AŞURA GÜNÜ VE TÖVBE

Bu gün Aşura günü, hepimiz için mübarek olsun ve en güzel şekilde ihya edebilmek nasip olsun amin. Aşura günü ve tövbe arasında nasıl bir bağ var ve bu günün nasıl bir önemi var bir bakalım:

Âşura Günü  Muharrem ayının 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. 

1. Allah, Hz. Musa‘ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.

2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.

3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.

4. Hz. Âdem‘in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.

5. Hz. Yusuf (a.s.) kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.

6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.

7. Hz. Davud‘un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.

8. Hz. İbrahim‘in (a.s.) oğlu Hz. İsmail (a.s.) o gün doğmuştur.

9. Hz. Yakub‘un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf‘un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.

10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur. 

Bunların dışında Müslümanlar olarak bizleri çok üzen Kerbela olayı da bu gün gerçekleşmiştir fakat o geniş bir konu olduğu için değinmeyeceğiz.

Aşura günü ile ilgili Hadis-i Şerifler de şöyle:

”Aşure Günü tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına kefaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.”  (Tirmizi)

Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:
“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu. (Tirmizî, Savm: 40 )

Aşura gününde edilen tövbelerin kabulü için müjde verici bir hadis-i şerif. Bu fırsatı kaçırmayalım. Şimdi Risale-i Nur’dan Tövbe ile ilgili kısımlar okuyacağız.

Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.
Evet kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlık-ı Zülcelal’i inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır. Fakat ona iman etmek: Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi, o Hâlık’ı sıfatları ile, isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. (Emirdağ Lâhikası)

Tövbe imana bakıyor, yani günahı günah bilip ondan uzak durmak, ya da pişman olup tövbe etmek için iman gerekiyor. Büyük günahları serbest işleyip, pişman olmamak imandan hissesi olmadığına delil, diyor ne kadar ağır bir cümle. Aslında burda şeytan insanı Allah’ın rahmetine güvendirerek kandırmaya çalışıyor. Fakat bununla ilgili ayet-i kerime ne diyor:

Ey insanlar! Allah’ın verdiği söz şüphesiz gerçektir; dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.” (Fatır suresi 5. Ayet)

Yani bu konuda ümit ve korku arasında olmak, evet Allah’ın rahmetinden ümit de kesmeyeceğiz fakat onun Adl esmasını da unutmayacağız. Korku ve ümit arasında dengede yaşamaya çalışacak, günah işlediğimizde pişman olup tövbe edeceğiz.

2. Lema’dan bir kısımla devam edelim:


“BİRİNCİ NÜKTE

Hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyûb’dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.”

Hz Eyyub (as) hikayesini biliyorsunuzdur, çok büyük bir hastalığa tutuluyor, yaralar vücudunu kaplıyor ve sadece sabrediyor. Ta ki yaraları kalbine lisanına ulaşıp zikrini ibadetini engelleyinceye kadar. Biz ondan daha yaralıyız, yaralarımıza sebep neymiş: günahlar ve aklımıza giren şüpheler… 

“Hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyûbiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.

Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler—neûzu billâh—mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.”

Hani bazı insanlar diyorlar: “Sürekli sürekli ibadet ediyorsun, tefsir okuyorsun, dersler dinliyorsun, biraz da hayattan zevk alsana, nasıl yaşanır böyle?!” Demekki o söyleyenler bu manevi lezzetleri tatmamışlar, ya da tatmalarına engel malesef günahları, şüpheleri var. 

“Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”

Burda dikkatimizi çeken ayrıntı şu: “Her bir günahta” yani sadece kebair/büyük günahlarda değil, devam ettiğin, tövbe etmediğin, belki küçümsediğin her günahta küfre/inkara gidecek bir yol var. Allah muhafaza, ne kadar korkunç. Hadis-i Şerifte şöyle geçiyor:

Resulullah (asm) şöyle buyurdular:

Kul bir günah işlediğinde kalbinde bir siyah nokta meydana gelir. Eğer o günahtan el çeker, Allah’tan bağışlanmasını diler ve tevbe ederse kalbi cilalanır. Eğer bir daha o günaha dönerse o siyah nokta büyür, öyle ki, bütün kalbi kaplar. İşte Yüce Allah’ın Kur’ân’da, “Hayır! Hayır! Doğrusu onların kazandıkları günahlar birike birike kalplerini kaplayıp karartmıştır” (Mutaffîfîn Sûresi, 14) buyurduğu” karartma budur.

(Camiussağir-2070)

“Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

Hem meselâ, Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor.

Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor.”

Bakın olay nerelere gitti, günahta devam ederek yada tembellik yaptığından, adım adım inkara gidiyor Allah muhafaza. Aslında vicdanını susturmaya çalışıyor…

“Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat’î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır.” 

Mesela bir iş yerinde çalışan bir insan patronu bir der iki der, hemen o işi yapar değil mi. Yada sürekli patronu kendini azarlasa, o da inat etse tembellik etse işi yapmasa, bi süre sonra haksız olmasına rağmen o patronuna karşı düşmanlık hissiyatı başlar. Aynen öyle de Kur’an-ı Kerim’de 99 yerde Salat (namaz) ve benzer kelimelerle emredilmesine rağmen, namazında tembellik yapan insanda artık Allah’a düşmanlık hissiyatı başlıyor. Keşke bu kulluk vazifesi olmasaydı diye, noldu önce melekler, sonra cehennem sonra da adım adım Allah’ı inkar etme ve düşman olma arzusu uyandı.  

 “O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz’î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.

Ve hâkezâ, bu üç misale kıyas edilsin ki, بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ (onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.)(Mutaffifîn Sûresi, 83:14.) sırrı anlaşılsın.”

Şeytan adım adım ufak şeylerle nasıl insanın ayağını kaydırıyor görüyor musunuz? 

Şimdi 13. Lem’a’dan bir kısım okuyacağız:

“İKİNCİ NOKTA: Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir—tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın.” 

Şimdi size soralım mesela bir çocuk annesine gelse dese “Anneciğim ben çok yaramazlık yaptım, odamdaki bütün duvarları boyadım, ortalığı da dağıttım ama çok özür dilerim anneciğim” dese, ya da “Evet ben odamı dağıttım, her yeri de boyadım. Sana ne sen de anne misin nesin, seni alakadar etmez.” dese. İkisinde annenin tavrı nasıl olurdu. İlkine merhamet eder, belki sesini bile çıkarmaz. Peki ikincisine? Muhtemelen çok kızardı değil mi? Teşbihte hata aranmaz, aynen öyle de; biz Rabbimize karşı kusurumuzu anlayıp, itiraf edip tövbe edersek inşaallah affa müstehak oluyoruz. Yoksa inatla onun tüm kurallarını çiğneyip, üstüne bir de Allah’ı inkar edip, isyan edip affedilmeyi beklemek, pek mantıklı değil. 

“Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin. Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلِيلَةٌ  sırrıyla, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için, ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. 

Hazret-i Yusuf aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlîşan وَمَۤا اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ لاََمَّارَةٌ بِالسُّۤوءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى   (“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” Yusuf Suresi 53. Ayet)dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir?

Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.”

İnşallah biz de bu Aşura gününde, kusurlarımızı görüp, nasuh bir tövbe ile Rabbimize yönelip affa müstehak olanlardan oluruz.

Son olarak Risale-i Nur’dan bir münacaat ile bitiriyoruz: ( Bu münacaat ile ilgili Üstad’ın açıklama kısmını da aldım ki, Allah ile kul arasındaki münaacatı neden kitaba yazmış diye gelen vesveseye cevap niteliğinde: )

17. Lema’dan

Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münâcâtını bazan yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir. Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma kefaret olacak, muvakkat lisanımın tevbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte, on üç sene evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâp edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcât ve niyaz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:

Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve

bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.

O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır.1 Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! كُلُّ اٰتٍ قَرِيبٌ  sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kàliyle bağırarak derim: “El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”

İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: “El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”

İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:

“El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.

Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi’, hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.”

لاَ اِلٰهَ اِلاَّۤ اَنْتَ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلاَمِ فِى الدُّنْيَا وَ اَوَّلُ الْكَلاَمِ فِى اْلاٰخِرَةِ وَفِى الْقَبْرِ: اَشْهَدُ اَنْ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ     

El Fatiha.

RAHMANİ GÖZLÜK

 

  Düşünüp tefekkür edelim diye Cenab-ı Hakk bize misaller verir. Temsillerle anlatır ki aklımıza daha çok yaklaşsın. Mesela haşri (ahireti),  bitkilerin, ağaçların her sene tamamen kuruyup yeniden yeşillenmesini, dirilmesini örnek göstererek anlatır. 

   Risale-i Nur’da Kur’an tefsiri olduğu için Üstad Hazretleri bu metodu birçok yerde kullanmıştır. 

  Şimdi Risale-i Nur’dan bir temsille, imanın verdiği rahmani gözlüğun güzelliklerini, rahmani gözlük olmazsa nasıl dehşetli bir hale düştüğumüzü anlamaya çalışalım.

İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: 

Temsillerin çoğunda iki adam ve iki yol olur. Biri sağ yola diğeri sol yola girer. Bu iki yol da yine Kur’an-ı Kerim’de Ashâbu’ş-şimal (cehenneme giden sol yol) ve Ashâbu’l yemin (cennete giden sağ yol) olarak ayrılan iki yoldur.

Bir vakit iki adam, hem keyif hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tâli’siz bir tarafa; diğeri hudâbin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.  (2. Söz)

Bu iki adamın özelliklerine dikkat edelim. Sağ ve sol dediğimizde her zaman biri kafir biri mü’min olarak ayrılmaz. Sol yol hem kafirlerin hem de gafil müslümanların yoludur. Sol yolun yolcusunun özelliklerini öğrenelim. 

Hodbin adam, hem hodgâm (kendi kendine gamlanan – keyfine düşkün – bencil) hem hod-endiş (kendi kendine endişe eden ) hem bedbin (karamsar – kötüye odaklanan) olduğundan bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. (2. Söz)

Nazarında ifadesine dikkat edelim. Güzel bir memlekete düşse bile kendi kötü bakış açısından dolayı fena bir memleket olarak görüyor. Sizi farklı şekillerde gösteren bir ayna odasına gittiğinizi düşünün. Hakikatte bir tane gerçek sen varsın. Ama bazı aynalar seni büyük, bazıları küçük, bazıları daha farklı şekillerde gösteriyor. Ama asıl sen öyle değilsin. İşte hakikatı tam göremeyen sınırlı, kısıtlı bakış açısı o aynadaki yansımayı hakikat sanıyor. 

Bakar ki her yerde âciz bîçareler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. (2. Söz)

Dünyaya bu sınırlı bakış açısı ile bakınca cidden böyle dehşetli bir vaziyet görüyoruz. Zulüm görenlerin hakkı alınmıyor. Zalimler cezalarını çekmeden gidiyor. Hastalıklar, ekonomik kriz… İşte bu dehşetli hali kaldıramadığı için 

 Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz.

(Çare bulamadığı için kendini eğlence ve zevk ile sarhoş edip görmemeye çalışıyor.)

Çünkü herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azap içinde kalır. (2. Söz)

Neden herkes ona ecnebi ve düşman görünüyor? Çünkü; kendi sınırlı bakışıyla baktığında, bu dünyada güçlü güçsüzü eziyor.  İnsanlar amaçlarına, rütbeli makamlara ulaşmak için birbirini eziyor. 

Sağ yolun yolcusuna geçmeden önce şunu anlayalım. 

Biz bir kere sağ yola girip iman edince bu iş bitmiş olmaz. Hayatımızın her anında, yaşadığımız her olayda karşımıza tekrar tekrar bu iki yol çıkar. Bizim amacımız hep sağ yolda kalmaya çalışmaktır.  Çünkü sağ yolun yolcusu her an sola geçebilir. Sol yolun yolcusu da aynı şekilde her an sağa geçebilir. 

Üstad diyor ki; Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür. 

Bütün mahlûkatla alâkadar ve her şeyle bir nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeylerle lâfzan ve mânen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır. (29. Lem’a)

İnsan, mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlûkatı, ahvâli görebilir.

Altı cihetten bazılarına bakacağız.

Sağ cihet: Bu cihetten maksat, geçmiş zamandır. Binaenaleyh, felsefe gözlüğü ile sağ cihete bakıldığı zaman, mâzi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç, büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete, meyusiyete maruz kaldığında şüphe yoktur.

Fakat iman gözlüğüyle o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebatı, sâkinleri daha güzel, nuranî bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar da, nuranî bir âleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde telâkki edilecektir. Demek imanın insanlara verdiği sürur, ferahlık, itmi’nan, inşirah, binlerce “Elhamdülillâh” dedirten bir nimettir. (Lem’alar)

İmanın bize verdiği lezzeti ve imansızlığın verdiği elemi anlatan bir sürü örnek var. Her geçen gün hayatımızda daha önce fark etmediğimiz bir nimeti, güzelliği fark edip, daha dolu Elhamdülillâhlar diyoruz. Çünkü nasıl bakmalıyız? Sağ ve solu düşünüp, bu şekilde bakarsam neler değişir? diye düşünerek doğru bakışı bulabiliyoruz. 

Şimdi başına gelen en büyük musibeti düşün. Ona felsefi, kendi bakışımızla baktığımızda nasıl bir hal alıyor?  İmanın verdiği rahmani gözlükle yani Allah canibinden bakınca nasıl bir teselli, mutluluk veriyor bakalım: 

Örnek olarak Covid-19’dan, pandemi döneminden bahsedebiliriz. Bu süreçte psikolojisi bozulan, hatta intihar eden birçok insan oldu. Aslında herkesi aynı şekilde tehdit ediyordu. Ama bazı insanlar çok fazla etkilenip korktular. Bazı insanlar ise onu Allah’ın bir memuru olarak gördüklerinden ve hikmetine baktıklarından dolayı diğer insanlar kadar dehşete düşmediler. Evet bir mü’min asla aşırı derece korkmaz. Sadece o konuda bilgi sahibi olanların tavsiyelerini dinleyip hijyen konusunda dikkatli davranır. Gerisini düşünmez. Çünkü o bizim kaldırabileceğimiz bir yük değil. Zaten Allah bize kaldıramayacağımız yükü vermiyor. 

Rahmani gözlük olmayınca, “Ya bulaşırsa, ya ölürsem?” diye endişe etmekten daha virüs bulaşmadan kendini azap içinde bırakır. 

Hakikati gösteren rahmani gözlükle bakınca, “Bu virüs Allah’ın bir memuru, bulaşsa bile günahlarımızı silip götürecek.” diyerek rahatlıyoruz. Diyelim ki iyileşemedik ve öldük. Biz biliyoruz ki böyle salgın hastalıklar ile ölenler, Allah’ın izniyle şehit hükmüne geçecek. 

İman gözüyle bakınca her şeyde bir teselli var. 

İnsanlar: “Her şeyin bi çaresi var ama ölümün yok.” der. İman ile en dehşetli görülen ölüm bile güzel gelir. Çünkü biz ölümün bir yok oluş değil sadece gerçek yurdumuza giden bir vasıta olarak görüyoruz. 

Şimdi sağ yolun yolcusunun özelliklerine bakalım. 

Diğeri Hudâbin (Allah’ı tanıyan), hudâ-perest (Allaha ibadet eden)ve hak-endiş (hak için endişe eden), güzel ahlâklı idi ki nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neşe içinde zikirhaneler; (2. Söz)

Bu iki adam aynı memlekete gitmişlerdi. Ama güzel ahlaklı olanın gördüğü ile yukarıda bahsettiğimiz diğer adamın gördüğü memleket hiç benzemiyor. Bu adam memleketi, gayet mutlu, neşeli bir zikirhane olarak görüyor. Evet zikirhane.. 

Çünkü âyet-i kerimede: 

“Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” 

(İsra Suresi – 44) buyruluyor. 

Bizim inancımız göre Kâinattaki her şey zikir halinde, canlı cansız hepsi lisanı halleriyle Allah’ı zikrediyorlar. İman her şeyi yüceltiyor. Misal; eskiden insanlar su sesi ile tedavi edilirmiş. Onları tedavi eden aslında su sesindeki zikirdir. Rüzgar, kuş… hepsinin sesi aslında zikir. Bu yüzden dünyayı bir zikirhane olarak görüyoruz. 

Herkes ona dost ve akraba görünür. (2. Söz)

Diğerine hepsi düşmandı. Neden öyle gördüğünü anladık. Peki bu adama neden hepsi dost görünüyor? Ya da şöyle soralım. Biz sağ yolun yolcusuyuz, acaba bize her şey dost ve akraba görünüyor mu? Cevabımız hayırsa gözlüklerimizi kontrol edelim! Şimdi rahmani gözlük olmayınca,  insanların sadece nefsini görüyoruz. Nefiste de kusur olduğu için sevemiyoruz. Ama rahmani gözlükle bakarsak, onun kalbini, ruhunu, en önemlisi ona bakarak Allah’ın sanatını görebiliriz. O zaman ister istemez insanları severiz. Zaten Allah bizden bunu istiyor. Efendimiz (A.S.M): “Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.” buyuruyor.

(Müslim) 

Bu sevgi meselesi imani bir mesele.. Eğer bu noktada eksiğimiz varsa düşünelim. Biz insanları kendi bakış açımızla mı yoksa rahmani bakışla mı değerlendiriyoruz? En önemlisi insanların ve Allah’ın bizim sevgimize ihtiyacı yok. Kalbimizdeki kötü hisleri atmak ve imanımızı kemâle erdirmek için bizim sevmeye ihtiyacımız var. 

Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir muzıka sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi hem umum halkın elemi ile müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar, hem kendi hem umum halkın süruru ile mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.

