Neden Sünnete Uymalıyız?

Bugünkü konumuz Sünnet-i Seniye. Bu konu 11. Lem’a’da çok güzel bir şekilde anlatılmış. Bizde oradan birkaç NÜKTE okuyarak anlamaya çalışacağız. 

BİRİNCİ NÜKTE  

   Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş: 

 مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖى فَلَهُ اَجْرُ مِأَةِ شَهٖيدٍ 

Yani “Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.” 

(İbni Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, 2:739; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1:41; Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, 1394; Ali bin Hüsâmüddin, Müntehebâtü Kenzi’l-Ummâl, 1:100; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7:282.)

Lem’alar 

Öncelikle şunu soralım. Sünnet ile şehitliğin nasıl bir münasebeti var? Neden şehitlik sevabı veriliyor? 

Cevabı anlamak için önce şehitliğin tanımına bakmalıyız. Şehit, hak yolunda hayatını feda edenlere denir. 

İnsan da fesatların çok olduğu âhir zamanda kendi zevklerini, isteklerini sünnete uymak için feda ettiğinde 100 şehidin ecrini kazanıyor. 

Demek ki nefsimizin isteklerini terketmek, canımızı feda etmekten daha zor ve kıymetlidir. 

Tabii ki bu farzlarını eda edip, kebirelerden kaçarak takva dairesinde girenler için geçerlidir. Yoksa 5 vakit farzını kılmayan bir kimsenin, yemek, içmek gibi konularda sünnete uyması ona bu ecri kazandırmaz.  

Sünnet-i seniye dediğimiz zaman aklımıza sadece namazlardan sonraki sünnetler veya adab denilen yemek, uyumak gibi sünnetler gelmesin. Onlar sadece sünnetin küçük bir kısmıdır. Sünnet derken aslında Ef’âl-i mükellefîn denilen maddelerden bahsediyoruz. 

Bunlar: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh ve müfsiddir. 

(Bu taksim Hanefi hukukçularına göredir.)

Evet sünnet-i seniyeye ittiba, mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların istilası zamanında sünnet-i seniyeye ittiba etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında sünnet-i seniyenin küçük bir âdabına müraat etmek, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan o hatıra, bir huzur-u İlahî hatırasına inkılab eder. 

Lem’alar

Evet biz bir sünnete uyduğumuz zaman aklımıza Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm geliyor. Onu hatırlıyoruz. Bu bize hem sevap hem huzur veriyor. Ayrıca Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı andığımız zaman Allah c.c. aklımıza gelir. Böyle tefekkür ederek sünnete uymak çok farklı bir lezzet verir. 

Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdabında sünnet-i seniyeyi müraat ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma ittibaını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan Şâri’-i Hakiki olan Cenab-ı Hakk’a kalbi müteveccih olur, bir nevi huzur ve ibadet kazanır. 

Lem’alar

Aslında çok güzel bir müjde diyebiliriz. Çünkü diğer insanların sıradan ve rutin olarak yaptığı hareketleri biz sünnete uymak niyetiyle ibadete çevirebiliriz. Uyurken bile eğer Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a uyuyorsak, sevap kazanıyoruz. 

İşte bu sırra binaen sünnet-i seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevaptar yapabilir. 

Lem’alar 

İKİNCİ NÜKTE  

   İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî (ra) demiş ki: “Ben seyr-i ruhanîde kat’-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak en haşmetli en letafetli en emniyetli; sünnet-i seniyeye ittibaı, esas-ı tarîkat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmî evliyaları, sair tabakatın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.”

Lem’alar 

Evet sünnet-i seniye yolu en üstün, en selametli ve en kısa yoldur. Çünkü insanların en üstünüden, Allah’a kullukta en zirvede olan birinden bahsediyoruz. Onu hareketlerini taklit ediyoruz. Allah’a giden bir sürü yol var. Sünnet-i seniye yolu bunların en kıymetlisidir. Burada örnek verilen has ve âmi evliya örneği halk nazarında olandır. Misal bizim nazarımıza suda yürüyen, insanların aklından geçeni bilen has evliyadır. Kendi halinde sünnete uyan biri ise âmi evliyadır. Ama Cenab-ı Hakk’ın nazarında o kendi halinde olan evliya çok daha kıymetlidir. Çünkü habibinin yolunda gidiyor, onu örnek alıyor. 

Sünnet-i seniyeyi esas tutan, Habibullah’ın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır. 

Lem’alar

ÜÇÜNCÜ NÜKTE  

   Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müthiş ve manevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh süreyyadan serâya, kâh serâdan süreyyaya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı. 

İşte o zaman müşahede ettim ki sünnet-i seniyenin meseleleri, hattâ küçük âdabları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenameli birer pusula gibi hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. 

Lem’alar 

 Sünnet-i seniye bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Hakikati açıkça görmemizi sağlar. Bize yol gösteren pusula gibidir. Sünnet-i seniye olmazsa okyanusta pusulası olmayan bir gemide gibi oluruz. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veremeyiz. İçinden çıkamadığımız sorunlar olduğunda sünnete başvurusak muhakkak doğru yolu buluruz. Sünnet hem bu dünya, hem de ahiret için çok önemli ve gereklidir. Onun yerini başka hiçbir ideoloji dolduramaz. 

  İşte o zaman müşahede ettim ki sünnet-i seniyenin meseleleri, hattâ küçük âdabları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenameli birer pusula gibi hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. 

   Hem o seyahat-i ruhiyede çok tazyikat altında gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, sünnet-i seniyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle tereddütlerden ve vesveselerden, yani “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. 

Lem’alar

Tereddütlerden kurtulmak çok büyük bir nimettir. İşte sünnet bizi şüphelerden kurtarır. Ayrıca bizi ağır yüklerden kurtarır. Tevekkül, teslimiyet en güzel sünnete uymakla olur. 

Ne vakit elimi çektiysem bakıyordum: Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbanî’nin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim. 

Lem’alar

BEŞİNCİ NÜKTE  

 قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ 

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” 

( Âl-i İmrân Sûresi, 31 )

âyet-i azîmesi, ittiba-ı sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilan ediyor. Evet, şu âyet-i kerîme, kıyasat-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnaî kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır.

Lem’alar

Kıyasat-ı mantıkıye: Mantık ilminde kullanılan kıyas yöntemleri.

Kıyas-ı istisnaî: Bir kıyasın sonucunun aynı yahut karşıt halinin öncüllerde hem anlam hem de şekil bakımından bulunmasıyla meydana gelen kıyas.

Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnaî misali olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki şimdi gündüzdür.” Menfî netice için deniliyor: “Gündüz yok, öyle ise netice veriyor ki güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat’îdirler. 

   Aynen böyle de şu âyet-i kerîme der ki: “Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa Habibullah’a ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki: Allah’a muhabbetiniz yoktur.” Muhabbetullah varsa netice verir ki Habibullah’ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac eder. 

Lem’alar

Burası çok önemli. Evet eğer Allah’ı seviyorsak muhakka sünnete uyumalıyız. Bu Allah’ı sevmenin gereğidir. Sünnete uyuyorsak Allah’ı seviyoruz demektir. Çünkü onun en sevdiğine benziyoruz. Cenab-ı Hakk insanlarda görmek istediği bütün güzellikler ona vermiştir. 

Evet, Cenab-ı Hakk’a iman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâ-şüphe Habibullah’ın gösterdiği ve takip ettiği yoldur. 

Lem’alar 

Şimdi sünnet-i seniyenin 3 esas maksadını öğreneceğiz. 

Evet, bu kâinatı bu derece in’amat ile dolduran Zat-ı Kerîm-i Zülcemal, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. 

Lem’alar 

1. Yarattıklarından şükür istediği için sünneti vermiştir. Yani bizler sünnete uyarak Allah’ın verdiği nimetlere şükredebiliriz. En başta beş büyük nimet olan; Hayat, Vücud, İnsaniyet, İman ve İslâmiyet, Muhabbetullah nimetlerine sünnet-i seniyeye uymakla şükrediyoruz. 

   Hem bu kâinatı bu kadar mu’cizat-ı sanatla tezyin eden o Zat-ı Hakîm-i Zülcelal, elbette bilbedahe zîşuurlar içinde en mümtaz birisini kendine muhatap ve tercüman ve ibadına mübelliğ ve imam yapacaktır. 

Lem’alar 

2. İbadına imam, yarattıklarına tercüman olarak Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı göndermiştir. Bu kadar hikmetle yarattığını sanatını bizlere anlatması için görevlendirmiştir. Sünnetin en önemli amaçlarından biride budur. 

   Hem bu kâinatı hadd ü hesaba gelmez tecelliyat-ı cemal ve kemalâtına mazhar eden o Zat-ı Cemil-i Zülkemal, elbette bilbedahe sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esma ve sanatının en câmi’ ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zata, her halde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine numune-i imtisal edip herkesi onun ittibaına sevk edecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün. 

3. Esmalarına âyine olmak için sünnete uymalıyız. Çünkü bütün esmalar kemâl derecesinde Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’da vardır. Esmaları en çok yansıtan odur. Onun asm yolunda, onun ubudiyet şekliyle Allah’a kulluk edersek Allah’ın sanatında olam esmaları daha iyi görür ve yansıtabiliriz. Kısaca Allah’ın cemal, kemal, esma ve sanatını  ancak sünnet-i seniye ile izhar edebiliriz.

Elhasıl: Muhabbetullah, sünnet-i seniyenin ittibaını istilzam edip intac ediyor. Ne mutlu o kimseye ki sünnet-i seniyeye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki sünnet-i seniyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor.

Lem’alar 

YEDİNCİ NÜKTE  

   Sünnet-i seniye, edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki altında bir nur, bir edep bulunmasın! Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş: 

 اَدَّبَنٖى رَبّٖى فَاَحْسَنَ تَاْدٖيبٖى 

Yani “Rabb’im bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.” 

el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:224; İbni Teymiye, Mecmûu Fetâvâ, 18:375; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:70.

Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve sünnet-i seniyeyi bilen, kat’iyen anlar ki: Edebin envaını, Cenab-ı Hak habibinde cem’etmiştir. Onun sünnet-i seniyesini terk eden, edebi terk eder. 

بٖى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ 

Edepsiz kişi Allah’ın lütfundan mahrum olur.

kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edepsizliğe düşer. 

Lem’alar 

Burada iki defa edep kelimesi geçiyor. Bunların anlamı farklıdır. Baştaki edep Esmalar ayine olmak demektir. Bu yüzden; “Sünnet-i seniye edeptir.” deniliyor. Buradaki edep çok kapsamlı bir kavramdır. İkinci edep kelimesi daha çok bildiğimiz mânasıyla olan ahlak alanındaki edeptir. Rabbimizin bizi görmek istediği şekilde davranmaktır. Nur kelimesi ise yukarıda 3. Nükte de geçtiği gibi bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran ışık manasında kullanılmıştır. Batılın karanlığından hakikat ışığıyla kurtulmak. Çünkü neyin hak, neyin maslahat olduğunu bilmek sünnet-i seniye ile olur. 

Sual: Her şeyi bilen ve gören ve hiçbir şey ondan gizlenemeyen Allâmü’l-guyub’a karşı edep nasıl olur? Sebeb-i hacalet olan haletler, ondan gizlenemez. Edebin bir nev’i tesettürdür, mûcib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâmü’l-guyub’a karşı tesettür olamaz? 

Lem’alar 

Bunun iki sebebi var. Şimdi onlara bakalım. 

Elcevap:  

   Evvela: Sâni’-i Zülcelal nasıl ki kemal-i ehemmiyetle sanatını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de mahlukatını ve ibadını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilaf-ı edep oluyor. 

Lem’alar 

Burada çok ince bir rahmet var. Rabbimiz bizi diğer mahlukata karşı güzel göstermek istiyor. Bu yüzden kusurlarımızı örtüyor. Bizden böyle edepli davranmamızı istiyor. Düşününce çok güzel bir his, insanı çok değerli hissettiriyor. 

İşte sünnet-i seniyedeki edep, o Sâni’-i Zülcelal’in esmalarının hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınmaktır. 

Lem’alar 

Sâniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilaf-ı edep denilmez. Belki edeb-i tıp öyle iktiza eder, denilir. Fakat o tabip, recüliyet unvanıyla yahut vaiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edep fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır. 

Öyle de Sâni’-i Zülcelal’in çok esması var. Her bir ismin ayrı bir cilvesi var. Mesela “Gaffar” ismi, günahların vücudunu ve “Settar” ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi “Cemil” ismi de çirkinliği görmek istemez. “Latîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm” gibi esma-i cemaliye ve kemaliye, mevcudatın güzel bir surette ve  mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esma-i cemaliye ve kemaliye ise melaike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle göstermek isterler. 

Lem’alar 

Diğer sebebi ise esmasının gereğidir. Yani kemali ve cemali esmaları çirkinlik görmek istemiyor. 

İşte sünnet-i seniyedeki âdab, bu ulvi âdabın işaretidir ve düsturlarıdır ve numuneleridir. 

Lem’alar

Peki biz bize bu kadar faydası olan hem dünya, hem âhiretimiz için gerekli olan, sünnete nasıl ittiba edeceğiz? Hepsine uymaya gücümüz yeter mi? 

Bu soruların cevabı için 9. Nükteye bakıyoruz. 

DOKUZUNCU NÜKTE  

   Sünnet-i seniyenin her bir nevine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da bi’n-niyet, bi’l-kasd taraftarane ve iltizamkârane talip olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zaten ittibaa mecburiyet var. Ve ubudiyetteki müstehab olan sünnet-i seniyenin terkinde günah olmasa dahi büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise büyük hata vardır. Âdât ve muamelattaki sünnet-i seniye ise ittiba ettikçe o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok. Fakat Habibullah’ın âdab-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır. 

Demek ki tamamen uyamasak bile niyetmizle, taraftarlar olmakla uyabiliriz. Her işimizdw sünnete uyma niyeti olmalı. Bu sayede sünnet-i seniyenin güzelliklerinden mahrum kalmamış oluruz. Yukarıda bahsettiğimiz gibi sünnet-i seniye deyine aklımıza Ef’âl-i mükellefîn gelmeli. Zaten onların da farz ve vacip olanlarını yapma mecburiyeti var. Diğerlerine de elimizden geldiğince çalışmalıyız.

   İmam-ı Rabbanî Müceddid-i Elf-i Sânî (ra) diyor ki: “Ben seyr-ü sülûk-u ruhanîde görüyordum ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdan mervî olan kelimat nurludur, sünnet-i seniye şuâı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki sünnet-i seniyenin şuâı, bir iksirdir. Hem o sünnet, nur isteyenlere kâfidir, hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur.”

İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zatın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i seniye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemalâtın madeni ve menbaıdır. 

 اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ 

“Allahım bize Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmeyi nasip et.”

 رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدٖينَ 

“Ey Rabbimiz! Biz indirdiğin kitaba inandık ve peygambere uyduk. Sen de bizi, Senin birliğine ve peygamberinin doğruluğuna şahitlik edenlerle beraber yaz.” 

( Âl-i İmrân Sûresi, 53 )

Lem’alar 

YANGIN ASRINDA KORUYUCU ZIRH: TAKVA

Bugünkü konumuz, salih amelden bile önce gelen, Bakara suresinin ilk ayetlerinde geçen takvâ meselesi..

Öncelikle Kastamonu Lâhikası’ndan bir mektupla başlayacağız. 

Bu mektup gayet ehemmiyetlidir.

Aziz, sıddık kardeşlerim; Bugünlerde, Kur’ân-ı Hakîmin nazarında, imandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i salih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. 

Kastamonu Lâhikası

Demek ki takvâ menhiyat (yasaklar) ve günahlardan kaçınmak ve sakınmakmış. 

Daha detaylı bir açıklama ile takvâ; korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahlardan kaçınma, Allah’ın emir ve yasaklarına uymakta titizlik göstermek, Allah’ın himayesine girmek ve azabından korunma anlamında kullanılan Kur’anî bir terimdir. Ayrıca takvalı insana Kur’an’da muttaki denir. 

Her zaman def-i şer, celb-i nef’a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve câzibedar hevesat zamanında bu takvâ olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssü’l-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş.

Kastamonu Lâhikası

Üstad burada bu asrı anlatıyor. Şu an tahribat, sefahet ve câzibedar hevesat zamanında yaşıyoruz. Mesela, dışarı çıktığımızda, çevremizdeki insanlarla buluştuğumuzda hatta elimizdeki telefonlarda bile bir anda karşımıza binlerce günah çıkabiliyor. Heveslerine uyan insanların yanında bulunuyoruz ve nefsimiz hemen onlara meylediyor. Çünkü nefs-i emmare her zaman kötülüğe sevk eder. Şeytana uymak ister. Maalesef şu anda dünya için ahiretini feda eden insanların olduğu bir asırda yaşıyoruz. Allah muhafaza! Bu yüzden takvâya sımsıkı sarılmalıyız. Bu ders gerçekten çok ehemmiyetli.. 

