlatalım. Namazı su gibi düşünebiliriz. Ya da günümüzü bir su gibi düşünelim. Namazlar da zemzem olsun. Zemzemi suya damlatınca o su da zemzem oluyor. Günümüzü namaz ile mayalıyoruz. Namazımızın nuru ile tüm günümüz aydınlanıyor elhamdülillah.
Evet 5 vakit namazını bırakma ki, arada yaptığın bütün mübah dünyevi amellerin, güzel bir niyetle ibadet hükmüne geçsin.
Mülk umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hem memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. (Mektubat) O’nun mülkünde, O’nun memlükü (kölesi) olarak çalışıyorsun, yaratılış amacını unutma, namazını asla bırakma!
Ey Rabbim beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle. Ey Rabbimiz duamızı kabul et. ( İbrahim suresi/40).
El baki hüvel Baki

Merhamet

1) “Din kardeşlerine elinden geldiği kadar merhamet et ki, Allah da sana merhamet etsin.” (Hadis meâli)

2) Babam beni “Oğlum” diye kucakladığı zaman, kendimi taçlı bir padişah sanırdım.

3) Bir kitapta, “Kerem, iyilik, merhamet, ihsan büyüklerin âdetidir” diye okumuştum. Hayır, yanlış söyledim, peygamberlerin âdetidir.

4) “Âciz kimsenin beline, kuvvetli yumruğunla vurma! Olur ki, bir gün onun ayağına düşersin.”

5) Cenâb-ı Hakk, hikmeti olarak bir kapıyı kaparsa, fazl-u keremiyle başka kapı açar.

6) Muârız; lütuf, kerem, semahat görürse, artık ondan kötülük gelmez.

7) Kötülük etme, sonra iyi dosttan dahi kötülük görürsün.

8) Ferasetli ve iyi adam kötülerin bir iyi tarafını bulur, o iyiliği takdir eder. Şerri ve kötülüğü hafifletmeye veya gidermeye böylece muvaffak olur. Zira köpek bile, ekmeğini yediği takdirde seni muhafaza eder.

9) Erler, hizmet ve dava arkadaşlarını kendilerine tercih etmekle, muvaffakiyette berdevam olmuşlardır.

10) Kötülük düşünen, kötü kimsenin gönlünü iltifatla kap.

11) Dünyada mağrur olan kimse, din yolunda selametli gidemez. Kendini gören kişi, hakkı göremez.

12) Alçakların yaptığı gibi; din ve dava kardeşlerine, hakir bir gözle bakma, onları küçük görme. Aksine onları büyük, kendini küçük gör. Eğer yaşlı isen; iman ve İslâmiyet davasında çalışan, Nur Risaleleriyle nurlanan gençleri, yaşı küçük, ruhu büyük bil. Bu güzel ahlâk, ne güzel ahlâk…

13) Merhametsizliğin bir alâmeti, nisyân-ı nefisle, kendi kusurlarını unutmakla, din kardeşlerinin her birinde bir kusur bulmak, onlara karşı sevgisini ve merhametini kaybederek tenkit gözlüğünü takınmaktır. Kendi kusurlarına yakını uzaklaştırıcı ve sisli gösterici âletle bakıp, din kardeşlerinin kusurlarına ise, mikroskopla bakmaktır.

14) Kendi kusurlarını gören, kardeşlerinin hatalarını örten, kendi kabahatini büyük, din ve dava kardeşinin kabahatini küçük gören, hatta görmeyen Müslü manlar, Allah ve Resûl’ünün rahmet ve mağfiretine nâil olan, yüksek ahlâklı, yüksek seciyeli Müslümanlardır. Ehl-i îman nişânını taşıyan dindarlardır. Öyle fertlerden müteşekkil azlar çoktur, küçükler büyüktür, zayıflar kuvvetlidir.

15) Merhametsizlikten, münekkidlikten kurtulma yolunda ilerle, ey kardeş! Aksi halde, ya yakında ya uzakta, ya dünyada ya ahirette, ya Haktan ya halktan sana adem-i merhamet iner. Zira ”Men dakka dukka.” (Eden bulur.)