(Sözler)

Bu şekilde güzel ve iyi bakmanın bize o kadar çok faydası var ki,  üstelik sadece dünyada verdiği güzellikten bahsediyoruz. Âhiret cihetine bakan faydasından bu derste hiç bahsetmedik. O bambaşka bir şükür sebebi.. 

Böyle güzel bakan hiçbir şey kaybetmez. Rahmân suresinde Rabbimizin buyurduğu gibi: 

“İyiliğin karşılığı ancak iyilik değil midir?”  (Rahmân-60) 

İyilik eden iyilik bulur.

“Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” 

(Mektubat)

Psikolojik açıdan gerçekten çok güzel hissettiriyor. 

   Güzel bakmakla ilgili, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın çok güzel bir hatırası var. Bir gün sahabe efendilerimizle (ra) birlikte bir yerden geçerken, bir hayvan leşi ile karşılaşıyorlar. Sahabe efendilerimiz biraz rahatsız oluyor.  Efendimiz (sav) ise tebessüm ederek: “Dişleri ne kadar güzel değil mi.” diyor. Leşe bakarken bile güzel tarafını görüyor. Buradan bize çok güzel dersler çıkar. En kötü olayda bile o güzeli görebilmek.. 

Sonra döner, öteki adama rast gelir. Halini anlar. Ona der: “Yahu sen divane olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler, zahirine aksetmiş olmalı ki gülmeyi ağlamak, terhisatı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. (2. Söz)

İnsan kötü düşününce kötü görüyor. Bu halide dışına sirayet ediyor. İnsan bu haliyle gülmeyi ağlamak güzellikleri çirkinlik sandığı için deli gibi davranmış oluyor. 

Aklını başına al, kalbini temizle.

Neden aklını başına al diyor?  

Çünkü o adamın aklı başında değil nefsinde. Bu yüzden kendine zulmetmiş oluyor. Kalbini temizle diyor. Çünkü bir insanın içinde, kalbinde güzellik olursa zaten kötü görmez. 

Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin. Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver, muktedir, intizam-perver, müşfik bir melikin memleketi hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemalât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.”

(2. Söz)

Hakikaten kâinata, nimetlere baktığımız zaman Allah’ın rahmetini, merhametini, adaletini hissetmiyor muyuz? Esmalarına bakıp, yansımasını gördüğümüz bir Allah, hâşa felsefe gözlüğünün gösterdiği gibi olabilir mi? 

Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder. (pişman olur.) “Evet, ben işretten (sarhoşluktan) divane olmuştum. Allah senden razı olsun ki cehennemî bir haletten beni kurtardın.” der.  

   Ey nefsim! Bil ki evvelki adam kâfirdir veya fâsık-ı gafildir. (Fâsık-ı gafil: İinandığı gibi yaşamayan.) Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir. Bütün zîhayat, firak ve zeval sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalaletinden neş’et edip, onu manen tazip eder. 

  Diğer adam ise mü’mindir; Cenab-ı Hâlık’ı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya, bir zikirhane-i Rahman, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyat-ı hayvaniye ve insaniye ise terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, manen mesrurane, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Tâ yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar.

(2. Söz)

İmanlı bir insan da elbette bir yakını vefat ettiğinde üzülür. Efendimiz’de (A.S.M.) üzülmüştür. Ama bu çok büyük bir acı olmaz.

  Misal bir yakınımız başka bir şehire taşınsa bu bizi üzebilir. Çünkü bir süre görüşemeyeceğiz. Ama ölmesi kadar dehşetli bir acı hissetmeyiz. İman ehli için ölüm böyledir. Sadece bir süreliğine ayrı olduğumuz için üzülürüz. Onu sonsuza kadar kaybettiğimizi düşünmeyiz. Aslında bir süre ayrı kaldık diye kendimiz için üzülüyoruz. 

  Sevdiklerimizin olduğu bir şehre gitmek isteğimiz gibi, yakınlarımız vefat ettiğinde de âhiret için çalışma şevkimiz artar ve daha çok çalışırız. Doğru baktığımızda yakınlarımızın ölümü bile nimet oluyor. Zâhiren bakınca bir yetime üzülürüz. Rahmani gözlük olunca ona imreniyoruz. 

   İşte iman gözlüğü olunca “çaresi yok” denilen ölümün bile çaresi olduğunu anlıyoruz. 

Bütün tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniye ise ahz-ı askere, silah altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neşesinden neş’et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer munis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latîf, ulvi ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecelli eder, tezahür eder. 

(2. Söz)

Bir olay yaşadığımızda o an hislerimiz çok baskın olduğundan ve en önemlisi olayın içinde olduğumuz için doğru bakamıyoruz. Sonuç olarak bir çözüm üretemiyoruz. Aynı olayı bir başkası yaşadığında dışarıdan baktığımız için daha mantıklı çözümler bulabiliyoruz. Şu sözü çok duyarız. “Başkasına çok iyi tavsiyeler veriyorum ama kendime gelince hiçbir faydam olmuyor.” Çözümü yukarıda açıkladığımız gibi, hislerimizden ve yaşadığımız olaydan uzaklaşıp resmin bütününe bakmak. İşte Rahmani bakışla resmin bütününe bakmak doğru yolu bulmak kolaylaşıyor. Kendimize doğru tavsiyeler verip faydalı oluyoruz.

  Örnek verecek olursak: Bir konuda başarısız oldun amacına ulaşamadın. O an direkt: “Hiçbir konuda başarılı olamıyorum. Zaten hiç şansım yok. Hayat bize gülmez.” dediğinde o küçük meseleyi bütün hayatına yaymış olursun. Bu şekilde şikayet etmeye hakkımız yok. Geçmişe bakınca bu güne kadar bir sürü güzel şey yaşadın ve başardın, gelecekte ne olacağını zaten bilmiyorsun. Bu hal sürekli devam etmeyecek. O anki durumla bütün hayatını değerlendiremezsin.  İnşirâh suresi bize ne öğretiyordu:

 “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirâh-5)  

Bu âyeti düşünerek, imtihanımıza çıkıp dışarıdan bakalım. Evet şu an bu imtihana sabrederek bir misafir gibi güzelce ağırlasam, Allah elbette güzel bir netice nasip edecektir. Bu âyetle sabittir. Hem biz ümitsiz olamayız. Rabbimiz: “Ümidinizi kesmeyin.” derken, ümitsizliğe düşmek bir Mü’mine yakışmaz.. 

   Demek iman, bir manevî tûba-i cennet çekirdeğini taşıyor. 

(2. Söz)

Yani iman dairesi insana daha cennete gitmeden manevî bir cennet yaşatıyor.

Küfür ise manevî bir zakkum-u cehennem tohumunu saklıyor. 

(2. Söz)

İmansızlık ise dünyada dahi manevî bir cehennemi yaşatıyor. 

Şimdi buraya kadar şöyle bir soru gelebilir. Madem ki imansızlıkta manevi bir cehennem var, bu kadar zahmetli, nasıl oluyorda o insanlar hayattan bu kadar zevk alıyorlar? Gayet mutlu görünüyorlar. Çok acı içinde olmaları gerekmez miydi?

Üstadın çok güzel bir cevabı var: 

Çünkü gaflet, hissi iptal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede iptal-i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. 

(Lem’alar)

Peki gafletle ne yapıyorlar? Deve kuşu gibi kafalarının kuma gömüyorlar. Nasıl temsildeki adam kendini sarhoş etmişti. Onlarda kendilerini sarhoşlukla, eğlenerek oyaladıkları için hissetmiyorlar. Kendilerini mutlu sanıyorlar. 

Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor.

(Lem’alar)

Sonsuza kadar sürmüyor. Bir yerden sonra tesiri kalmıyor. Gençlikte belki bir süre onları oyalıyor, eğlendiriyor. Ama hem ölüm yaklaştığında, hem başlarına bir musibet geldiğinde o mutluluk aniden gidiyor. 

Evet, şu elîm elemi ve dehşetli mânevî azâbı hissetmemek için, ehl-i dalâlet, iptal-i his nev’inden gaflet sarhoşluğuyla muvakkaten (geçici olarak) hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, kabre yakın olduğu vakit, birden hisseder.

(32. Söz)

Bu ani hislerle karşılaşıp gaflet perdesi yırtılınca birdenbire dehşete kapılıyorlar. Maalesef sevdiklerini kaybedince, işler kötüye gittiğinde “Hayat benim için anlamını yitirdi.” diyerek intihar edebiliyorlar. 

İşte, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve sefahet!

Şu dehşetli sukuta karşı ve ezici meyusiyete mukabil hangi tekemmülünüz, hangi fünununuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Ruh-u beşerin eşedd-i ihtiyaçla muhtaç olduğu hakikî teselliyi nerede bulabilirsiniz? Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlâhiyeyi ve ihsânât-ı Rabbâniyeyi onlara isnat ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbabınız, hangi şerikiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl mâbudunuz, sizi, sizce idam-ı ebedî (sonsuz yok oluş) olan mevtin (ölüm) zulümâtından kurtarıp, kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden hâkimâne geçirebilir, saadet-i ebediyeye mazhar edebilir?

(32. Söz)

   Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’te ve imandadır. Öyle ise biz daima 

 اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى دٖينِ الْاِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْاٖيمَانِ 

(Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun.)

demeliyiz. 

ATALETİN / TEMBELLİĞİN İLACI

Dersimizin konusu: Çağımızın en büyük hastalıklarından biri olan atâlet, atâlet kelime anlamı olarak, tembellik, eylemsizlik, uyuşukluk ve işsizlik gibi anlamlara geliyor

İnsan bazen “Ben şunun yerinde olsaydım, şöyle işler başarırdım.” der. Oysaki o işte başarılı olmak için başkasının yerinde olmaya gerek yoktur. Bizler, bazen kendi yapabileceğimiz birçok iş olduğu hâlde başkalarının yerine düşünüp “O neden şu işleri yapmıyor.” diyoruz. Peki bizi alıkoyan, böyle düşündüren nedir?
Şimdi herhangi bir hedefimizi düşünelim. Bu hedef; ayda 3 kitap okumak, üniversite sınavını kazanmak veya Allah’ın rızasını kazanmak olabilir. Bu hedefimize ulaşabilmek için neler yapmamız gerektiğini ve nereden başlamamız gerektiğini biliyoruz. Hedefimiz için çalışırsak neler kazanacağımızı, çalışmazsak neleri kaybedebileceğimizi de biliyoruz. Bütün bunları bildiğimiz hâlde bir türlü harekete geçmiyoruz. İlk adımı atsak bile daha sonra vazgeçiyoruz.
Peki hiç düşündünüz mü? Bizi durduran nedir?
İşte bizi durduran atâlettir. Atâlet neydi? Yukarıda bahsettiğimiz gibi atâletin bir anlamı da tembelliktir. Ama tembellik ile arasında küçük bir fark var. Şöyle ki; atâlet, bildiği halde yapmamak, tembellik ise, tercihen yani yapmayı istememektir.
Atâleti tehlikeli yapan aynı kanser gibi kademeli bir şekilde yavaşça gelişmesidir. İnsan bu yüzden atâlete düştüğünü fark edemeyebilir. Burada bir deneyden örnek verebiliriz. Bir kurbağayı sıcak suyun içine koymuşlar ve kurbağa sıcak suya girer girmez sıçrayarak kurtulmuş. Daha sonra soğuk bir suya koymuşlar ve yavaş yavaş suyu ısıtmaya başlamışlar. Su ısındıkça kurbağa gevşemeye başlamış ve su kaynama noktasına gelince çıkmak istese bile bacak reflekslerini kaybettiği için çıkamamış. Atâletin de bizi etkisi altına alma şekli yaklaşık olarak böyledir.
Üstad’a bu konuyla ilgili soru soruluyor.
Üstad Hazretleri de, Kur’an’dan aldığı ilaçlarla bu hastalığı teşhis ettikten sonra, tedavisini de gösteriyor.
Münazaratta geçen bu bölümde, atâlet hastalığının sebepleri madde madde anlatılmış ve hepsinin tedavisi yani çözümü verilmiştir. Bizde o bölüme bakarak bu hastalığı önce teşhis sonra tedavi etmeliyiz.

S- Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?

Zindan kelimesi neden seçilmiştir? Zindan, günümüzde olan hapsin çok daha dehşetli olan versiyonudur. Bildiğimiz gibi yer altında ve karanlıktır. Hareketsiz kalmak bizi böyle bir duruma sokar. Atâletten kurtulmak, zindan gibi içinden çıkılması zor bir durumdur.

C- Hayat bir faaliyet ve harekettir.

Baktığımız zaman, kâinatta hareket etmeyen hiçbir şey yoktur. Duruyor sandığımız duvarın bile içindeki kum ve demir de hareket eden atomlar vs var. Sürekli bir döngü var. Dünya, Güneş Galaksiler, yıldızlar, sürekli olarak belli bir düzen içinde dönüyorlar. Kâinatta hareketsiz duran hiçbir mahluk yokken, en çok değer verilen, bütün kâinata halife olarak gönderilen insanın hareketsiz durup oturması, çok acayip değil midir?
Peki bizim bu dünyada işimiz, bu dünyaya gönderiliş amacımız neydi?
Gazete, dergi karıştırmak mı ya da boş boş sosyal medya da gezmek mi? Gerçek manada hayatın anlamı şuursuzca gezmek ve eğlenmek midir?
Allah bizi niçin yarattı?
Zâriyât Sûresi 56. yette buyurduğu gibi:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

Demek ki bizim işimiz Allah’ı tanımak ve ona kulluk etmek, boş boş oturmak değil!

Cenab-ı Hakk İnşirah Sûresi 7. Ayette ise şöyle buyuruyor”
O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul.

Misal bir yere yaslanıp iki ay öylece beklesek, sırtımızda ağrılar başlar. Derisi dökülür. İşte insan hareketsiz kalınca işleri, sağlığı ve bütün düzeni bozuluyor. Yani kısaca bizde faaliyet durduğu için zindan-ı atalete düşmüş oluyoruz.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm namazlardan sonra dua ederken, kötü şeylerden Allah’a sığınıyordu. Bunlarda biri de tembellik.
“Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan… sana sığınırım.”
(Müslim, Zikir 50; bk. Ebu Davud, Vitir 32; Nesai, İstiaze 7)

Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir. İşte himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedid olan yeis rast gelir.

Himmetimiz (gayret) şevke bindiği vakit diyor. Şevkli olmak çok önemli. Himmetimizi harekete geçiren şevktir. Şevkli olmayan hiçbir şey yapamaz. Davamızda ve diğer bütün işlerde bizi başarıya götüren şevktir. Bu Allah’ın bize bir ikramıdır.

Neşr-i envâr-ı Kur’âniyedeki muvaffakiyetin ve gayretin ve şevkin, bir ikram-ı İlâhîdir, belki bir keramet-i Kur’âniyedir, bir inâyet-i Rabbâniyedir.
(Mektubat)

Efendimiz (A.S.M) Ebu Cehil’e bile 70 defa islama davet etmek için gitmiştir. Ebu Cehil bu şevkten o kadar etkilenmiş ki Efendimiz’e: “Eğer Rabbin benden sorarsa, tebliğini yaptığını davacı olmayacağımı söylerim.” demiştir.
Aynı zamanda şevk bulaşıcıdır. Yanındaki insanların şevkin seni de şevke getirir. Aksi şekilde şevksiz insanlar da senin şevkini kırabilir.

İşte himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedid olan yeis rast gelir. Kuvve-i maneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı

لَا تَقْنَطُوا (Ümidinizi kesmeyin.)

kılıncını istimal ediniz.
(Münazarat)

Bu âyetin başına bakalım.
De ki (Allah şöyle buyuruyor): “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
(Zümer / 53)

Şeytan ilk olarak himmet ve şevkimizi kırdıktan sonra bizi ümitsizliğe düşürmek ister. İşte ona karşı bu kılıncı kullanmalıyız.

Sonra müzahametsiz olan hakkın hizmetinin yerini zabteden meyl-üt tefevvuk istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür. Siz

كُونُوا لِلّٰهِ (Allah için olunuz.)

hakikatını o düşmana gönderiniz.
(Münazarat)

2. Hastalık ise, üstün olma arzusudur. “Her şeyi ben yapmalıyım. Ben göz önünde olmalıyım.” gibi düşüncelerle şeytan ayağımızı kaydırmaya çalışır. Bizler de Allah için olduğumuzu unutmadan, bilinmek için değil yalnızca Allah rızası için hayırlar yaparak o düşmanı göndermiş oluruz.

Sonra da ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden acûliyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz,

وَاصْبِرُوا وَ صَابِرُوا وَ رَابِطُوا
“İbadette, musibette ve günahtan kaçınmakta sabırlı olun; sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın; her an cihada hazırlıklı bulunun ve murabıt olun.”
( l-i İmrân / 200)

yu siper ediniz.

(Münazarat)

Şimdi vaktini beklemeden tohum ekersek o tohumlar araya gider. Acele etmemeliyiz. Her şeyin belli bir vakti vardır. Misal; ağaçlar hemen meyve veremezler. Bir çocuğun doğabilmesi için 9 ay anne karnında durması gerekir. Kâinatta gerçekleşen her olayda hikmetli bir tertip olduğu için belli bir zaman içerisinde gerçekleşir. Bütün kâinat bu kaideye uyuyor ama insan aceleci davranıyor.
İsra Sûresi 11. yette
“…İnsan pek acelecidir!” Buyruluyor.

İnsan her işi hemen başarmak ister. Bir anda cenneti kazanmak, yükselmek, para kazanmak ister. Hâlbuki kainatta bir tertip vardır. Acelecilik ile merdivenleri eksik bırakır ve düşer.
İste düşmanımız acelecilik ile karşımıza çıktığı zaman bu ayeti siper edeceğiz.
“İbadette, musibette ve günahtan kaçınmakta sabırlı olun; sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın…”
( l-i İmrân Sûresi / 200)

Sonra da, medenî-i bittab’ olduğundan ebna-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramağa mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar. Siz de,

خَيْرُ النَّاسِ اَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ
“İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır.”
(el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463; el- Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:481, no: 4044.)

olan mücahid-i âlîhimmeti mübarezesine çıkarınız.

