Namaz Neden 5 vakit?

Bugünkü ders konumuz namaz ile ilgili olacak. Namazın ne kadar mühim olduğunu biliyoruz. Bunu şu sözden de anlayabiliriz. 

Kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır.

Tarihçe-i Hayat

Nasıl ki biz ömrümüzün sonuna kadar imanımızı korumaya çalışıyoruz, tahkikileştirmeyi ve şüpheleri  okuyarak gidermeye çalışıyoruz. Aynı şekilde namazıda imanımız gibi ömrümüzün sonuna kadar korumak ve anlamaya çalışmak zorundayız. Risale-i Nur’da imanımızın ve bu asrın verdiği şüphelere, aklımıza takılanlara ve her şeye cevapları olduğu gibi, aynı şekilde namaz ile ilgili şeytan çok şüphe katıyor, nefsi emmare şüpheler katıyor, bunların hepsine Risale-i Nur da çok güzel cevaplar verilmiş. Namaz neden 5 vakittir? Hikmeti nedir? Bu soruların cevaplarını tefekkür edip anlamaya çalışacağız.

 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيم

 فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حٖينَ تُمْسُونَ وَحٖينَ تُصْبِحُونَ ۝ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحٖينَ تُظْهِرُونَ

 Bu sebeple akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde her türlü övgü O’na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde de O’nu tesbih edin.

(Rum Suresi 17-18)

Ey birader! Benden, namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsisini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işaret ederiz.

Sözler

Burada dikkat etmemiz gereken bir detay, sadece 1 hikmetinin değil pek çok hikmetinin olması.

Hikmet, bir şeyin yapılmasındaki asıl gaye maksat demek. Namazın 5 vakit olmasının pek çok hikmeti var ama burada sadece birine işaret edilmiş. Buradan da namazın derinliğini görebiliyoruz. 

Evet, her bir namazın vakti, mühim bir inkılab başı olduğu gibi azîm bir tasarruf-u İlahînin âyinesi ve o tasarruf içinde ihsanat-ı külliye-i İlahiyenin birer ma’kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelal’e o vakitlerde daha ziyade tesbih ve tazim ve hadsiz nimetlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekûnüne karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir.

Sözler

Burada üç tane madde sayıldı. Birisi; mühim bir inkılab başı olduğu gibi, ve her bir namaz sadece 5 vakit namaz için değil, duha namazı, cenaze namazı, teravih namazı da olabilir. Hepsinin başında mühim bir inkılab var. Mesela cenaze namazının başında bir insan ahirete göçüyor, teravih namazının başında, ramazan geliyor, bir inkılab var. Aynı şekilde sabah, öğlen, ikindi, akşam, yatsı, vakitlerinde de hem kâinatta, hem bedenimizde mühim inkılaplar oluyor. Mesela sabah namazında güneşin doğması, o vakitlerde bize hatırlatılan şeylerin olması gibi.

Aynı şekilde öğlen vaktinde koskoca güneş orta vakte geliyor, kâinatta o iki vakit arasında birçok şey değişiyor, bu inkılapları zahir bir şekilde gözümüzle görebiliyoruz.

Allah’ın kainatta her an bitmeyen bir tasarrufu var. Özellikle o vakitlerde, insanın görebileceği, tefekkür edebileceği şekilde, azim tasarrufu görebiliyoruz. Güneşi düşündüğümüzde, sabaha orda olup, öğlen bu tarafa gelmesi, insana  ve kâinata o sırada verdiği menfaatleri, azim ve insanın görebileceği şekilde olduğunu görüyoruz.

tasarruf içinde ihsanat-ı külliye-i İlahiyenin birer ma’kesi olduğundan,

Sözler

Külli ihsan, sonsuz nimetlere o vakitlere Mazhar oluyoruz. Sabah kalktık işlerimize başlayacağız, eğer  Allah’ın o külli nimetleri ihsanı bize gelmese, gözümüz, elimiz, kolumuz çalışmazsa, yada güneş menfaatini bize göstermese doğmasa, hiç bir işe başlayamayız. Mesela bir doğal afet olduğunda, işlerimize koyulamıyoruz. Her gün, her dakika, her saniye, bunu gösterecek şekilde bir külli nimetleri var. Ve sadece güneşin menfaatini saymaya çalışsak bitiremeyiz. Isı, ışık, d vitamini, fotosentez, sayamadığımız bir sürü şey var.

Onunla beraber bedenimizdeki her şeye çok faydası var. Ayette de geçtiği gibi;

Allah’ın nimetini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız.

(Nahl Suresi 18)

Daha saymaktan aciz olduğumuz nimetin, şimdide şükründen bahsedeceğiz. Ordan ne kadar aciz olduğumuzu anlayacağız zaten.

Allah’ım bütün kusurlardan münezzeh olduğunu her işinde mükemmel bir şekilde yaptığını bilmek, bunu tefekkür etmek. Biz bunu nereye bakarsak bakalım görebiliriz. Yaratılan en büyük mahlukta da o mükemmelliği görüyoruz,  küçücük atomlarda da. Sonucunda Allah’ı takdis etmemiz gerektiğini anlıyoruz. 

Şu ince ve derin manayı bir parça fehmetmek için beş nükteyi nefsimle beraber dinlemek lâzım.

BİRİNCİ NÜKTE

   Namazın manası, Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve tazim ve şükürdür. Yani, celaline karşı kavlen ve fiilen “Sübhanallah” deyip takdis etmek; hem kemaline karşı lafzen ve amelen “Allahu ekber” deyip tazim etmek; hem cemaline karşı kalben ve lisanen ve bedenen “Elhamdülillah” deyip şükretmektir.