  Bu asırda ki insanları anlatan çok etkileyici bir Âyet-i Kerime var. Ona bakalım:

“Hevâ ve heveslerini kendisine mâbud edinen kimse…”

( Furkan Sûresi, 43 )

Yani heveslerini Allah’ın önünde tutmak. Mesela “Benim canım istemiyor.” diyerek namaz kılmamak gibi..

 Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. 

Kastamonu Lâhikası

Burada aklımıza şu soru geliyor. Nasıl yani sadece farzları yerine getirip, büyük günahlardan kaçarak nasıl kurtulabiliriz? 

Şimdi eski zamana baktığımız zaman, misal Mevlana Celaleddin Rumi (ks.) zamanında herkesin imanı, namazı var. İnsanlar tarikatlara makamlarını yükseltmek için giriyorlardı. Bu asırda ise ‘Müslümanım’ diyenlerin namazı yok. Namazı yaşlılığa erteliyorlar. Sadece işleri düşünce Allah’a yöneliyorlar. Evet böyle dehşetli, imansız bir asır, Üstadın deyimiyle yangın asrı.. İşte bu yüzden bu asırda farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur. 

Çünkü;

Böyle kebair-i azîme içinde amel-i salihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır.

Hem, az bir amel-i salih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem, takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü, bir haramın terki vaciptir. 

Kastamonu Lâhikası

Burası çok ilginç ve önemli. (Üstad şafii olduğu için burada geçen vacip kelimesini farz anlamında kullanıyor.) Emir olduğundan dolayı, bir haramın terki farzdır. 

Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde (saldırısında) bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta, niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a’mâl-i salihadır.

Kastamonu Lâhikası

Peki bunu nasıl yapabiliriz? 

Misal, bir arkadaş grubun var. Maalesef bu arkadaş grubun dini meselelere pek dikkat etmiyor. O ortamda gıybetin belki iftiraların olacağını biliyorsun. Seni çağırdıkları zaman; “Rabbim ben biliyorum ki o ortamda senin razı olmayacağın işler yapılıyor. Bende senin rızan için gitmiyorum.” dersen sevap kazanıyorsun ve takvâ dairesinde hareket etmiş oluyorsun. 

Sedd-i zerai’ diye bir kavram var. Günaha giden yolu kapatmak, günahı ilk adımda engellemek anlamına geliyor. O yolun sonunda günaha girme ihtimalin varsa, o yolu kapatmak sedd-i zerai oluyor. Takvalı insanların çok az olduğu şu zamanda, senin böyle geri çekilmen sana farz sevabı kazandırıyor. 

Takvanın seviyelerine bakacağız. 

Kur’an-ı Kerim’de takva üç mertebede ifade buyrulmuştur.

1. Seviye: Ebedi olarak cehennem azabında kalmamak için iman edip, şirkten korunmak. Ebediyen cehennemde kalacak olanlar kimlerdir? İman etmeyenler ve şirk koşanlar. 

Bu hususla ilgili bir âyetin meali şöyledir. 

İnkâra sapmış olanlar o zaman kalplerini o gurura, Câhiliye dönemine ait büyüklenme duygusuna kaptırmışlardı, Allah da resulünün ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi, onları takvâ sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.

( Fetih, 26 )

Demek takvâ ilk önce imanla olur. “Lâ ilahe illallah” diyerek Allah’a iman etmek. “Yoktur ilah Allah’tan başka.” Önce O’ndan başka her şeyin ilahlık iddiasını ‘Lâ’ (hayır) diyerek reddetmek, sonra Allah’ın tek ilah olduğunu kabul ederek, “Allah’tan başka ilah yoktur.” demektir.

Bu ilk seviye insanın nefsi ve vicdanı arasındaki takvadır. 

2. Seviye: Büyük günahlardan kaçınmak, küçük günahları tekrar tekrar işlemekten uzak durmak ve farzları eda etmek. 

Yukarıda terk-i kebair demiştik. Peki neden burada küçük günahlar var?

Çünkü Risale-i Nur’da geçtiği gibi; 

Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.

Lem’alar 

Peki nasıl oluyor?

Bunu da bir Hadîs-i Şeriften öğrenelim: 

“Kul bir günah işlediğinde kalbine siyah bir nükte / leke oluşur. O günahtan vazgeçer, tövbe-istiğfar ederse, kalbi cilalanmış olup temizlenir. Eğer tekrar günaha dönerse / yine günah işlerse, bu siyah leke daha da fazlalaşır ve  (günahların işlenmesine paralel olarak) kalbin tamamını sarmaya başlar.

(Müslim, İmân, 231; Tirmizî, Tefsîr, 75)

Kalbi katılaşır, gözleri görmez, kulakları duymaz tabii ki hepsi manevi anlamda olur. Görür ama Allah namına bakamaz. 

O ülkelerin halkı inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.

( A’râf, 96 )

Bu âyeti nefsimize almalıyız. Âyet-i Kerime’de: Eğer; “…günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık…”  Buyruluyor. 

İste bu zamanda olan pahalılık, bereketsizlik belkide takvâ olmadığından dolayıdır. Takvâsızlık yüzünden üstümüzden bereket çekilmiştir.

Tabii ki bütün bunlar bizi ümitsizliğe düşürmemelidir. Takva zaten Allah’tan korkmak demektir. Bizlerin her zaman havf (korku) ve reca (ümit) arasında olmamız gerekiyor. Bazen nefis insanı sadece ümit tarafına yönlendiriyor. “Ya Allah merhametlidir, affeder. Namazlarımı sonra kılarım. Kaza ederim.” diyerek ümit kapısına tutunuyor. İşte bunu dengelemek için biraz korku gerekiyor. Takva bu dengeyi sağlıyor. O korku olmalı ki günahlardan sakınabilelim.

İşte bu 2. seviye insanlarla aramızda olan takvâdır. 

Şimdi takvanın en üst seviyesine geçiyoruz. 

3. Seviye: Bütün benliğiyle Allah’a dönmek ve insanı Allah’tan alıkoyan her şeyden uzak durmak..

Hakiki takvâ budur. Kur’an-ı Kerim’de inanan insanlardan bu takvâya sahip olmaları istenmektedir. 

Bu seviyedeki takvâ Allah ile aramızda olan takvâdır. 

Takvânın bu 3. seviyesine ihsan denir. 

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ihsan kelimesini şöyle açıklıyor:

“İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi hareket etmendir. Sen O’nu görmüyosan, şüphesiz O seni görmektedir.”

Yani 7/24 Allah’ın bizi gördüğünü bilmeli ve öyle hareket etmeliyiz. 

Başka bir Hâdis-i Şerifle devam edelim. 

“Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur…”

(Müslim, Müsâkât, 107)

Yukarıda bahsettiğimiz gibi sedd-i zerai meselesi, şüpheli şeylerden korunmamız gerekiyor. 

Takva, Bakara suresinin ilk âyetlerinde geçiyordu, şimdi o âyetlere bakalım. 

İşte kitap; onda asla şüphe yoktur. O, günahtan sakınanlar için bir rehberdir. (Onlar) gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden hayra harcarlar; Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler ve âhirete de onlar kesin olarak inanırlar. Rableri tarafından gösterilen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır ve kurtuluşa erenler de yalnızca onlardır.

( Bakara, 1-5 )

Bu kurtuluş mevzusuyla ilgili Peygamber Efendimiz’in (asm) çok güzel bir Hâdis-i Şerifi var. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:

– İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir? diye soruldu.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Allah’a saygı (takvâ) ve güzel ahlâktır” buyurdu.

( Tirmizî )

“…Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir.

 Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir…”

( Talâk, 2-3 )

Şeytan bazen bize bu rızık yönünden yaklaşıyor. Misal, bi yerde çalışacaksın ama patron namaz kılmana izin vermiyor. Geçimimi sağlamam gerekiyor diyerek gitsen üç kuruş dünya malı için namazından olacaksın. Oysaki Allah rızka kefildir. “Takvalı olursan, sana çıkış yolu gösteririm.” diyor.

Evet;

“…Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.”

( Talâk, 2-3 )

Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.

( Hucurât, 13 )

Allah Resûlü (asm) Vedâ Hutbesinde: 

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takvası çok olan Müslümandır. Arabın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” 

Buyurmuştur. 

Peki bu kadar günahlara karşı kendimizi nasıl koruyacağız?  

Üstad Hazretleri Kastamonu Lâhikası’nda geçen bir başka mektubunda diyor ki:

Bugünlerde hatırıma geldi ki, hayat-ı içtimaiyeye giren hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara mâruz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. “Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibadeti ve takvâsı nasıl mukabele edebilir?” diye meyusâne düşündüm.

Cevap olarak şöyle diyor. 

Risale-i Nur’un hakikî ve sadık şakirtlerinin mâbeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i a’mâl-i uhreviye (uhrevî işlerde iştirak etmek) kanunuyla ve samimî ve hâlis tesanüd sırrıyla herbir hâlis, hakikî şakirt, bir dille değil, belki kardeşleri adedince dillerle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dille mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi, hâlis, hakikî, müttakî bir şakirt dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşaallah ehl-i saadet olur.

Kastamonu Lâhikası 

Başta okuduğumuz mektuba dönelim:

Aziz kardeşlerim, işte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisâta karşı, ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz, iştirâk-i a’mâl-i uhrevî düsturuyla birbirimize kalemlerle, herbirinin a’mâl-i saliha defterine hasenat yazdırdıkları gibi; lisanlarıyla, herbirinin takvâ kalesine ve siperine kuvvet ve imdat göndermektir. 

Kastamonu Lâhikası

Buradaki amaç aslında bir topluluğa bağlı olmaktır. Çünkü şu an şeytan bizi yalnız olduğumuz zaman avlıyor. İnsan yalnız kaldığında yavaş yavaş günaha batıyor. Ama bir topluluğun içinde olursa, dualara, tövbelere iştirak ederse, Kur’an’ın zırhı ile ve takvâ kalesiyle korunuyor. 

O zaman yalnız kalmamalıyız. Hayırlı arkadaşlarla, hayırlı bir çevreyle ilerlemeliyiz ki düşmeyelim. Çünkü düşebiliriz. İmanı elde tutmanın, kor ateşi elde tutmak gibi zor olduğu bir asırda yaşıyoruz. Kendimize güvenmemiz hata olur. 

Âyet-i Kerime’de denildiği gibi;

“…İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın cezası çetindir.”

( Mâide, 2 ) 

Ey ehl-i iman! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur’ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır.

Lem’alar 

El Bâki Hüvel Bâki 

Alemlere Rahmet(sav) ‘in Teşrifi

Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Her şey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü.

Ruhlar bir şey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.

O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş Ahir Zaman Peygamberi Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.

“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”(Enbiya, 21/107)

Aziz ve Muhterem kardeşlerim

Allah’a şükürler olsun ki, biz Müslümanların Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (asm) gibi örneğimiz; bütün ahlâkî fazilet ve meziyetleri, özellik ve güzellikleri nefsinde toplamış en mükemmel bir rehberimiz ve liderimiz vardır.

O, güzellerin güzelidir. Hayatı bütün insanlık için en güzel bir misal olduğunu âyet-i kerîme şöyle açıklıyor:

“Andolsun ki, Allah Resulü sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikreden kimseler için en güzel örnektir.”(Ahzab, 33/21)

Peygamberimiz (asm)’i her konuda örnek alabilmemiz için O’nu çok sevmemiz, örnek şahsiyetini, manevî şahsiyetini, Sünnet-i Seniyye’sini çokça okuyup iyice tanımamız lâzımdır.

İnsan tanıdığına dost, tanımadığı ve bilmediği şeye düşmandır.

Rabbimizin bizden istediği şudur. l-i İmran Suresi 31. âyete bakınız:

De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın! Allah son derece merhamet edici ve bağışlayıcıdır.”

Bu âyet-i kerimeden anlaşılıyor ki, Allah’ı sevenler O’nun son peygamberi Hz. Muhammed (asm)’e uymak durumundadırlar.

Size sizden bir peygamber gelmiştir. Sizin sıkıntıya uğramanız O’na ağır gelir. Size çok şefkatlidir. Mü’minler hakkında pek merhametli ve bağışlayıcıdır.” (Tevbe, 9/128)

Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 68/4)

“Ey Muhammed! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (asm)’in dünyaya teşrifleri esnasında belli başlı şu hârikâ hâdiseler meydana geldi :

1) Teşrif Ettikleri Gece Bir Yıldız Doğdu.

Yahudîler arasında birçok âlim vardı. Bunlar, kitaplarında Allah Resûlünün geleceğini görüp, öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarmada da usta sayılırlardı. Efendimizin doğumu gecesinde bir yıldız parlamış ve Yahudî âlimler bu yıldızdan Ahirzaman Peygamberinin dünyaya teşrif ettiklerini anlamışlardı.
2) Medâyin’deki Kisrâ Sarayından On Dört Burç Çatırdayarak Yıkıldı.
3) Kâbe’nin İçini Karanlık ve Kirlere Boğan Putların Pekçoğu Başaşağı Yıkıldı
4) İstahrabat’ta Bin Seneden Beri Yanmakta Olan Mecûsîlerin Kocaman Ateş Yığınları Bir Anda Sönüverdi.
Mecûsiler bu ateş yığınını kendilerine ilâh kabul etmişlerdi. Efendimizin dünyaya teşrifleri ile birlikte bu kocaman ateş, sanki okyanusların istilâsına uğramış basit bir ateşmiş gibi sönüverdi.

Demek ki, gelen zât, putperestlik gibi, ateşperestliği de bir çırpıda ortadan kaldıracak
Gök Kubbeden Salkım Salkım Yıldızlar Döküldü:

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (asm)’in dünyaya teşrifleri gecesinde hazan yaprağı gibi gök kubbeden yıldızlar döküldü. Bu hâdise de şuna işâret ediyordu: Bundan böyle şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son bulmuştur.

“Madem Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı, elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gâipten haber verenlerin ve cinlerin ihbarâtına (haberlerine) set çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe irâs etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi’setten evvel kâhinlik çoktu. Kur’ân, nazil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü, daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar.

Mektubat

Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin. min…

Bir Kuyuya Düşsen Yanına ne alırdın?

Bugünkü dersimiz de 8. Sözü inceleyeceğiz ve anlamaya çalışacağız. 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ ٭ اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ

“Allah Teâlâ ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Hayy Odur (Hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıklara hayat veren Odur). Kayyum Odur (Bizzat kâim olan Odur. Varlığı sonsuza kadar devam eder, bütün varlıklar Onunla ayakta durur ve varlıkları Onunla devam eder).” 

Bakara Sûresi, 2:255.

“Şüphesiz ki Allah katında makbul olan din İslâm dinidir.” 

Âl-i İmran Sûresi, 3:19.

Sözler 

Sekizinci Sözde biraz hayatın neresinde olduğumuzu anlamaya çalışacağız. Ehli ilim ve küfrün farklarını mukayese edeceğiz. 

Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması ve dinsiz insan, en bedbaht mahluk olduğunu ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümattan kurtaran 

 يَا اَللّٰهُ  ve  لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  

olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: 

Sözler 

Ne diyor bakalım: “Eğer bu dünyada din-i hak olmazsa” âyette de dediği gibi Allah katında makbul olan din İslamdır. Yani bu dünyada İslam dini olmazsa hayatın ne kadar kötü, bedbaht bir yere dönüştüğünü anlamak için şu temsili hikâyeciğe bakıyoruz. 

Eski zamanda iki kardeş, uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddi bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şakavet vardır. Şimdi intihabdaki ihtiyar sizdedir.” 

Sözler

Baktığımızda gerçekten kanunlara göre hareket etmek de bir külfet zorluk var. Ama o külfet içinde büyük bir emniyet var. Diğer yolda zahiren çok rahat görünüyor, kural yok ve özgürsün. Ama o hürriyet ve serbestlik içinde büyükbir emniyetsizlik var. Manen büyük bir ağırlığı var. 

  İntihabdaki İhtiyar, yani bu iki yoldan birini seçerken tercih tamamen bizdedir.

Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş sağ yola 

 تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ  (Allah’a tevekkül ettik.)

deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, manen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz: 

Sözler

Buradaki misallere dikkat edelim. Çünkü her örnek bir şeyi temsil ediyor. Evet şimdi sol yolun yolcusunu takip ediyoruz. 

İşte bu adam, dereden tepeden aşıp gitgide tâ hâlî bir sahraya girdi. Birden müthiş bir sadâ işitti. Baktı ki dehşetli bir arslan, me şelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrub etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki ısırıcı muzır haşerat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.

Sözler 

Çok dehşetli ve acayip bir durumun içine düştüğünü görüyoruz. Kuyudaki halini daha iyi tefekkür etmek için inceleyelim. Yarısına kadar düşmüş, siyah ve beyaz olan fareler tutunduğu dalı sürekli olarak kesiyor, bir yerden sonra kırılacak. Onu kovalayan aslan tepesinde ve aşağıda ise ejderha var. Etrafında ise muzır haşereler var. Çok korkunç ve dehşetli bir halde olduğu aşikar.  Tüm bunların yanında tutunduğu ağacın, incir ağacı olmasına rağmen türlü türlü meyveler verdiğini görüyor.  Şimdi bu adam böyle dehşetli bir durumda olduğu halde, hiçbir olayı düşünmeden, umursamadan sadece o meyveleri yerse biz o adamın aklından şüphe etmez miyiz? Yani bunların hepsi tesadüf eseri olabilir mi?