16) Merhametsizlik etme, sonra merhametli dosttan dahi merhametsizlik görürsün. “Ger görmezsen dünyada mukabil, ukbâda görürsün muzâ’af ceza, bunu bil.”

17) Merhametsizliği körükleyen, hürmetsizliği alevlendiren öfke zamanında, hürmet ve muhabbet gösterebilmek, cennetmekân kimselerin güzel meziyetlerindendir.

18) Öfke zamanında hürmet ve merhamet ne güzel ahlâktır.

19) Güya kendisi kusurdan müberra olmuş, hatta hata ve yanlışlarından kurtulmuş gibi, çoklarının ve içinde yaşadığı muhitteki ehl-i imanın kusurları ile fiilen, amelen ve hayalen uğraşmak, merhametsizliktir. Bu fena huya sahip olanlar, bu tehlikeli merhametsizliği işleyenler, nisyân-ı nefis illetine tutulmuş ve nefsinin şımarmış olma ihtimalinden titresinler.

20) Ey nefsim, sen titre, kendine bak, kendini gör, kendini bil, kendini anla, kendini tecessüs et. Ancak nefsine müfettiş, nefs-i emmarene murakıp olma yüksekliğine çık.

21) Cennete giren fazilet sahiplerine melekler sorarlar:

”Faziletiniz nedir?”
Onlar cevap verirler:

-”Zulme uğradığımız vakit sabrederdik, bize kötülük edilince de, rıfk ile davranırdık.” (Hadis meali)

22) “Allah-ü Teâlâ sertlik ve kabalığa vermediği ecir, sevap ve mükâfatları, rıfk ve mülâyemete verir. Rıfktan mahrum olan ev halkı, çok şeylerden mahrum kalırlar.” (Hadis meali)

23) “Rıfktan, şefkatten mahrum olanlar hayırdan, sevaplı amellerden mahrum kalırlar.” (Hadis meali)

24 “Hiddete getirilince kızmayıp, hilm ve sabır gösteren kimse, Allah’ın sevgisine mazhar olur.” (Hadis meali)

25) Peygamberimiz, Sahabelerine sordu:

-”Allâh-u Teâlâ’nın şerefleri ne ile kıymetlendirdiğini ve dereceleri ne ile yükselttiğini size bildireyim mi?

Ashab cevap verdi:

-“Buyur, bildir, yâ Resûlallah.”

Hz. Peygamber buyurdular:

*“Sana karşı cahilâne hareket edildiği zaman halîm ve yumuşak olursun, sana zulmedenleri bağışlarsın, sana vermeyenlere sen verirsin ve senden alâkasını kesenlerle, sen alâkalanırsın.”*

26) “Allah-ü Teâlâ rıfk sahibidir, her hayırlı işte rıfkı sever.” (Hadis meali)

Dava Adamı Notlarından – Zübeyir Gündüzalp

İRADE TERBİYESİ VE NEFSE HAKİMİYET

1) Eğer arzu ettiğim bir his bende yok ise ve uyanmıyorsa, onun hangi fikirlerle veyahut hangi gurup fikirlerle alâka ve rabıtası olduğunu tetkik etmeliyim ve onları şuurumda kuvvetle tutmalıyım. Bu şekilde, istediğim fikri veya hissi uyandırmalıyım.

2) Eğer süflî ve lüzumsuz bir fikir şuuruma gelir ve beni meşgul ve rahatsız ederse, ona dikkat sarf etmekten vazgeçmeliyim. Zihnimi dağıtmamak için, gayem dışındaki lüzumsuz şeylerle meşgul olmamalıyım. Vakit zayi etmemeliyim.

3) Zamanımı israf eden münakaşa ve sohbetlere katılmamalıyım. Kendi nefsime inâyet-i Hakla, himmet-i Nurla hâkim olmaktan, tasarruf etmekten mütevellid bir şeref duymamalıyım. Ve başkalarının tâbi oldukları cereyanlara kendimi kat’iyyen kaptırmamalıyım.