Sözler

Önce SubhanAllah kelimesinde Rabbimizin Celâlini düşünelim. Gezegenlerde, yeryüzünde bir hayvanda, her şeyde bir mükemmellik var. Hatta bunu daha iyi anlamak için insanların icatlarıyla Allah’ın bize tamamen ücretsiz olarak verdiği icatları kıyaslayalım. Mesela 20 sene önceki telefonla şu anki telefon bir değil. Neden? Çünkü insan sürekli geliştiriyor ve daha mükemmel olmasına çabalıyor. Mükemmeli yakalayamıyor. Zaman geçtikçe icatlardaki eksikliği fark ediyor. Ama bundan 1000 sene önce bir insanın gözü nasılsa şu anda da öyle. 1000 sene önce bir bitkinin bize ne faydası varsa, ağacın ne faydası varsa şuan hâlâ aynı menfaati veriyor. Anlıyoruz ki ilk icat edildiğinde, yaratıldığında en mükemmel. Bu da İlahi yaratılış ile beşerî icadın arasındaki farkı gösteriyor. İnsan bunun karşısında tabii ki hayret duymalı. Bunlar bize ülfet olmuş ama dikkat ile düşündüğümüzde gerçekten çok hayret verici bir durum. İnsan bu durum karşısında SubhanAllah demekten kendini alamıyor. Peki SubhanAllah kelimesini  tefekkür etmeden söylersek uygun olur mu?

Hem kavlen hem fiilen insanın bu kelimenin altını doldurması gerekiyor. Tefekkürden de âciziz. Nasıl ki şükründen acizsek biz o tefekkürden de âciziz. Rabbimiz o kadar merhametli ki bize bu külli şükrü, külli tefekkürü ve O’na karşı külli hürmeti gösterebilmemiz için namaz gibi muhteşem bir ibadet ihsan eylemiş. Namazın her kelimesinde, her hareketinde, surelerin her birinde külli ibadetin çekirdekleri var.

hem kemaline karşı lafzen ve amelen “Allahu ekber” deyip tazim etmek;

Sözler

Tazim biliyoruz ki hürmet ve aynı zamanda Allah’ın büyüklüğünü idrak etmek, acizliğimizin farkına varmak manalarına gelir. Bir örnekle düşünelim. Mesela insan annesi babası bile ona fedakarlık yaptığı için hürmet göstermek zorundadır. Bir insanın annesine karşı isyan ettiğini görürsek onu kınarız çünkü çok yanlış bir harekettir. Allah’ın sana verdiği nimetlerle beraber O’nun büyüklüğü karşısında o hürmeti göstermemek nasıl büyük bir saygısızlık ve isyan olduğunu düşünebiliriz. Ve O’nun karşısında rüku ile secde ile Allahuekber ile bunu söylüyorsak aynı şekilde rükuya, secdeye gittiğimizin farkında olarak bunun şükründen, tefekküründen aciziz. Zaten Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı yok. O çok ayrı bir mesele. Bu ibadeti bizim için istiyor. Bu sebeple şükür, tefekkür, tazim için en önemli şey Namaz. Bizler Namazı kalmakla şunu da söylemiş oluyoruz “Allah’ım senden başka yüce ve büyük olan yok.” Bu sebeple îmânımızı doğrudan ilgilendiriyor. Bir insanın îmanı varsa namazı da olmalı. Namaz onun îmânını korur. Bir hadis-i şerif’te: 

“İnsan ile şirk ve küfür arasında namazı terketmek vardır.“

(Müslim, Îmân 134; Ebû Dâvûd, Sünnet 15)

“Namaz dinin direğidir, kim onu terkederse dinini yıkmıştır.”

“Acluni, Keşful Hafa, II/31”

buyurulmuştur.

Onlar  Allah’a karşı bütün itaatlerini, hürmetlerini Allahuekberlerle tefekkürlerini  sunarken…

 Her şey Allah’ı zikir ediyor, şuurlu meleklerden şuursuz gördüğümüz, ilhamla bütün o çiçekler, hayvanlar, bitkiler, bütün o yaratıkların hepsi hatta cansız düşündüğümüz şeyler bile aslında hepsi Allah’ı zikrediyor.

Biz insanın mahlukata halife olduğunu söylüyoruz. Halife olmanın en büyük şartı namaz. Çünkü sen onu Allah’a sunuyorsun. Buna şöyle bir örnek verelim, sunmazsak nasıl bir vebale girdiğimizle ilgili;

Diyelim ki bir ekip olarak bir proje hazırlıyorsunuz. Böyle aylarca uğraşmışsınız. Herkes bir şeyle ilgilenmiş, kimisi grafiklerini tasarlamış, kimisi metnini yazmış, kimisi ise farklı fikirler eklemiş ve sana sadece bir görev verilmiş onu toplantı zamanı geldiğinde sunacaksın sende o yetenek var ve  bunun ücretini de çoktan almışsın. Herkes görevini eşit şekilde tamamlamış ve toplantı saati gelmiş ama sen gitmiyorsun veya geç kalıyorsun. Ne olur? Büyük ihtimalle kovulursun ya da çok büyük bir ceza yersin ve bütün o insanların aylarca uğraştığı emeğe haksızlık edersin. Onların hakkına girersin, hepsi senden şikayetçi olur. Çünkü bütün o toplantı vaktinde hepsi gider.

Aynı şekilde hatta çok daha büyük bir şekilde koskoca güneş Allah’a itaat ederken küçücük atomlar hepsi bütün görevini eksiksiz şekilde yaparken, melekler ve çoğu insan görevini yaparken sen o vakitte gitmediğinde büyük bir itaatsizlikle beraber herkesin hakkına giriyorsun, hem kendi vazifeni yapmıyorsun, o şükrünü eda etmiyorsun. Çünkü namaz bizim borcumuz. İleride cenneti kazanmak için değil zaten hali hazırda bir sürü nimete sahip olmuşuz. Bunları saymaktan aciziz, onların şükrü olarak Allah insana kolay gelen bir ibadetle bize bunu nasip etmiş ikram olarak ve sen onu sunmadığında da tabi ki cehennem burada adaletin ta kendisi oluyor. Cennet tamamen rahmet çünkü sen zaten borç olan bir görevini yapmışsın ama Allah rahîm olduğu için bize cenneti nasip ediyor.