Kendini şahsını düşünme fikri karşımıza çıktığı zaman bu hâdisi o düşmana göndermeliyiz.

Sonra başkasının tekâsülünden görenek (görüp özenmek) fırsat bulup, hücum edip belini kırar. Siz de

عَلَى اللّٰهِ لَا غَيْرِهٖ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ
“Tevekkül etmek isteyenler, sadece Allah’a tevekkül etsinler (başkalarına değil).”
(İbrahim / 12 )

olan hısn-ı hasîni himmete melce ediniz.

Baktığımız zaman bu zamanda yapılan günahlar ve yanlışların çoğu görenek yüzünden çıkıyor. Arkadaşına uymak, insanlara özenerek yanlışlara düşmek, “Ama herkes yapıyor.” diyerek modaya uymak için çoğu güzellikten taviz vermek, bunun örnekleri olabilir. Halbuki bizler mezara tek başımıza gireceğiz. Herkesin dediğine değil, hakikatin ne dediğine bakmalıyız.

Sonra da acz ve nefsin itimadsızlığından neş’et eden tefviz ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar geliyor. Himmetin elini tutup oturtturur. Siz de

لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ
“Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez…”
(Mâide / 105)

olan hakikat-ı şâhika üzerine çıkarınız. Tâ o düşmanın eli o himmetin dâmenine yetişmesin.

Evet bizler İslamı anlatmak, imamın ve müftünün işidir diyerek geri duramayız. Her Müslüman kendi kabiliyetine göre önce İslamı yaşamalı sonra da yaşanması için çalışmalıdır.

Sonra Allah’ın vazifesine müdahale etmek olan dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatla gözünü kör eder. Siz de

اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ ٭ وَلَا تَتَاَمَّرْ عَلٰى سَيِّدِكَ
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”
(Şûrâ Sûresi / 15)
Efendine efendi olmaya çalışma.
olan kâr-aşina ve vazifeşinas olan hakikatı gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.

Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meyl-ür rahat (rahatına düşkün olmak) geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar. Siz de

لَيْسَ لِْ۫لاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
(Necm Sûresi / 39)

olan mücahid-i âlîcenabı o cellad-ı sehhara gönderiniz.

Demek ki bizim 8. düşmanımız rahatlık meyli ve konforuna düşkün olmaktır. Bu düşmana karşı
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
(Necm Sûresi / 39) yetini göndermeliyiz.
Bu hakikatle bu düşmandan kurtulmalıyız.

Evet size meşakkatte büyük rahat var. Zira fıtratı müteheyyic (heyecanlı) olan insanın rahatı, yalnız sa’y (çalışma) ve cidaldedir (mücadele).
(Münazarat)

Bir taraftan nefis, bir taraftan şeytan sürekli olarak insana: “Rahatın bak, biraz daha dinlen, keyfine bak, biraz daha uyu.” diyerek fısıldar. İnsan da bu nefsi ve şeyatani çağrılara uyarak biraz daha uyur, dinlenme vaktini uzatırsa, o fısıltıların arkası kesilmez. Tembellik, biraz daha rahat etmek duygusunu tetikler. Atalete ve uyuşukluğa sebep olur.
Dolayısıyla insan şeytan ve nefsinin ilk verdiği fısıltı anında iradesini kullanıp tembellikten uzak durursa bir tepeyi aşmış gibi olur.

Öğrendiğimiz 8 maddeyi sıralayalım:

1- Yeis (ümitsizlik) hastalığına karşı “Ümidimizi kesmemeyi” (Zümer / 56)

2- Meyl-üt tefevvuk (üstün olma arzusu) hastalığına karşı “Allah için olmak.”

3- Aceleciliğe karşı “Sabırlı olmak.” ( l-i İmrân / 200)

4- Kendini düşünme hastalığına karşı “İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır.” (el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafa) Hadisine uymak

5- Görenek, başkalarının yanlışına özenme hastalığına karşı “Tevekkül etmek isteyenler, sadece Allah’a tevekkül etsinler (başkalarına değil).” (İbrahim / 12) hakikatini dinlemek.

6- İşi birbirine bırakma hastalığına karşı “…Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez…” (Mâide / 105)
yetini anlamak.

7- Allah’ın vazifesine karışma hastalığına karşı “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”
(Şûrâ Sûresi / 15)
Efendine efendi olmaya çalışma. Hakikatlerine uymak.

8- Meyl-ür rahat rahatına düşkün olma hastalığına karşı “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm Sûresi / 39)
yetinin gösterdiği hakikate uymak..

Şimdi bizi atalete düşuren sebepleri de ilaçlarını da öğrendik. Eğer hayatımıza geçirirsek Allah’ın izniyle ataletten kurtulmuş oluruz.
Evet bu hastalıktan kurtulmalıyız. Çünkü zaman gaflette, tembellik içinde ve ölümcül uykuda olma zamanı değil!
Zaman sa’y (çalışma), gayret zamanı!
Zaman fedakarlık, uykudan uyanma
zamanı!
Zaman Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a ümmet olma zamanı!
Zaman Allah’a verdiğimiz sözü ahdimizi yerine getirme zamanı!

El bâki Hüvel Baki

BİR İNSANIN PEYGAMBER OLDUĞUNA NASIL İNANIRIZ?



İnsanlar olarak gözümüzü bu dünyaya açtık. Doğal olarak buraya nasıl geldiğimizi, neden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi sorgulamaya başladık.  Bu soruların cevabını ararken, geliş amacımızın Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek olduğunu öğrendik. Bunu öğrendikten sonra ise aklımıza şu soru gelecektir. 

Peki Allah’ı nasıl tanıyacağız? 

Şimdi Allah’ı tanıtan sayılamayacak kadar tanıtıcı var. En büyük 3 tanıtıcı ise: 

KAİNAT KİTABI, EFENDİMİZİN ALEYHİSSALÂTÜ VESSELÂM ve KUR’AN-I KERİM’dir.

Konumuz: Efendimiz (s.a.v.), onun hak peygamber olduğunun bazı delilleri ve mucizeleri ile ilgili olacak. Tabiki hak peygamber olduğuna dair çok fazla delil var. Biz sadece bir kısmına değineceğiz.

  Öncelikle şunu anlayalım. Bahsedeceğimiz insan sıradan bir insan değil, yaratılmış bütün varlıklardan üstün olan biri!

  Şimdi Efendimiz (s.a.v.) yaşadığı döneme gidelim. Bir insan peygamber olduğunu iddia ediyor. Bir peygamberde ne ararız? Mucizeler ararız. Allah ile arasında yakın bir bağ olduğuna göre diğer insanlardan farklı olarak olağanüstü haller olmasını bekleriz. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’da bir sürü mucize göstermiştir. 

  (Mucizeleri daha detaylı öğrenmek için 19. Mektubu okuyabilirsiniz.)

  Bu mucizeler de sadece peygamberlikten sonra gerçekleşmemiştir. Peygamberlikten önce de “irhasat” denilen olağanüstü haller gerçekleşmiştir. Allah ezeli makamından o kişinin peygamber olacağını bildiği için ona bu mucizeleri ihsan ediyor. Diğer peygamberlerde de bu irhasat mucizeleri vardır. Ama en çok yaşayan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.

  İrhasat mucizelerinden bazıları şunlardır:

Babasının yüzündeki nurun annesine daha sonra Efendimiz’e geçmiş olması.

Çocukluğunda ve diğer zamanlarda onu koruyan bir bulut olması.

Cahiliye ve vahşet devrinde bu kadar ahlaklı büyümesi.

Rahip Bahira’nın onun peygamber olduğunu anlaması… gibi birçok mucize sayılabilir. 

Peygamberlikten sonra ise: Ayın ikiye ayrılışı, parmaklarından su akması, çok az yemeklerin bir orduya yetecek kadar bereketlenmesi… gibi mucizeleri hatırlayabiliriz. Evet bunlar bir beşerin yapabileceği işler değildir. Ancak Allah’ın izniyle gerçekleşebilir. Peygamberine bu mucizeleri ihsan eder. 

  Şimdi daha yakından anlayabileceğimiz bir mucizeye geçelim. İnsanlık tarihine baktığımızda hiçbir dönemde Efendimiz (s.a.v)’in gerçekleştirdiği gibi bir inkılab gerçekleşmemiş, bu kadar kısa bir sürede böyle köklü bir değişim yaşanmamıştır.  Hiçbir tarih buna şehadet etmemiştr.  Bunu sadece islam tarihi veya alimleri söylemiyor. Gayrimüslimler dahi bu değişime hayran kaldıklarını dile getiriyorlar. Çünkü onun (s.a.v.) yaptığı köklü inkılaplar bir beşerin yapabileceği işler değildir. Bir insanı kendi doğrularından vazgeçirmek ciddi anlamda zor bir iştir. Mesela; kendi hayatımıza bakarsak çok basit bir alışkanlığı bile değiştirmek imkansız olabiliyor. Anne babalar çocuklarını eğitirken, olumsuz bir huyunu düzeltmeye çalışırken ne kadar zorlanıyorlar. Her yolu denemelerine rağmen başarısız oluyorlar. Özellikle yaşlı insanları kendi doğrularından vazgeçirmek en zor olanıdır. O yaşına kadar kendince bir şeyleri doğru zanneder. Siz mantıklı bir şekilde delillerle anlatsanız bile, onlar: ” Biz böyle gördük, böyle öğrendik.” diyeceklerdir. 

  Şimdi tekrardan Efendimiz’in peygamber olarak gönderildiği coğrafyaya bakalım. Bu coğrafyada atalarının dinine son derece bağlı, inatçı ve medeniyetten uzak bir millet var. Aynı zamanda aralarında kan davaları olan insanları öldükten sonra, kanlarını içebilecek kadar vahşiler. Bidatların çoğaldığı, kız çocuklarının gömüldüğü bir dönemden bahsediyoruz. Bir insanda merhamet olsa kız çocuğunu gömebilir mi? 

  İşte Efendimiz (s.a.v) böyle bir topluluğa gönderiliyor. Onlarla beraber 40 sene yaşadığı hâlde hiçbir şekilde onlara benzemiyor. Allah onu günahlardan, hatalardan koruyor. Çok temiz bir şekilde 40 yaşına geliyor. Ondan sonrası zaten daha güzel bir şekilde devam ediyor. 

  40 yaşında peygamberlik görevi başladığında onalara peygamber olduğunu söylüyor. 40 yaşına kadar kavmi tarafından çokça sevilen, güvenilen, Muhammed’ül – emin diye adlandırılan biri olmasına rağmen hepsi bir anda düşman kesiliyor. En yakınlarından amcası bile düşman oluyor. Onu ölümle tehdit ediyorlar ve defalarca bunu deniyorlar. 

  Şimdi mantıklı düşündüğümüzde buradan bile hak peygamber olduğu anlaşılıyor. Çünkü bir insanın ne derdi var ki yıllardır içinde yaşadığı toplumu, onu seven insanları kendine düşman etsin. Sonra Efendimiz (s.a.v.) davası için ne kadar çalışıyorsa, onlarda o davayı yok etmek için o kadar çok çalışıyorlar. Hepsi bir araya gelip planlar yapıyorlar. Peygamberlik davası hâşa yalan olsa, hiç uğraşmazlardı. Çünkü yalandan bu kadar korkulmaz. 

  Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en büyük mucizesi ise Kur’an-Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim onun tek başına onun hak peygamber olduğunu ispat eder. Evet Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda gelecekten ve geçmişten haberler verir. İndiği dönemde icraatları mümkün olmayan teknolojik gelişmelerden bahseder. Hükümleri bütün insanlığa ve her zamana hitap eder. Geçerliliğini korur. Eğer bizler Kurân’ın hak kitap olduğuna iman ediyorsak Efendimizin’de (s.a.v.) hak peygamber olduğuna iman etmek zorundayız. Çünkü Kur’an-ı Kerim bize onunla beraber indi. Bir an da gökten inmedi. Önce ona nazil oldu, sonra oda bizlere öğretti. Kur’an-ı Kerim’in beşer sözü olamayacağını yukarıda saydığımız bazı deliller ve daha birçok delil ispat ediyor. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in hak kitap olduğuna iman ettiğimizde Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hak peygamber olduğu kati bir şekilde ortaya çıkıyor. Ona da iman etmemiz gerekir. Evet onun en büyük mucizesi en büyük delilidir.

   Kur’an-ı Kerim baştan sona bütün âyetleri Efendimiz’in hak peygamber olduğunu ispat ediyor. Aynı zamanda ona özel, onu ve ahlakını anlatan birçok âyet vardır. Biz sadece bir âyet üzerinden onun hak peygamber oluşuna değineceğiz. 

…وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِؕ…

“…Allah seni insanlardan koruyacaktır…”

(Mâide Suresi, 67)

“Resul-i Ekrem Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Aleyhissalâtü Vesselâmın hıfzı ve ismeti bir mu’cize-i bâhiredir.” (Mektubat) 

Yani korunması, hem insanların onu öldürmesinden, hem de günahlardan korunması onun hak peygamber olduğuna delildir.

Âyet-i Kerime de geçtiği gibi:

“…Allah seni insanlardan koruyacaktır…”

Korumuş mudur?

Elbette korumuştur.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bidatların, cehaletin, vahşetin aşırı olduğu bir toplumda büyüdüğü hâlde, küçücük bir günaha bile girmemiş, hiçbir kötü ahlaklarına, yanlışlarına uymamıştır. Allah onu hepsinden korumuşur. Peygamberliğini ilan ettikten sonra ise düşmanları defalarca suikast hazırladıkları hâlde başarılı olamamıştı ve Efendimiz (a.s.m.) yatağında vefat etmiştir. 

  Korunması ile ilgili bazı hâdiselere bakalım. 

Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir taifeye, bir kavme, bir kısım ehl-i siyasete veya bir dine, belki umum padişahlara ve umum ehl-i dine tek başıyla meydan okudu. Halbuki onun amcası en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken, yirmi üç sene nöbettarsız, tekellüfsüz, muhafazasız ve pek çok defa suikaste maruz kaldığı halde, kemâl-i saadetle, rahat döşeğinde vefat edip Mele-i Âlâya çıkmasına kadar hıfz ve ismeti, وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” ne kadar kuvvetli bir hakikati ifade ettiğini ve ne kadar metin bir nokta-i istinad olduğunu, güneş gibi gösterir. Biz, yalnız nümune için, kat’iyet kesb etmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz.

Birinci hâdise: Ehl-i siyer ve hadîs müttefikan haber veriyorlar ki: Kureyş kabilesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı öldürtmek için kat’î ittifak ettiler. Hattâ, insan suretine girmiş bir şeytanın tedbiriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabileden lâakal bir adam içinde bulunup, iki yüze yakın, Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in taht-ı hükmünde olarak, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hane-i saadetini bastılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında Hazret-i Ali vardı. Ona dedi: “Sen bu gece benim yatağımda yat.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, tâ Kureyş gelmiş, bütün hanenin etrafını tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı, hiçbirisi onu görmedi, içlerinden çıktı, gitti. Gar-ı Hira’da iki güvercin ve bir örümcek, bütün Kureyş’e karşı ona nöbettar olup muhafaza ettiler.

(Mektubat)

Bu olaylar bir insanın yapabileceği işler değildir. Ancak Cenab-ı Hakk peygamberini bu şekilde koruyabilir. 

İkinci hâdise: Vakıât-ı kat’iyedendir ki, mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş rüesası, mühim bir mal mukàbilinde, Sürâka isminde gayet cesur bir adamı gönderdiler; tâ takip edip onları öldürmeye çalışsın. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekr-i Sıddık ile beraber gardan çıkıp giderken gördüler ki, Sürâka geliyor. Ebu Bekr-i Sıddık telâş etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mağarada dediği gibi,  لاَ تَحْزَنْ اِنَّ اللهَ مَعَنَا (Üzülme! Allah bizimle beraberdir.) dedi. Sürâka’ya bir baktı; Sürâka’nın atının ayakları yere saplandı, kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takip etti. Tekrar atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi birşey çıkıyordu. O vakit anladı ki, ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki ona ilişsin. “El-aman” dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm aman verdi. Fakat dedi: “Git, öyle yap ki başkası gelmesin.”

   Şu hâdise münasebetiyle bunu da beyan ederiz ki: Sahih bir surette haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra Kureyş’e haber vermek için Mekke’ye gitmiş. Mekke’ye dahil olduğu vakit, niçin geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmışsa, hatırına getirememiş. Mecbur olmuş, dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.

(Mektubat)

Bu âyeti ispat eden bir çok hâdise yaşanmıştır. Diğerleri için 19. Mektuba bakabilirsiniz.

Başta söylediğimiz gibi bize Allah’ı tanıtan 3 kitap vardı. Bu derste Peygamber efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı konuştuk. Şimdi Onun çok önemli bir özelliğinden bahsedeceğiz.

19. Söz’de:

Şimdi şu ikinci bürhan-ı nâtıkî olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz. 

   Evet, o bürhanın şahs-ı manevîsine bak: Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber… O bürhan-ı bâhir olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri… Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki her bir davasını, mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.

