
Bu gün Aşura günü, hepimiz için mübarek olsun ve en güzel şekilde ihya edebilmek nasip olsun amin. Aşura günü ve tövbe arasında nasıl bir bağ var ve bu günün nasıl bir önemi var bir bakalım:
Âşura Günü Muharrem ayının 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır.
1. Allah, Hz. Musa‘ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem‘in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf (a.s.) kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud‘un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim‘in (a.s.) oğlu Hz. İsmail (a.s.) o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub‘un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf‘un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.
Bunların dışında Müslümanlar olarak bizleri çok üzen Kerbela olayı da bu gün gerçekleşmiştir fakat o geniş bir konu olduğu için değinmeyeceğiz.
Aşura günü ile ilgili Hadis-i Şerifler de şöyle:
”Aşure Günü tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına kefaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.” (Tirmizi)
Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:
“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu. (Tirmizî, Savm: 40 )
Aşura gününde edilen tövbelerin kabulü için müjde verici bir hadis-i şerif. Bu fırsatı kaçırmayalım. Şimdi Risale-i Nur’dan Tövbe ile ilgili kısımlar okuyacağız.
Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.
Evet kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlık-ı Zülcelal’i inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır. Fakat ona iman etmek: Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi, o Hâlık’ı sıfatları ile, isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. (Emirdağ Lâhikası)
Tövbe imana bakıyor, yani günahı günah bilip ondan uzak durmak, ya da pişman olup tövbe etmek için iman gerekiyor. Büyük günahları serbest işleyip, pişman olmamak imandan hissesi olmadığına delil, diyor ne kadar ağır bir cümle. Aslında burda şeytan insanı Allah’ın rahmetine güvendirerek kandırmaya çalışıyor. Fakat bununla ilgili ayet-i kerime ne diyor:
“Ey insanlar! Allah’ın verdiği söz şüphesiz gerçektir; dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.” (Fatır suresi 5. Ayet)
Yani bu konuda ümit ve korku arasında olmak, evet Allah’ın rahmetinden ümit de kesmeyeceğiz fakat onun Adl esmasını da unutmayacağız. Korku ve ümit arasında dengede yaşamaya çalışacak, günah işlediğimizde pişman olup tövbe edeceğiz.
2. Lema’dan bir kısımla devam edelim:
“BİRİNCİ NÜKTE
Hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyûb’dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.”
Hz Eyyub (as) hikayesini biliyorsunuzdur, çok büyük bir hastalığa tutuluyor, yaralar vücudunu kaplıyor ve sadece sabrediyor. Ta ki yaraları kalbine lisanına ulaşıp zikrini ibadetini engelleyinceye kadar. Biz ondan daha yaralıyız, yaralarımıza sebep neymiş: günahlar ve aklımıza giren şüpheler…
“Hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyûbiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.
Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler—neûzu billâh—mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.”
Hani bazı insanlar diyorlar: “Sürekli sürekli ibadet ediyorsun, tefsir okuyorsun, dersler dinliyorsun, biraz da hayattan zevk alsana, nasıl yaşanır böyle?!” Demekki o söyleyenler bu manevi lezzetleri tatmamışlar, ya da tatmalarına engel malesef günahları, şüpheleri var.
“Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”
Burda dikkatimizi çeken ayrıntı şu: “Her bir günahta” yani sadece kebair/büyük günahlarda değil, devam ettiğin, tövbe etmediğin, belki küçümsediğin her günahta küfre/inkara gidecek bir yol var. Allah muhafaza, ne kadar korkunç. Hadis-i Şerifte şöyle geçiyor:
Resulullah (asm) şöyle buyurdular:
Kul bir günah işlediğinde kalbinde bir siyah nokta meydana gelir. Eğer o günahtan el çeker, Allah’tan bağışlanmasını diler ve tevbe ederse kalbi cilalanır. Eğer bir daha o günaha dönerse o siyah nokta büyür, öyle ki, bütün kalbi kaplar. İşte Yüce Allah’ın Kur’ân’da, “Hayır! Hayır! Doğrusu onların kazandıkları günahlar birike birike kalplerini kaplayıp karartmıştır” (Mutaffîfîn Sûresi, 14) buyurduğu” karartma budur.