Düşünelim, biz bir şeylerin faturasını ödüyoruz değil mi? Telefon faturasını ödüyoruz ya da elektriği, doğalgazı ödüyoruz. Bunlar içinde günde 10 saatimiz ya da bir evin babası annesi olsun en az 7-8 saat çalışması gerekiyor ve bu çok mantıklı değil mi? Peki  sadece güneşin menfaatini düşünürsek aylık bize faturası gelse ya da gözümüzün ya da normal konuşmamızın bir faturası gelseydi. Bunu ödeyebilir miydik  ödeyemezdik. Rabbimiz 24 saatten sadece bir saatimiz alan ibadetin içine koymuş.

Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar.

Sözler

Üstad diyor ya ağacın bütün programı çekirdekte toplanmıştır. İnsanın aklına şu soru geliyor, nasıl sadece bir saatimizi alan bir ibadet bu kadar şeyi kapsayabilir ki? Bu kadar mahlukatın şükrünü sunuyoruz…

Nasıl ki o çekirdeğe sığdırdı ise namaza da hem bütün ibadetlerin çekirdeği hem de bütün mahlukatın zikri şükrü tefekkürü var.

Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın manasını te’kid ve takviye için şu kelimat-ı mübareke, otuz üç defa tekrar edilir. Namazın manası, şu mücmel hülâsalarla te’kid edilir.

Sözler

Tesbihatın da önemini burada anlamış oluyoruz. O kelimeler hep çektiğimiz zikirler ama asla altı boş değil. O kelimeleri tefekkür ettiğimizde gerçekten düşerek çektiğimizde o şuurlu tespiti yaptığımızda ne kadar değerli olduğumuzu hissediyoruz.

Namaz acizliğimizin de farkına vardırdığı gibi aslında değerimizin farkına vardırıyor. Rabbin sana izin veriyor. Seni huzurunda kabul ediyor. Dualarını dinliyor ve bütün mahlukatın şükrünü sana sunma fırsatı veriyor. Aciz kaldığımız şükrü sunma fırsatı veriyor. Aciz kaldığımız  bir tefekkürü sunma fırsatı veriyor. Aciz kaldığımız bir hürmeti sunma fırsatı veriyor. Ve bununla beraber bedenimize ruhumuza gelen büyük bir lezzet var. Bunu bizim için istiyor. Sadece dünyevi faydasını konuşsak çoğu insanın itiraf ettiği belki dünyevi faydası var. Hem sağlık olarak hem beden olarak hem o vakitlerde uyanık olmakla ilgili.

İnsanın aklına şu soru geliyor, neden hepsini toptan sabah kılmıyoruz  ya da akşam kılmıyoruz diye. Dünyadaki bir ilaç bile menfaatini görmek için günde 3-4 defa kullanıyoruz hepsini sabah alamıyoruz değil mi? Vaktinde almamız lazım. Hepsini sabah alsan aynı tesiri göstermez. O yüzden de namaz için de aynı şekilde.

Çok daha fazla hikmeti var. İlaçtan çok daha fazla o vakitlere ayrılmasının hikmeti var.

Fecir zamanı, tulûa kadar, evvel-i bahar zamanına, hem insanın rahm-ı madere düştüğü âvânına, hem semavat ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır ve onlardaki şuunat-ı İlahiyeyi ihtar eder.

Zuhr zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemaline, hem ömr-ü dünyadaki hilkat-i insan devrine benzer ve işaret eder ve onlardaki tecelliyat-ı rahmeti ve füyuzat-ı nimeti hatırlatır.

Asr zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin (Aleyhissalâtü Vesselâm) asr-ı saadetine benzer ve onlardaki şuunat-ı İlahiyeyi ve in’amat-ı Rahmaniyeyi ihtar eder.

Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pekçok mahlukatın gurubunu, hem insanın vefatını, hem dünyanın kıyamet ibtidasındaki harabiyetini ihtar ile, tecelliyat-ı celaliyeyi ifham ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, ikaz eder.

İşâ’ vakti ise, âlem-i zulümat, nehar âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın bakiyye-i âsârı dahi vefat edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile Kahhar-ı Zülcelal’in celalli tasarrufatını ilân eder.

Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i Berzahı ifham ile, ruh-u beşer rahmet-i Rahman’a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve Berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, ikaz eder ve bütün bu inkılabat içinde Cenab-ı Mün’im-i Hakikî’nin nihayetsiz nimetlerini ihtar ile ne derece hamd ü senaya müstehak olduğunu ilân eder.

İkinci sabah ise, sabah-ı haşri ihtar eder. Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat’iyyettedir.

Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılab başında olduğu ve büyük inkılabları ihtar ettiği gibi; kudret-i Samedaniyenin tasarrufat-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle; hem senevî, hem asrî, hem dehrî, kudretin mu’cizatını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır. Demek asıl vazife-i fıtrat ve esas-ı ubudiyet ve kat’î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.