Belli ki sana bir şey anlatılmak isteniyor. 

İşte şu adam, sû-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki bu âdi bir iş değildir. Bu işler tesadüfî olamaz. Bu acib işler içinde garib esrar var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikal etmedi. Şimdi bunun kalbi ve ruh ve aklı, şu elîm vaziyetten gizli feryad u figan ettikleri halde; nefs-i emmaresi, güya bir şey yokmuş gibi tecahül (bildiği halde bilmemezlikten gelme) edip ruh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. 

Sözler

Bunların neyi temsil ettiğinden biraz bahsedelim. Bu iki adamdan bir kafir ve gafil insanları diğeri ise mü’minleri temsil ediyor. Bir yere kadar beraber gitmişlerdi ondan sonra yol ikiye ayrılmıştı. İşte o zamana kadar olan süreç insanın 15 yaşını temsil ediyor. O yaşa kadar günah ve sevaplar tam idrak edilmediğinden sorumlu değiliz. O yaşa kadar kafir veya Müslüman fark etmeden hepimiz aynı yolda gidiyoruz. 15 yaşına girdiğimizde günah ve sevap yazılacağı için karşımıza iki yol, iki seçenek çıkıyor. Ya hak yolu ya da batıl yolu seçeneğimiz yer. Yolları anlatan o ciddi adam ise başta Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sonra onun yolundan giden, insanlara hakikati anlatan büyükleri, âlimleri temsil ediyor. 

  Sağ yolun en önemli özelliği kanun ve nizamdı. Baktığımız zaman İslâmiyet dairesi içinde bazı kurallar var, şeriat var. Biz bunlara uymakla yükümlüyüz. Bu kuralar bazen bize külfet gibi gelebiliyor. Nefsimize ağır geliyor. Ama biz bunlara uyduğumuz zaman bir emniyet içinde oluyoruz. 

Misal, dünya hayatında trafik kurallarının olmadığını düşünün. Olduğu halde bu kadar kaza oluyor. Eğer olmasaydı asla dışarı çıkamazdık. Her gün sayısız kaza olur, büyük bir kargaşa çıkardı. Demek ki her şeyde bir kanun ve nizam olması gerekir. Bu kuralların hepsi bizim için var. Şeriat kurallarına baktığımız zaman hepsinin bizi korumak için olduğunu görebiliyoruz. Hem bu dünyada hem de ahiret için büyük bir emniyet sağlıyor. 

  Hikayedeki sahra bu dünyayı, aniden çıkan aslan ise ecel ve ölümü temsil ediyor. Aniden çıkması ise ölümün her an gelebileceğine dikkat çekiyor. Kuyunun derinliği 60 arşındı. Bu da insanın ortalama 60 yıl ömrünü temsil ediyor. Tutunduğu dalın kökünü ısıran siyah ve beyaz fareler de gece ve gündüzü temsil ediyor. Her gece ve gündüz geçtiğinde ömrümüzü azalıyor. Aşağıdaki ejderha kabri temsil ediyor. Etrafımızda olan haşereler ise dünyadaki musibetleri temsil ediyor. Musibetler bize kötü görünebilir.  Aslında onlar Allah’ın bize yaptığı uyarılardır. O musibetlerle bize nerede olduğumuzu hatırlatıyor. Gaflete düşmemize engel oluyor. 

Şimdi hikayeye devam edelim. 

Bir hadîs-i kudsîde Cenab-ı Hak buyurmuş: 

 اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدٖى بٖى  

“Ben kulumun zannı üzereyim (yani kulum Beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim).” 

(Buharî, Tevhid: 15, 35; Müslim, Tevbe: 1, Zikr: 2, 19; Tirmizî, Zühd: 51, Daavât: 131; İbni Mâce, Edeb: 58; Dârimî, Rikak: 22; Müsned, 2:251, 315, 391, 412, 445, 482, 516, 517, 524, 534, 539, 3:210, 277, 491, 4:106.l

Yani “Kulum beni nasıl tanırsa onunla öyle muamele ederim.” İşte bu bedbaht adam, sû-i zan ile ve akılsızlığı ile, gördüğünü âdi ve ayn-ı hakikat telakki etti ve öyle de muamele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor, böylece azap çekiyor. 

Sözler 

Bu hâdisi iki şekilde yorumlamak gerekiyor. Öncelikle biz kafamıza göre zanda bulunamayız. Şeriat kanunlarına göre Allah’ın isim ve sıfatlarına bakarak Allah’ı tanımalıyız. Allah’ı nasıl bilirsek, tanırsak bize öyle muamele eder. O’nu ne kadar merhametli bilirsek, adaletine güvenirsek Allah’ta bize öyle muamele eder. Günlük yaşantımızda da bu böyledir. Nasıl zanda bulunursak o şekilde muamele görüyoruz. 

   Sol yolun yolcusu, her şey bu kadar acayip olduğu halde sıradan gibi davranıyordu. Kendimize baktığımızda sadece gece ve gündüzün değişmesi bile bize çok şey anlatırken, bizler sıradan görüyoruz. Bu duruma alıştığımız için fark edemiyoruz. Sonra ölüm hakikati ve diğerleri, kısaca yaratılan her şey bize Allah’ı tanıtıyor. Allah-u Teâla bunlardan bir ders çıkarmamızı istiyor. 

İşte bu bedbaht adam, sû-i zan ile ve akılsızlığı ile, gördüğünü âdi ve ayn-ı hakikat telakki etti ve öyle de muamele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor, böylece azap çekiyor. Biz de şu meş’umu, bu azapta bırakıp döneceğiz tâ öteki kardeşin halini anlayacağız. 

Sözler

Şimdi sağ yolun yolcusu olan akılı kardeşi takip edelim. 

İşte şu mübarek akıllı zat gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür, güzel hülyalar eder. Kendi kendine ünsiyet (dostluk) eder. Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizamı bilir, tebaiyet eder, teshilat görür. Asayiş ve emniyet içinde serbest gidiyor.

Sözler 

Buraya dikkat edelim. “Güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür.” Üstadın her zaman söylediği gibi: “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” (Mektubat) 

Demek ki güzel düşünerek bu kaideye uymak için güzel ahlâklı olmak gerekir. Zaten insan güzel ahlâklı olursa ona her şey güzel görünür. Kötü ahlâklı olursa, zaten kişi kendinden bilir işi, kendisi nasılsa karşısındakini de öyle telâkki eder. İnsan ahlâkını güzelleştirmeye çalıştıkça hem imanını tahkikileşir. Hem de ahlâklı olduğundan Allah ona güzel düşündürür ve güzel şeyler yaşatır. 

 İşte bir bahçeye rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış. Hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zat ise “Her şeyin iyisine bak.” kaidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.

Sözler 

Bu bahçede toplum hayatını temsil ediyor. Toplum hayatına baktığımızda iyi ve kötü şeyler  bir arada bulunuyor. Marifet, o çirkin şeyleri görmeyip güzel olanlara odaklanmaktır. Zaten imtihan yurdundayız. Her şeyin güzel olmasını bekleyemeyiz. Toplum hayatında karşılaştığımız herkes iyi, takvalı kişiler olamaz. Öncelikle biz öyle miyiz? Ona da bakmak gerekiyor. 

Sonra gitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahra-i azîmeye girdi. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti. Korktu fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü hüsn-ü zannıyla ve güzel fikriyle “Şu sahranın bir hâkimi var. Ve bu arslan, o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimali var.” diye düşünüp teselli buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı, havada muallak kaldı. Baktı iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı arslan, aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acib vaziyet gördü. Bu dahi tedehhüş etti. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif. Çünkü güzel ahlâkı, ona güzel fikir vermiş ve güzel fikir ise ona her şeyin güzel cihetini gösteriyor. 

Sözler 

Burası çok önemli, oda aynı diğer kardeşin yaşadıklarını yaşıyor. Evet Allah-u Teâlâ hepimizi bu dünyaya gönderdi. Kafir, Müslüman hepimiz aynı yollardan geçip, aynı şeyleri yaşıyoruz. Ama bakış açısı her şeyi değiştiriyor. Şimdi de güzel bakmakla bu kadar dehşetli bir olayın dahi güzel görülebildiğini göreceğiz. İslâmî bakış girince her şeyin nasıl değiştiğine bakalım. Bu kardeşte aslandan kaçıyor. Evet Müslümanlar olarak bizde ölümden korkabiliriz. Ama asla bir kafir veya gafil bir Müslüman kadar dehşete kapılmayız. Eğer ölüme karşı çok dehşetli tepkilerimiz varsa imanımızı kontrol etmeliyiz. 

İşte bu sebepten şöyle düşündü ki: Bu acib işler, birbiriyle alâkadardır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır. Evet, bunlar, bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim, o gizli hâkim bana bakıyor; beni tecrübe ediyor, bir maksat için beni bir yere sevk edip davet ediyor. 

   Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş’et eder ki: Acaba beni tecrübe edip kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acib yol ile bir maksada sevk eden kimdir? Sonra, tanımak merakından tılsım sahibinin muhabbeti neş’et etti ve şu muhabbetten, tılsımı açmak arzusu neş’et etti ve o arzudan, tılsım sahibini razı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaziyet almak iradesi neş’et etti. 

   Sonra ağacın başına baktı, gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında, binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. 

Sözler

Temsile baktığımızda tek bir ağaçtan farklı meyveler çıkması bize şaşırtıcı geldi. Aslında bunun örneğini çok fazla görüyoruz. Tek bir topraktan farklı bir sürü ağaç, meyve ve çiçek çıkıyor. Toprak kuru, tatsız ve renksiz olduğu halde ondan bir sürü sulu, lezzetli, renkli meyveler çıkıyor. Bu durum bir şeyden her şeyi yapan bir Yaratıcı olduğunu ispatlıyor. Aynı zamanda meyvelere baktığımızda Yaratıcının ne kadar merhametli olduğunu ve bütün bu meyvelerin bir sergi için yaratıldığını, asıl meyvelerin cennete olduğunu, bunların sadece sergi için yapılan numuneler olduğunu anlıyoruz. Dikkatli düşündüğümüzde temsilde geçen her olayın birbiriyle alakadar olduğunu fark edebiliriz. Her olay bize bir şeyler anlatıyor. Bütün bu sanatlar Sanatkâra olan merakımızı arttırıyor. O’nu (c.c.) tanımaya başladığımız zaman sevmemek mümkün değildir. Allah’ı yeterince sevmeyen biri onu hakkıyla tanıyamamıştır. 

Sonra ağacın başına baktı, gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında, binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü kat’î anladı ki bu incir ağacı, bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin numunelerini, bir tılsım ve bir mu’cize ile o ağaca takmış ve kendi misafirlerine ihzar ettiği et’imeye birer işaret suretinde o ağacı tezyin etmiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez. 

   Sonra niyaza başladı. Tâ tılsımın anahtarı ona ilham oldu. Bağırdı ki: “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum.” Ve bu niyazdan sonra, birden kuyunun duvarı yarılıp şahane, nezih ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı, o kapıya inkılab etti ve arslan ve ejderha, iki hizmetkâr suretini giydiler ve onu içeriye davet ediyorlar. Hattâ o arslan, kendisine musahhar bir at şekline girdi. 

Sözler 

Bu dehşetli hal birden güzel bir hale geldi. Şimdi arslan ölümü temsil ediyordu. Biz ehli dünya veya kafirin gözüyle ölüme baktığımızda çok büyük bir dehşete kapılırız. Çünkü ölüm kesin olarak gelecek ve yok olacağız. İman gözüyle baktığımızda ölüm bize musahhar bir at şekline giriyor. Çünkü Mü’minler için ölüm yok oluş değil, âhirete giden sevdiklerimize, peygamberlere kavuşma vesilesidir. Burası imtihan yurdu olduğuna göre, ölümle imtihan yurdundan mükâfat yurduna gideceğiz. Gerçek evimize kavuşacağız. Ölüm bizim için ebediyete ve bütün bu güzelliklere giden geçiş bineği oluyor. 

İşte ey tembel nefsim ve ey hayalî arkadaşım! Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvazene edelim. Tâ iyilik, nasıl iyilik getirir ve fenalık, nasıl fenalık getirir; görelim, bilelim. 

Sözler

Şimdi Üstad bu iki kardeşin durumunu karşılaştırıyor. 

Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise meyvedar ve revnaktar bir bahçeye davet edilir.

Sözler 

Ejderha kabri temsil ediyordu. Müslümanlar için kabir cennet bahçelerinden bir bahçedir. Kafirler için ise cehennem çıkarlarından bir çukurdur. 

 Hem o bedbaht, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise leziz bir ibret, tatlı bir havf (korku), mahbub bir marifet içinde garib şeyleri seyir ve temaşa ediyor. Hem o bedbaht, vahşet ve meyusiyet ve kimsesizlik içinde azap çekiyor. Ve şu bahtiyar ise ünsiyet ve ümit ve iştiyak içinde telezzüz ediyor. Hem o bedbaht, kendini vahşi canavarların hücumuna maruz bir mahpus hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise bir aziz misafirdir ki misafiri olduğu Mihmandar-ı Kerîm’in acib hizmetkârları ile ünsiyet edip eğleniyor.

Sözler 

İman gözlüğünü çıkardığımız zaman kendimizi yaşamak için gayret eden, her şeyle mücadele etmek zorunda olan ve herkesin bize saldırma ihtimali olduğunu düşünerek yaşamaya devam eden bedbaht biri olarak görüyoruz. İman gözlüğü ile bakarsak kendimizi aziz bir misafir olarak görüyoruz. Çünkü insan bütün yaratılmışların en üstünüdür. Bahsettiğimiz gece gündüz bütün bu kainat bize hizmetkâr olarak yaratılmış. 

 Hem o bedbaht zahiren leziz, manen zehirli yemişleri yemekle azabını tacil ediyor. Zira o meyveler, numunelerdir, tatmaya izin var, tâ asıllarına talip olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. 

Sözler 

Evet bu dünyadaki bütün nimetler cennetin sergisidir. Bizim görevimiz onları tadıp asıllarına talip olmaktır. Cennete gitme iştiyakımızın artması için Allah onları numune olarak yaratmıştır. Buradaki hayvan gibi yutmak tabiri Allah’ı düşünmeden, o nimeti yerken tefekkür etmeden sadece hırsla yemek anlamında kullanılmıştır. Bu tabi kii kendini kısıtlamak değil, helal dairede insan tabiki nimetleri tadar, eğlenir.

Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini tehir eder ve intizar ile telezzüz eder. 

Evet biz bu dünyaya helal dairede eğleniriz. Ama bütün amacımız bu olamaz. Sadece eğlenmek, gezmek, üniversiteyi kazanmak, evlenmek gibi şeyler olmamalı. Bunlar güzel şeylerdir ama asla asıl amaç olamazlar. Asıl amacımız Rabbimizi tanımak, kulluk etmektir. 

Hem o bedbaht, kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakikati ve parlak bir vaziyeti, basîretsizliği ile kendisine muzlim ve zulümatlı bir evham, bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstahaktır ve ne de kimseden şekvaya hakkı vardır. 

Mesela, bir adam, güzel bir bahçede, ahbaplarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanaat etmeyip kendini pis müskirlerle sarhoş edip; kendisini kış ortasında, canavarlar içinde aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp tahkir ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir. Ve şu bahtiyar ise hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü derk etmekle hakikat sahibinin kemaline hürmet eder, rahmetine müstahak olur. İşte “Fenalığı kendinden, iyiliği Allah’tan bil.” olan hükm-ü Kur’anînin sırrı zahir oluyor. 

   Daha bunlar gibi sair farkları muvazene etsen anlayacaksın ki evvelkisinin nefs-i emmaresi, ona bir manevî cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.

Ey nefsim ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam! Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’an’ı dinle ve hükmüne mutî ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et. 

   Şu hikâye-i temsiliyede olan hakikatleri eğer fehmettin ise hakikat-i dini ve dünyayı ve insanı ve imanı ona tatbik edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim, incelerini sen kendin istihraç et. 

   İşte bak! O iki kardeş ise biri ruh-u mü’min ve kalb-i salihtir. Diğeri, ruh-u kâfir ve kalb-i fâsıktır. 

(Fasık: İnandığı gibi yaşamayan, bilmemezlikten gelen.)

   Ve o iki tarîkten sağ ise tarîk-i Kur’an ve imandır, sol ise tarîk-ı isyan ve küfrandır. 

   Ve o yoldaki bahçe ise cemiyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye içinde muvakkat hayat-ı içtimaiyedir ki hayır ve şer, iyi ve fena, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkıl odur ki: 

 خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ Duru olanı al; bulanık olanı bırak!

kaidesiyle amel eder, selâmet-i kalp ile gider. 