4) Nefse hâkimiyete muvaffak olmak için en müessir vâsıtalar, ruhta şiddetli sevgiler veyahut sert ve şiddetli defi kuvvetler -nefret gibi- doğuranlardır.

Nura sevgi, zulmete nefret…

5) Güzel bir şeyi veya bir fikri tefekkür ettiğim zaman, kelimelerle düşünmek yerine, düşündüğüm şeyleri gayet vazıh bir surette görmek istemeliyim. Veya ifade ettikleri manaları düşünmeliyim.

6) Umumî bir göz gezdirmek, tembel ruhların usulüdür. Mütekâmil ruhlar, zihinde tefekkürün muhtelif noktalarının damla damla takattur etmesine ve bal gibi süzülmesine imkân verirler.

7) Zihnî faaliyet için takip edeceğim gaye, iradî dikkat cehdimden ibarettir.

8) İmanı kurtarmak, Kur’an’a ve Nura hizmet gibi mukaddes ve asil bir dava uğrunda hayatımı fedadan çekinmeyeceğim.

9) Yeknesak dünyevî meşguliyetler, insanın mahiyetindeki ulvî melekeleri köreltir. Manevî terakkiyâta medar olacak yüksek istidatları söndürür. Kabiliyetler verimsiz kalır.

10) Tembelliğe, basit ve manasız zevklerime karşı duracağım; müsaade etmeyeceğim.

11) Yüksek bir gaye, ebedî canlı ve cazip bir maksat… İşte bütün sıcak heyecan ve fikirlerimizi bunun üzerine çevirebilmeliyiz. Böylece hedefe varabiliriz.

12) Gayr-ı meşru veya lüzumsuz arzularıma mukavemet ve muhalefet etmeliyim.

13) İşimizin kutsiyetine ve yüksekliğine karşı bir his mi husûle geldi? Hemen iş başına! İşi hoş ve cazip kılan zihnî ve bedenî bir kuvvet mi hissettik? Çabuk kitap başına! Derhal iş başına!

14) Tembel bir hayat seyrinin vicdan azabından azade kalması kabil değildir.

15) Nur-u Kur’an’la meşguliyet insanda yüksek hazlara, ebedî saadete ve bâkî şereflere karşı yüksek hisler husûle getirir.

16) Zihnen çalışan insanlar, yalnız arzu ettikleri şeyleri hatırda tutmaya muvaffak olurlar.

17) Biz dikkatimize büyük mikyasta hâkim olabiliriz -mevzumuzu tekrarlamak suretiyle-. Şehevî temayülleri uyandıran, tahrik eden ve bizi müphem hayallere müsait kılan, tembelliğe teşvik eden kitapları okumamalıyız. Bunlardan nefret etmeliyiz. Kur’an ve imanî hakikatlerle saadet anahtarları veren eserleri okumalıyız.

18) Fikirleri ve hareketleri hoş ve meşru olmayan; hayal tarzları İslamiyet’e muvafık gitmeyen ve vaki sebeplerle tembelliği makul ve meşru gösteren arkadaşlardan büyük bir soğuklukla uzaklaşmalıyım.

19) Tahkiki iman dersleri ile tenevvür eden bir kimsede sefil hisler, yerlerini âlî duygulara terk ederler.

20) Nazarlarımı harici âlemden, kendi nefsime iradî bir surette çevirmeliyim. Haricî vak’a ve hâdiselere tâbî olmadan, kudsî hizmetime ve ulvî meşguliyetime devam etmeliyim.

21) Gaye ve maksatta muvaffak olmanın sırrı şudur: Maksat ve gayeye faydalı olan bir şeyden istifade etmektir. Onun hâricindeki şeylerde meşguliyeti malayani addetmek, lüzumsuzluğuna inanmaktır.

Dava Adamı Notları / Zübeyir Gündüzalp