Sözler

Başta inkılaplardan bahsederken kainattakileri söylemiştik ama hem senevi olarak mevsimleri hem dehri olarak zamanının gezegenin oradaki farklı zamanlarını hem asli olarak yani insanın ömründeki her biri farklı vakti hatta bazıları ahirete bakan yönleri hatırlatıyor, nimetleri hatırlatıyor ve insan gerçekten akşam vakti olsun, yatsı vakti olsun, o huzura o kadar ihtiyacını hissediyor ki. Gerçekten dünya her zaman elem ve firakla dolu her zaman bir sıkıntılar var. İmtihan dünyasındayız ve ancak insan namaza gittiğinde o huzuru bulabiliyor, sabrını bile namazla kontrol edebiliyor. Namazın gerçekten farkına vardığımızda neden iki vakit ortasında ki bütün işlerimizin de ibadet sayıldığını anlayabiliyoruz. Mübah işler bile Allah’ın izniyle ibadet sayılıyor ve neden Allah’a en hoş gelen ibadetin de vaktinde kılınan namaz olduğunu görebiliyoruz.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Muharrem Ayı ve Aşure Günü

Bismillahirrahmanirrahim

Bu dersimizde Muharrem ayı hakkında ve bu ayda olan çok önemli bir gün olan aşure günü hakkında bilgileneceğiz. O günün faziletinden, güzelliğinden bizim almamız gereken özelliklerinden bahsedeceğiz.

İlk olarak Muharrem kelimesinden başlayalım. Sözlükte bu kelime haram kılınan kutsal olan, saygı duyulan, hürmet edilen anlamına geliyor. Buradaki o haram kelimesinin neyi ima ettiğini tahmin edebiliyoruz, dört tane haram ayı ima ediyor. Zilkâde, Zilhicce, Şaban ve Muharrem ayları. Bu aylara çok önceden beri Allah’ın değer verdiği aylar olduğu için hürmet gösterilirmiş, hatta o aylarda savaşlar yasaklanmış. Bu yüzden de yasaklanan anlamına da geliyor. Bu aylarda eski kavimlerde bile önceki peygamberlerden dolayı bu ayların ehemmiyetini bildiklerinden o aylarda savaşılmıyor ve her şeye çok daha fazla dikkat ediliyordu.  Bu ay “şehrullah” olarakta biliniyor. Yani Allah’ın Ayı. Allah’ın ayı olduğunu da biz Fecr Sûresinin ikinci ayetinde on geceye yemin edilen o ayete baktığımızda orada aşure gününden bahsedildiğini görüyoruz. Hem onuncu günü olması sebebiyle aşure deniliyor hem de bu ayda o günde tam on peygambere on önemli ikram yapılmış. Bu ay Nuh (as)’dan itibaren biliniyor. İslam öncesi cahiliye döneminde de yine Araplar arasında da İbrahim Aleyhisselam’dan dolayı mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu. 

Bu hususta Ayşe validemiz şöyle demektedir “Cahiliye devrinde Kureyş, aşûre gününde oruç tutardı. Hicretten önce Hz. Peygamber (asv) de aşûre orucu tutardı. Medine`ye hicret ettikten sonra bu oruca devam etti; ashabına da tutmalarını emretti. Ertesi yıl, Ramazan orucu farz kılınınca, aşûre günü orucunu bıraktı, isteyen bu orucu tuttu, dileyen de bıraktı.” (Buhârî, Savm, 69; Tecrîd-i Sarîh, VI/307, 308). 

Muharrem’in onuncu gününde gerçekleşen olaylardan biraz değinelim. Bu ayda çok önemli ikramlar yapılmış peygamberlerin hayatlarındaki en önemli noktalarının gerçekleştiği gün genellikle bugün olmuştur.

1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.

2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.

3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.

4. Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.

5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.

6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.

7. Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.

8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.

9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.

10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.

Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz da gece namazıdır.

(Mûslim, Sıyam)

“Bugün, iyi bir gündür. Allah, İsrailoğulları`nı Firavun`un zulmünden bugün kurtarmıştır. Musa (s.a) Allah`a şükür için bugünde oruç tutmuştur. Biz de tutarız dediler. Hz. Peygamber; “Biz Musa`nın sünnetine sizden daha yakınız.” dedi ve o gün oruç tuttu ve ashabına da tutmalarını emir buyurdu. (Buhari, Savm, 69; Tecrid-i Sarih, VI, 308, 309)

Burada bir noktaya değinelim, Yahudilere benzememek için biz bu orucu onlardan farklı tutuyoruz, ya bir gün öncesinde ya da bir gün sonrasında iki iki şeklinde ya da hem bir gün önce hem bir gün sonra üç gün olarak tutabiliyoruz. Üç gün olan en çok tavsiye edilen şekli.

Aslında çok önemli bir nokta Yahudilere benzememe konusunda, çünkü İslam tamamıyla kemale erdirilmiş bir din. O yüzden de hiçbir şeyi taklit edemez. Hiçbir şeye benzeyemez. Yani herhangi bir konuda bizden istenmekte olanı başka yerlerden ya da başka şeylerden taklit etmiyoruz. Çünkü en güzeli, en kemale erdirilmiş olanı İslam hak dinidir ve Müslüman taklit etmez! Her zaman taklit edilir. Bunu bildiğimiz için bu meselede de Yahudilere benzememek adına bu şekilde önemli bir adım atılmış.

Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur. (Tirmizi)

Nafile oruç tutacaksan, Muharrem ayında tut! Çünkü o, Yüce Allah’ın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Yüce Allah geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün, tevbe edenlerin günahlarını da affeder.” (Tirmizi)

Demek ki bu ayda bu kadar önemli olay gerçekleşti ise şu zamanda da bizim bu aya ve bugüne çok ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz tövbelerimizin kabul olmasını, günahımızın affolunmasını istiyoruz ve en büyük gayelerimizden birisi budur. O yüzden böyle anları, böyle ayları, böyle günleri fırsat bilerek çok daha iyi değerlendirmemiz gerekiyor.

Her biri başlı başına örnek olan on peygamber içinden Yunus aleyhisselamın hikayesini seçerek istifade etmeye çalışacağız ve onun tövbe şeklinden onun Allah’a olan müracaatından ders almaya çalışacağız inşallah.

Birinci Lem’a

Hazret-i Yunus İbn-i Metta Alâ Nebiyyina ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münacatı, en azîm bir münacattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır. Hazret-i Yunus Aleyhisselâm’ın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümid kesik bir vaziyette

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا ٓ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

münacatı, ona sür’aten vasıta-i necat olmuştur.