(Sözler)

Evet Efendimiz (a.s.m.)’ın bütün peygamber ve evliyaların efendisidir. Hepsinin çekirdeği, kökü hükmündedir. Aynı zamanda peygamberlerin sonuncusu yani o çekirdeğin meyvesidir. Çekirdeğin meyvesi olmasına, ahlakı tamamlaması, bütün insanlığa gönderilen evrensel mesaji getirmesi örnek olabilir. Nuranî bir ağaç gibi düşünelim. Hem o ağacın büyümesine vesile olan çekirdek, hemde ağacın neticesi olan meyve hükmündedir. Cennette olan şecere-i tuba gibi, onunda kökleri yukarıda dalları aşağıdadır. Yani hem her şeyin başı, hem de her şeyin sonudur. Bütün evliya ve enbiyaların yaptığı ibadet ve zikirlerin başında yine o (a.s.m) vardır. Bu yüzden o zikir halasının başıdır. Her şeyden önce Nur-u Muhammedi yaratılmıştır.

Zaten bütün hak peygamberler nübüvvetin Efendimiz (s.a.v.) ile sonuçlacağını biliyordu. Hepsi ondan haber vermişlerdi. O zaman onların mucizeleri de yine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hak peygamber olduğunun ispatı oluyor. 

Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki her bir davasını, mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. 

   Zira o  لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek icma ile manen‌ صَدَقْتَ وَ بِالْحَقِّ نَطَقْتَ‌ (“Doğru söyledin ve hakkı konuştun.”) derler. Hangi vehmin haddi var ki böyle hesapsız imzalarla teyid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın.

(Sözler)

(Dipnot: Hadis kaynaklarında “tevatürle” yani ittifakla tekrar tekrar rivayet edilen hadisler. Kaynağı çok kuvvetli hadislerdir. Çünkü onlar yalanda ittifak etmesi mümkün olmayan insanlardır. Büyük bir titizlikle bizlere ulaşmıştır. Allah’ın izniyle korunmuştur. Hiçbir ekleme ve çıkarılma olmasının imkanı yoktur.)

Ölüm Sevilir mi?

Geleceğimiz hakkında çok fazla şey düşünüyor, hayaller üstüne hayaller kuruyoruz. Hatta bazen imkansız, gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri düşünüyor ve istiyoruz. Ama geleceğin en büyük hakikati olan ölümü unutuyoruz. Hiç hatırlamak istemiyoruz. Hatta aklımıza bile getirmek istemiyoruz. Hiç ölmeyecek gibi yaşıyoruz. Halbuki her an o hakikat ile karşılaşabiliriz. Ya da o hakikat bizi yakalayabilir!
Bununla ilgili yaşanmış bir örnekten bahsetmek istiyorum. Birisi doğum için hastaneye gidiyor. Prosedür gereği doğumdan önce bazı tahliller yapılıyor. Sonuçlara göre lösemi (ilik kanseri) olduğunu öğreniyor. Ne hayallerle giderken, ne ile karşılaşıyor. Üç, dört sene süren tedaviden sonra 25 yaşında vefat ediyor. Daha çocuğunu kucağına almadan kanser olduğunu öğreniyor. Biz hayaller kuruyoruz ama ölüm gibi bir hakikat var.

Peki biz ölümü nasıl anlamalı ve algılamalıyız?
Şu an bir odada olduğumuzu düşünelim. Yan odada ise başka kişiler bulunuyor. Aramızdan birisi bizim odadan çıkarsa ‘çıktı’ deriz. Yan odaya geçtiği için oradakiler ‘girdi’ derler. Şimdi bu kişi çıktı mı? Girdi mi? Biz mi doğru söylüyoruz, onlar mı? Bize göre çıktı, onlara göre girdi. İşte bizde öldü diyoruz ya, dünya ve âhiret olan iki menzil de örnekteki iki oda gibidir. Sahte dünyadan göçerken ne diyorlar? ‘Gitti, öldü’ diyoruz ama asıl dünyadakiler ‘Geldi’ diyorlar. Sahte dünyanın söyledikleri mi yoksa asıl dünya olan ebedî yurdunun ahkamı mı? İşyeri ile ilgili meseleleri nasıl orada bırakıyorsak, dünyaya ait olan bu kostümü (cesedi), bu cihazatları buraya bırakıp, asıl dünyaya göç ediyoruz.

Risale-i Nur’da, ölümün mahluk ve nimet oluşunu anlatılmıştır. Öncelikle ölüm nedir?
Ölüm çekirdeğe benzer, şuan bizler çekirdek hükmündeyiz, toprağın altındaki çekirdek ölü vaziyetteyiz.

Bir çekirdeğin içindekinin çıkması için ne lazım?
Normal şartlarda su, ışık, toprak lazım. Eğer o çekirdek biz isek; İslam’ın suyu, imanın ziyası, ubudiyet toprağı altında Kurân’ın emir ve yasaklarına uymak lazım. Buna ubudiyet diyoruz. İbadet demiyoruz. Çünkü ibadet emredileni yapmaktır. Ubudiyet o ibadetlerdeki manayı yakalamaktır. Ubudiyet toprağı altında eritildikten sonra çekirdeğin açığa çıkmasına, hakikatlerin oluşmasına mevt (ölüm) diyoruz.
Bir örnek verecek olursak; kalın bir defterin kenarına isim yazarsak, defteri kapattığımız zaman okunur. Ama sayfaları ayırdığımız zaman bütünü bir arada olmadığı için okunmaz. İşte bu sayfalar bizim her anımız, dakikalarımız, yaptıklarımız, ne zaman ki bu sayfalar biter ve en sonunda ne olduğu; Ya Said ya da Şakî, ya ehli necat, ehli azap olduğu ortaya çıkar. Bu kitabın sayfalarının birleşip hakikatlerin ortaya çıkmasına mevt diyoruz.
Bu defter kapanınca kendimizi görmüş olacağız.

Furkan-ı Hakîm’de

اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا
(“Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da yaratan Odur.” Mülk Sûresi, 67:2.)

gibi âyetlerde “Mevt dahi hayat gibi mahluktur hem bir nimettir.” diye ifham ediliyor. Halbuki zâhiren mevt; inhilaldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hēdimü’l-lezzattır. Nasıl mahluk ve nimet olabilir?
Mektubat

Hēdimü’l-lezzat, lezzetleri kaçıran demektir. Bunun ile ilgili Peygamber Efendimiz (sav): “Ağızların tadını kaçıran [lezzetleri yıkan] ölümü, çokça hatırlayın.” buyuruyor.
(Tirmizi 2307)
Ahiretimiz acılaşmasın diye..

Zahiren baktığımız zaman ölüm eriyip bitme, gitme, ayrılık, yok olma gibi geliyor.
Ölümün mahluk oluşuna değinecek olursak, ölüm bitiş gibi geliyor ama aslında yaratılıştır.
Peki nasıl bir yaratılış? Üstad Bediüzzaman bunun cevabını veriyor.
Elcevap: Birinci Sual’in cevabının âhirinde denildiği gibi mevt, vazife-i hayattan bir terhistir bir paydostur bir tebdil-i mekândır bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir bir mebdedir bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir.
Mektubat
Burada 7 madde sayılıyor.

Vazife-i hayattan bir terhistir.
Terhis deyince insan aklına askerlik geliyor, erkeklere sorsanız en sevdiği en mutlu olduğu an hangi andır diye, terhis olduğum, tezkeremi aldığım andır diyeceklerdir. Çünkü vazifelerden kurtuluyor, memleketine gidiyor. Eğer bizde bu dünyayı bir kışla olarak sayarsak, bizler Allah’ın vazifeli birer askerleriyiz. Vazifelerimizi hakkı ile yaptıysak ölünce de terhis olmuş, vazifelerimiz bitmiş oluyor.
Anne karnındaki çocuğun dünyaya gelmesine doğum, dünyadan berzah alemine geçmesine ise ölüm diyoruz. Hatta Risale-i Nur’da:

“İman nazarıyla bakan bir mü’min, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri adem âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir. Ve fâni menzilden bâki menzile, hizmet çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar.
Şualar
İşte bizde dünya yaylasından ahiret yaylasına gitmeye göç etme diyoruz.

Bir paydostur.
Çalışan bir mahluk olduğumuzu düşünürsek, vazifelerimizi hakkı ile yaptıktan sonra, vazifelerimizi bitirip sonuz bir tatile gitmiş oluyoruz.

Bir tebdil-i mekândır. Mekan değişikliği.
Bir tahvil-i vücuddur. Vücud değişikliğidir.
Tebdil-i mekân yaptığımız zaman tahvil-i vücud‘da yapmak zorundayız. Misal Adana gibi sıcak bir memleketten Erzurum gibi soğuk bir memlekete gittik. Buradaki kıyafetlerimizle gidemeyiz.
Anne karnındaki çocuk sıvının içindeydi, dünyada ise hava aleminde, orada yürüyemiyordu burada yürüyebiliyor. Orada göbekten besleniyordu, burada ağızdan besleniyor. Dolayısı ile mekan değiştirdiğimiz zaman, vücudumuzu da değiştiriyoruz.
Mesela; toprağa gömülüyoruz orada cesetimiz çürüyor neredeyse hiçbir şey kalmıyor. Ruhumuz elbisesiz mi kalacak? Allah gittiğimiz yere uygun bir vücud giydirecek.
Cennete gittiğimizi düşünelim, bize dağlar, bayırlar verdiler. Biz bu ayaklarla dünya kadar dağları bayırları gezemeyiz. Ya da bir sürü güzel nimetler verildi. Bu küçücük mide ile hepsini yiyebilir miyiz? Onun için o mekana ait, oraya uygun vücud verilecek inşâallah.
Bir de cehennemi düşünelim oradaki azaba dayanabilmek için ona göre vücud giydirilecek.

Hayat-ı bâkiyeye bir davettir.
Bizler yapmamız gerekenleri yaptıktan sonra sonsuz bir hayata geçeceğiz. Ya davet edileceğiz ya da istesek de, istemesek de Azrail as. canımızı alacak.
Meşhur bir söz var: ‘Yatay olarak zaten geleceksin, Sen dik olarak gelmeye bak.’ Ölünce zaten yatay bir şekilde omuzlarda camiye gideceğiz. Önemli olan sağken dik şekilde camiye gitmek!

Bir mebdedir, yani başlangıçtır.

Bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir.
Bâki âleme adım atmış oluyoruz.
Eğer oraya göre hazırlık yaptıysak ne mutlu bize, yapmadıysak geçmiş olsun bize.. Öldükten sonra yapacak bir şey kalmıyor.

Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir, öyle de dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile bir hikmet ve tedbir iledir.
Çünkü en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i sanat olduğunu gösteriyor.
Mektubat

Tabaka tabaka ayrılan hayat tabakası vardır. Cin, melek, insan, bitki hayvan gibi.. Bunlardan en aşağısı nebatat tabakasıdır.

Videolarda görüyoruz çekim yaparken kamerayı toprağın altına koymuşlar, o çekirdeğin açtığını görebilmek için biz onu oturduğumuz yerden izleyince bize çok basit geliyor değil mi? Halbuki muamele-i kimyeviye oluşuyor, zerreler hareket ediyor, mucizevi bir şey oluyor. Bilim adamları hâlâ o çekirdeğin içindeki hayatı bulamamışlar.

Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülat-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla tezahür ediyor.
Demek çekirdeğin mevti, sümbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için şu ölüm dahi hayat kadar mahluk ve muntazamdır.
Mektubat

Çekirdek öldü mü öldü! Ama ne oldu? Sümbül hayat buldu. Eğer çekirdek ölmeseydi sümbül hayat bulamazdı. Eğer bizde bu çekirdek hükmünde olan bedeni öldürmez isek Şecere-i Tuba çıkamaz. Şecere-i Tuba istiyorsak bu bedeni, benliği, gururu, enaniyeti sıfırlayıp ubudiyet manasını yakalamamız gerekiyor ki içimizden şecere-i tuba çıksın. Ya Şecere-i Tuba çıkacak yada cehhenem-i zakkum.. Bunun ortası yok! Biz şuan dünyada iken suluyoruz, acaba hangisini suluyoruz?

Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan “O mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk.” denilir.
Mektubat

Bizim yediğimiz bitkisel ve hayvansal gıdalar vücudumuz da bir zerre olmak için, midemizde ölüyor. Mesela; bir havucun göz bebeğimizde bir zerre olması için nerden geçmesi gerekiyor? Ağzımızda ve midemizde ölmesi gerekiyor ki, gözbebeğimizde bir zerre olabilsin. İnsan da cennete gitmek istiyorsa, kabir tarafından geçecek çünkü başka yolu yok. Eğer o havucu direk göze koysa orada bir zerre olur mu? Olmaz. İşte bizim de kabir tarafından geçmemiz gerekiyor.

İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa tabaka-i hayatın en ulvisi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi; yer altına giren bir insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sümbülü verecektir.
Mektubat

Biz ne ekersek onu biçecegiz. Elma, vişne, ceviz ne ekersen onu.. Biz elma ekip, vişne çıkmasını beklersek bu delilik ve ahmaklık olur. Biçtiğini beğenmiyorsan ektigine bakacaksın! hirette biçtiğimizi beğenmek istiyorsak şuan ki yaptıklarımıza bakacağız.

Amma mevt, nimet olduğunun ciheti ise çok vücuhundan dört vechine işaret ederiz:
Mektubat

Şimdiye kadar konuştuklarımız ölümün mahluk oluşuydu. Bundan sonrada ölümün nimet oluşunu 4 noktada konuşacağız.

Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.
Mektubat

İnsan yaşlanınca ne oluyor? Hayat şartları da zorlaşıyor, ağırlaşıyor, dünya yükü artıyor. Aslında ölünce bütün bunlardan azad olup kurtulmuş olacağız.
Düşündüğümüzde aklımıza şöyle bir soru gelebilir. Benim bütün sevdiklerim dünyada, annem, babam, arkadaşlarım sevdiklerimin hepsi burada. Acaba bu söz 100 yaşını geçen, etrafındakilerin hepsi âhirete intikal etmiş insanlar için mi söylenmiş? Kesinlike öyle değil. Mesela; Biz Peygamber Efendimiz sav’i seviyoruz. Hz. Adem as. beri gelen bütün Peygamberleri de seviyoruz. İmam Gazali, Bediüzzaman, Mevlana gibi büyük alimler var. Bunları da seviyoruz. Bunların hepsi yani sevdiklerimizin yüzde doksan dokuzu âhirette, ölüm ise onlara kavuşma kapımızdır.

İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs’atli, sürurlu, ızdırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle Mahbub-u Bâki’nin daire-i rahmetine girmektir.
Mektubat

Burada dünyaya zindan diyor. Hatta bununla ilgili Risale-i Nur ‘da:
Dünya ise, bütün şa’şaasıyla hiret’e nisbeten bir zindân hükmündedir.
Sözler

Dünyanın bin sene mesudâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.
Mektubat

Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi şerait-i hayatiyeyi ağırlaştıran birçok esbab vardır ki mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Mesela, sana ızdırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validen ile beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı hayat ne kadar nıkmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem mesela, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin kışın şedaidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.
Mektubat

Düşünelim; anne babamız var, bakıma muhtaç yaşlılar ve bizim bakmamız gerekiyor. Bir de annemizin annesi, babamızın babası, onların da anneleri, babaları… derken bütün ceddin senin önünde duruyor. Hepsi yaşlı, hepsi aç ve senin gözünün içine bakıyorlar. İşta o an da ölüm nasıl güzel bir nimet olduğunu anlayacaksın.

Dördüncüsü: Nevm nasıl ki bir rahat bir rahmet bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için… Öyle de nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi musibetzedelere ve intihara sevk eden belalarla müptela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir.
Mektubat

Nevm uyku demek, ölüm onun büyük kardeşi hükmündedir. Misal; öyle hastalar vardır ki yoğun bakımlarda artık hastalığından inliyor. Uyuşturucu iğne vuruyorlardır uyku ile biraz rahatlatıyordur. Sonra ilacın etkisi geçince tekrar ağrıları başlıyordur. Aslında o insan için ölüm bir nimettir. O hasta ölümü arzular.

Son olarak: “Onun içindir ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.”

ّاَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى.
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Arkamızda KİM olduğunu açıklıyoruz

Hayatta bir çok şeyi anlayacağımız ve bakış açımız değiştirecek bir ders olacak inşaallah.

Bismillâhirrahmânirrahîm kelime anlamı olarak ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’, biz bunun Bismillâh olan kısmından Allah’ın adına bakacağız.

Bismillahirrahmanirrahîm’in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında birbiri içinde birbirinin numunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var. Sözler

Rabbimizin bizi terbiye ediciliğini gösteren üç iz olduğunu söylüyor. Burada ilk olarak ; Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübra-i uluhiyettir ki ” Bismillah ” ona bakıyor. (Sözler)

Kâinatta var olan herşeyin bütününden gelen bir yardım, dayanışma  yani birbirinin ihtiyacına cevap vermeden açığa çıkan en büyük bir damga ki Bismillâh ‘Allah’ın adıyla’ dediğimiz bu kelime.

Madem bu kâinattaki, yeryüzü ve insan nevi damgaları birbirine hem yardım ediyor, hem dayanışma içinde o zaman bu Bismillâh tam olarak ne?

Bunu anlamaya çalışmak için Üstad Bediüzzaman’a soruyoruz. Bu Bismillah nedir bize bir anlatır mısın?

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilatıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin. (Sözler)

Devamın da birinci Söz de geçen Bismillah’ın manasını anlamaya çalışacağız.

Dedik ya Bismillah nedir dışarıda birine sorduğumuzda ne diyorlar?

-Kurân’da surelerin başına gelen ayet.. Ama besmelenin ayet olduğu konusunda da alimler arasında ihtilaf söz konusu, ‘bütün ayetlerin ve hayırlı işlerin başında olduğu’ da söyleniyor. Ama Risale-i Nur’da;

-Bismillah, her hayrın başıdır.

-Bismillah, İslam nişanıdır.