(Camiussağir-2070)
“Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.
Hem meselâ, Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor.
Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor.”
Bakın olay nerelere gitti, günahta devam ederek yada tembellik yaptığından, adım adım inkara gidiyor Allah muhafaza. Aslında vicdanını susturmaya çalışıyor…
“Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat’î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır.”
Mesela bir iş yerinde çalışan bir insan patronu bir der iki der, hemen o işi yapar değil mi. Yada sürekli patronu kendini azarlasa, o da inat etse tembellik etse işi yapmasa, bi süre sonra haksız olmasına rağmen o patronuna karşı düşmanlık hissiyatı başlar. Aynen öyle de Kur’an-ı Kerim’de 99 yerde Salat (namaz) ve benzer kelimelerle emredilmesine rağmen, namazında tembellik yapan insanda artık Allah’a düşmanlık hissiyatı başlıyor. Keşke bu kulluk vazifesi olmasaydı diye, noldu önce melekler, sonra cehennem sonra da adım adım Allah’ı inkar etme ve düşman olma arzusu uyandı.
“O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz’î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.
Ve hâkezâ, bu üç misale kıyas edilsin ki, بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ (onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.)(Mutaffifîn Sûresi, 83:14.) sırrı anlaşılsın.”
Şeytan adım adım ufak şeylerle nasıl insanın ayağını kaydırıyor görüyor musunuz?
Şimdi 13. Lem’a’dan bir kısım okuyacağız:
“İKİNCİ NOKTA: Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir—tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın.”
Şimdi size soralım mesela bir çocuk annesine gelse dese “Anneciğim ben çok yaramazlık yaptım, odamdaki bütün duvarları boyadım, ortalığı da dağıttım ama çok özür dilerim anneciğim” dese, ya da “Evet ben odamı dağıttım, her yeri de boyadım. Sana ne sen de anne misin nesin, seni alakadar etmez.” dese. İkisinde annenin tavrı nasıl olurdu. İlkine merhamet eder, belki sesini bile çıkarmaz. Peki ikincisine? Muhtemelen çok kızardı değil mi? Teşbihte hata aranmaz, aynen öyle de; biz Rabbimize karşı kusurumuzu anlayıp, itiraf edip tövbe edersek inşaallah affa müstehak oluyoruz. Yoksa inatla onun tüm kurallarını çiğneyip, üstüne bir de Allah’ı inkar edip, isyan edip affedilmeyi beklemek, pek mantıklı değil.
“Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin. Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلِيلَةٌ sırrıyla, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için, ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur.
Hazret-i Yusuf aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlîşan وَمَۤا اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ لاََمَّارَةٌ بِالسُّۤوءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى (“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” Yusuf Suresi 53. Ayet)dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir?
Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.”
İnşallah biz de bu Aşura gününde, kusurlarımızı görüp, nasuh bir tövbe ile Rabbimize yönelip affa müstehak olanlardan oluruz.
Son olarak Risale-i Nur’dan bir münacaat ile bitiriyoruz: ( Bu münacaat ile ilgili Üstad’ın açıklama kısmını da aldım ki, Allah ile kul arasındaki münaacatı neden kitaba yazmış diye gelen vesveseye cevap niteliğinde: )
17. Lema’dan
Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münâcâtını bazan yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir. Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma kefaret olacak, muvakkat lisanımın tevbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte, on üç sene evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâp edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcât ve niyaz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve
bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.
O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır.1 Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! كُلُّ اٰتٍ قَرِيبٌ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kàliyle bağırarak derim: “El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”
İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: “El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”
İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
“El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.
“Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi’, hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.”
لاَ اِلٰهَ اِلاَّۤ اَنْتَ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلاَمِ فِى الدُّنْيَا وَ اَوَّلُ الْكَلاَمِ فِى اْلاٰخِرَةِ وَفِى الْقَبْرِ: اَشْهَدُ اَنْ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
El Fatiha.