Şu münacatın sırr-ı azîmi şudur ki: O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünki o halde ona necat verecek öyle bir zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semaya geçebilsin. Çünki onun aleyhinde “gece, deniz ve hut” ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine müsahhar eden bir zât onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faideleri olmazdı. Demek esbabın tesiri yok. Müsebbib-ül Esbab’dan başka bir melce’ olamadığını aynelyakîn gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacat birdenbire geceyi, denizi ve hutu müsahhar etmiştir. O nur-u tevhid ile hutun karnını bir taht-el bahr gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağ-vari emvac dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan ve tenezzühgâhı olarak o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, Kamer’i bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyik eden o mahlukat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbanîyi müşahede etti.

Lem’alar

Burada birçok peygamberin olayı var. Sadece birinde bile ne kadar büyük bir ihsanat olduğunu görebiliyoruz. O dehşetli anda o deniz, o balık, o gece, değişiyor ve herşey tam tersine dönüyor. Dehşetli bir haldeyken çok güzel bir hale çevriliyor. Bunu okurken mucizevi bir olay olduğu için çok uzak gibi geliyor ama aslında bizden hiç uzak olmayan içimize işlemiş bir durum, hatta bizim durumumuz bundan bazen daha dehşetli bir hale gelebiliyor. 

..nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münâcat birdenbire geceyi, denizi ve hutu musahhar etmiştir. 

Lem’alar 

Allah’ın bize olan tecellilerinde 2 farklı şey vardır. Biri vahdaniyet olarak, külli olarak farklı tecelli ederken, ikramını ihsanını gösterir. Mesela hepimiz güneşten, sudan birçok şeyden faydalanıyoruz çok fazla nimet bize ihsan ediliyor bu Allah’ın vahdaniyetini gösteriyor. Ama sırrı ehadiyet dediğimiz zaman Allah’ın bizzat çok daha özel teccelisinden bahsediyoruz. Burada da hiç bir esbabın tesiri olmadığını görüp, sadece Allah’ın ona yardımı olacağını anlayan Yunus a.s’ın o münacaatı böyle bir sırrı ehadiyet içinde geldiği için çok daha farklı bir şeye dönüşüyor.

İşte Hazret-i Yunus aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor, onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor. 

Lem’alar 

Güzel bir mevsimden çıktık, ramazan, üç aylar derken, manevi havanın yüksek olduğu yerden çıktık. Sonra bir yaz gafleti geldi ve nefsimizle başbaşa kaldığımızda böyle dehşetli durumlara düşebiliyoruz. Çünkü nefs-i emmaremiz sürekli bizimle uğraşıyor çünkü bizim o balık gibi sonsuzu kaybetmemiz için uğraşıyor. Onun için onun hutundan çok daha dehşetli çünkü onun hutu o anki yaşamını tehdit ediyordu. Ve böyle manevi mevsimler bize tekrar ulaşınca, o münacata daha kolay bir şekilde ulaşabiliyoruz. Burada kendimizi eğer yazın gafletine yada güzel mevsim geçtikten sonra çökmüş halde bulduğumuzda yine böyle güzel bir aya kavuştuğumuzda böyle güzel bir güne kavuştuğumuzda bu şekilde güzel bir tövbeyle, güzel bir münacatla Allah’a yaklaşıp etrafımızdaki o olayı manevi hutun içinde olmayı çıkartıp güzel bir şeye çevirebiliriz. Bunun için çok güzel bir fırsat bunun içinde önce o kendi halimizi tesbit etmemiz gerekiyor. Tefekkür etmemiz gerekiyor çünkü insan kendi içinde dönmediğinde kendi içinde yaptıklarını görmediğinde  böyle dehşetli bir durumda olduğunu fark edemiyor.

8. Sözde bir yer geçiyordu, insan bazen kuyuya düştüğü halde ordaki ufak bir şeyle kendini oyalayabiliyor, o anki durumu gözünü kapatarak deve kuşu misali göremeyebiliyor. O yüzden bu şekilde peygamber kıssaları sadece bir konuda değil belki ne kadar açarsak bir çok konuda bize ders veriyor. Ve bu zamanımıza da ayrı ışık tutmuş oluyor. 

Nasıl maddî hava fena ise, fena tesir ediyor. Manevî hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhur-u selâse ve muharremede Âlem-i İslâm manevî havası, umum ehl-i imanın âhiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı safileştiriyor, güzelleştiriyor. Müdhiş ârızalara ve fırtınalara mukabele ediyor. Herkes o sayede ve sayesinde derecesine göre istifade eder.  

(Kastamonu Lâhikası) 

Yani o kadar güzel bir şey ki kimse hissesiz kalmıyor. Eğer Müslümansa, müminse bu aydaki bu güzelliklerden illaki küçük bir faydada olsa nasipleniyor. Tabiki bunu ne kadar çok isterse o kadar çok faydasına Mazhar olabilir. Nasıl ki peygamberler büyük şeylere Mazhar oluyorlar bizde onların yolunu takip edersek, en başta peygamberimiz yolunu, bu şekilde o ihsana onlar gibi kavuşabiliriz.

Fakat o şuhur-u mübareke gittikten sonra, âdeta o âhiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi; dünya sergisi açılmağa başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı tesmim eden buharat-ı müzahrefe o manevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir. Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risale-i Nur’un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse kudsî vazife itibariyle daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünki başkaların füturu ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeğe sebebdir. Zira gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmağa kendini mecbur bilir ve bilmelidirler.