   Ve o sahra ise şu arz ve dünyadır. Ve o arslan ise ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise beden-i insan ve zaman-ı hayattır. Ve o altmış arşın derinlik ise ömr-ü vasatî ve ömr-ü galibî olan altmış seneye işarettir. Ve o ağaç ise müddet-i ömür ve madde-i hayattır. Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise gece ve gündüzdür. 

   Ve o ejderha ise ağzı kabir olan tarîk-ı berzahiye ve revak-ı uhrevîdir. Fakat o ağız, mü’min için zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır. 

   Ve o haşerat-ı muzırra ise musibat-ı dünyeviyedir. Fakat mü’min için gaflet uykusuna dalmamak için tatlı ikazat-ı İlahiye ve iltifatat-ı Rahmaniye hükmündedir. 

Ve o ağaçtaki yemişler ise dünyevî nimetlerdir ki Cenab-ı Kerîm-i Mutlak, onları âhiret nimetlerine bir liste hem ihtar edici hem müşabihleri hem cennet meyvelerine müşterileri davet eden numuneler suretinde yapmış. 

Sözler 

Bu konuyla ilgili olan bir ayeti zikredelim.

“İman eden ve iyi işler yapanlara, kendileri için zemininden ırmaklar akan cennetler bulunduğu müjdesini ver. Onlara cennetteki meyvelerden biri rızık olarak her sunulduğunda, “Bu daha önce de bize rızık olarak verilendir” derler. O kendilerine, benzer şekilde verilmiştir. Ayrıca orada kendileri için tertemiz eşler de vardır ve orada onlar sonsuza kadar kalıcıdırlar.”

(Bakara Suresi, 25)

Ve o ağacın birliğiyle beraber muhtelif başka başka meyveler vermesi ise kudret-i Samedaniyenin sikkesine ve rububiyet-i İlahiyenin hâtemine ve saltanat-ı uluhiyetin turrasına işarettir.

Sözler 

Baktığım her şeyde bizi Allah’a götüren işaretler vardır. 

Çünkü “Bir tek şeyden her şeyi yapmak” yani bir topraktan bütün nebatat ve meyveleri yapmak, hem bir sudan bütün hayvanatı halk etmek, hem basit bir yemekten bütün cihazat-ı hayvaniyeyi icad etmek; bununla beraber “Her şeyi bir tek şey yapmak” yani zîhayatın yediği gayet muhtelifü’l-cins taamlardan o zîhayata bir lahm-ı mahsus yapmak, bir cild-i basit dokumak gibi sanatlar; Zat-ı Ehad-i Samed olan Sultan-ı ezel ve ebed’in sikke-i hâssasıdır, hâtem-i mahsusudur, taklit edilmez bir turrasıdır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak; her şeyin Hâlık’ına has ve Kàdir-i külli şey’e mahsus bir nişandır, bir âyettir. 

Sözler

Bir şeyden her şeyi yapmaktan bahsettik. Toprak bir şey olduğu halde ondan bir sürü şey çıkıyor. Her şeyden bir şey yapmaya ise şöyle bir örnek verebiliriz. Bizler farklı bir sürü şey yiyoruz ama hepsi vücudumuzda birleşiyor ve bir şey oluyor. 

Ve o tılsım ise sırr-ı iman ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir…

Bir tılsım vardı temsilde, işte o tılsım yaratılış gayesinin sırrını açan imandır. İnsanlığın en çok araştırdığı, sorduğu soruların cevabıdır. Biz kimiz? Nereden geldik?  Nereye gidiyoruz? Neden geldik? İnsanların içinden çıkamadığı o büyük sorunun cevabını iman ile biliyoruz. Bu gerçekten büyük bir nimet, niçin yaratıldığımızı biliyoruz. 

 Ve o miftah ise 

 يَا اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ 

(Allah Teâlâ ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Hayy Odur (Hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıklara hayat veren Odur). Kayyum Odur (Bizzat kâim olan Odur. Varlığı sonsuza kadar devam eder, bütün varlıklar Onunla ayakta durur ve varlıkları Onunla devam eder).)

dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılab etmesi ise işarettir ki kabir ehl-i dalalet ve tuğyan için vahşet ve nisyan içinde, zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde, ehl-i Kur’an ve iman için zindan-ı dünyadan bostan-ı bekaya ve meydan-ı imtihandan ravza-i cinana ve zahmet-i hayattan rahmet-i Rahman’a açılan bir kapıdır. Ve o vahşi arslanın dahi munis bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar bir at olması ise işarettir ki mevt, ehl-i dalalet için bütün mahbubatından elîm bir firak-ı ebedîdir. Hem kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyesinden ihraç ve vahşet ve yalnızlık içinde zindan-ı mezara idhal ve hapis olduğu halde, ehl-i hidayet ve ehl-i Kur’an için öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbaplarına kavuşmaya vesiledir. Hem hakiki vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana bir davettir. 

Sözler 

Bu dünya bir zindan hükmünde, âhiret ise cennet bahçesidir. Ölümle zindandan cennet bahçesine gidiyoruz.

Hem Rahman-ı Rahîm’in fazlından kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. 

Sözler 

Vazifemiz bitiyor ve ücretini almaya gidiyoruz. Çalışma vakti bitiyor. Mükâfat başlıyor. 

Hem vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubudiyet ve imtihanın talim ve talimatından bir paydostur. 

Elhasıl: Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yapsa zahiren bir cennet içinde olsa da manen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkiyeye ciddi müteveccih ise saadet-i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da dünyasını, cennetin intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder. 

Sözler 

Bu duayı yaparak dersimizi bitirelim. 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَ السَّلَامَةِ وَ الْقُرْاٰنِ وَ الْاٖيمَانِ اٰمٖينْ 

Allahım, bizi saadet, selâmet, Kur’ân ve iman ehlinden eyle Âmin.

 اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ بِعَدَدِ جَمٖيعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ فٖى جَمٖيعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَ ارْحَمْنَا وَ وَالِدَيْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ 

Allahım, Efendimiz Muhammed’e ve âline ve ashâbına, Kur’ân’ın ilk indiği günden kıyametin kopmasına kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin hava dalgalarının aynalarında Rahmân’ın izniyle yansıyan bütün kelimelerinin bütün harfleri sayısınca salât ve selâm et. Ve bunlar adedince, bize, anne ve babamıza, erkek ve kadın bütün mü’minlere rahmetinle merhamet et, ey merhamet edenlerin en merhametlisi. Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

Sözler 

İlim ne demektir?

İlim, bir konunun etraflı ve bütün unsurlarının öğrenilmesi faaliyeti demektir.

‘ilim’ kelimesi aynı zamanda ‘bilgi’ ve ‘vahiyle gönderilen bilgi’ anlamlarında da kullanılmaktadır.

Elbette nev-i beşer âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir, bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir.

Hutbe-i Şamiye

Günümüzde ilmin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Öncelikle dinimizin bize farz kıldığından zaten ilim öğrenmeliyiz. Yaşadığımız asır da söz sahibi olduğunu için yine ilme çokça önem göstermeliyiz.

“Allah içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.”

(Mücâdele sûresi 11)

وَقُل رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا

“De ki: Ey Rabbim! İlmimi artır.”

(Tâhâ sûresi 114)

Çünkü ilim bitip tükenmeyen bir hazinedir. Sadece sahibine değil başka insanlara ve hatta bütün canlılara da fayda verir. Hak ile bâtılı ayırmanın en önemli vasıtası ilimdir. İlmin artması insana bir yük değil, tam aksine onu yücelten bir fazilettir. İnsanın ilmi ve bilgisi arttıkça tevâzuu da artar; kişi birtakım kuruntulardan kurtulur; gerçeği anlar ve iyi bir insan olmaya elinden geldiğince özen gösterir. İlmin zıddı olan cehâlet, bilgisizlik ise şiddetle kınanır.

İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.

Şu meselenin binler delillerinden yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o meseleye vâzıh bir delildir ve bir bürhan-ı kàtı’dır. Evet insaniyet, iman ile insaniyet olduğunu insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü hayvan dünyaya geldiği vakit âdeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi istidadına göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda, bütün şerait-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavanin-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur.

Hakikaten bütün hayvanlara baktığımızda, hepsi çok kısa süre içinde öğrenmesi gereken her şeyi öğrenmiş oluyor.

Demek hayvanın vazife-i asliyesi taallümle tekemmül etmek değildir ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir ve aczini göstermekle meded istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubudiyet-i fiiliyedir.

İnsan ise dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil, hattâ yirmi senede tamamen şerait-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir-i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder. Hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle ancak menfaatlerini celb ve zararlardan sakınabilir.

Demek ki insanın vazife-i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir. Yani “Kimin merhametiyle böyle hakîmane idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nâzeninane besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcatına dair Kàdıyü’l-Hâcat’a lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı a’lâ-yı ubudiyete uçmaktır.

Sözler

“Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibarıyla inşaallah o cümledendir.”

Mektubat

Üstad ilmi bu şekilde ikiye ayırıyor. Misal herhangi bir fen ilmini bir kaç kez tekrar etsek onu tamamıyla öğrenebiliriz. Ama Kur’an tefsiri gibi dini ilimleri sürekli öğrenmeye muhtacız.

İlim öğrenmek, öğretmek ve ilmin fazileti ile ilgili çok fazla âyet ve hadîs var. Bir kaç tanesini bakacağız.

“İlim ikidir, kalpte sabit olan ilim, faydalı olanıdır. Eğer ilim sadece dilde olursa, bu, kıyamette Allah için kulları aleyhindeki durumların da hücceti olur.”

(Tirmizî)

“Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır.”

(Müslim, Zikr 39. Ayrıca bk. Buhârî, İlim 10; Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, Kur’ân 10, İlim 19; İbni Mâce, Mukaddime 17)

İslâm dini, ilim öğrenmeyi, bilgi sahibi olmayı ve cehâleti ortadan kaldırmayı hedefler. Kur’ân-ı Kerîm’in “oku” emri ile başlaması ve bir bölümüne konunun başında işaret ettiğimiz pek çok âyet ile onlarca hadiste ilmin teşvik edilmesi özellikle ilk asırlarda âdeta bir ilim ordusunun teşekkülüne vesile oldu. Müslümanlar ilmi her şeyden önemli gördüler ve âlimleri toplumun önderleri kıldılar. İlim elde etmek ve Resûl-i Ekrem’in bir tek hadisini bizzat ondan duyan kimseden işitmek için uzun yolculuklar yapan ilim ehli kişiler oldu. Bu günün imkânları ile dahi dolaşılması kolayca göze alınamayacak genişlikteki İslâm coğrafyasının tamamını gezen ilim yolcularının sayısı binlerle ifade edilmektedir. Müslümanlar daha sonraki asırlarda, başta İslâmî ilimler olmak üzere bir çok ilim ve bilgi alanı geliştirdiler ve bunların bazılarının ilk kurucuları ve geliştiricileri oldular. Onları bu çalışmalara teşvik eden başta inançları ve bu inancın kaynağı olan Kur’an ve Sünnet idi

İlim öğreniniz, çünkü Allah için ilim öğrenmek, Allah’tan korkmayı netice verir. İlme çalışmak ibadettir. Müzakeresi, mütaalası tesbihtir. İlmi araştırma yapmak cihattır.

(Kenzü’l-Ummal 4.35)

Çünkü ilim her şeyi kaplar. Zaten ibadet etmek için yine ilim öğrenmeliyiz. Cihat; İnsanlara imanı ulaştırmak için yapılır. İlim de bunun en iyi yoludur.

“Allah’tan kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar korkar.”
Fâtır sûresi 28

Çünkü insan Allah’ı tanıdıkça ona karşı saygı ve hürmeti artar. Celalinden korkması gerektiğini öğrenir. En önemlisi rızasını kazanamamaktan korkar.

“İlmin tâlibi (talebesi) Rahman’ın tâlibidir. İlmin tâlibi ve onu isteyen, İslâm’ın rüknüdür. Onun ecir ve mükâfatı, peygamberlerle beraber verilir.”

Bu hadis-i şerif de yine kapsamlı bir şekilde ilim öğrenmenin faziletini anlatan bir hadistir. İlmi isteyen, yani öğrenmek isteyen bir öğrenci, bir lim-i Rahman’ın da talibidir. Yani onu da isteyendir. Rahman, Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Yani Allah’ın rızasını ilmi öğrenmek suretiyle kazanmak istiyor demektir. Aynı şekilde ilmi istemenin, İslâm’ın bir rüknü, bir temeli olduğu belirtilmektedir.

“İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.”

(Tirmizî, İlim 2)

“Allah, hakkında hayır dilediği kimseye din hususunda büyük bir anlayış verir.”

(Buhârî, İlim 10, Humus 7, İ’tisâm 10; Müslim, İmâre 175, Zekât 98, 100. Ayrıca bk. Tirmizî, İlim 4; İbni Mâce, Mukaddime 17)

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Allah, kulları hakkında sadece hayrı ister ve onların bu yöndeki gayretlerine yardım eder.

2. İlim, hayrın en önemli ve en faziletlisidir.

3. İlim, bütün hayırları içinde toplar ve Cenâb-ı Hak ilim ehlinden razı olur.

“İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.”

(Müslim, Vasiyyet 14. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâya 14; Tirmizi, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8.)

İşte insanlara hak ve hakikati gösteren ve onları eğitip öğreten âlimler, bir toplum içinde Allah’ın kendileri hakkında hayır murad ettiği en üstün ve örnek kişilerdir. Çünkü onlar Allah’ın yeryüzündeki elçileri olan peygamberlerin Cenâb-ı Hak katından getirdikleri ilâhî gerçekleri insanlara öğretmeye devam eden “peygamber vârisleri”dir.

“Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehil olur.”

Mesnevi-i Nuriye

Demek insan, bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu, marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billahtır.

Sözler

Mana-yı ismi ve mana-yı harfi meselesi konumuz açısından o kadar önemlidir ki burada bir kaç alıntı ile konuyu açmaya çalışmamız yerinde olacaktır. Maddi âlemi inceleyen bilimlerde özellikle bu bakış açısına dikkat edilmelidir, aksi halde çok kıymet ifade eden bir varlık bir anda sadece kendi maddi kıymetinden ibaret kalır.
İlmin ilim olabilmesi için mana-yı harfi olarak öğrenmemiz gerekir. Sadece kendi hesabına değil, Allah’a bağlayarak öğrenmek gerekir.

“İnsan-ı mü’minin kıymeti, ihtiva ettiği san’at-ı âliyeyle Esmâ-i Hüsnâdan in’ikâs eden cilvelerin nakışları nisbetindedir. İnsan-ı kâfirin kıymeti ise, et, kemikten ibaret fâni ve sâkıt maddesinin kıymetiyle ölçülür. Kezâlik, bu âlem de, eğer Kur’ân’ın tarif ettiği gibi mânâ-yı harfiyle, yani Cenab-ı Hakkın azametine bir âlet nazarıyla bakılırsa, o nisbette kıymettar olur. Eğer felsefenin dediği gibi mânâ-yı ismiyle, yani hiçbir fâil, Hâlıkla bağlı olmayıp müstakil-i bizzat nazarıyla bakılırsa, kıymeti câmide, mütegayyir maddesinde münhasır kalır. Kur’ân’dan istifade edilen ilmin felsefe ilminden ne derece yüksek olduğu, şu misalle tebârüz eder.”

Mesnevi-i Nuriye

Risale-i Nur’da geçen bir temsille bu mana-yı ismi ve mana-yı harfi meselesini iyice anlayalım.

Bir zaman hem dindar hem gayet sanatkâr bir hâkim-i namdar istedi ki Kur’an-ı Hakîm’i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimatındaki i’caza şayeste bir yazı ile yazsın. O mu’ciz-nüma kamete, hârika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’an’ı pek acib bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri, yazısında istimal etti. Hakaikinin tenevvüüne işaret için bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrüt ile ve bir kısmını lü’lü ve akik ile ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nevini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki okumayı bilen ve bilmeyen herkes temaşasından hayran olup istihsan ederdi. Bâhusus ehl-i hakikatin nazarına o surî güzellik, manasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işaratı olduğundan pek kıymettar bir antika olmuştur.

Sonra o hâkim, şu musanna ve murassa Kur’an’ı, bir ecnebi feylesofa ve bir Müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe hem mükâfat için emretti ki: “Her biriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız.” Evvela o feylesof sonra o âlim, ona dair birer kitap telif ettiler.

Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder. Manasına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebi adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur’an’ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve manayı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin çendan Arabî bilmiyor fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu sanatlara göre eserini yazdı.

Amma Müslüman âlim ise ona baktığı vakit anladı ki o, Kitab-ı Mübin’dir, Kur’an-ı Hakîm’dir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahiriyesine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âlî daha gâlî daha latîf daha şerif daha nâfi’ daha câmi’… Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kudsiyesinden ve envar-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı.

Sonra ikisi, eserlerini götürüp o hâkim-i zîşana takdim ettiler. O hâkim, evvela feylesofun eserini aldı. Baktı gördü ki o hodpesend ve tabiat-perest adam çok çalışmış fakat hiç hakiki hikmetini yazmamış. Hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü o menba-ı hakaik olan Kur’an’ı, manasız nukuş zannederek mana cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan o hâkim-i hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.

Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki gayet güzel ve nâfi’ bir tefsir ve gayet hakîmane, mürşidane bir teliftir. ” ferin, bârekellah” dedi. İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise haddinden tecavüz etmiş bir sanatkârdır. Sonra onun eserine bir mükâfat olarak her bir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irade etti.

Eğer temsili fehmettinse, bak, hakikatin yüzünü de gör: Amma o müzeyyen Kur’ân ise, şu musannâ kâinattır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelîdir. Ve o iki adam ise, birisi, yani ecnebîsi, ilm-i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri Kur’ân ve şakirtleridir. Evet, Kur’ân-ı Hakîm, şu Kur’ân-ı Azîm-i Kâinatın en âli bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sayfalarında ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri birer harf-i mânidar olan mevcudata “mânâ-yı harfî” nazarıyla, yani onlara Sâni hesabına bakar. “Ne kadar güzel yapılmış; ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemâline delâlet ediyor” der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor.”

“Amma, ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına “mânâ-yı harfî” ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken, öyle etmeyip “mânâ-yı ismî” ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel “Ne güzeldir” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.”

Sözler


“Allah’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk’ın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidayete kavuşturması, senin, en kıymetli dünya nimeti olan kırmızı develere sahip olmandan daha hayırlıdır.”

(Buhârî, Fezâilü’l-ashâb 9, Meğâzî 38; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 34)

İslâm dinini başkalarına tebliğ etmek ve dinin esaslarını öğretmek maksadıyla ilim öğrenmek farz-ı kifâyedir; bu görevi yerine getirenler bulunmazsa, bütün müslümanlar sorumlu olurlar.

İlmi yaymak esas olup, gizlemek câiz değildir.

İlim insanı Allah’a yaklaştırır ve kişinin değerini yükseltir; onu kınanmaktan ve küçük görülmekten kurtarır.

İlim öğretmek kadar öğrenmek de önemli ve faziletlidir.

lim kimse âbid olandan daha faziletlidir. Çünkü ilim öğrenmek farz, farz ibadetleri yerine getirdikten sonra daha çok ibadet yapmak nafiledir.

İbâdetlerin ve kulluğun sıhhati de ilme bağlı olduğu için, önce ilim sonra amel gelir. Çünkü bilmeyen herhangi bir işi de hakkıyla yerine getiremez.

lime ve ilim öğrenen talebeye, Allah, melekler, insanlar ve diğer canlıların her biri kendi lisanları ile dua ederler.

İlmin üstünlüğü, bildiği ile amel etmekle, ahlâk ve edepte Resûl-i Ekrem’e uymakla ölçülür.

“Kim kendisinde Allah’ın rızası aranan bir ilmi sadece dünyalığa sahip olmak için öğrenirse, o kimse kıyamet gününde cennetin kokusunu bile duyamaz.”

(Ebû Dâvûd, İlim 12. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 23)

Hadisten Öğrendiklerimiz

Kur’an ve Sünnet ilimleri sadece Allah rızası için öğrenilir.

İlim öğrenmede ihlas ve samimi niyet her şeyden önce gelir.

Her ilim dalında insan yetiştirmek müslümanlar üzerine bir vecîbedir.

İlim öğrenirken yalnızca Allah’ın rızası düşünülmelidir. İnsanların teveccühü, makam ve şöhret için öğrenilirse ilmin mükafatına ulaşılamaz.




Tesettür Esaret midir yoksa Özgürlük müdür?

Tesettür ayeti hicretin 5. senesinde inmiştir ve farz olmuştur. Tesettür ayeti iner inmez sahabeler çok hızlı bir şekilde riayet etmişlerdir. “Herkes o an başını örtebilecek bir şeyler arıyordu.” diye Hz. Aişe (ra.) o teslimiyeti anlatmıştır. Hatta bir şey bulamayanlar kendi elbisesinden bir parça keserek başını öyle örtmüştür. Tesettür ayetinin indiği vakit akşam vakti olmasına rağmen hiç kimse; “Zaten akşam oldu yarın örterim.” dememiş ve çok hızlı bir şekilde Allah’ın emrine uymuşlardır. 

Tesettür ‘setr’ kökünden geçmiştir. 

Setr, örtünmek bir şeyin içine veya arkasına gizlenmek demektir.

Günümüzün en önemli problemlerinden biri de tesettür hassasiyetinin kaybolmasıdır. Tesettürün çok uzağında olan bir tesettür şekli ile karşı karşıyayız. Saçın önden gösterilmesi, dar giyinmek gibi…

Peki gerçekten tesettür böyle bir şey mi? 

Kesinlikle hayır. Tesettür, vücut hattını, şeklini belli etmeyecek şekilde bol ve geniş olmalı, ince ve tenini gösterecek şekilde olmamalıdır.

Hz. Peygamber Efendimiz (A.S.M)  dar giyinen ve tesettürlü olduğunu iddia edenler hakkında şöyle buyuruyor:

“Cehennem ehlinden kâsiyâtün ariyâtün (giyinmiş çıplak) kadınlar ki, bunlar Allah’a itaatten dışarı çıkmışlardır. Bunlar başkalarını da baştan çıkarırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu kadınlar cennete girmek şöyle dursun kokusunu dahi alamazlar. Hâlbuki kokusu ne kadar uzak mesafeden duyulur.” 

(Müslim)

Şimdi bizlerin bu Hâdis-i Şeriften sonra tesettürümüze çok dikkat etmemiz gerekmez mi? 

24. Lem’a olan Tesettür Risalesine bakalım.  

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِنٖينَ يُدْنٖينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابٖيبِهِنَّ … اِلٰى اٰخِرِ

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, (evlerinden çıktıklarında) dış örtülerini üzerlerine alsınlar.” Ahzâb Sûresi,59

âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise Kur’an’ın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor “Bir esarettir.” diyor. 

Lem’alar

Bizler aldığımız basit bir makinenin bile kullanma kılavuzuna bakarak hareket ediyorsak, Allah’ın bizim için emretmiş olduğu, fıtri olan, olması gereken tesettürü nasıl esaret olarak görebiliriz? Tesettürü esaret olarak gören bir insan demek ki Allah’ı tanıyamamıştır. Dikkate almamız gereken nokta bu olmalıdır. Tesettürü bana Hâlık’ım emretmiş. Madem beni o yarattı, O bilir O konuşur. Tesettürü esaret olarak gören biri, Allah’ı tam tanımadığı bilmediği için imani bir problem yaşıyor demektir. Çevrenize tesettüre girmesini istediğiniz sevdikleriniz varsa, onlara ‘tesettüre gir’ demeden önce imani bir eğitim vermelisiniz. Eğer o imani eğitimi kendimiz veremiyorsak, onunla birlikte imanı eğitimi alacağı yerlere gitmeliyiz. 

Şimdi Tesettür Risalesinden devam edelim ve cevabı öğrenelim. 

Elcevap: Kur’an-ı Hakîm’in bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî (yaratılışa uygun olmayan) olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız dört hikmetini beyan ederiz. 

BİRİNCİ HİKMET  

   Tesettür, kadınlar için fıtrîdir (yaratılış icabı) ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale maruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. 

Lem’alar 

Kadınlar, yaratılış olarak zayıf ve naziktir. Öncelikle bunu kabul etmemiz gerekiyor. Medeniyet-i sefihe ise kadın ve erkeğin eşit olduğunu savunuyor. Peki kadın ve erkek gerçekten eşit midir? 

Hayır eşit değildir. Eşdeğer olabilir ama eşit değildir. Zaten kâinatta eşitlik diye bir şey yoktur.  Adalet vardır.  Allah katında da kadın ve erkek eşit değil, eşdeğerdir. Üstünlük de yalnızca takvâ iledir. 

   Hem kadınların on adetten altı yedisi ya ihtiyardır ya çirkindir ki ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar, taarruza maruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse en ziyade kendini saklayan ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki hem genç olsun hem güzel olsun hem kendini göstermekten sıkılmasın. 

Lem’alar 

Kadınların çoğunluğunda kendini gizleme isteği vardır. Gizlemek için tesettürü tercih etmeyenlerin estetik ve makyajın arkasına gizlendiklerini görüyoruz. Beyazlayan saçını,  kırışan cildini, estetik ve boya kullanarak, medeniyetin sahte tesettürü ile gizlemiş oluyor. Bu durum tesettürün ne kadar ihtiyaç olduğunu ispatlıyor. Tesettürün kadının özgürlüğünü kısıtladığını düşünenler, malesef estetiğin ve makyajın kölesi haline geldiklerinin farkında değiller. 

Malûmdur ki insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa yedi sekizinden istiskal eder. 

(Hiçbir kadın açık dahi olsa bu durumdan hoşlanmaz.)

   Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve seriü’t-teessür olduğundan maddeten tesiri tecrübe edilen belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. 

Lem’alar 

İnsan tabii ki bu bakışlardan rahatsız olur. Özellikle hassas nazik olan kadınlar bu durumdan daha çok etkilenir. Zaten nazar çok tesirli ve tehlikelidir. Efendimiz (A.S.M) bir Hâdis-i Şerifte:

İnsanların yarısı nazardan ölür.

(Taberani)

Buyurmuştur. 

İşte tesettürsüz bir kadın, gittiği yerlerde o kötü nazarları kendine çekerek, aslında kendine zarar vermiş oluyor.

Hattâ işitiyoruz; açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak “Bu alçaklar, bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar.” diye polislere şekva ediyorlar. 

   Demek, medeniyetin ref’-i tesettürü, hilaf-ı fıtrattır. Kur’an’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve manevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor. 

Lem’alar 

Bazı insanların örnek aldığı Avrupa’da bile kadınlar bu durumdan çok rahatsız oluyorlar. Hatta bazıları rahatsız edilmemek için erkek kıyafeti giyiyorlar. Bu da yine tesettürün ne kadar fıtrî olduğunun bir göstergesidir. Evet tesettür kadını korur. 

   Hem kadınlarda, ecnebi erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise fıtraten tesettürü iktiza ediyor.  

Lem’alar 

Korku, kadının manen süsler ve dışarıya açılmasını önler. Korku, kadına kendini muhfaza edebilmesi için verilmiştir. 

Çünkü sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belasını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vaki olduğundan cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti  sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi çarşafı olduğunu gösteriyor. 

Lem’alar 

Tesettür Müslüman bir kadının kalesidir. Kalesi duşmana karşı onu muhafaza eder. Tesettüre girilmezse, düşmanın hedef noktası haline gelinir.

   Mesmuatıma göre merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor! 

Lem’alar

Bazı insalar; “İslam kadına değer vermiyor. Kadını gizleyip saklıyor” diyorlar.  Peki siz hiç değerli olduğu halde uluorta sergilenen bir şey gördünüz mü? 

Mesela kuyumculara gittiğimiz zaman çeyrek, gram gibi altınlar açıkça sergilenir. Ama eğer bir pırlanta varsa özel bir yere konur. Üç dört kat kumaş bir beze sarılır ve herkese gösterilmez. İşte İslam’ın kadına verdiği değeri buradan anlayabiliriz. 

Şimdi aklımıza şöyle bir soru geleblir.

Tesettür sadece Kadınlara mı var? 

Erkeğin tesettürü yok mu?

Elbette var. Hatta ilk tesettür âyeti erkeklere gelmiştir.  

Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır.

(Nûr Sûresi, 30)

Buradan anlaşılacağı üzere erkeğin tesettürü göz kapaklarıdır. Harama bakmamasıdır. 

Sûrenin devamında ise bu âyet geliyor.

Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Dışarıda kalanlardan başka ziynetlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, başka kadınlar, hizmetlerinde bulunan köleleri ve câriyeleri, cinsel arzusu bulunmayan erkek hizmetçiler, kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar dışında kimseye süslerini göstermesinler. Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz!

(Nûr Sûresi, 31)

Bu âyet bizlere kimlerin yanında tesettürün ihtiyaç olmadığın öğretiyor. 

Bir kadının tesettürü nasıl olmalı? 

Bedenin bir kısmını değil tamamını örtecek şekilde olmalı.

Bir gün Hz. Aişe (ra.) annemizin ablası Hz. Esma (ra.) tesettür ayeti indiği vakitlerden Efendimiz’in (A.S.M) yanına başı açık bir şekilde geliyor. Peygamber Efendimiz (A.S.M) ona: “Ya Esma kişi buluğ çağına erdiği zaman elleri ve yüzü hariç her yerini bitamam örtsünler.” diyor. 

Burada bize tesettürün ölçüsünü öğretmiştir.  

Dikkat çekici olmamalı, sade ve yalın olmalı. 

İnce ve şeffaf olamamalı. Teni göstermeyecek şekilde olmalı. 

Vücut hattını gösterecek şekilde dar olmamalı.

Karşı cinse benzer olmamalı.

Şahsiyetine ve kimliğine uygun olmalı. 

Kirli ve pejmürde bir şekilde olamamalı. 

(Dikkat çekecek şekilde giyinmemek kötü bir şekilde giyineceğimiz anlamına gelmiyor. Müslüman bir hanım her zaman düzgün ve bakımlı olmalı.)

İlgi duyulacak şekilde koku sürülmüş olmamalı. 

Ciddi, ağır başlı ve vakar sahibi olmalı. 

Demek ki tesettür sadece başı örtmekten ibaret değildir. Koku sürmeden hal ve hareketlere kadar bir çok konuda tesettüre girmeliyiz. 

Evet insan hata da yapsa, yanlışta yapsa Allah’ın tövbe kapısı açıktır. Tövbe etmek şartıyla bütün günahlarınızı affederim diyor.  

Bizlerde tesettürümüzü sorgulayalım ve Allah’ın emrettiği, fıtratımıza uygun olan tesettürü hakkıyla yerine getirmeye çalışalım.

Rabbim hepimize yanlışlarımız görüp düzeltmeyi nasip etsin. 

Sabır hiç bir şey yapmadan beklemek mi?

Bugün bütün faziletlerin anası olan, çok güzel bir hasletten bahsedeceğiz. Evet insanı başarıya götüren, kemale erdiren, hem ahireti hem de dünyası için çok önemli olan sabır kuvvetinden söz ediyoruz. Yaşadığımız anda acı verebilir ama neticesi her zaman çok güzel olur. 

  Her türlü kötülüğün sebebi de sabırsızlıktan ya da gerektiği kadar sabır göstermemekten gelir.

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ 

 “Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.”

[Bakara Sûresi] 

de hikmet ve gaye nedir? 

   Elcevap: Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak vücud-u eşyada, bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz’etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için basamakları ya atlar, düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebeptir. Sabır ise müşkülatın anahtarıdır ki 

 اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ ٭ وَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ 

“Hırslı olan kimsenin ümidi boşa çıkar ve hüsrâna uğrar.” “Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır.” 

[Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:21.] 

durub-u emsal hükmüne geçmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk’ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir.

Mektubat 

Ayet-i Kerime’de, “Allah sabredenlerle beraberdir.” deniliyor. “Sabreden müminlerle beraberdir.” denilmiyor. Kafir mümin fark etmeden, sabreden kim olursa olsun onun yanında olacağını söylüyor.

Hakîm ismi muktezası olarak…

 Şimdi Hakîm isminden bahsediliyor. Hakîm: her şeyi hikmetle yaratan, hikmetle iş yapan demektir. Kâinata baktığımızda Cenab-ı Hakk’ın her şeyi hikmetle yarattığını görüyoruz. Ayrıca kainatta bazı kurallar / kanunlar da vardır. Adetullah, sünnetullah dediğimiz,  Allah’ın belirlediği bu kurallara uyan kimse, mümin ya da kafir olsun hiç fark etmeden neticesini alır. 

  Sabır, bir olaya bakma ya da yorumlama şekli değildir. Sabır bir kuvvet, bir enerji, bir varlıktır. Adetullah, sünnetullah kurallarına uyarak, sabrettiğimiz zaman muhakkak o işin sonunda muvaffak oluruz. 

Hakîm ismi muktezası olarak vücud-u eşyada, bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz’etmiş.

Her şeyde bir tertip bir merhale var. Hiçbir şey bir anda olmuyor. Misal, bir tohum bir anda asla ağaç olamaz. Onun bazı merhaleleri var. Sulamak doğru zamanı beklemek, gerekiyor. Bir tertibi, nizamı var.  Bu bütün hayatımız için geçerlidir. Sabırla beklersek meyvesini alırız. Mükafatını almak, kazanmak için oyunu kuralına göre oynamalıyız. Yukarıda söylediğimiz gibi sabır, bakış açısı değil kuvvettir. 

Sabrın çeşitleri vardır. Bizim sabır göstermemiz gereken yerler diyebiliriz. 

Çünkü sabır üçtür:  

   Biri: Masiyetten kendini çekip sabretmektir. Şu sabır takvadır  اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقٖينَ  

“Allah takvâ sahipleriyle beraberdir.” 

[Bakara Sûresi, 94]

sırrına mazhar eder. 