-Bismillah, bütün mevcudatın hâl dilleriyle sürekli olarak zikrettikleri bir tesbihtir, bir zikirdir. 

-Bismillah, büyük ve tükenmez bir kuvvettir,

-Bismillah, bitmez bir berekettir

Biz buna tahkiki iman etmek istiyorsak nerden anlayacağız? Bismillah’ı nerden bilip nereden okuyacağız? Dışarıdan bize bir örnek göstermesi gerekiyor ki aklımıza yatsın. Ha evet demek ki burada da Bismillah var diyelim. 

Eğer bunların hepsini anlamak istiyorsak ;

Şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

   Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin, tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur (gururlu). Mütevazii, bir reisin ismini aldı.  (Sözler)

Bir reisin ismini almak demek mesela ;  Eğer biz kul isek, örnekte ki askeriz. Var olan her şey bizim için potansiyel bir düşman vaziyetine girebilir! Çünkü biz Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışıyoruz, günahlardan muhafaza olmak istiyoruz. Ama gün içinde dışarı çıktığımız da her türlü günah ve haramlarla karşı karşıya kalabiliyoruz.

Kafamızı kaldırdığımız da  gözümüzle haram görebiliyoruz ya da nefsimizin  arzularına uyabiliyoruz ama biz asker olduğumuzu unutmadan ona göre davranmalıyız.

 Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı. Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu’t-tarîke rast gelse der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şakî def’olur, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur(gururlu), bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil hem rezil oldu. 

İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın . Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın. (Sözler) 

Bunu dünyalık hayatta şöyle görüyoruz mesela; trafikte polis durduruyor. Durdurulan kişi ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun? ‘ diye karşılık veriyor ve makamı yüksek birinin adını veriyor. Aslında bu bir nebze bizde de var. Bu örneği kötü ve ehli dünya olarak görüyoruz. Üstad Bediüzzaman bunun hayra olan yönünü bize gösteriyor. Kimin adını almalıyız? Şunun bunun ya da aklımız da mevkisi olan birinin değil, Allah’ın adını nasıl almalıyız?

Hepimiz bir seyyahız, yolcuyuz. İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. (Mesnevî-i Nuriye)

Bizde böyle bir yolculuğun içerisindeyiz. Bu yolculukta ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir merci lazım, bütün zarardan ziyandan bizi koruyacak bir isim..

Misal filmler de görüyoruz. Yol kesilme sahnesi olur. Birilerinin adı verilince düşmanlar bile dost oluyorlar.

 Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil hem rezil oldu. (Sözler)

Mağrur yani kendine güveniyor ‘Ben yaparım, ben ederim’ der. Dayanak noktasını bıraktı, tam tersi rezil ve zelil bir hale düşüyor.

 İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın. (Sözler) 

Biz hemen kendimizi  mütevazi olanın yerine koyduk değil mi? Ama burada Üstad Bediüzzaman ‘Ey mağrur nefsim’ diyerek aslında sen de bazen o gururlara giriyorsun diyor. 

  Mâlik-i Ebedî derken sonsuz malik olan Allah’ın adını alıyoruz ve Hâkim-i Ezelî derken de her şeyin Hâkimi her şeyi yöneten Rabbimizin ismini alıyoruz. O zaman başka hiçbir şeye hiç kimseye ihtiyacımız kalmıyor. Elhamdülillah.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. (Sözler)

Etrafımıza baktığımız zaman, hiçbir imtihana girmeden imana kavuşmuş ve imanı gerçekten tahkiki olmuş kullar var. Ama çoğunluk olarak illa ki bir imtihanın içine düşmüşüzdür. Bu sayede aczimizi anlayıp, haddimizi bilip o başı o secdeye daha samimi bir şekilde götürmüş olduk. 

  Bir çocuk ya da bebek düşünelim. Annesine: ‘Sen bana karışma. Ben kendi başımın çaresine bakarım. İstediğimi yaparım. ‘ diyebilir mi? Hayır ama o ağlaması ile merhamet damarını okşayıp annesine yaptırıyor. Büyüyüp acizlikleri gittikten sonra, bu kez anne bekliyor evladından aynı merhameti. 

 Bizde Allah’a karşı da acz ve fakrımızı gösterince onun rahmetini celbediyoruz.

Mesela elma için ağaca, maaş için patron, şifa için doktora mı dilencilik yapacağız?

Tabi ki de fiili dua için sebepleri de kullanacağız. Ama her zaman Allah’tan olduğunu bileceğiz. Bizim sonsuz bir aczimiz var ve sonsuz bir kudrete dayanmamıza Bismillah vesile oluyor.

 Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki askere kaydolur, devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır. (Sözler)

Misal; Hiçbir yere hiçbir şeye bağlı olmadan üç beş kişi teröristlerle savaşmaya gitse, nasıl bir ordu kadar kuvvetli olabilirler? Arkalarında bir devlet gücü olmadan kazanabilirler mi?

Hayatımızda da Allah diyor ki: ‘Kulluğunu yap, rızkına kefilim’ her şey zaten Allah’ın kontrolünde nefes almamız, kalbimizin atması gibi şuan hiçbiri elimizde değil.

 Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi? Evet, nasıl ki görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o, bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder. (Sözler)

Yukarıda verdiğimiz asker örneğindeki gibi devlet namına iş yapacak devletin adını alacak. Bir asker veya polis gelse kanun namına geldim deyip birini götürse hiçbir tepki vermeden onu takip etmemiz gerekir. Neden? Çünkü o devlet adına iş yapar. 

 Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç Bismillah der. (Sözler)

Burası çok güzel maşallah. Bir üzümün içinde minnacık bir çekirdek nasıl büyük kocaman bir asma oluyor düşünebiliyor muyuz? O çekirdek Allah namına ‘Rabbim büyümeme izin ver, insanlara rızık olmama izin ver ki onların seni zikretmelerine sebep olayım’ diye lisanı hâliyle der.

 Hazine-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki çeşit çeşit, pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak namına en latîf, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler, geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur. Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi o sert taş ve topraktaki köklerin kemal-i suhuletle (çok kolay şekilde) intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun (madde perestlerin) ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (as) gibi (Bir zaman da Mûsâ, kavmi için su arayıp Allah’a yalvarmıştı.) ‘Vur asânı taşa’ buyurduk.” Bakara Sûresi, 2:60.)   فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ 

emrine imtisal ederek taşları şakkeder. (Sözler)

Şöyle etrafımıza baktığımız da güneşin altında o yeşil yapraklar nasıl dayanabiliyor, biz bile bir yerden sonra dayanamıyoruz. Yazın en sıcak zamanda çıkan sulu sulu karpuzları düşünün. Bismillah ile oluyor. Ama biz Bismi den sonra farklı farklı isimler koyarsak çekirdek orada çürür. Başka isimlerle şirk koşmak olur. O zaman o çekirdek meyve verebilir mi?

Ve o sigara kâğıdı gibi ince, nâzenin yapraklar; birer aza-yı İbrahim (as) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونٖى بَرْدًا وَ سَلَامًا ( “Ey ateş, serin ve selâmetli ol.” Enbiyâ Sûresi, 21:69.)

âyetini okuyorlar. (Sözler)

SubhanAllah, İbrahim as.’ı düşünelim. Ateşin Hz. İbrahim as. yakmaması. Bazen bizi tesettürlü görüp ‘bu sıcakta yanmıyor musun?’ diye soranlara da maddeten yanıyor gibi görünüyoruz ama manen seriniz, yanmıyoruz elhamdülillah. Bizim tesettürümüz aslında bizi ateşten koruyor. Hz. İbrahim as. gibi..

 Madem her şey manen Bismillah der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah namına vermeliyiz, Allah namına almalıyız. Öyle ise Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız. Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiyat istiyor? Elcevap: Evet, o Mün’im-i Hakiki, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. 

● Başta Bismillah zikirdir.

● Âhirde Elhamdülillah şükürdür.

● Ortada, bu kıymettar hârika-i sanat olan nimetler, Ehad-i Samed’in mu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. 

Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise öyle de zâhirî mün’imleri medih ve muhabbet edip Mün’im-i Hakiki’yi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir. Ey nefis, böyle ebleh olmamak istersen Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm. (Sözler)

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

ŞÜKRETTİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR MUSUN?

Dersimiz şükürle alakalı olacak. 

Nasıl şükretmeliyiz? 

Şükrün gerekliliğini, ehemmiyetini anlamaya çalışacağız. 

Bizler insanlara yardım ettiğimizde fıtrat gereği bir teşekkür bekleriz. 

Örneğin; Anneler yemek yaptığında, çocuklar eline sağlık demezse, teşekkür etmezse, anneler o yemeği bir daha aynı heyecanla yapmaz. Bunu da çocuklara hissettirir ki çocuklar yanlış yaptıklarını anlasın. Doğru olan teşekkür ekmektir. Çünkü annenin bir kıymeti olması gerekir. Sana zamanını ayırmış ve seni düşünmüş. Bir karşılığı olmalı.

Bizlerde düşünelim. 

Hayatımızda neler var?

Nasıl nimetlendirilyoruz?

Allah bize nasıl bir kıymet vermiş? 

Önce bu kâinattaki yerimizi anlamaya çalışalım. 

Kendimize yukarıdan bakalım. Cisim olarak olduğumuz dairede 1 metrekare yer kaplıyoruz. 

Daireden daha yukarıya çıkalım. Yaşadığımız şehrin Türkiye’de kapladığı alanı düşünelim. Sonra Türkiye’ye Dünya’nın üstünden bakalım. Daha sonra Dünya’nın Güneş sisteminde kapladığı alanı düşünelim. Daha ileriye gidince Samanyolu galaksisi, diğer galaksiler…  

 Peki o zaman 1 metrekare yer kaplayan ben  nerde kaldım? Kâinatta yok gibiyim. İşte bütün bu yokluğun içindeyken, Allah bana diyor ki; “Hayır sen varsın ve halifesin. Bütün bu kâinatta sana hizmetkar olsun diye yaratıldı.”

Kainattaki her varlığın kendi görevleri var ve görevlerini yerine getiriyorlar. O zaman benim de görevlerim olmalı. 1 Metrekare kadarlık bir vücudum olabilir. Ama aklımın alamadığı kadar büyük olan bu kainat ve  içindeki her şey benim için yaratıldı. İşte Üstad bize bunu anlatıyor. Tefekkür etmeye çalışalım. 

Ey nefis, hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle, bütün mat’umâtı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur. 24. Söz

Rezzak ismiyle bize ihsan ettiği bütün nimetleri düşünün. Pazar tezgahlarında rengarenk olan meyveleri, sebzeleri düşünün.  Rezzâk-ı Kerim olan Rabbimiz tüm bunları bize karşılıksız olarak veriyor. Şu an büyük fiyatlarla aldığımıza bakmayın. Onu tablacı hükmünde olanlara veriyoruz. Asıl mal sahibi bu kadar büyük bir fiat istemiyor. 

Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû-yi zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur. 24. Söz 

Evet midemizin doymaya ihtiyacı olduğu gibi, gözümüzün, kulağımızın… özelikle ruhumuzun doymaya ihtiyacı var ve Allah bütün bu duygu ve azalarımız için ayrı ayrı nimetler yaratmış. 

Sonra, mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. 24. Söz 

Melekût (Ruh ve mânâ) âlemini açmış. Manevi olarak nefes aldırıyor. Mesela dünyada yorulan ruhunuz Allah’ın anıldığı bir ortamda nefes alıyor. Aynı nimetler o ortamlarda daha lezzetli geliyor.

Sonra, nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddî eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şamil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir. 24.Söz

İman nimetine gelmeden önce farkında olmadığınız bir nimetten bahsedelim.

Yutkunma refleksi: Bir gün boyunca yaklaşık 1000 defa çalışan bir sistem. Uyuduğumuzda bile çalışmaya devam ediyor. Bir yutkunma için 50 tane kas çalışıyor. 

Hangimiz çalıştırıyor? Bu sistemi kontrol edebilen var mı? ( Şu an yutkunuyor olmasın 🙂  

Kontrolün bizde olduğunu düşünün. 50 kası nasıl birlikte harekete geçireceğiz? Çok zorlanırdık öyle değil mi?  

 Şuursuzca sürekli yiyoruz ve gerisini hiç düşünmüyoruz. Üstadın söylediği gibi, Alıp ağıza koymaktan başka yaptığımız hiçbir şey yok. Mesela, lokmayı çiğnerken dilimiz onu top haline getiriyor. Ardından geriye doğru itiliyor. Yutak borusundan hızlıca geçiyor. O sırada soluk borusu ve ses telleri kendini kapatıyor. vs.. Sadece yutma ve yutkunma meselesinin bile ne kadar büyük bir nimet olduğunu anladık. Peki vücudumuzda olan bütün sistemi biz kontrol ediyor olsaydık? Muhtemelen büyük bir kaos olurdu. Bizim için yiyip, içmek bile hayal olurdu. Oysaki bizler bunun için hiç endişe duymuyoruz. Mesela bu yazıyı okurken kaç kez nefes aldığını biliyor musun? Nefes alıp verirken; “ya nefessiz kalırsam!” diye korkuyor musun? Hayır. Allah bunların hiçbirini bize düşündürmüyor. Çünkü kontrol O’nda. 

Risalede geçen bölümde dediği gibi sayısız nimetler önümüze serilmiş. Tefekkür etmek için küçük bir kısmını düşünelim. Bütün azalarımızın nimete ihtiyacı var. Mesela ciğerin oksijene, tırnakların kalsiyuma, gözün a vitaminine…  ihtiyacı var. Onlar fıtri olarak istiyor. Allah’ta gönderiyor. Bunların hiçbirini biz karşılamıyoruz. Hatta bazen zarar verip sistemi bozuyoruz. 

   Bunları fark etmediğimiz için sebepleri sürekli öne koyuyoruz. Bu yüzden asıl kaynağı göremiyoruz. Bunlar düşünülmediği için asrımızın en büyük hastalığı olan şükürsüzlüğe sonra şekvaya (şikayet) düşülüyor. 

  Sen sebeplere takılma! Çünkü ortada muhteşem bir fiil varsa muhteşem bir ilim vardır. Muhteşem bir ilim, bunu yapan muhteşem bir kudreti gösterir. 

Bunların hepsi bizi Allah’a götürür. 

Üstad, bizim dikkatimizi önce bu nimetlere çekiyor. Ve sonra şöyle devam ediyor: 

Sonra, imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.

Yani sevmeyi veriyor. Namazını kılıyorsan demek ki Allah seni seviyor. Sana Allah demeyi nasip ediyor. Seni huzuruna kabul ediyor. Kur’an-ı Kerim’i nasip ediyor. Ayetlerine muhatap oluyorsun. 

Bunlarda çok ayrı güzellikler. Bu dünyada dahi bunların lezzetini ihsan ediyor. Kıldığın namazdan, okuduğun Kur’an’dan muhakkak lezzet almışsındır. 

İşte, ey nefis, sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki buna da tembellik ediyorsun. 24. Söz

Bazen diyoruz: “Şu namazı aradan çıkarayım!”

Allah seni huzuruna davet ediyor. Bu kadar basit olabilir mi?

Namaz neydi? 

Miracın (Allah’ın huzuruna çıkmanın) hediyesiydi.

9. Sözde namazın manası ile ilgili çok güzel bir yer geçiyor:

Namazın manası, Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve tazim ve şükürdür. Yani, celaline karşı kavlen ve fiilen “Sübhanallah” deyip takdis etmek; 

Subhane Rabbiyel âla ve Subahene Rabbiyel âzimler ile: “Rabb’im sen bütün kusurlardan, noksanlıklardan münezzehsin.” diyoruz.

Hem kemaline karşı lafzen ve amelen “Allahu ekber” deyip tazim etmek; 

Yani Allahu Ekber diyerek, aciz ve fakir olduğumuzu, O’nun c.c. büyüklüğünü, her şeye yetecek kudreti olduğunu kabul ediyoruz. 

Hem cemaline karşı kalben ve lisanen ve bedenen “Elhamdülillah” deyip şükretmektir. 9. Söz

Namazın ne kadar önemli olduğunu anladık. 

24. Söz de geçtiği gibi; “Tembellik ediyoruz!” Bizim yapmamız gereken en büyük ibadet ve dinimizin direği olan namazda tembelliklerimiz,  yanlışlarımız var. Mesela “Namazımı kılıp aradan çıkarayım da  hayatıma kaldığım yerden devam edeyim.” Bütün bu nimetleri veren, seni huzuruna davet ediyor. Halife olan sana bu düşünceler yakışıyor mu?. 

Devamına da bakalım:

Halbuki buna da tembellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. 

Evet yarım yamalak kılsak bile namazdan sonra bir şeyler istiyoruz. Dua ediyoruz. Allah rahmetiyle bize: “Kulum sen nefsine, şeytana ve dünyalık işlere karşı namazını kıldın. Onlarla savaşarak huzuruma geldin.” diyor. Elhamdülillah bizi o nurdan boş göndermiyor. Şükretmemiz gerekirken, bir de bunun ücretini istiyoruz. 

Peki nasıl şükretmeliyiz? Öğrenelim. 

 “Şu küllî, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”

Evet ben halifeyim ama kâinattaki bütün ağaçlar çiçekler… lisân-ı halleriyle sürekli  şükrediyorlar. Şeytan onlarla uğraşmıyor. Ama ben sürekli yapamam. O zaman nasıl şükredeceğim?

Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikadla. 

Önce niyetimizi çok geniş, kapsamlı tutacağız. Sonra da imanımızı çok sağlam tutacağız.

Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” 

Aynen öyle de, sayısını bilmediğimiz kadar çok melekler, bitkiler, hayvanlar sürekli olarak ibadet halindedir. Zikirlerini yerine getiriyorlar. Çünkü nefisleri onlarla uğraşmıyor. Onların Allah’a sundukları hediyeler bizim sunabildiklerimizden çok daha fazla. Üstelik günahları yok. Bir de bizim günahlarımız, ertelediklerimiz var. O mahcubiyeti düşünün. 

Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”

İmanın verdiği bir kurnazlıktır. Allah’ım benim gücüm yetmiyor. Ben sana bir ağaç kadar ibadet edemem. Ama eğer gücüm yetseydi. Sana bütün mahlukatın ibadetini ve daha fazlasını verirdim. Allah bize bu kapıyı açmış. 

Peygamber Efendimiz’de  (S.A.V.)  Miraca çıktığında bize çok güzel bir yol açmış. Ettehiyyatü ile Bütün mahlukların yapmış olduğu tahiyyeleri, ibadetleri, şükürleri,  Cenab-ı Hakk’a sunuyoruz. Allah’ım sen bunların hepsine layıksın. Gücüm yetse bunların kat kat fazlasını yine senin için yapardım. Şimdi gördün mü küçük hediyen nasıl büyük bir kıymet aldı. 

Mesela 2 adam var. Biri zengin, bir fakir. Zengin olan 200 lira sadaka veriyor. Diğer ise cebindeki son 10 lirayı sadaka olarak veriyor. Hangisi daha kıymetli olur? 

İşte onun gibi bizler de bu ahir zamanda nefsimizle, şeytanla mücadele edip küçük işler bile yapsak daha kıymetli oluyor. İşte halife olmamızın sırrı.

İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.

Temsilde geçen padişahın hiçbir hediyeye ihtiyacı olmadığı gibi, Allah’ın da hiçbir ibadete, namazımıza, O’nun kusurlardan münezzeh olduğunu söylememize  ihtiyacı yoktur. 

Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.

   Bütün bu ibadetler bizim için verilmiş nimettir. Çünkü az bir işle büyük bir kâr elde edebiliriz. Namazımızı şuurlu ve güzel bir şekilde kılıp, Ettahiyyâtü lillâh derken, kime ne sunduğumuz idrak ederek okursak, ahirette meleklerin bile çıkamadığı yüksek mertebelere çıkabiliriz.

Külli şükür nasıl olur biraz anladık. Bütün bu nimetlere karşı  Rabbimizin istediği tek fiat:

ZİKİR –  FİKİR  –  ŞÜKÜRDÜR. 

Yutma ve yutkunma gibi çok basit nimetleri zikrettik. Onun dışında bize karşılıksız olarak sonsuz nimetler ihsan eden ve bizim cüz’i şükrümüzü bile kabul edip mükafatlandıran Rabbimiz, tefekkür edilip anılmayı, övülmeyi ve teşekkür edilmeyi hak etmiyor mu? 

Namazımızı muhasebe etmek için bu hakikatleri hatırlamamız gerekiyor. Bilsek bile tekrar etmeliyiz. Çünkü hakikatleri hatırlatmak, tekrar değil inşaadır! 

Bundan sonra nefsimize rağmen namazlarımızı dosdoğru kılmaya, Miraç hediyesi olan Tahiyyat’ı  şuurlu bir şekilde okumaya karar verelim.  Namaz bu dikkati, ehemmiyeti hak ediyor. Allah bizi bu yoldan ayırmasın. 

EMANETİ SAHİBİNE SATMAK

Dersimiz geçen haftaki şükür dersine biraz benzemekle beraber biraz da farklı bir ders olacak. Elimizdeki nimetlerin farkına varıp hem şükrederek hem de başka bir yöntemle sahip olduğumuz fani şeyleri bakalım nasıl bakiye sonsuza çevirebiliriz? Öğreneceğiz. 

Mevcudatın hiçbir cihette Vâcibü’l-vücud’a karşı hakları yoktur ve hak dava edemezler; belki hakları, daima şükür ve hamd ile, verdiği vücud mertebelerinin hakkını eda etmektir. Çünkü verilen bütün vücud mertebeleri vukuattır, birer illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise ademdir hem nihayetsizdir. Ademler ise illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz. 

Mektubat

Biraz anlaşılmaz bir cümle gibi geldi, hemen panik yapmayın, ilerisini okuduğumuzda adım adım anlayacağız. Bize verilen varlık mertebeleri üzerinde tefekkür edeceğiz.

1- Mesela, madenler diyemezler: “Niçin nebatî olmadık?” Şekva edemezler, belki vücud-u madenîye mazhar oldukları için hakları, Fâtır’ına şükrandır. 

Mektubat

Hiçbir varlığın Allah’a karşı şikayete hakkı yoktur. Biz yoktuk. Bize lütfetti ve bizi yokluktan varlığa çıkardı. Taş olsun toprak olsun maden olsun diyemez ki: “Neden ben bitki olmadım, hayvan olmadım, insan olmadım?” Tek hakkı şükretmektir.

2- Nebatat “Niçin hayvan olmadım?” deyip şekva edemez, belki vücud ile beraber hayata mazhar olduğu için hakkı, şükrandır.

Mektubat

Bitkiler de şikayet edemez. 

3- Hayvan ise “Niçin insan olmadım?” diye şikâyet edemez, belki hayat ve vücud ile beraber kıymettar bir ruh cevheri ona verildiği için onun üstündeki hakkı, şükrandır. Ve hâkeza kıyas et. 

Mektubat

Şimdi bunu nefsimize alacağız biz neyin şekvasındayız? Mesela; “neden bende yok, neden ona verilmiş de bana verilmemiş?” gibi bazen şikayet ediyoruz. 

Ey insan-ı müşteki! (Ey şikayetçi insan) Sen ma’dum kalmadın, vücud nimetini giydin, hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza…  

Mektubat

Biz yoklukta kalmadık, varlığa getirildik, cansız kalmadık, hayvan olmadık. Şu an biz iman ettiysek, namaz kılıyorsak, tesettüre girdiysek bize sonsuzu kazandıracak bir nimet verilmiş demektir. Bunu arayıp bulamayan çok insan var. Şu an bu satırları okumanı sağlayan bir göz sağlığın, akıl sağlığın gibi bir çok nimetin var.

Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek, imkânat ve ademiyat nevinde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenab-ı Hak’tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun?

Mektubat

Bu kısımda aklıma gelen bir sahabeyi anlatmak istiyorum:

Salebe diye bir sahabe var bu kişiye mescit kuşu diyorlar, fakir bir sahabe ve Peygamber Efendimiz (sav) den zengin olmak için dua istiyor. “Hem zengin olursam fakirlere de dağıtırım, daha çok sevap kazanırım.” diyor.

Peygamber efendimiz (sav) ise: “Şükrünü yaptığın az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır.” diyor

Ama Salebe ısrarla peygamberimizden bu duasını yine istiyor. Sonunda peygamberimiz (sav) duayı yapıyor, ondan sonra Salebe’nin koyunları çoğalıyor. O kadar çoğalıyor ki mescidden çıkmayan Salebe namazlara, hatta Cuma namazlarına bile gelemez oluyor. 

Peygamber efendimiz (sav) Salebe’yi soruyor cemaate, sahabeler de; “Malı o kadar çoğaldı ki mescide gelecek vakti yok” diyorlar. Bundan sonra Peygamber Efendimiz (sav): “Yazık oldu Salebe’ye” diyor.

Burada şu ayet aklımıza geliyor:

İsrâ Suresi 11. Ayet: İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.

Salebe’nin hikayesine devam ediyoruz: 

İleriki zamanlarda zekât âyetleri iniyor. Zekat memurları, malının kırkta birini yoksullara vermek için Salebe’ye gidiyorlar. Salebe onlara şöyle bir tepki veriyor : Çöl de aç susuz dolaşıp kazanan benim. Size ne oluyor ki benden gelip istiyorsunuz? Bu sizin istediğiniz haraçtan başka bir şey değildir! 

Mescitten, namazdan uzak olan Salebe artık zekatı da vermek istemiyor.. 

Peygamber Efendimize (sav) bu haber gidince: “Yazık oldu Salebe’ye” diyor. 

Sonrasında Salebe zekât vermek istese de kabul edilmiyor. 

Sahip olduklarımıza, şükrünü hakkıyla eda edemediklerimize ve de hala doymayan nefsimiz için istediklerimize bakalım. Acaba bu çağın Salebesi de ben olmayayım…

Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: “Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım.” diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer ne kadar büyük divanelik eder, divaneler dahi anlar. 

Mektubat

Bizlerin bu kadar nimeti var. Ama sanki elimizdekiler nimet değilmiş gibi, gözümüz hep yükseklerde, Elimizden gitmeden anlayamıyoruz. 

Nimetlere ilgi Risale-i Nur da şöyle bir vecize geçiyor:

“Nasıl bu nimete vâsıl oldun? Ne ile müstahak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suale çekileceksin.  Mesnevî-i Nuriye

Bu sorguya hazır mıyız? 

Şimdi dersin ikinci kısmına geçiyoruz, nimetleri faniden bakiye çevirmenin ikinci yolu neymiş bir bakalım, 6. Söz’e giriş yapalım:

“Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek sûretiyle satın almıştır.” Tevbe Sûresi 111. Ayet

Düşünelim bir padişah var ve çok zengin bir padişah, bir çiftlik veriyor, çiftliğin içinde lazım olan her şey var. O padişah öyle merhametli ki bir yaver gönderiyor elinde fermanla:

“Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır, pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masarifatını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levazımatı, ben deruhte ederim. Bütün vâridatı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr… 

Eğer bana satmazsanız zaten görüyorsunuz ki hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhude gidecek. Hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız. Hem o nazik, kıymettar âletler, mizanlar, istimal edilecek şahane madenler ve işler bulmadığından bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhafaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emanette hıyanet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasaret içinde hasaret…

Sözler 

Bu örneği biraz daha bize yaklaştırmak için farklı bir örnekle açmak istiyorum. Mesela çoğumuz kiralık evlerde oturuyoruz, belli bir miktar ödüyoruz vs. Düşünelim biz bu evde otururken ev sahibi diyor ki, hem senden para almayacağım, hem de sen bu evi bana sat karşılığında çok büyük miktar para vereceğim, hem de elektriğin, suyun, mutfak masrafların her şeyin benden. Hem de sen o evin bir odasında kendi çapında hediyelik eşya yapıyorsun ya, işte ona da kendi markamı basayım. 10 kat pahalıya satarsın. Böyle kar içinde kar… Tuhaf geldi değil mi? Aklımız almadı. İşte Rabbimiz de bize böyle büyük bir teklifle geliyor. Kabul etmeyenin aklına şaşmak lazım… Devam ediyoruz örneğe:

İşte ey nefs-i pür-heves! Şu misalin dürbünü ile hakikatin yüzüne bak. Amma o padişah ise ezel ebed Sultanı olan Rabb’in, Hâlık’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mizanlar ise senin daire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir. 

Sözler

Mesela; Biz gözümüze kaç para verdik? Nereden satın aldık? Ya da arasak bulabilir miydik? Evet protez göz var. Ama ne görüyor ne de tepki veriyor. Sadece süs gibi duruyor. Ama Allah gözümüzü bize bedava vermiş. Elhamdülillah. Biz sanıyoruz ki bizim, ama bizim değil.

“Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek sûretiyle satın almıştır.” Tevbe Sûresi 111. Ayet

Dedik ya bu nimetler bizim miydi? Hayır. Allah diyor ki bunları veriyorum bir de üstüne cenneti veriyorum.

Dünyada yaşayacağımız en fazla ömür ne kadar olabilir ki karşılığında sonsuz

cenneti veriyor Rabbimiz..

Ve o dalgalı muharebe meydanı ise şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem her şey elimizden çıkacak, fâni olup kaybolacak. Acaba bâkiye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken birden semavî sadâ-yı Kur’an işitiliyor. Der: “Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette güzel ve rahat bir çaresi var.”

Sual: Nedir? 

Elcevap: Emaneti, sahib-i hakikisine satmak. İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var. 

Sözler

Yoktuk var olduk, bir de cennete talip olduk. 

Ne kadar merhametli bir yaratan ki, verdiği nimetler ücretini ödeyemeyeceğimiz kadar çok olduğu halde bir de üstüne cennet veriyor. 

Fâni mal, beka bulur. Çünkü Kayyum-u Bâki olan Zat-ı Zülcelal’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkiye inkılab eder, bâki meyveler verir. 

Sözler

Bazen hayırlı bir işe başlarız ama sonuçlanmaz. Yine de Allah niyetimize göre sevabını veriyor. Allah için bir işe kalkıştık ama sonucu nihayet bulmadı ise de Allah ona sevap veriyor. Ne diyordu Peygamber efendimiz sav : “Ameller niyetlere göredir“. 

Devamına bakalım ömür dakikalarımızı Allah için sarf etmek etmek nelere sebep oluyor :

O vakit ömür dakikaları, âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fena bulur, çürür. Fakat âlem-i bekada, saadet çiçekleri açarlar ve sümbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyadar, munis birer manzara olurlar. Cennet gibi bir fiyat veriliyor. Her aza ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar. 

Sözler

Her azamızı Rabbimizin rızası yolunda kullandığımız zaman bin kat sevap oluyor. Azalarımızdan örnek verecek olursak yine Risale-i Nur ‘dan:

Mesela, akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir âlet olur ki geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifanesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner.  Sözler 

Dünyanın yükü ağırdır biz bu yükü kaldıramayız.  Üstüne birde Allah’a teslim olamayınca tevekkül edemiyoruz, Hasbunallahi ve nimel vekil diyemediğimizden, her yükün altında eziliyoruz. Ezildikçe yüklerimizi de ezildigimizi de unutmak için neler yapıyoruz? Bakalım:

Fâsık adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.

Sözler

Nefis yüklerden kurtulamadığı için dünyevî sarhoş edici şeylere gidiyor, eğlence ortamları, alkol.. Ama uyandığı zaman kendine geldiğinde ya da yalnız kaldığı zaman yine aynı yüklerin altında ezilmeye devam ediyor. Değişen bir şey olmuyor. 

Peki yükü gemiye bırakırsak ve her şeyi Allah hesabına yaparsak neler olur? Bakalım Risale-i Nur ne diyor:

Eğer Mâlik-i Hakiki’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. 

Sözler

Belki de bizlere cennet kapılarının bir anahtarı olur.

Mümin ve kâfir arasında yükü taşımanın ne kadar ağır olduğunu nelere sebep olduğunu görmek için okumaya devam edelim :

Hakikaten mü’min cennete lâyık ve kâfir cehenneme muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi; mü’min, imanıyla Hâlık’ının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir, hıyanet edip nefs-i emmare hesabına çalıştırmasıdır. 

İnsan zayıftır, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder. Bütün o aza ve âletlerin ibadeti ve tesbihatı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, cennet yemişleri suretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler. 

Sözler

Hesap anımızı düşünelim :

Önce günahlar geliyor ve artıyor. Günahlar ağır bastı. Terlemeye başladık değil mi? Ne yapacağız? Şimdi sıra Allah için yapılan amellerimiz de, namazlarımız, oruçlarımız geliyor. 

Sonra cebimizde kalan son parayı sadaka verişimiz geliyor. Öyle ağır basıyor ki şaşırıyoruz. Çünkü: Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.

Lemalar

Belki de bizi o zerre kurtaracak.. 

Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır birşey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar?

Yok, kat’a ve asla! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allah’a abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise, yalnız bir asker gibi, Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli. 

   “Yâ Rab! Kusurumuzu affet. Bizi, kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar, bizi emânette emin kıl. Âmîn!..” demeli ve O’na yalvarmalı… 

Sözler

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

İnayet-i Rabbaniye (Allah’ın Yardımı, İhsanı) 

Dersimiz, İnayet-i Rabbaniye yani Allah’ın inayeti hakkında olacak. 

İnayet: Allah’ın kâinat hakkındaki külli bilgisi ve takdiri anlamındadır. 

İnayet kelimesinin, ikram, yardım, ihsan, lütuf, iyilik, bağışlama gibi anlamları olduğu gibi özen gösterme, özel olarak ilgilenmek, önemsemek gibi anlamları da var.

  “Her güzellik, fayda ve iyilik Allah’ın varlığına işaret eder.” 

Kâinattaki İnayetin delili: Kainata, çevremize baktığımız zaman yağmurlar yağdırılıyor, rüzgarlar estiriliyor, denizler dalgalanıyor, nehirlerde sular çağlıyor. Arılar durmadan bal yapıp çiçek çiçek dolaştırılıyor. Karıncalar kendi görevlerini yapıyor. Örümcekler ağ örüyor… Etrafımızda olan  bütün bu olayların hepsi bir sistem içerisinde ve inayet altında gerçekleşiyor.

   Bütün varlıklar hayatlarından memnun bir vaziyette büyütülüyor. Özellikle yavrular birbirleriyle oynarken, koşarlarken hayatlarından memnun olduklarını anlıyoruz. Mesela hem insanlara, hem hayvanlara baktığımız da ilk doğdukları zaman bir rızık aramalarına gerek yok. Allah-u Teâla onları anneleri vasıtasıyla mükemmel bir süt ikramıyla rızıklandırıyor. İnsanlar olarak, hayvanların evlatlarına karşı olan merhametini gördüğümüz de lezzet alıyoruz. Bizi mutlu ediyor. 

   Bütün bunlar bir sistemin parçası olarak gözümüzün önüne geliyor. Kâinatın tamamına baktığımız zaman, kâinatta insanın hayran hayran baktığı muhteşem bir sistem var. Kâinattaki bu halleri izlememiz gerektiğine, bütün bu işlerde bir inayet olduğunu anlamamız için Kur’an-ı Kerim dikkatleri bu konuya çekiyor. Yani Allah bizi tefekküre davet ediyor. Sistem dediğimiz zaman nizam (düzen) kelimesini de kullanmalıyız. Kâinattaki hikmet ve inayet denildiğinde eğer hikmetin yanına inayet kelimesi gelmişse mutlaka burada bir sistem, bir nizam var demektir. 