(Kastamonu Lâhikası)

Bazen kendimize baktığımızda insan olarak kendi kusurumuzu görmediğimiz, başkalarının kusurunu gördüğümüz için çok kötü durumda olduğumuzu düşünüyoruz. Ve sürekli olarak kendimizi kötünün iyisi olarak görüyoruz. Zaten ahir zaman herkes günaha dalmış ben yinede daha iyiyim diye nefsimiz düşündürüyor. ama burda Risaleler tam tersini yapmamız gerektiğini söylüyor. Eğer başkalarında da eksik görüyorsa senin demekki daha fazla çalışman gerekiyor, o arayı kapatmak gerekiyor. Çünkü böyle mübarek bir ay gelmiş, Allah’ın ayı, böyle mübarek ikramlar, güzellikler var, insanların faydalanmadığını görüyorsun, senin hem kendi faydalanman hemde onların faydalanması için daha çok çalışman gerekiyor ki o ayın hakkını vermiş olabilesin. Çünkü peygamberler de tam bunu yapıyordu.

İşte Hazret-i Yunus aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor, onun denizinden bin derece daha korkuludur.

Lem’alar 

İstikbal derken eğer nazarı gafletle bakarsak, çok daha karanlık , çok daha korkunç olduğunu görebiliriz. Bunu inkar eden hiç kimse olmaz. Bunu çoğu insana sorarsak, insanların kafasında farklı bir endişe, farklı bir kaygı var. Hiçbir şey olmasa bile kendi ölümünden, kendi düzeninin kötü yere gittiğinden farklı bir korku var. 

Ve küre-i zeminimizde binler cenaze var diyor. Her Sene yada her gün o kadar farklı şeyler oluyor ki bu sadece insanların ölümü değil, kendi hayatımızdan da her gün bir gün eksiliyor, yaşlanıyoruz, insan kötü düşündürüyor, ve insanı depresyona sokuyor. Bu yüzden çok daha karanlıklı ve dehşetli bir durumdayız.

Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor. Madem hakiki vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus aleyhisselâma iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbibü’l-esbab olan Rabb’imize iltica edip 

 لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ 

demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def’edecek yalnız o zat olabilir ki istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. 

Lem’alar

O vaziyetteyken Yunus a.s başka hiç bir şeye güvenmedi. Onun teslimiyetine tevekkülüne ve doğru görüşüne ulaşmamız için bunları hakkal yakin anlamamız gerekiyor. Hiçbir sebebin tesiri olmadığını, bize yardımcı olacak, bizi doğruya götürecek, bizim bir şekilde tövbemizi kabul edecek sonsuzumuzu kurtaracak tek gücün Allah olduğunu, her sıkıntıdan, küçük büyük her meseleden, bizi kurtaracak, bizim bu dehşetli halimizi gidecek olan sadece Allah’ın varlığı olduğunu, ona sığınmamız olduğunu anlamamız gerekiyor. Bunu anladığımız zaman, o sırrı ehadiyeti, o güzelliğe kavuşmuş olabiliyoruz. 

Buradaki münacatın anlamı senden başka ilah yoktur. Sen her türlü noksandan münezzehsin, ben gerçekten kendime zulmedenlerden oldum. Ve kusurumuzu fark etmek kendimizdeki yanlışı bilip, o şekilde Allah’a sığınmak. 

   Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvacı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur’an-ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefine-i maneviye hükmüne geçen hakikat-i İslâmiyet içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. 

   Hem o sırr-ı Kur’an’la, o terbiye-i Furkaniye ile nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.

Lemalar

Nefsimize nasıl binebiliriz? Onu doğru şeye yönlendirerek. Mesela bu ayın gelmesiyle eğer yaptığımız şeylere aynen devam ediyorsak, bir şeyleri artırmıyorsak, durumumuz kötü olmasa bile, namazımızı kılıyor ve günahlardan kaçınmaya çalışıyor olsak bile böyle güzel bir ay geldiğinde, mükafatların çok olduğu, duaların kabul olunduğu, bizleri tefekküre sevk etmesi gereken bir ay geldiğinde yine de yaptığımız hayırlara bir şeyler daha eklemiyorsak ve aynı şekilde devam ediyorsak eğer bu durum nefsimizi merkûbumuz olarak kullanmadığımız manasına geliyor. Özellikle bu yaz ve gaflet zamanında bu dersleri düşünerek, peygamber hayatlarını okuyarak ve onların hayatlarından kendimize dersler çıkararak hayatımıza yeni şeyler eklemeye çalıştığımızda nefsimizi merkûbumuz yaptığımızı söyleyebiliriz yani nefsimize biz binmiş, onu biz yönetmiş oluyoruz. Peki biz nefsimizi nasıl yönetebiliriz? Tabii ki nefsimizi de bizi de yöneten Allah’a yönelerek yönetebiliriz. Çünkü kendi kudretimiz nefsimizi yönetmeye yetmeyebiliyor. Allah’a sığındığımızda şeytana ve nefsimize karşı bize dayanma ve yönetme gücünü veriyor. Böylece irademizi daha iyi bir şekilde kullanabiliyoruz.

Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibarıyla, sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebinî bir mikroptan korkar, ecrâm-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever; öyle de, hadsiz ebedî Cenneti dahi müştakane sever. Elbette, böyle bir insanın Mâbudu, Rabbi, melcei, halâskârı, maksudu öyle bir Zat olabilir ki, umum kâinat Onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyârat dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan daima Yunusvâri (a.s.) لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ  demeye muhtaçtır.

Lem’alar

Aynı zamanda şükretmemiz gereken bir durumdayız. Allah’ın bizi ne kadar sevdiğini buradan da görebiliyoruz. Allah’tan başka hiç kimse bize yardım edemez. O’ndan başka kimse hatırat-ı kalbimizi bilemez. Böyle güzel bir ayda ve böyle güzel bir günü bize fırsat olarak vermesi çok büyük bir şükür meselesi aslında. Sadece oruç tutmakla bile geçmiş yılın günahlarının affolunacağını müjdeliyor Efendimiz Aleyhisselam. Oruca teşvik için çok güzel müjdeler. Hicri yılbaşı olduğu için yeni bir yıla oruç ibadetiyle başlamak da bizim senemizi güzelleştirecek ve bereketlendirecektir. 