Masiyet: Günah, isyan, asilik demektir. Günahlar kaçarken sabretmeliyiz. Kısaca takva sahibi olmaktan bahsediliyor. Günahlardan kaçarken gösterdiğimiz sabır bizi takva sahibi yapar. Takva bazen yanlış anlaşılıyor. Amel-i salihin, başkadır takva başkadır. Salih amellerin içinde de takva var. Salih amel güzel işler yapmaktır. Takva ise Allah’ın yasaklandığı günahlardan çekinmek, kaçmak demektir. İşte bu sabır ister. Çünkü nefis, şeytan veya yaşadığımız çevre ve asır bizi sürekli günaha sürüklüyor. Onlardan kaçmak için sabır göstermeliyiz. İşte bizdeki sabır kuvvetinin bir kısmını burada kullanmalıyız. O zaman bu ayete mazhar oluruz. 

   İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki tevekkül ve teslimdir 

 اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلٖينَ ٭ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِرٖينَ 

“Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever.”

[Âl-i İmrân Sûresi, 159]

“Allah sabredenleri sever.” 

[Âl-i İmrân Sûresi, 146]

şerefine mazhar ediyor. 

Hastalık, dertler, başımıza gelen bütün imtihanlar musibetin içine girer. Bütün bu musibetlere karşı kullanmamız gereken bir sabır kuvveti vardır. Tevekkül ve teslim kelimelerine dikkat edelim. Tevekkül: Allah’ın sana verdiği iradeyi kullandıktan, elinden gelen tüm gayreti gösterdikten sonra Allah’ı vekil edip O’na güvenmektir. Sonucu Allah’a bırakmaktır. 

Sabır da bazen yanlış anlaşılıyor. Öylece durup beklemek, bir şey yapmamak sabır değildir. Sabır, gücünün yettiği şeyleri yaptıktan sonra gücünün yetmediği konularda sabretmektir.

   Ve sabırsızlık ise Allah’tan şikayeti tazammun eder. Ve ef’alini tenkit ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. 

Sabredemediğimiz zaman, Allah’ın bize gönderdiği musibeti beğenmemiş şikayet etmiş oluyoruz. Dilimizle söylemesek bile lisan-ı hâlimizle isyan etmiş oluyoruz. Hikmetinden sual olunmaz dediğimiz Rabbimizi tenkit etmiş oluyoruz. “Bu kadar insan içinde neden ben? Niye benim başıma geldi bunlar? Kaldıramıyorum?” gibi sürekli duyduğumuz cümlelerle Allah’ı şikayet etmiş oluyoruz.

Evet, musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette âciz ve zayıf insan ağlar fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı. Hazret-i Yakub aleyhisselâmın  اِنَّمَا اَشْكُوا بَثّٖى وَ حُزْنٖى اِلَى اللّٰهِ 

“Ben derdimi de, üzüntümü de ancak Allah’a şikâyet ederim’ dedi.”

 [Yusuf Sûresi, 86]

demesi gibi olmalı. 

Evet bizler insanız tabiki üzülürüz, ağlarız. Başımıza bir şey geldiğinde duygusal tepkiler veririz. Sabır zaten kaskatı durmak veya  hiçbir olaydan etkilenmemek değildir. Yapmamız gereken şikayetimizi Allah’a anlamaktır. Zaten musibetin gelme sebebi, bize aczimizi, fakrımızı gösterip sonrasında bizi Allah’a yönlendirmektir. Dua ile derdimizi Allah’a anlatmalı, O’na şikayet etmeliyiz. Eğer tam tersi insanlara gidip şikayet edersek Allah’ı insanlara şikayet etmiş oluyoruz. Böyle olamaması için Allah’a yönelmeli ve musibetin gitmesi için dua etmeliyiz.

Yani musibeti Allah’a şekva etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şekva eder gibi “Eyvah! Of!” deyip “Ben ne ettim ki bu başıma geldi?” diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, manasızdır. 

Mektubat

Üçüncü Sabır: İbadet üzerine sabırdır ki şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile canibine sevk ediyor. 

MAKAM-I MAHBUBİYET : Allah’ın sevgisini kazanma makamı, derecesi.

UBÛDİYET-İ KÂMİLE : Mükemmel kulluk vazifesi.

Bizim mesûl olduğumuz bazı ibadetler var. Günde beş vakit namaz kılmak, oruç tutmak… gibi dolayısıyla bunları yapmak için sabır kuvvetine ihtiyacımız var. Bu ibadetlere sabırla devam ettiğimiz zaman makam-ı mahbubiyete çıkabiliriz. 

Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. Bu Âyet-i Kerime ile sabittir.

Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz… (Bakara, 186)

Şimdi aklımıza şöyle bir soru gelebilir. 

Bazı insanlar: “Artık gücüm yetmiyor, kaldıramıyorum.” gibi cümleler kullanıyor. Madem gücümüzün yetmediği şeyler yüklenmez, o zaman neden kaldıramıyoruz, kaldıramıyorlar?

Bu sorunun cevabına Sözler kitabından bakalım. 

Allah bizlere her şeye kafi gelecek bir sabır kuvveti vermiştir. Peki neden bazen bu sabır bize yetmiyor ve sabırsız oluyoruz? 

Sorumuzun cevabına bakalım:

Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibadet külfetini ve namazın meşakkatini ve musibet zahmetini, bugün düşünüp muzdarip olmak hem gelecek günlerdeki ibadet vazifesini ve namaz hizmetini ve musibet elemini, bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kâr-ı akıl mıdır? 

Sözler    

Üstad, burada daha çok ibadet üzerine olan sabırdan örnek vermiştir. Biz bunu her şey i için düşünebiliriz. 

Biz geçmiş ve gelecekle değil şu andan mesûlüz. Mesela öğlen namazını kıldıktan sonra ikindiye kadar hiçbir namazdan mesûl değiliz. Sadece bu anı düşünmeliyiz. Daha gelmemiş olan şeyleri düşünmek çok yanlıştır. Daha gelmemiş olan Ramazan’ı düşünerek, bu sıcakta nasıl oruç tutucam diye düşünürsek daha gelmeyecek olan bir durumun elemini çekmiş oluyoruz. Bu şekilde o sabır kuvveti dağılıyor. Hatta Ramazan’ın başına geldiğimizi düşünelim. Ben nasıl otuz gün oruç tutucam dediğimiz anda ilk günden sabrımızı dağıtmış oluyoruz. Sonuçta biz o gün oruç tutmakla sorumluyuz. Yarına çıkacağımız zaten belli değil. Sabrımızı sadece o güne harcamalıyız. 

Bunu hayatınızın her yerinde, her konuda uygulayabiliriz. Misal, geçmiş zamanda sıkıntılı dönemler geçirmiş olabilirsin, onları hatırladıkça tekrar tekrar yaşamış gibi olursun. Geçmişte yaşadığı kötü bir olayı anlatırken sinirlenen insanları hepimiz görüyoruz. Bu şekilde geçmişi düşünürsek sabır kuvvetimizi kullanmak zorunda kalırız. Geçen şeyi düşünerek sabır kuvvetinin birazını orada kullandık. Birde gelecek kaygısı var. Maalesef ki günümüzde insanların en çok yaşadığı durum, bu gelecek kaygısı.. Sabır kuvvetinin orada da harcadıktan sonra hazır güne sabır kalmıyor. İşte bu şekilde sabır kuvvetini dağıttığımız için: “Ben bunları kaldıramıyorum.” gibi cümleler kullanıyoruz. Hâlbuki sabrımızı doğru adreste kullanabilsek bunların hiçbiri olmaz. Şöyle düşünelim. Geçmiş günler geçip gitti. Sıkıntılı durumlar yaşadıysak bize sevabını bırakıp gitti. Çünkü yaşadığımız hiçbir şey boşa gitmez. O elemler günahlarımızı alıp gittiler. Gelecek zaten daha gelmemiş. Neler olacağını bilmiyoruz. Yarına çıkacağımız bile kesin değil. Eğer gelecekte bazı dertler olacaksa da onu o zaman düşünürüz. O gün ayrı bir sabır kuvvetimiz olacak nasıl olsa, o günün sabrıyla sabrederiz. Biz sadece bugünden bu andan mesûlüz. Sabır gücünü sadece bugüne kullanırsak zaten yeter. Çünkü Allah her musibete yetecek sabrı bize vermiştir. 

  Şu sabırsızlıkta misalin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenah kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu halde; o tutar mühim bir kuvvetini sağ cenaha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem sol cenahta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden, büyük bir kuvvet gönderir “Ateş et!” emrini verir. Merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar, merkeze hücum eder, târumar eder. 

  Evet, buna benzersin. Çünkü geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalbolmuş; elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti, keramete iltihak ve meşakkati, sevaba inkılab etmiş. Öyle ise ondan usanç almak değil belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddi bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise madem gelmemişler. Şimdiden düşünüp usanmak ve fütur getirmek aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir divaneliktir. 

  Madem hakikat böyledir. Âkıl isen ibadet cihetinde yalnız bugünü düşün ve onun bir saatini, ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvi bir hizmete sarf ediyorum, de. O vakit senin acı bir füturun, tatlı bir gayrete inkılab eder. 

   İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. 

   Birisi: Taat üstünde sabırdır. 

   Birisi: Masiyetten sabırdır. 

   Diğeri: Musibete karşı sabırdır. 

   Aklın varsa şu üçüncü ikazdaki temsilde görünen hakikati rehber tut. Merdane “Yâ Sabûr!” de, üç sabrı omuzuna al. Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini, eğer yanlış yolda dağıtmazsan her meşakkate ve her musibete kâfi gelebilir ve o kuvvetle dayan. 

Sözler

Sabırla alakalı çok fazla âyet ve hadis var. Şimdi birkaç tanesine bakacağız. Sabırla ilgili gerçekten çok güzel müjdeler var. Siz muhakkak sabırla ilgili âyet ve hadisleri okuyun.

…Kim Allah’tan korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez.

(Yusuf Sûresi, 90)

7Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!

(Bakara Sûresi, 155)

Sabrın sonu selamettir, başarıdır. Sabır acıdır. Fakat sonucu tatlıdır. 

Hz. Peygamber (A.S.M) buyuruyor ki;

“Sabreden başarıya ulaşır.” 

(Müsned, 1/307)

“Sabır başarının anahtarıdır.”

 (Acluni, Keşfü’l-Hafa, 2/21)

“Sabır bir ışıktır.”

 (Müslim, Taharet 1)

“Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir.”

 (Gazalî, İhya: 4/61)

“Sana sıkıntı veren şeylere karşı sabretmende birçok hayır vardır.” (Müsned, 1/307)

“Sabır, acı bir olayın yaptığı sarsıntıya karşı ilk anda gösterilen tahammüldür.”

(Buhârî, Cenâiz, 32) 

Burası çok önemli. Sabır ilk anda gösterilen tepkidir. Çünkü ilk anda duygularımız çok yoğundur. Mesela üzüldüğün, öfkelendiğin bir durum karşısında gösterdiğimiz sabır çok önemlidir. Sonrasında zaten öfkemiz diner, üzüntümüz geçer ve sabretmek daha kolay olur. Bu yüzden Efendimiz (A.S.M) o ilk ana vurgu yapmıştır. 

“Sabır ve tahammül gösteren kimseyi Cenab-ı Hak sabırlı kılar. Sabırdan daha hayırlı ve geniş bir nimet hiçbir kimseye verilmemiştir.” 

(Tirmizi, Birr, 76)

“Hoşlanmadığın şeye sabretmende büyük fayda vardır.” 

(Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 307)

Sabretmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu biraz anladık. Ama sabretmenin caiz olmadığı bazı yerler vardır. İnsan sabrın bu kadar güzel olduğunu görünce her şeye sabretmek ister. Bizim dinimiz o kadar güzel ki her konuyu doğru ölçüde, itidal çizgisinde halletmiş. 

Evet, haksızlığa karşı, hakarete veya meşru olmayan bir duruma karşı sabretmek caiz değildir. Onunla mücadele etmen gerekir. Çünkü bizler izzetimizi korumakla mükellefiz. İzzetimize, özellikle inancımıza hakaret edilirse susup sabretmek caiz olmaz. Mücadele ederek hakkını da, inancını da savunman gerekir. Bu mücadele musibet içinde geçerlidir. Başta söylediğimiz gibi elinden geleni yaptıktan sonra sabır gelir. Hastalandın gidip tedavi olmak yerine sabrediyorsun. Bu tabiki doğru değildir. Tedavi sürecinde sabır göstermemiz gerekir. Hem şifamız için dua edeceğiz, hem de gidip şifamızı arayacağız. Eğer bu şekilde davranmazsak bu sabır deği,l tembellik olur. Acizlik olur.  Efendimiz (A.S.M);  “Allah’ım tembellikten ve acizlikten sana sığınırım.” diyerek bu iki hasletten de Allah’a sığınımıştır. Bu ince noktayı çok iyi anlamalıyız. 

Peki nerede sabır göstermeliyiz? 

Beklenmedik olaylar, içine düştüğümüz güçlükler karşısında tedirgin olmamak, paniğe kapılmamak, ve tahammül göstermektir. 

Hastalık vaktinden bahsetmiştik. İşte o vakit elimizden geleni yapacağız. Hem dua edeceğiz, hem şifamızı arayacağız. Hem de hastalık gidene kadar o süre zarfında şikayet etmeden sabredeceğiz. 

Sabrı istemekle ilgili şöyle bir denge var. Aslında sadece sabrı istemek doğru değil. Peki hiç sabır istemeyecek miyiz? Dersek tabiki isteyeceğiz. Bu konuyla alakalı Peygamber Efendimiz’in (A.S.M) hayatında çok güzel bir örnek var. 

Bir gün Efendimiz (A.S.M) Hz. Ali’yi ziyaret ediyor. Hz. Ali biraz hasta. Ona nasıl dua ettiğini soruyor. Hz Ali: “Allah’ım bana sabır ver.” diye dua ettiğini söylüyor.  Efendimiz (A.S.M) ise ona sen niye Rabbena atina… “Allah’ım bana dünyada da Ahirette de iyilik ver.” duasını okumuyorsun diye soruyor. Âlimler buradan, hastalık ve musibet vaktinde afiyet istememiz gerektiğini anlamışlar. 

Çünkü o an sadece sabır istersek; “Allah’ım benden bu hastalık gitmese de olur sen bana sadece sabır ver.” demiş oluyoruz. 

Bizler hem sabrı isteyeceğiz, hem de o musibetin kalkması için dua edeceğiz. Ortalıkta hiç musibet yokken sabrı istemek de musibeti çağırmak oluyor. Dinimiz gerçekten çok güzel.  Hz. Peygamber (A.S.M) dualarına baktığımız zaman hem dünya için, hem ahiret için güzellik, afiyet istemiş. Bizim dinimiz uydurma inançlar gibi  kendine, nefsine zulmetmeyi öğütlemez. Hatta nefsin hakkını vermemiz gerektiğini söyler. Biz sadece nefsi terbiye ederiz. Nefse zulmetmek doğru bir şey değil. Mesela hastandık; “Dua etmeyelim, hastalık devam etsin de günahlarımız silinsin.” demek doğru değildir. O hastalık aslında Allah’ın senden dua beklemesidir. Çünkü Allah-u Teâla biz ona dua ettiğimizde memnun olur, hoşnut olur. Allah (c.c.) O’na her zaman dua etmemizi, iyilikler ve güzellikler istememizi istiyor. 

Sabrın üç şifresi vardır. Onları öğrenelim. 

Sabr-ı cemil: Güzel sabır.

O ilk anda gösterilen, şikayet edilmeyen sabır demektir. Şimdi kötü bir haber aldığımızı düşünelim. Vefat haberi olabilir. O an söylememiz gereken 3 şey var.

1.  اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَؕ

İnna Lillâhi ve İnnâ İleyhi Raciûn

Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler. 

(Bakara Sûresi, 156)

Biz bu hakikati bilmiyoruz muyuz? 

Tabiki biliyoruz ama bir musibet geldiğinde gaflete düşerek unutuyoruz. Gaflet bilmemek değil, bildiğine ulaşamamaktır. Bu dua o gaflet perdesini kaldırıyor. Bu yüzden bu duayı hem musibet anında hem de vefat haberi aldığımızda okumak sünnettir. 

2.  حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ 

Hasbunallahi ve Nimel vekil 

 “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” 

(Âl-i İmrân Suresi, 173)

3.  لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

Lâ Havle ve Lâ Kuvvete İllâ Billâhil Aliyyil Azîm

“Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah Teâlâ’nın yardımıyladır.”

El Bâki Hüvel Bâki 

Gıybet Yapmazsak Nasıl Muhabbet Edeceğiz?

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…”(İsra / 44)

Bu derste Kur’an’da geçen tek bir ayetle, gıybetin ne kadar büyük bir tehlike olduğunu ve ne kadar çirkin bir günah olduğunu öğreneceğiz. 

Yirmibeşinci Söz’ün Birinci Şu’lesinin Birinci Şuaının Beşinci Noktasının makam-ı zemm ve zecrin misallerinden olan bir tek âyetin, mu’cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi; Kur’an’ın nazarında gıybet ne kadar şeni’ bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet Kur’anın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur.  