İşte Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’de:

“Düşünmez misiniz!”  

“Akıl etmez misiniz!”  

“Bütün kâinat üzerinde akıl yürütmez misiniz!” gibi âyetleriyle bu inayeti bu kusursuz sistemi görüp düşünmemizi istiyor.  

Peki Kâinattaki sistem nasıl olmuş? Şöyle bir Bakalım: 

 De ki: “Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar…” ( isra suresi – 84 ) 

Bütün iyiliklerden, faydalı ve hikmetli işlerden bahsettiğimiz vakit, bu Âyet-i Kerime bize bu sistemi özetleyip anlatıyor. 

   Mesela arılar, çiçek çiçek dolaşır, bal yapar. Hem kendisi yer hem bize ikram eder. Arı bilmez ki yapmış olduğu bu işin kâinata büyük bir faydası var. Ama arının bunu bilmemesi bu sisteme zarar vermez. Onun görevi çiçekleri dolaşıp bal yapmaktır. Evet arılar olmazsa Dünya’da insan hayatı biter! 

Çünkü Arılar, yüz binlerce polen taşıyarak bitkilerin üremesini ve doğanın sürekliliğini sağlıyor. Bal arısının olmadığı bir sistemde, tükettiğimiz yiyecekler yok olurlar. Bitkilerin yok olması zaten her şeyi etkiler. Oksijen bile yeterince olmaz. İşte bu yüzden arılar olmazsa çok kısa bir zaman da insanlar da ölür. 

   Cenab-ı Hak arıya bunu zorla da yaptırmıyor. Onun içine bir şevk bir aşk koymuş. Arıların çalışmalarına bakarak bunu görebiliyoruz. İşlerini heyecanla yapıyorlar. İşte felsefenin içgüdü dediği şey aslında Allah’ın canlılara ilham etmesi, maalesef bunu göremiyorlar.

  Aynı şekilde yağmurlar yağarken yine o sistemin bir  parçası yağıyor. Yağmur nasıl yağacağını neye faydası olacağını bilmiyor. Bilmemesi sisteme zarar vermez. Cenâb-ı Hak biliyor ve yağmuru sistemin bir parçası olarak istihdam ediyor.  Daha sonra bulutlar,  rüzgarlar etrafımızda gerçekleşen bütün olaylara baktığımız zaman hepsi aynı şekilde bu sistemin bir parçası olarak istihdam ediliyorlar.  

   Bilmemeleri sisteme zarar vermez dedik. Nasıl zarar vermez? Bir temsille anlayamaya çalışalım. Bir saat düşünelim. Zamanı gösterir ama kendisi ne yaptığını bilmiyor. Aslında çok önemli bir iş yapıyor. Dünya’nın en akıllı insanı bile o saate bakarak işlerini düzenler. Evet saatin bunun farkında olmaması bizim o saatten yararlanmamıza engel olmuyor. Saati yapan kişinin bilinçli bir şekilde yapması yeterlidir. Aynen bu şekilde kâinattaki  tüm varlıklar, tüm canlılar, şuurlu olsun, olmasın, bilinçli olsun ya da olmasın fark etmez. Hepsi sistemin bir parçası olarak kendi görevini yapıyor. 

Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden, 

maslahatlardan bahseden bütün âyât-ı Kur’âniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellîsine mazhardır. 

Binaenaleyh, bütün mesalihin, fevaidin ve menafiin mercii olan ve kâinata hayat veren bir nizam, elbette ve elbette bir Nâzımın vücuduna delâlet ettiği gibi, o Nâzımın kast ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder.

(İşârât-ülİ’caz)

Kâinatta öyle muhteşem bir nizam, bir sistem var ki bütün faydalar, iyilikler, güzellikler… hepsi sistemin varlığından çıkıyor. Cenab-ı Hak bu sistemi kâinata koymuş ve devam ettiriyor. Kendi kendine böyle bir sistem oluşmaz! Bir yerde nizam varsa onun Nâzımı da 

(düzenleyeni de) vardır! Bir sistem varsa, o sistemi kuran şuurlu, bilinçli, ne yaptığını bilen biri olmalıdır.

   Demek biz faydalara, maslahatlara, iyiliklere, mutluluklara, yararlı işlere, hikmete…baktığımız da, onlara sistemin bir parçası olduklarını düşünerek bakmalıyız.  Oradan o sistemin kurucusuna, o nizamın Nâzımına mutlaka intikal ederiz. 

   Elma ağacından hasıl olan elmanın vücut bulması, elma ağacının intizamına ve hikmetine bakar. Yani elma ağacındaki intizam ve hikmet olmasa ya da bir noktası eksik olsa, elma ve elmadan elde edilecek nimet ve faydaların hiçbirisi elde edilemez.

   Meyveleri düşündüğümüz zaman, kupkuru ve şuursuz olan toprağın, çekirdeğin kendi kendine akıl edip: “İnsanlara faydalı olacak ağaca dönüşelim. Ağaçta da meyveler olsun. O meyvelerde de bizde olmayan renkler, tatlar olsun. İnsanlara hem lezzet versin. Hem de faydalı olsun.” diyerek ittifak etmeleri mümkün değildir. Hikmete uygun olmaz. Ancak Allah onları sebep yaparak, yoktan var edip, o kuru dallarla bize çok güzel nimeter, farklı farklı lezzetler ikram edebilir. 

   Dünya kendi etrafında ve Güneş’in çevresinde belli bir intizam ve hikmet ile dönüyor. Şayet bu intizam ve hikmet olmasa; mevsimler, gece ve gündüz ve bunlardan temin edilen hiçbir menfaat ya da nimetler elimize geçmez. Yani inayet, intizam ve hikmete bağlanmıştır.

   Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlahiye, kâinattaki riayet-i mesalih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saadet-i ebediyeyi ilân eder. Zira saadet-i ebediye olmazsa, kâinatta bilbedahe sabit olan hikem ve fevaide karşı mükâbere edilecektir.  

(Muhâkemat)

   Allah bütün nimet ve ihsanlarını intizam ve hikmet ile bize ikram ediyor. İntizam ve hikmet ise intizamin ve hikmetin sahibi olan Nâzım ve Hakîm bir zâtı bize gösterir. İntizam ve hikmet tabiat ve tesadüfün en büyük düşmanıdır. Zira intizamın ve hikmetin olduğu bir yerde tesadüf ve kör tabiatın işi olamaz. Bu da intizam ve hikmet sahibi bir Zatı kör gözlere kati olarak gösterir ve ispat eder. Bu sebepledir ki, Kur’an en çok kâinattaki o muazzam intizama ve hikmete dikkat çekerek Allah’ın varlığını ve birliğini ispat ediyor.  İnsanların nazarlarını ve dikkatlerini özellikle intizama ve intizamdan çıkan fayda ve hikmetlere çekiyor. Ta ki herkes Hakîm  ve Nâzım bir zatın varlığını görsün ve bilsin.

    Nizam, hikmet ve inayet zincirin halkaları gibi birbiri ile bağlıdırlar; biri, diğeri olmadan olmaz. İşte böyle bir inayet ve hikmet, ahireti getirmemekten münezzehtir. Zira ahiret olmazsa, kainattaki bütün hikmetler abesiyete inkılap eder. Demek hikmeti hikmet eden, saadet-i ebediyedir.

Hem maişet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki, en küçük bir arzu-yu kalbimizi, bizi istihdam eden Sahib-i İnâyet tatmin etmek için, fevkalme’mul bir surette ihsan ediyor, ve hâkezâ… İşte bu hal gayet kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rıza dairesinde, hem inâyet altında bize hizmet-i Kur’âniye yaptırılıyor. (Mektubat)

Burada düşündüğümüz zaman, Allah gerçekten insanı yaratıp bırakmıyor. Bizler “İnayet altındayız” diyoruz. Hakikaten her an Allah’ın İnayeti altındayız. Damarlarımızda kanın dolaşması, her nefes alıp verişimiz, Allah’ın bizimle her an ilgilendiğini gösteriyor. Mesela benim bir ihtiyacım var. Aynı zamanda başka birininde ihtiyaçları var. Allah-u Teâla, sen bekle önce diğer kulumun isteğini vereyim. Sonra seni dinlerim demiyor. Her an, her dakika, seni görüyor ve dinliyor. 

  Çoğu zaman başımıza bir bela, bir musibet geldiği zaman şoyle bir vesvese geliyor:

“Allah beni görmüyor mu?” 

“Duymuyor mu?” 

“Şu an canımın yandığını bilmiyor mu?”

“Neden bana yardım etmiyor?” gibi vesveseler geliyor. 

Halbuki Allah-u Teâlâ bizi her an görüyor. İçinde olduğumuz durumdan da haberdar. Ama bizden bu musibetin hikmetini anlamamızı istiyor. 

   Bizler inayeti doğru bir şekilde istemeliyiz. Öncelikle inayeti isteyip Allah-u Teâlâ’ya sığınmamız gerekiyor. Daha sonra da Allah bazen bize inayetini musibetle gönderiyor. Ama biz farkına varamıyoruz. Bu dünyaya  ait olmadığımız için, Allah-u Teâlâ, bizler dünyaya daldığımızda musibetler ile bize: 

“Sen buraya ait değilsin! Asıl yurdun âhiret! Kendine gel!” diyerek uyarıyor. Aynı zamanda yardım istememizi de istiyor. Çünkü insan dünyaya daldığında veya her şey yolunda gittiğinde duayı en büyük vazifesini unutuyor. İşte musibet geldiğinde daha çok dua ettiğimiz için Allah’a yaklaşmış oluyoruz. Ve bunların farkına vardığımız zaman o musibetlerde hafifliyor. 

   Bazen de bizim musibet sandığımız olaylar, zâhiren musibet olarak görünüyor. Aslında daha dünyadayken bile o olaylar bizim için hayırlı olmuş oluyor. Bunun küçük veya büyük örneklerini hayatımızda bir çok kez görmüşüzdür. Yaşadığın en kötü olayı düşün. İlk başta kötü görünüyor başta kalbin, belki nefsin bunu kaldırmıyor. Ama daha sonra bunun altındaki hikmetleri görünce belki de imanına, tekrardan Allah’a yaklaşmana vesile olacak. Bunları düşününce, o  yaşadığın şey evet canını hâla yakıyor. Âma o inayeti de görebiliyorsun. 

  Zaten buraya ait olmadığımız için buraya alışmamız da pek mümkün değil. Ama bazen gafletle dalıyoruz. Aslında dünyadan sadece geçiyoruz. Çok fazla önem verdiğimiz zaman, bağlandığımız zaman Allah-u Teâlâ bize Rahmetiyle hatırlatıyor. Ne yazık ki insanların bu konuda şöyle bir sıkıntısı var. Mesela dünyaya dalmış bir insan  düşünelim. Başına bir dert ya da bir musibet geldiğinde ilk önce kendi yöntemleriyle çözmeye çalışıyor. Sonra baktı olmuyor. En son çare olarak Allah’tan yardım istiyor. Oysa ki insan acizdir. Allah’ın yardımı olmazsa hiçbir işini halledemez. Başta nefis kabul etmese de sonunda aklımız başımıza geliyor. Israrla Allah’tan yardım istiyoruz. Allah rahmetiyle yardım ediyor. Ama biz yine unutuyoruz ve o an ki samimiyetle devam etmiyoruz. 

   Bazen de Cenab-ı Hakk farklı bir şekilde imtihan eder. Mesela sana aile, eş, çocuk, meslek, güzellik gibi bir çok nimet veriyor. Her şey yolunda sen de imanlısın, müslümansın. Daha sonra senin elinden bunlari teker teker alıp bakıyor. Kulum hâla aynı noktada mı! İmanı hâla aynı seviyede mi? 

   Bütün bu imtihanlar ile Allahu Teala’nın bizi ne kadar çok sevdiğini anlıyoruz. Çünkü Allah’ın bizim ibadetlerimize, tefekkürümüze, duamıza ihtiyacı yok. Sırf bizim için, sonusuzu kaybetmeyelim, bu dünyaya alışmayalım, Cennet gibi bir saadet-i ebediyeyi kaybetmeyelim diye bizi imtihan ediyor.

   Eğer bunları idrak edebiliyorsak şükürler olsun.

“Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlersek, bizi onunla hesaba çekme.” (Bakara suresi – 286 )

Madem bizler inayet altındayız. Elbette kemal-i sabır içinde şükretmeliyiz. Ya Rabbi! huzuruna geldik ve senden inayet istiyoruz. Bizlerden inayetini esirgeme.  Amin.

Dertlerinin Asıl Sahibi Kim?

Dersimiz: Sabah ve akşam çektiğimiz bir zikrin bize verdiği müjdelerle ilgili olacak.

Yirminci Mektubun 1. Kısmında:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ 

   Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivayet-i sahihada ism-i a’zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhidiyenin on bir kelimesi var. Her bir kelimesinde hem birer müjde ve beşaret, hem birer mertebe-i tevhid-i rububiyet, hem bir ism-i a’zam noktasında bir kibriya-i vahdet ve bir kemal-i vahdaniyet vardır.

Bu büyük ve ulvi hakikatlerin izahını sair Sözlere havale edip bir vaade binaen, şimdilik mücmel bir hülâsa suretinde “İki Makam”, bir “Mukaddime” ile ona bir fihriste yapacağız.

Mukaddime

“Kat’iyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır.”

   Yaratılışımıza baktığımız zaman sürekli bir amaç, bir neden arıyoruz. “Bu kadar mahlukatın yaratılmasının sebebi nedir?”
“Ben neden yaratıldım?” diye soruyoruz.

Rabbimiz bize direkt âyet-i kerimesinde cevap veriyor;

Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. 

[Zâriyât – 56]

Peki iman etmeden kulluk olur mu?

İnanmadığını bir Allah’a kendini kul kabul etmiyorsun ki, O’na  ibadet edesin. O zaman inanamayan ibadet edemez. Çok basit bir denklem.

Allah’a imanın, hilkatin en yüksek gayesi olduğunu söylüyor.

Aklımıza şöyle bir soru gelecek: 

Tanımadığım bir Allah’a nasıl inanabilirim!?

Tanımadığım bir Allah’ı nasıl sevebilirim!? 

Evet bu mümkün değildir. En basitinden yoldan geçen birini gördüğümüzde onu tanımadığımız, için hâliye sevemeyiz.

“Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır.”

Marifet tanımak bilmek demektir. Allah’ı tanımak.

Mesela en yakın arkadaşını ya da kardeşini biraz anlatmanı isteseler, anlatırsın. Sevdiği şeyler, sevmediği şeyler, nasıl biridir… diye  belki yarım saat anlatırsın. 

Ama şöyle bir nefsimize dönüp soralım. 

Ben yarım saat Allah’ı anlatabilir miyim? 99 Esmasının kaç tanesini biliyorum? Çok az değil mi? Demek ki Allah’ı yeterince tanımıyoruz. Tanıyamadığımız içinde yeterince sevemiyoruz. Hakkıyla sevemediğimiz için hakkıyla kullukta yapamıyoruz. 

   Oysaki Rabbimizin ayetinde:

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

diyordu. Buradaki kulluğu da sadece ibadet olarak düşünmeyelim. Kulluğu çok geniş kapsamlı olarak düşünmek gerekir. 

   “İnsaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.”

Ben iddia ediyorum. Allah’ı hakkıyla yani en azından bir nebze bile olsa tanımaya çalışsak, Allah’ı sevmemek imkansız!  

Çünkü; Allah’ın bu kadar merhametini, nimetlerini, bu kadar ikramlarını, ihsanlarını görüyoruz.

Mesela sen birine sürekli hediye alsan, mutlu etsen ve buna rağmen o kişi seni tanımak istemeden sana; “Ya senden mi sanki bu hediyeler, zaten kendiliğinden geliyor.” derse sinirlenirsin. Belki o kişinin yüzüne bile bakmazsın. 

Bir de Allah’ın, O’nu İnkâr edenlere bile hâla verdiği nimetleri düşünün. Rahmaniyet esmasını hâla onlara gösteriyor.

   Şimdi Allah’ı tanıdık. Tanıdıktan sonra da Allah’ın izniyle sevdik.

Marifetullah ve Muhabbetullahı bir misalle anlamaya çalışalım.

Marifettullahı bir okyanus gibi düşünelim.

Bildiğimiz gibi Rabbimizin kelamını yazmak için bütün okyanuslar mürekkep olsa yine de onun kelamını yazmaya yetmez. Allah’ı tanımak da  öyledir. Yani ne kadar tanıyabilirsin ki?

Allah’ı en iyi tanıyan kimdir? Peygamber efendimiz (s.a.v.)’dir. Bizzat Cemalullaha mazhar olmuştur.  

   Evet Allah’ı tanıdıkça sanki marifetullah okyanusuna giriyorsun. Muhabbetullah da o okyanusun dibindeki hazineler gibi.. 

O hazineyi yani Muhabbet hissini düşünelim. Mesela bir insanın çocuğuna, kardeşine, annesine, babasına olan sevgisini düşündüğünde bir lezzet alıyorsun değil mi? Sevmek çok güzel bir şey. 

   Bir de Allah’ı sevince aldığın lezzeti düşün. Çünkü kalbin zaten onun için yaratılmış. Sen kalbini fıtratına yöneltiyorsun. Eşsiz bir lezzet almaz mısın? 

   Şimdi dışarıdaki insanlar medreseleri sıkıcı bulur. “Sürekli Kur’an okuyorsun, ibadet ediyorsun. Yani insan azıcık eğlenmek ister.” diyorlar. Hâlbuki sen medreselere gittiğin, Allah’ı andığın vakit o manevi lezzeti alıyorsun. O dışarıdan bakarak bu lezzeti göremiyor.

   Evet Allah’ı tanıyorsun, seviyorsun ve bunun lezzetine de varıyorsun. 

Çünkü aklını, kalbini fıtratına göre kullanıyorsun. Ruhunu zaten O’na Allah (c.c.) yöneltiyorsun. 

   “Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.”  

Ruhun o muhabbettullah içinde lezzet alıyor. 

“Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet…”

   Bu dünyada lezzet istiyorsak haram olmayan yerlerde aramalıyız. Haram lezzet hakkında Üstad ne diyordu. “Bir üzüm yedirir yüz tokat vurur.” O zaman ben bu dünyada hakiki saadet istiyorsam. Allah’a yönelmeliyim. Başka yolu yok. Çünkü her şey fani her şey bırakıp gidiyor.  

   Şu an ahirete imanınızın olmadığını düşünün. Vefat etmiş sevdiklerini bir daha göremeyeceksin. Toprak olacaklar. Gerçekten çok acıklı bir durum.

   İşte iman olmayınca bu kadar elemlere maruz kalıyoruz.

   O zaman  benim hakiki saadetim neredeymiş bakalım:  

“Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz.”

Yani hakiki saadet ve hâlis sürur…  Allah’ı tanımak ve sevmenin dışında bulunamaz. Çok zor. Bulduğumuzu sanarak sadece kendimizi kandırıyoruz. “Onlar onsuz olamaz!”

   “Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara ya bi’l-kuvve veya bilfiil mazhardır.”

Bakın Allah’ı tanımak ve sevmekle nelere mazhar oluyoruz. 

● Sonsuz saadete  

● Nimete

● Envara (nurlar)

● Esrara (sırlar)

Ya potansiyel ya da bizzat mazhar oluyoruz. İnşâallah bunlara bizzat mazhar olacağız. 

“Onu hakiki tanımayan, sevmeyen nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten müptela olur.” 

Gerçekten Allah’ı hakkıyla tanımayan biri bir imtihanla çöküyor. Çünkü o arka plandaki Allah’ın hikmetini, rahmetini göremiyor. 

   Evet belki zâhiren musibet görünen şey aslında bizim için hayırlıdır. Allah’ın bizim için neler hazırlandığını bilmiyoruz. 

   İşte böyle düşünmediği için, şöyle düşünmeye başlıyor. Hâşa “Allah beni yeterince tanımıyor. Benim iyiliğimi istemiyor. Benim başıma bütün bu musibetleri veriyor. Zaten beni cehennemine atmak istiyor.” Hâşâ. Çok saçma geldi değil mi?

   Hâlbuki Allah âlim-i mutlaktır. Her şeyi biliyor. Ezeli makamından her şeyi görüyor.

Senin ne yaşayacağını, hatta o cüz’i ihtiyarın ile  gideceğin yolların sonuçlarını, o sonuçlardan alacağın sevap ve günahlarını biliyor. 

Ahirette gideceğin yeri bile şuan bilmiyor mu? Zaten Allah zamana bağlı değil. Zaman içinde sıkışmış olan biziz. 

   Allah senin her adımını, her nefesini, kalbinin her atışını biliyorken, dertlerinden habersiz mi sanıyorsun? 

  Peygamber efendimiz (s.a.v.) o kadar imtihanlar yaşarken de biliyordu değil mi? 

“Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz (sonuçsuz, neticesiz) bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder.” 

Şimdi dünyada intihar oranlarına bakıldığında, genelde dünyanın en zengin ülkelerinin üst sıralarda olduğunu görüyoruz.

   Baktığımız zaman maddiyat olarak her şeyleri var. Belki dünyanın en zengin insanı ama Allah’ı yok. Yaşadığı hayatta bir mana, gaye  bulamadığı için diyor ki: “Evim, arabam, şirketlerim var. Kısaca her istediğimi yapıyorum. Peki hayatın amacı bundan mı ibaret? Bu kadar mıydı? Ee bundan sonra ne yapacaksın? Benim hayatımın gayesi bu muydu?” 

İşte orda boşluğa düşüyor. Hayır bu kadar basit olamaz hayatının gayesi senin hayatından daha değerli olmak zorunda! 

   Benim hayatımdan daha değerli ne var? Allah’ın rızası var.  Allah’ın  rızasını kazanmak, yaratanın seni niçin yarattığını bilip ona yönelik yaşamak insanı diri tutar. Yoksa hepimiz çökeriz.  

   Mesela benim bir sürü gayem var ve hiçbirine ulaşamadım. Ee intihar edeyim o zaman, yaşamanın bir manası yok(!)

“Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa mâlikini bulmazsa ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa mâlikini tanısa o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh (dehşet veren) dünya, bir tenezzühgâha (seyir ve gezinti yeri) döner ve bir ticaretgâh olur.” 

11. Sözde dünyadan bir saray olarak bahsedilir. Rabbimiz o sarayı bizim için yaratmış. Bize de bu sarayı neden yarattığını ve neden bu saraya geldiğimizi öğrenmemiz için Yâver-i Ekremini yani Peygamber Efendimizi (sav) göndermiştir. 

   Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm adeta bize şöyle hitap ediyor: 

“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla (kâinatta gösterdiği şeylerle) ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız.”

Güzelce tanımaya nasıl çalışabilirim? 

Tamam bir Allah var. Bende biliyorum. Yeter mi?

Evet Allah varda nasıl bir Allah’a inanıyorsun?

   Mesela hiç İslamiyetle tanışmamış bir insan, yanımıza gelip; “Tamam sen bir tanrıyı kabul edip, Allah demişsin. Peki nasıl bir Allah’a inanıyorsun?” dediği zaman ne diyebiliriz? 

O zaman ilk önce ben tanıyacağım ki başkalarına da anlatabileyim. 

   Yani biz müslümanlığı, Köşeye çekilip ibadetlerimizi yapıp, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyerek yaşayamayız. Sahabelerde böyle bir şey yok. Onlar (radıyallahu anhüm) öğrendikleri bir kaç ayetle Çin’e kadar gidiyorlardı. Peygamber efendimizin bir muhabbetiyle müslüman olup, hemen ardından cihada katılıp şehit olan var. 

   Bizler duramayız! O zaman öğrendiklerimizin muallimi, bilmediklerimizin talebesi olacağız. 

  “Hem şu tezyinatla (süslemelerle) kendini size sevdirmek istiyor.”

Sadece gökyüzüne baktığımız zaman bile ne kadar zevk ve lezzet alıyoruz.

  “Siz dahi onun sanatını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz.:

Burada Allah’ın bize olan sevgisinin karşılığında neler yapmamız gerektiğini söylüyor.

   “Hem şu görünen in’am (nimetler) ve ikramlar ile size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz.”

Evet şükür kelimesine bir dipnot geçelim.

Sizce şükür Elhamdülillah deyip geçmek midir?

Hayır. “Her nimetin şükrü kendi cinsindendir. Mesela ben bir ilim öğrendiysem bunun şükrü onu başkalarına anlatmaktır.

  “Hem şu kemalâtının âsârıyla manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususi hâtem, birer taklit edilmez turra koymakla her şey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz (benzersiz), nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz.”

 Yarattığı her şeyde kendini tanıttırmak istiyor.  Kendi mührünü bırakmış. Yaratılan her şey; “Beni Allah yaratmıştır.” diye haykırıyor. 

   Çünkü yaratılan en ufak bir şeyde bile derinlere girdikçe daha derin ince detaylar çıkıyor. Mesela bir anatomi dersine giriyorsun. Oradan insan anatomisine, sonra göze, gözün içeriğine, onun içindeki sinirler, ondan sonra hücreler, atom parçacıkları… yani bitmiyor. Uçsuz bucaksız bir sanat, bir ilim..

   Ve bütün bunları gözünle görüyorsun. Çünkü insanlık ilerlemiş ve bu incelikleri görmeye başlamış. 

   Ama maalesef bunu yanlış yere yorumluyorlar. Tabiat diyorlar. “Doğa ananın bize hediyesi” diyorlar.  Biliyorlar ama sadece malûmat sahibi oluyorlar. Devamı gelmiyor. 

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ  zikrinden bir kaç kelimeyi açıklayacağız:

BİRİNCİ MAKAM

Şu kelâm-ı tevhidînin on bir kelimesinin her birinde birer müjde var. Ve o müjdede birer şifa ve o şifada birer lezzet-i maneviye bulunur.

Birinci Kelime

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  da şöyle bir müjde var ki:

“Hadsiz hâcata (ihtiyaca) müptela, nihayetsiz (sınırsız) a’danın (düşmanların) hücumuna hedef olan ruh-u insanî, şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad (yardım noktası) bulur ki bütün hâcatını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar…”

Sadece La ilahe illallah dan bahsediyoruz.

“..Ve öyle bir nokta-i istinad (dayanak noktası) bulur ki bütün a’dasının (düşmanlarının) şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mabud’unu ve Hâlık’ını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, Mâlik’i kim olduğunu irae eder (anlar). Ve o irae ile kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.” 

Buradaki vahşet-i mutlaka kelimesi gerçekten çok ağır bir kelime.  Vahşet-i mutlaka tam bir yalnızlık demek. 

   Mesela Az önce bahsettiğimiz insanlar, bütün imkanlara sahipler. Maddi olarak her şeyleri var. Ama neyi yok? Allah’ı yok. Allah’ı bilmiyor, tanımıyor. 

  Çoğunlukla o bahsettiğimiz insanlar yalnız yaşar. Kendini o kadar yalnız hissediyor ki: “Şurada ölsem kimse beni bulamaz. Belki üç beş gün sonra birileri kokudan rahatsız olacak cenazemi öyle kaldıracaklar.” diye düşünüyor.

  Onların gözünden düşünürsek; uzaydaki bir gök taşından tut, Covid-19’a kadar yani mikroskopla bile görmediğimiz küçücük bir virüse kadar her şey sana bu kadar düşmanken, sana kim yardım edecek? 

   Bu kadar açlık var. Ekonomik kriz, hastalıklar vs…  Mesela gezegenleri çevirenin Allah olduğunu bilmezse, bu gezegenimiz bir gün bir yere çarparsa diye ondan bile korkacak. Bunların hepsinden korkup titriyor. 

   Bu kadar yalnız hissederken, insanı ne kurtaracak? 

La ilahe illallah. Allah’tan başka ilah yoktur!  

   Artık Allah’tan başka sebeplere tesir verme. Onların bir tesiri yok. Bütün bu yaşadıkların Allah’ın yönetiminde. 

   Mesela Covid-19; bazı insanlar ufak bir soğuk algınlığıyla geçiriyor. Aynı virüs başka bir insanı öldürüyor. Madem bu kadar ölümcül bir virüs, niye hepimizi öldürmedi? Çünkü eceli geleni, sırası geleni öldürdü. Sebepler perdedir. Bizi öldürmedi.

   Her şey Allah’ın kontrolünde. Bunu bildiğimiz zaman o vahşet-i mutlakadan o aşırı yalnızlık hissinden, hüzn-ü elîmden yani çok derin ve acı veren bir hüzünden bizi kurtarır ve ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder. 

  Ebedî bir ferah, ruhun ferahlıyor. Bir Allah diyorsun. Bütün yüklerini atıyorsun. Sürekli dünyalık işlerle uğraştın yoruldun. Sonra bir abdest alıyorsun. Ferahlıyorsun. Namaz kılıyorsun. Secdeye giderken üzerinden bütün yükler gidiyor. “Hasbünallah ve nimel vekil.” diyorsun.

   Şimdi, “Kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.” 

Bu kısımla ilgili bazı sûre meâlleri okuyalım. Âyetleri okurken az önce tahayyül ettiğimiz o yalnızlık hissini düşünelim. O hissiyatla okuyalım.

“Yemin olsun, kuşluk vaktine; Kararıp sakinleştiğinde geceye ki; Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.”

[ Duhâ Sûresi – 1-2-3 ]

Düşünsene öyle bir yalnızlık hissi içindesin, insanlık hali, insanın bazen depresyonun dibinde olduğu zamanlar oluyor. Allah bunları sana söylüyor. “Rabbin seni bırakmadı. Senden vazgeçmedi.”

 ●  Elbette işin sonu senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır. 

 ● Rabbin sana mutlaka lutuflarda bulunacak, sen de memnun olacaksın. 

 ● Seni yetim bulup barındırmadı mı?

 ● Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi?

 ● Ve seni yoksul bulup zengin etmedi mi?

 ● O halde sakın yetimi ezme!

 ● El açıp isteyeni de sakın boş çevirme!

 ● Rabbinin lütuflarını şükranla an.

 [ Duha sûresi ]

   Peygamber Efendimiz (s.a.v.) o kadar zorluklar yaşıyor ki, Rabbim onu teselli ediyor. Onu teselli ederken bizi de teselli ediyor. Sonuçta Kur’an hepimize indi ve hala inmeye devam ediyor.

   Mesela bir olay yaşıyorsun sonra bir âyetle karşılaşıyorsun. O ayet sana o an iniyor. O anda Allah o ayeti okumanı istiyor. Hiçbir şey başıboş değil ki, Kaderde, Allah’ın yazısında başıboş bir şey olsun.

  Bir de İnşirah sûresi’nin meâline bakalım. 

  “Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Ve senin şanını yüceltmedik mi? Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık var. O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul. Ve yalnız rabbine yönel.”

[ İnşirah sûresi ]

   Gerçekten insanın sırtından yük alan ayetler. İnsanı rahatlatıyor, ferahlatıyor. Elhamdülillah. 

Dördüncü kelime 

لَهُ الْمُلْكُ    

Şimdi biz genel olarak şöyle bir hata yapıyoruz. Her şeyi kendi üzerimize alıyoruz. Kendi yükümüz zannediyoruz. 

    Misal; “Dertler benim, evi ben geçindiriyorum. Sınavları ben vereceğim. Bu kadar dertle ben uğraşıyorum.” diyerek bütün yükü üstlenmiş olduk.

   Ama doğrusu neymiş bakalım.

لَهُ الْمُلْكُ  

Yani, mülk umumen onundur. (Tamamen Allah’ındır.) Sen, hem onun mülküsün hem memlûküsün hem mülkünde çalışıyorsun. 

Gerçek manada bana ait olan ne var? 

Bu yaşadığım dünya mı benim? Evim, arabam mı benim? Evladım mı benim? Bedenim mi benim?… Hayır, hiçbir şey benim değil. Hepsi Allah’ın mülkü, bende onun mülküyüm ve kuluyum. 

Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor: 

   “Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azap çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik, hem Kadîr’dir hem Rahîm’dir.” 

Evet mülk Allah’ındır. Ama nasıl bir Allah’ın? 

  O Mâlik bizim sahibimiz olan Rabbimiz, hem Kadîr’dir. Her şeye gücü yeter. Sen hâşa aciz birinden yardım istemiyorsun. Allah’ın her şeye gücü yeter. Biz sebeplere bağlıyız. Allah sebeplere bağlı değil. O’nun için her şey mümkündür. 

  Hem Rahîm’dir. Merhametlidir.

Merhameti şöyle düşünelim. Diyelim ki bir suç ya da hata işledin. Baktığımız zaman bütün insanlar sana düşman oluyor. Ama annene gittiğin zaman yine seni bağrına basar. “Benim evladım hataya düşmüş.” der.  Ne olursa olsun seni kabullenir. Herkes sana sırtını döner. Ama anneler kolay kolay vazgeçmez. 

   Peki senin Rabbin annenden daha mı merhametsiz?  O annenin merhameti, Allah’ın merhametinin yanında okyanustan bir damla bile değil. O damla bile olmayan merhamet, senin anneni bu kadar merhametli yaparken, Rabbinden niye şüphe duyuyorsun? Niye şüphe duyuyoruz? 

  Allah’ın merhametini biraz daha anlamak için, şu Âyet-i Kerimeye bakalım. 

   De ki: “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”

[Zümer Sûresi – 53]

Rabbimiz bize söylüyor. 

  Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) amcasını şehit eden, onun kalbini düşmanlara veren bir Vahşi vardı. Sonradan müslüman oluyor ve Hz vahşi oluyor. Ona bu âyet söyleniyor. Bize neden söylenmesin. Allah’tan ümidimizi kesemeyiz. Zaten başka bir kapımız yok. 

“O Mâlik, hem Kadîr’dir hem Rahîm’dir; kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safayı bul.”

Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; cefasını değil, safasını çek.

   Risale-i Nur’da meşhur bir örnek var. 

İki adam gemiye biniyorlar. Birisi valizlerini sırtına yüklenmiş. Diğeri valizini gemiye bırakıp oturuyor. Bakıyor o yüklerini taşıyan adama ona: 

– Sen ne yapıyorsun? Bu gemi beni de, benim yüklerimi de taşıyor. Sen niye böyle eziyet çekip yüklerini taşıyorsun? 

O adamda: 

 – “Yok ben gemiye güvenmem. Kendim taşırım.” diyor.

   İşte biz de dünyanın bütün derdini sırtımızda taşıyoruz. Allah’a güvenmiyoruz. Hâlbuki Allah, bütün bu gezegenleri çeviriyor. Büyüklüğünü hayal dahi edemediğimiz, aklımıza sığdıramadığımız kâinatı yönetiyor. 

   Allah bu kadar şeye Kâdirken, sen sanıyor musun ki senin derdini çözemeyecek ya da senin derdinden habersiz!? 

   O zaman bu yüklerin hepsini gemiye atacağız. Bu gemi hepimizi kaldırıyor. 

“Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; cefasını değil, safasını çek. O, hem Hakîm’dir hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevla görelim neyler, Neylerse güzel eyler.” de, pencerelerden seyret, içlerine girme.”

El Baki Hüvel Baki