İşte اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖيهِ مَيْتًا  “Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât Sûresi)

âyetinde altı derece zemmi, zemmeder. Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:  

Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.  

(Âyâ kelimesi “acaba” olarak geçiyor.)

Burada şu şekilde sırayla gideceğiz:

Akıl – Kalp – Hayat-ı içtimaiye – Rikkat-i cinsiye…

İşte birincisi,   hemze ile der: Âyâ, sual ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şey’i anlamıyor? (Mektubat)

Aklınız yok mu ki bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor. Düşündüğümüzde çok ağır bir cümle.. 

İkincisi,  يُحِبُّ  (hoşlanır mı) lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?  (Mektubat) 

Nefret etmemiz gereken bir işi nasıl sevebiliriz? Kalbimizin böyle bir işi sevmesi için, bozulmuş olması gerekir. 

Üçüncüsü,  اَحَدُكُمْ (sizden biri) kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?  (Mektubat)

İnsan sosyal bir hayatın içinde olmak zorundadır. Tek başına yaşayamaz. Toplum hayatında bir çok ihtiyacını karşılar. O zaman, bu hayatında nasıl böyle bir ameli kabul eder? 

Dördüncüsü,  اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ (etini yemeyi) kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?  (Mektubat) 

Düşününce iğrendik değil mi? Misal gıybetini yaptığınız birinin cesedi önünüzde olsa onu dişleyebilir misiniz?

Böyle çirkin bir amelden bahsediyoruz. 

Beşincisi,  اَخٖيهِ  (kardeşinin) kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz (Cinsi şefkat. İnsanın kendi cinsinden olana acıması.), hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz?  (Mektubat)

Ne kadar korkunç bir durum..

Bütün Müslümanlar olarak kardeşiz ve Hâdis-i Şerifte:

“Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bir kişi hayırdan kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe mükemmel bir şekilde îman etmiş olmaz.” (İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned) Buyruluyor. 

Direkt imanımızı etkiliyor. Ayrıca bu hâdis sadace kötü niyetten bahsediyor. 

Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi a’zânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?  (Mektubat)

Bir başka Hâdis-i Şerifte 

“Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr 66)

Müminler olarak bir vücut gibiyiz. Hepimiz birer a’zâ olarak görevlerimizi yerine getiriyoruz. Bu durumda kendi a’zâmızı manevî olarak ısırmış oluyoruz. Bu İslam’a da büyük bir zarar veriyor. 

Altıncısı,  مَيْتًا (ölü olarak) kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?  

Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle: Zemm ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur (kınanmış). İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’cazkârane altı derece o cürümden zecreder. (Mektubat) 

Gıybet kimlere aittir? Öğrenelim.

Gıybet, ehl-i adavet (düşmanlık eden) ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zât demiş: 

 اُكَبِّرُ نَفْسٖى عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ ٭ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ 

   Yani: “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünki gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların silâhıdır.”  (Mektubat)

Hainlik, sırtından bıçaklamak gibidir. Çünkü yüzüne karşı aynı şekilde söyleyemezsin. Misal birinin gıybeti yapılsa ve o an içeri girse, hemen gıybet yapanlar kendini düzeltir ve konuyu değiştirir. Demek ki: “yüzüne de söylerim” demekle olmuyor. 

Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı.  (Mektubat)

Yani kırılacaktı, bu duruma üzülecekti. 

İnsanların kendilerini savunmak için, en çok kullandıkları söz; “Ama ben doğru olanı söylüyorum.” 

Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; 

Zaten doğru söyleyince gıybet oluyor. Yalan olursa direkt iftira olur.

Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır. (Mektubat )

Bugün kendimize söz verelim ve gıybete karşı bir savaş açalım. Bunu yapmak zorundayız. Çünkü amellerimiz gidiyor. 

  Düşünsene bütün ömrünü hayır yolunda harcamışsın, sonra âhirete gittiğinde bütün hayırlarını dağıttığını görüyorsun. Hatta hayırların kalmadığı için üstüne sevmediğin insanların günahlarını yüklenmişsin. 

Bu konuyla ilgili bir Hadîs-i Şerifte:

“Kişiye kıyamet günü kitabı açılmış olarak getirilir. Kitabına bakan kişi şöyle der: Ya rabbi, benim işlediğim şu şu ibadetlerimin sevapları nerede? Onları kitabımda göremiyorum.”

Bunun üzerine Allah teala şöyle buyurur:

“İnsanları gıybet etmen nedeniyle ibadetlerinin sevapları imha edildi.” (Münziri, et-Tergıb, Beyrut, 2002, 3/332)

Allah muhafaza ne kadar korkunç bir durum.. 

Biz bu meseleyi çok hafife alıyoruz. Ama ömrün boyunca kazandığın bütün salih ameller boşa gidebilir. 

Şimdi gıybetin çeşitlerine bakalım. Şu ana kadar bahsettiğimiz (1)Âleni gıybetti. Yani bildiğimiz gıybet. 

Peygamber Efendimiz (A.S.M) şöyle buyuruyor: 

“Gıybet, kardeşini hoşuna gitmeyecek şekilde anmandır.” (Tirmizî, Birr, 23; Dârimî, Rikat, 6; Mâlik, Muvatta, Kelâm,10; Ahmed b. Hanbel, II/384, 386.)

Din kardeşinin yüzüne söyleyemeyeceğin şeyi ardından söylemen gıybettir. (Camiüssağir-7972)

2.İftiralı Gıybet 

Bu daha da kötü bir durumdur. 

Efendimiz (A.S.M) Hâdisin devamına şöyle buyuruyor:

“Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda (iftirada) bulundun demektir.” (Tirmizî, Birr, 23; Dârimî, Rikat, 6; Mâlik, Muvatta, Kelâm,10; Ahmed b. Hanbel, II/384, 386.)

Zaten gıybet dilden dile, kulaktan kulağa giderken iftiraya dönüşüyor. Herhangi bir söz, olay asla ilk duyulduğu gibi kalmıyor. Her duyduğunu söyleyen iftiraya ortak olmuş olur. Çünkü kendin görmediğin bir olayın doğru olduğunu bilemezsin. 

3.Gizli Gıybet 

Suizan etmek..

Kur’an-ı Kerim’de şöyle geçer: 

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın…” (Hucurât / 12)

İmam-ı Gazzâlî bu konuda şöyle der: 

Gözünle kötü bir şey görmeden, kulağınla duymadan bir kimseye suizanda bulunma! 

Misal bir şehir hakkında: “Oralılar hep şöyledir.” tarzı bir yorum suizan oluyor. Orada yaşayan insanları genelleyemezsin. Hepsini görmedin, tanımıyorsun. O zaman o şehir ahalisinin hakkına girmiş oluyoruz. Bu bütün genellemeler için geçerlidir. Meslek gurubu, cinsiyet vs. 

Gazzâlî: “Kalbinden bile geçirme.” der. Çok güzel bir nasihat. Neden kalbimizi kirletelim?

Hadis-i Şerifler ile devam ediyoruz:

“…Kim de müslüman kardeşinin ayıbını açığa vurursa, Allah da onun ayıbını açığa vurur. Hattâ evinin içinde bile olsa, onu ayıbıyla rezil eder.” (İbn-i Mâce, Hudûd, 5)

İnsanlar merhamet etemeyene, Allah merhamet etmez. 

“Kim arkadaşının ayıbını örterse, Allah da kıyâmet günü onun ayıbını örter…”(İbn-i Mâce, Hudûd, 5)

Böyle bir müjde ve imkan varken, tam tersini yapmak çok akılsızca olur. 

“Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz.” (Tirmizi)

Bu konuyla ilgili bu kadar uyarıcı âyet ve hadîs varken bunları göz ardı etmek, dikkate almamak büyük kayıp olur. 

4.Münafıkane (iki yüzlü) Gıybet 

Bu en tehlikeli olan gıybet şeklidir. 

Misal:

Anlatan kişi diyor ki: “Allah affetsin, oda bazen biizm gibi karıştırıyor. İnşâallah düzelir, daha iyi olur.” Nefsini temize çıkarmaya çalışıyor. Ama yine gıybet yapmış oluyor. Dili ile iyiliğini isterken aslında bu gıybetten zevk alıyor. 

Dinleyen kişi ise: “Boşver gitsin, gıybet okuyor.” der. Ama aslında onu dinleyenin de hoşuna gidiyor. 

  Dinleyen kişinin, tavrının ve cevabının nasıl olması gerektiğini öğreneceğiz. 

5.Söz taşımalı Gıybet (Ara bozuculuk)

“Nemmam (söz taşıyan) / kattat, koğuculuk yapan cennete giremez.”(Buhari, Edeb, 50; Müslim, İman, 169, 170)

İnsanların arasını bozarak elimize hiçbir şey geçmez. Ama yukarıda bahsettiğimiz gibi kusurunu örttüğümüz zaman kazanacağımız çok şey var. 

“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurât / 6)

Bir Müslüman olarak, hem normal hayatımızda, hem de sosyal medyada karşımıza çıkan bir haberin hakikatini öğrenmeden yorum yapamayız.

Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle der:

“Başkalarının sözünü sana ileten, getiren, muhakkak senin sözünü de başkalarına iletir… Zira onun yaptığı hem gıybet, hem zulüm ve hıyanet, hem de aldatma ve haset, hem nifak, fitne ve hiledir.” 

Hem gördüğümüz her şey doğru değildir. Belki sözünü taşıdığın kişinin sözünü sen yanlış anlamış olabilirsin. Üstelik insanız hepimiz hatalar yapıyoruz, bu yüzden bunu yapmaya hakkımız yok. 

6.Paylaşımlı – Ortaklaşa Gıybet 

Gıybet yapıldığı halde, müdahale etmeyen kişilerin yaptığı gıybet demektir. 

Hâdis-i Şerifte 

“Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse, Allah onu dünya ve âhirette zelil kılar.” (Camiu’s-Sağîr, no: 8489)

Şimdi gıybet olan bir ortamda ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Sadece orayı terk etmek yetmez. Eğer gücünüz yetiyorsa karşı çıkmalı. O insanı savunmalısınız. Bu hâdis bize bu duruşu öğretiyor. 

  Bu asırda günahlar dalga dalga geliyor. Gıybet her yerde karşımıza çıkabilir. Tv, sosyal medya vs. Sanal olarak duyulan gıybete de yine aynı şekilde karşı çıkmalıyız.  

Çünkü “Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, gıybet de sevapları yer bitirir.” (Şerhu Sahihi’l-buhari, Riyad, 9/245)

Yanan bir şeyi geri alabilir miyiz? Sevaplarımızın yanması çok büyük bir iflastır. 

“Aziz ve Celil olan Rabbim beni miraca çıkardı­ğında demirden tırnaklarla, yüzlerini ve gözlerini tır­malayan bir topluluğa rastladım. Cebrail’e dedim ki: “Bunlar kimlerdir?” Şöyle dedi: “Bunlar gıybet ederek insanların etlerini yiyen ve onların şereflerine dil uza­tanlardır.” (Ebu Davud)

Gıybet dinleyen ne yapmalıdır? 

Yukarıda geçen Hâdis-i Şerifi hatırlayalım:

“Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse, Allah onu dünya ve âhirette zelil kılar.” (Camiu’s-Sağîr, no: 8489)

Gıybet olan bir ortamdan uzaklaşırken rahatsız olduğumuzu hissettirmeliyiz. 

Peki bu derece zararlı ve çirkin olan bir günahtan nasıl korunabiliriz?

Öncelikle biz gıybet yapmamalıyız. 

İkinci olarak; övünmemeli ve başkalarını küçümsememeliyiz. Çünkü bunları yaparken gıybete sebep olabiliriz. 

Üçüncüsü: Kıskanmamak ve kıskandırmamak..

Burada başarı ve gayret mevzusu var. Misal, sınava çalıştın ama kazanamadın. Bu seni kötü biri yapar mı? Aksine sen gayret ettin ama olmadı. Bu gayreti düşünerek kendini iyi hissedebilirsin. Bir başkası da çok çalışmadan şans eseri kazandı. Hangisini başarı olarak sayarız?  Tabiki gayret eden kişiyi başarılı buluruz. 

  Ayrıca kıskançlık duyduğun her şey aslında fani, kıskanılmaya değmiyor. Fani olmayan uhrevî konularda zatan kıskançlık olamaz. Çünkü Cennet sonsuzdur.

Kıskandırma meselesine gelirsek, uhrevi konularda, tabiki farzları yerine getirirken bunları saklamayacağız. Müslümanlığın yaşanılabilir olduğunu her daim göstereceğiz. Bu kıskandırmak ya da riya değildir. Elbette niyetimizi kontrol etmeliyiz. 

Dördüncüsü: İki yüzlü olmamak 

Bir insanın yüzüne gülüp arkasından konuşmaktır. Bir Müslümana asla yakışmaz.

Beşincisi: Kendini (nefsini) temize çıkarmamak 

“Ben zaten gıybet yapmıyorum.” diyerek konuştuklarımızı sorguya çekmeden işin içinden çıkmaya çalışmamalıyız.

Altıncısı: Eğlence için başkalarını küçük düşürmemek 

“Ya ne olacak canım şaka yapıyorum.” diyerek aşağılamayı şaka sanmak, çok çirkin bir davranıştır. Asla gıybetin özrü olamaz. 

Yedincisi: Üzüntü ve öfkeye teslim olmamak

O an susmayı başarabilirsek, zaten sakinleşince susmak kolaydır. Üzüntü ve öfkeden dolayı kimseye hakaret etme, hakkına girme. Sadece sakin olmaya çalış. Zor gibi görünebilir. İnsan sinirli anında kendine kontrol edemeyebilir. Ama zararını ve gıybete savaş açtığımızda kazanacağımız mükâfatı düşünürsek başarabiliriz.

Sekizincisi: Alışkanlığa direnmek

İnsanların: “Ee ne konuşacağız o zaman?” demesine karşılık olarak; “Allah’ı, hakikatleri konuşalım. Konuşacak bu kadar güzel konular varken neden gıybet edip kötülüğü yayalım?” diyerek karşı çıkmalıyız. 

Dokuzuncusu: Gıybet salgınına karşı korunmak 

Tv ve sosyal medyada karşımıza çıkan, yanlışlıkla bile olsa duyduğumuz gıybetleri asla dinlememeliyiz. Böyle bir ortam varsa hemen uzaklaşmalıyız. Televizyonun sesinin ulaşmadığı bir yere gitmeliyiz. 

Onuncusu: Failleri gizlemek 

Herhangi bir mesele isim vermeden anlatılabilir. Tabiki sadece isim vermemek yetmez. Gerçekten gizlemeli, o insanı asla tarif etmemeliyiz.

Bütün bunlar gıybete karşı set çekmek içindir. Bu şekilde gıybetten korunabiliriz. 

Şimdi gıybetin caiz olduğu bazı hususlara bakalım. 

1. Şikayet 

Şikayet etmemiz gereken bir durum olursa gıybet caiz olur. Tabi ki bunu herkese yaymak zorunda değiliz. Sadece vazifeli bir memura anlatabiliriz. Kısaca şikayetimizi çözebilecek birine anlatabiliriz. 

2. Danışma ve istişare

Misal, evlilik öncesi o kişi hakkında bilgi almak için insanlara soru sorabiliriz. Sorduğumuz kişiler, olumsuz yönlerini de söylemelidir. 

3. Tarif etmek

   Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filan yere gitti.”  (Mektubat)

Bir insanı aşağılamak için değil, tarif etmek ya da tanıtmak için ‘topal adam’ şeklinde bir tabir kullanılabilir.

4. Açıktan günah işleyenler

Onlar zaten bu durumdan hoşlanıyor. Yaptıkları işle zikredilmeleri onları rahatsız etmez. 

5. Eleştiri 

Peki nasıl bir eleştiri? Bu normal bir eleştiri değil. Misal biri doğru olmayan bir fikri savunuyor. Yine o kişi hakkında değil, o fikrin yanlışlığı hakkında konuşabiliriz. O insana değil onun yanlışına karşı çıkmak gibi düşünebiliriz. Ya da rütbeli bir insanın yaptığı bir yanlış eğer diğer insanlara zarar veriyorsa, bunun hakkında konuşabilir, eleştiri yapabiliriz. 

   İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a’mal-i sâlihayı yer bitirir.  

   Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit  اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ 

“Allahım, bizi ve gıybetini ettiğimiz zâtı mağfiret et.” (Suyûtî, el-Fethu’l-Kebîr, 1:87.)

demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, “Beni helâl et” demeli.  

 اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى  (Mektubat)

Doğruluk (Sıdk) / Yalan (Kizb)

وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْنٖي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْنٖي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ لٖي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَاناً نَصٖيراً. 

İsra Suresi 80. Ayet : Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.

Amin. 

Dersimizin konusu Sıdk, yalan ve kizb olarak ilerleyeceğiz. Hepimiz sıdk ve yalanın anlamlarını biliyoruz. Şimdi bunları birde Kurân ve hadislerden okuyacağız. 

Nisâ Suresi 69. Ayet: Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.

Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın nimetine mazhar olan sırat-ı müstakîm ashabını sayarken, peygamberlerden sonra sıddîkleri zikreder. Diğerleri,  “şehidler” ve “sâlihler,” bunları takiben gelirler. 

Alimler, yalanın bir mümine yakıştırılmayacak kadar aşağı, rezil olan çirkinliğini, onun bütün kötülükleri peşinden getirmesiyle izah eder ve “yalanın terkiyle fevahiş açık kötülükler)  de terk edilir” der. Gazalî’ye göre “kizb, büyük günahların anasıdır,” tıpkı şarabın- bütün günahların anası olması gibi.. 

 :”Kişi, yalan söyleyince kalbinde siyah bir leke peyda olur. Yalana niyete ve yalan söylemeye devam ettikçe büyüyen bu leke, güngelir kalbi tamamen kaplar ve simsiyah eder. Böylece kul, Allah nezdinde yalancılar arasına yazılır!”

Muvatta, Kelam 18.

Kendisi Muhammedü’l-Emîn olarak, gelmiş geçmiş bütün insanlığın yegane mücessem sıdk âbidesi olan Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam, hayatı boyunca şakada,mizahta bile olsa yalana yer vermemiş, kişi mizahta dahi olsa  yalan söylediği takdirde imanda kemale eremeyeceğini belirtmiştir. Sırf güldürmek maksadıyla bile yalana başvuranlara “Yazıklar olsun, yazıklar olsun!” diye tepki ve tehdît ifade etmiştir. Ashap, Resulullah’ın en çok nefret ettiği huyun “yalan” olduğunu belirtir.

“Size doğruluğu öğütlerim; çünkü doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Doğruluğu şiâr edinen kimse Allah katında sıddîk diye yazılır. Yalan söylemekten sizi menederim; çünkü yalan söylemek günaha, günah da cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye nihayet Allah katında kezzâb diye yazılır.”

Müsned, I/ 3, 5, 7, 8, 9, 11; Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103,105. 

“Kulun Allah’a yaptığı ibadetlerin en güzeli sadâkat, en çirkini de yalancılıktır.”

Gazâli, İhya4, s. 693.

Tevbe Suresi 119. Ayet: Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.

Ayeti kerime de doğru olmanın yanı sıra doğrularla da olmanın gerekliliği vurgulanmıştır. 

Devamın da Kurân tefsiri olan Risale-i Nur’un İşarat-ül İ’caz kitabından bir bölümle devam ediyoruz. 

بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ‎

Söylemiş oldukları yalanlar; yalanladıkları şeyler: Allah, ahiret, Kur’an sebebiyle.. (Bakara Suresi 2/10)

Evet münafıkların azapları, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işarettir. Ve bu işaret dahi, kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır.

İşârât-ül İ’caz

Küfür ve inkarın aslı ve özü yalandır ve yalan üzerine bina edilmiştir, demektir. Bu yüzden kafir ve münafıklar en büyük yalancılardırlar. 

Kizb, küfrün esasıdır. 

   Kizb, nifakın birinci alâmetidir. 

   Kizb, kudret-i İlahiyeye bir iftiradır. 

   Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır. 

   Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden kizbdir. 

   Âlem-i İslâm’ı zehirlendiren ancak kizbdir. 

   Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren kizbdir. 

   Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ü rüsva eden kizbdir. 

İşârât-ül İ’caz

Yalan ve kizb de farklı yanları vardır.  Yalan akılda olur,  kizb kalp de olur. İman da kalp de olduğu için kizb imana zarardır. Bu yüzden küfrün esasıdır. Kurân ı Kerim de Rahman Suresinde tekrar eden ayetin sonu neydi?  Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız! Şükrünü eda etmediğimiz, o kadar nimetleri sebeplere verip de şükrün den geri durduğumuz da da kizb’e yaklaşmış olmuyor muyuz? 

Sual: Bir maslahata binaen kizbin caiz olduğu söylenilmektedir. Öyle midir? 

   Cevap: Evet, kat’î ve zarurî bir maslahat için mesağ-ı şer’î vardır. Amma hakikate bakılırsa maslahat dedikleri şey, bâtıl bir özürdür. Zira usûl-ü şeriatta takarrur ettiği vecihle “Mazbut ve miktarı muayyen olmayan bir şey, hükümlere illet ve medar olamaz. Çünkü miktarı bir had altına alınmadığından sû-i istimale uğrar.” Maahâzâ bir şeyin zararı menfaatine galebe ederse o şey, mensuh ve gayr-ı muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur.  

İşârât-ül İ’caz

Üstad Hazretleri içtihadı ile bu zamanda yalanın cevaz verildiği noktaları da men ediyor. Zira bu asrın hususiyetleri ve gerekleri yalanın bazı meşru ruhsatlarını mümkün kılmıyor. Malum içtihada açık hükümler zamanların değişmesi ile değişebilir ki Üstad Hazretleri eski zamanda ruhsat verilmiş noktalara ruhsatı kaldırıyor.

Fakat kinaye veya ta’riz suretiyle yani gayr-ı sarih bir kelime ile söylenilen yalan, kizbden sayılmaz. 

   Hülâsa: Yol ikidir. 

   Ya sükûttur. Çünkü söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır. 

   Veya sıdktır.

İşârât-ül İ’caz

KİNÂYE : Bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, başka bir mânâda kullanma san’atı.

TA’RÎZ : Laf çarpma, dokundurma, taşlama.

Meselâ savaş esnasında düşman askerine “Kralınız öldü” denilirken, bununla düşmanın daha önceki krallarından birisi kasdedilmesi gibi.

Bir eş hanımının ve çocuğunun gönlünü almak isteyen bir insan onlara bir şey vâdederken, “İnşallah-Allah dilerse” gibi bir ifade kullanır da, söz verdiği şeyi hemencecik almazsa, bu durumda da yalan söylemiş olmaz. Çünkü bu vaâd istikbale mâtuftur.

Sükût etmek insanın zor durumda kalmasına bir reçete bir çözümdür. Sükût yalan sınıfına girmediği için zor anlarda kullanılabilir. 

Çünkü 

   İslâmiyet’in esası sıdktır. 

   İmanın hâssası sıdktır. 

   Bütün kemalâta îsal edici sıdktır. 

   Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır. 

   Terakkiyatın mihveri sıdktır. 

   Âlem-i İslâm’ın nizamı sıdktır. 

   Nev-i beşeri kâbe-i kemalâta îsal eden sıdktır. 

   Ashab-ı Kiram’ı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır. 

   Muhammed-i Hâşimî’yi aleyhisselâm meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran sıdktır. 

İşârât-ül İ’caz

Bu kısmı yine Risale-i Nur’dan bir yer ile açıklamış olalım ve bitirelim. 

Biz ki hakiki Müslüman’ız. Aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz.

Tarihçe-i Hayat

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

Hastalık nasıl “nimet” olabilir?

Dersimizin konusu hastalık ve Şafi esması ile ilgili olacak.
Aslında Şafi esması sadece hastalık anında tecelli etmez. Her zaman tecelli eder ama biz farkında olmayız. Aynı oksijen gibi düşünelim, her zaman olduğu için her nefes alışımızda elhamdülillah demeyiz. Sürekli olduğundan nimet olduğunu anlayamayız. Sağlıklı geçirdiğimiz her anda Şafi ismi tecelli ediyor. Allah-u Teâla bu ismi fark etmemizi istediği için bize hastalık musibetini gönderiyor. Hastalığın asıl sebebi her an üstümüzde tecelli eden Şafi esmasını, sağlık nimetini görmek ve Allah’ı tanımaktır. Hastalık bir misafir gibidir. Vazifesi de bizi gafletten uyandırmaktır. Bizler Şafi esmasını tanıyıp, gafletten uyanınca hastalığın vazifesi bitmiş olur ve gider.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اَلَّذٖينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصٖيبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ٭ وَالَّذٖى هُوَ يُطْعِمُنٖى وَيَسْقٖينِ ٭ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفٖينِ

Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler.
(Bakara – 156)

Beni yediren ve içirendir.
Hastalandığım zaman bana şifa verendir.
(Şuarâ – 79/80)

Şu Lem’a’da, nev-i beşerin on kısmından bir kısmını teşkil eden musibetzede ve hastalara hakiki bir teselli ve nâfi’ bir merhem olabilecek yirmi beş devayı icmalen beyan ediyoruz.
(Lem’alar)

Şimdi 4 devaya bakalım.
Öncelikle Hastalar risalesini hasta olmadan önce de okuyabiliriz. Hastalığın verdiği mesajları önceden öğrenmiş oluruz. Hastalık zamanında nasıl tepki vermemiz gerektiğini öğreniriz.

BİRİNCİ DEVA

Ey bîçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil belki bir nevi dermandır.
(Lem’alar)
Burada bakış açımız çok önemli. Biz musibetlere nasıl bakıyoruz? Eğer iman nazarıyla bakılırsa bize derman olur. Ama gaflet, isyan ve küfür nazarıyla bakılırsa tam tersi olur.

Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir…
(Sözler)

Bu vecize her şeyi özetliyor. Mesela hayat, sağlık bizzat güzel olan durumlardır. Hastalık ise netice itibariyle güzeldir. Evet hastalık o an canımızı yakabilir ama netice olarak bize çok önemli şeyler anlatır.
Bir insan 60 yıl boyunca rahat, sorunsuz ve hastalıksız bir hayat yaşarsa, o 60 yıl 1 yıl gibi olur.

Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi olur. Hem rahat ve gafletle olsa pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor, uzun ediyor tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin.
İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darb-ı mesel dillerde destandır ki “Musibet zamanı çok uzundur, safa zamanı pek kısa oluyor.”
(Lem’alar)

İnsanlar çoğunlukla ömrünün uzun olmasını ister. Sağlık ve afiyet gaflet verdiği için ömür kısa olur. Nasıl geçtiğini bile anlayamaz. Musibet zamanı ise uzundur. Uzun olmasının sebebi o günün zor geçmesi değildir. Her bir dakikasına bir ahiret günü verildiği için uzundur. Allah’tan gafil bir şekilde 10 gün geçirilirse, belki bir âhiret dakikası bile olmaz.

“İnsanların en çok musibete uğrayanları evvela peygamberlerdir, sonra derecelerine göre diğer insanlar gelir. Kişi dinine göre bela ve imtihanlara maruz kalır. Eğer dine bağlılığı varsa, belası (imtihanı) daha da artar…”
(Tirmizî)

Hâdis-i Şerifte denildiği gibi dinine bağlılığı nispetinde musibete uğrar. Yani bağlılığı arttıkça imtihanı da artar.
Şimdi bir ayna ve cam düşünelim. Gündüz vakti bir cama bakarsak yansımamızı göremeyiz. Aynı cama akşam baktığımızda ise yansımamız görünür. Çünkü arkası karanlıktır. Evet aynaların arkasında olan siyah yüzeyin yansımanın görünmesini sağladığı gibi, hastalıkta Şafi esmasının görünmesini sağlar.
Bizim dünyaya gönderiliş amaçlarımızdan biri de Allah’ı isimleriyle tanımaktır. Hastalıkla birlikte Allah’ı Şafi ismiyle tanımış oluyoruz.

İKİNCİ DEVA

Ey sabırsız hasta! Sabret belki şükret.
(Lem’alar)

Hastalığın ilk anında dayanmamız sabırdır. Sonrasında o hastalığın Allah’tan gelen bir nimet olduğunu, günahlarımızı sildiğini, o hastalıkla rotamızın cehennemden cennete çevrildiğini anladığımız zaman bu hastalığın bizim için bir derman ve nimet olduğunu görebiliriz. İşte o zaman hastalığa şükretmeliyiz.
Hastalığın manasını anladıktan sonra “Hastalık güzel bir şeymiş” diyerek hastalığı istemek yanlıştır. Bizler her zaman sağlıklı olmak için dua etmeliyiz.

Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibadet hükmüne getirebilir.
Çünkü ibadet iki kısımdır. Biri, müsbet ibadettir ki namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri, menfî ibadetlerdir ki hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede; aczini, zaafını hisseder. Hâlık-ı Rahîm’ine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyasız, manevî bir ibadete mazhar olur.
(Lem’alar)

İbadet denildiği zaman aklımıza direkt namaz, oruç gibi ibadetler geliyor. Onlar müsbet ibadetlerdir. Menfi ibadetler ise hastalık ve musibet zamanında aczimizi tam anlamıyla hissederek Allah’ın inayeti ve iradesi olmazsa bir hiç olduğumuzu idrak etmektir. Bunun idraki ile Allah’a sığınmaktır.

Rezzak ismine ihtiyacımız olduğu kadar Şafi ismine de ihtiyacımız var. Mesela bir sadaka verdiğimizde “Acaba riya oldu mu? Gerçekten ihlasla mı yaptım?” diye düşünebiliriz. Gösteriş olma ihtimali olabilir. Ama hastalığın gösteriş için olması mümkün değildir. Bu yüzden hastalık anında hâlis, riyasız, manevî bir ibadete mazhar oluruz.

Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah’tan şekva (şikayet) etmemek şartıyla, mü’min için ibadet sayıldığına rivayat-ı sahiha vardır. Hattâ bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, rivayet-i sahiha ve keşfiyat-ı sadıka ile sabittir.
Senin bir dakika ömrünü, bin dakika hükmüne getirip sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekki değil, teşekkür et.

(Lem’alar)

ÜÇÜNCÜ DEVA

Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir.
(Lem’alar)

Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, biz bu dünyaya keyif ve lezzet almak için gelmedik. Baktığımız zaman gelenlerin hepsi gidiyor ve herkes yaşlanıyor. Bu değiştirilemez bir gerçek olduğuna göre böyle bir hayattan keyif alabilir miyiz?
Şöyle düşünelim. Bize muhteşem bir ziyafet sofrası kurulmuş ama tam karşısında bir idam sehpası var. O ziyafetten lezzet alabilir miyiz? Lezzet almayı bırakın boğazımız düğümlenir. Çünkü devam etmeyen şeyde lezzet yoktur. İmanımızı sayesinde bu idam sehpasını rahmete çevirebiliriz.

Hem insan, zîhayatın en mükemmeli en yükseği ve cihazatça en zengini belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nisbeten en edna bir derecede ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor.
Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.
(Lem’alar)

Şimdi biz her hâlimizle her nefes alışımızda Allah’a muhtacız. Bazen bunu unutuyoruz. Her gün ezanlar çağırdığı halde duranlar var. Allah bize hastalıkla kul olduğumuzu tekrardan hatırlatıyor. Kibirlenip her şeyi yapabileceğimizi düşündüğümüzde, hastalık tokat gibi bir cevap oluyor.

Eğer hastalık olmazsa sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: “Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.”

İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil belki bu cihette ona teşekkür etmek, eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir.

(Lem’alar)

DÖRDÜNCÜ DEVA

Ey şekvacı hasta! Senin hakkın şekva değil şükürdür, sabırdır. Çünkü senin vücudun ve aza ve cihazatın, senin mülkün değildir.

Bizim mülkümüz olmadığını nasıl anlarız?
Öncelikle, istemediğimiz şeyler olur. Kontrol bizde değildir. Bu vücudu biz yaratmadık. Hepsini hazır şekilde bulduk.

Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek, başkasının mülküdür. Onların mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.

Yirmi Altıncı Söz’de denildiği gibi mesela gayet zengin, gayet mahir bir sanatkâr; güzel sanatını, kıymettar servetini göstermek için miskin bir adama modellik vazifesini gördürmek maksadıyla, bir ücrete mukabil, bir saatçik zamanda, murassa ve gayet sanatlı diktiği bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde işler ve vaziyetler verir. Hârika enva-ı sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zata dese: “Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeye hak kazanabilir mi? Merhametsizlik, insafsızlık ettin diyebilir mi?
(Lem’alar)

Diyemez. Çünkü sanatkâr hem işini yapıyor. Hem de ona ücretini vermiş. O adamın söz hakkı yoktur.

İşte aynen bu misal gibi Sâni’-i Zülcelal sana ey hasta! Göz, kulak, akıl, kalp gibi nurani duygularla murassa olarak giydirdiği cisim gömleğini, esma-i hüsnasının nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzak ismini tanıdığın gibi Şâfî ismini de hastalığınla bil.

Açlık olmasaydı Rezzak ismini anlayabilir miydik?
Anlayamazdık. Demek ki açlıkla Rezzak, hastalıkla da Şafi ismini tanıyoruz.

Elemler, musibetler bir kısım esmasının ahkâmını gösterdikleri için onlarda hikmetten lem’alar ve rahmetten şuâlar ve o şuâat içinde çok güzellikler bulunuyor.

Eğer perde açılsa tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında, sevimli güzel manaları bulursun.

(Lem’alar)

Allah-u Teâla’da o perdeyi kaldırmamızı istiyor. Aslında o perde kalksa güzellikler bütün haşmetiyle görünecektir. Bizler de: “İyi ki hastalık gibi bir misafir gelmiş, onunla beraber günahlarımız silinmiş ve bizi gafletten uyandırmış.” diyerek sevinip şükredeceğiz.

EL BAKİ HÜVEL BAKİ