Bir Hadis-i Şerif’te

“Her kim aşura gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.”(et-Tergîb ve’l-Terhİb, 2/116)

Buyurulmaktadır.

Sadece bu ayın özelliklerini konuşurken bile peygamberlerin dualarını, insanların ibadetlerini ve Allah’ın rahmetini düşünerek insan ayın maneviyatındaki lezzeti alabiliyor.

O lezzete varmak istiyor. Oradaki dua etme şekli, o peygamberlerin dualarını, oradaki o insanları düşünüp ve Allah’ın o rahmetini düşünürken, dua ettiğimizdeki o lezzeti istediğimiz gibi, cennetin de o lezzetin istiyoruz.

Hem nasıl ki küçük bahçesini sever; öyle de, hadsiz ebedî cenneti dahi müştakane sever.

Lem’alar 

Mesela medrese ortamlarında hissettiğimiz huzurun, Kur’an’ı Kerim’i anlamaya çalışırken yaşadığımız lezzetin, namaz kılarken yaşadığımız lezzetin çok daha üst seviyesini cennette yaşayacağını hayal edebilmek, onu düşünebilmek çok daha farklı bir istek olduğu için insanın nefsine karşı olan mücadelesine de ayrı bir güç ayrı bir gayret veriyor.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

GÜNAHI İNKAR

Bu dersi yapmamızın sebebi yaz mevsiminde nefis alıp başını giderek her istediğini yaptırmak istiyor.

Bizde nefsimizle nasıl baş edebiliriz? Üstad Bediüzzaman’ın hayatından birkaç örnek ile bakalım.

Tarih-i hayatımı bilenlere malûmdur: Elli beş sene evvel ben yirmi yaşlarında iken Bitlis’te merhum Vali Ömer Paşa hanesinde iki sene, onun ısrarıyla ve ilme ziyade hürmetiyle kaldım. Onun altı adet kızları vardı. Üçü küçük, üçü büyük. Ben, üç büyükleri, iki sene beraber bir hanede kaldığımız halde, birbirinden tefrik edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hattâ bir âlim misafirim yanıma geldi, iki günde onları birbirinden fark etti, tanıdı. Herkes bendeki hale hayret ederek bana sordular: “Neden bakmıyorsun?” 

   Derdim: “İlmin izzetini muhafaza etmek, beni baktırmıyor.”  (Tarihçe-i Hayat)

Bir başka anısında ise;

Hem kırk sene evvel İstanbul’da Kâğıthane şenliğinin yevm-i mahsusunda, Köprü’den tâ Kâğıthane’ye kadar Haliç’in iki tarafında binler açık saçık Rum ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum mebus Molla Seyyid Taha ve mebus Hacı İlyas ile beraber kayığa bindik, o kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Halbuki Molla Taha ve Hacı İlyas beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassud ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip dediler: 

   “Senin bu haline hayret ettik, hiç bakmadın.” 

   Dedim: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.” (Emirdağ Lâhikası )

Buradan gireceğimiz konu takva.. Bazen şeytan geliyor ve günahı gözümüzde küçük gösteriyor. 

Günahlar bize ne yapar?

Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır. Bu hayat-ı dünyevîde dahi kalp, vicdan, ruh için manevî hastalıklardır. (Lemalar)

Günah dediğimiz zaman aklımıza sadece ahirette hesabını vereceğiz gibi geliyor ama bu dünya hayatta da bunun bedeli var.

Çünkü işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalp ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. (Lemalar)

Hiçbir günah masum değil! Bizde iz bırakıyor.. 

Evet, günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse kurt değil belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.  (Lemalar)

Masiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse küfür tohumu vardır. Çünkü o masiyete devam eden, ülfet peyda eder. Sonra ona âşık ve müptela olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o masiyetinin ikaba mûcib olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En-nihayet, gerek ikabı gerek dârü’l-ikabı inkâra sebep olur. (Mesnevî-i Nuriye)

İmanı bir meseleyi yada bir ayeti inkar etmek bizi dinden çıkarıyor. 

Bir günahın günah olduğunu bilip işlemek başkadır. Bu günah değil deyip inkar ederek işlemek başkadır. Günah değildir demek dinden çıkarabilir Allah muhafaza.. Çünkü o günah ayetler de yada hadis-i şeriflerde geçiyor.

İman ilacı ise feraizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve lehviyat-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini men’eder. (Lemalar)

Bırakmadığımız günahlar ibadetten alacağımız faydayı da önlüyor. İbadetten alacağımız huzur ve kezzeti engelliyor.

(Bu mektup gayet ehemmiyetlidir.)   

   Aziz, sıddık kardeşlerim!  

   Bugünlerde Kur’an-ı Hakîm’in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i salih esaslarını düşündüm. (Kastamonu Lâhikası)

Ona iman etmek, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi o Hâlık’ı sıfatları ile isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. Her ne ise…  (Emirdağ Lâhikası)

Ne kadar ağır.. Günahın günah olmadığını söylemek yada rahat rahat işlemek o imandan hissesi olmadığına delildir diyor. Takva direk imana bakıyor. 

Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def’-i şer, celb-i nef’a râcih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def’-i mefasid ve terk-i kebair üssü’l-esas olup, büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. (Kastamonu Lâhikası)

Neden? 

Çünkü; ahir zamanı düşünelim, şu zamanımız da dışarı çıkmamıza bile gerek yok, elimizdeki telefon günaha da götürebilir bizi, sevaba da götürebilir. Hayra da şerre de.. Bu kadar kolay..

Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için takva, bu tahribata karşı en büyük esastır. (Kastamonu Lâhikası)

Biz bazı şeylerin şuurunda değiliz ama bizi günaha çekmeye çalışan çok fazla etken var: reklamlar, filmler, videolar gibi o kadar fazla ki bizi resmen günaha düşürmek için olta atıyorlar. 

Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için takva, bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur. (Kastamonu Lâhikası)

Günahlardan kendimizi korumamız ahir zaman da çok zor..

Farzları yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i salihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır. Hem takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içtinab, az bir amel ile yüzer günahın terkiyle, yüzer vâcib işlenmiş olur. (Tarihçe-i Hayat)

Günaha düşmemek için vazgeçtiğin her şeyden o kadar sevap kazanıyorsun.

Bu ehemmiyetli nokta niyet ile, takva namıyla, günahtan kaçınmak kasdıyla, menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a’mal-i salihadır. (Tarihçe-i Hayat )

Örnek olarak; bir günah ortamına çağrıldığınızda, “Rabbim ben o  günahlı ortama gitmeye korkuyorum, ben bu günahlara düşmek istemiyorum ve gitmeyeceğim” diye niyet edip gitmediğinizde, orada düşeceğiniz günahlar kadar sevap kazanmış olursunuz. Ne kadar büyük bir kâr.

Az önce anlatılan kavram olarak sedd-i zerâîdir; yani günaha giden yolu kapatmak, günahı ilk adımda engellemek anlamına geliyor. Mesela, zina yapmayın değildir, zinaya yaklaşmayındır. Çünkü bir günaha yaklaştığında o günaha düşme ihtimali çok yüksek. Uzaktan ateş olduğunu bilip, yaklaşmamak gibi düşünelim.

Nefis şöyle diyebilir, ben o günahlı ortama gidince ordakileri de uyarırım: derim gıybet yapmayın vs. Ama nefis günahlara taraftar olduğu için, şeytana taraftar olduğu için, sende düşüyorsun ve kendini yakıyorsun. 

Kur’an-ı Kerimde takvanın seviyeleri var.

 Ve 3 mertebede anlatılıyor.

1. Ebedi olarak cehennemde kalmamak için iman edip şirkten korunmak. 

Yani Lâ ilâhe illallah demek takvanın ilk adımı.

İnkâra sapmış olanlar o zaman kalplerini o gurura, Câhiliye dönemine ait büyüklenme duygusuna kaptırmışlardı, Allah da resulünün ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi, onları takvâ sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir. (Fetih suresi 26)

Kalbimizden şirkleri silmek, la ilahe illallah, Allah’tan başka ilah yoktur demek takvanın ilk basamağıdır.

2. Mertebesi;

Büyük günahlardan kaçınmak, küçük günahları tekrar tekrar işlemekten uzak durmak ve farzları eda etmek.

Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. (Lemalar)

Bir hadis-i şerifte şöyle geçiyor;

Kul, bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Tövbe ettiği takdirde cilalanıp silinir. O günahı tekrar işlediği / günaha devam ettiği zaman, o siyah nokta da gittikçe büyür, kalbi istila eder. (Camiussağir)

Kalbimizde siyah lekeler oluşmaya başlıyor. Kalbin katılaşması, kararması, gözünün kulağının artık görüp duymaması mevzusu günahlarda ısrar ettikçe kalbin katılaşmasına gözlerin imani şeylerin görmeyip duymamasına sebep oluyor. Yani inkar edenin nasıl inkara gittiğini de açıklamış oluyor aynı zamanda. o yüzden hiçbir günahı küçük görmemek, ve büyük günahlardan kendimizi korumamız gerekiyor.

O ülkelerin halkı inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik. (Arâf suresi 96)

Bazen neden her şey çok bereketsiz diyoruz, neden her şey çok pahalı neden öyle neden böyle diye soruyoruz, ayet bize cevap veriyor.

O ülkelerin halkı inansalar ve günahtan sakınsalardı… ( Araf suresi 96 )

Yine takvaya bakıyor.

Şimdi takvanın en üst seviyesi nedir ona bakalım;

3. Bütün benlik ile Allah’a dönmek ve insanı Allah’tan alıkoyan her şeyden uzak durmak.

Buna da ihsan deniliyor.

Peygamber efendimiz sav ihsan’ı şöyle tarif ediyor.

İhsan; Allah’ı görüyormuş gibi hareket etmendir. Sen onu görmüyorsan, şüphesiz o seni görmektedir.

7/24 Allah’ın gözetiminde olduğunu Allah’ın seni her hareketinden her davranışını gördüğünü, takip ettiğini bilsen nasıl hareket edersin. İnsan nasıl günaha düşüyor: Allah’ın kendisini gördüğünü unutarak, meleklerin yazdığını unutarak günaha düşüyor. İnsan meleklerin yazdığını her an bilse unutmasa korkar, günahtan kaçınır. Takvada önemli olan Allah’tan korkmak. Hep ümitli olalım ama ümit ile korku arasında dengeli olmamız gerekiyor. Çünkü sürekli ümitli olursak, günah işleyeyim nasılsa tövbe ederim dersek ve o günah üzerine ölürsek, son anımızda günahla ölmüş oluruz Allah muhafaza. 

Eğer ihsan şuuru olsa Allah’ın her zaman gördüğü, bildiği, amellerin 7/24 yazıldığı şuuruyla yaşanırsa hiçbir şey yapmazsın, her şeye dikkat edersin. Yani gıybet yapmazsın, yalan söyleyemezsin, bir günaha rahat rahat düşemezsin…

Başka bir hadis-i şerifte şöyle geçiyor; 

“Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur…” (Müslim, Müsâkât, 107)

İşte kitap; onda asla şüphe yoktur. O, günahtan sakınanlar için bir rehberdir. (Onlar) gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden hayra harcarlar; Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler ve âhirete de onlar kesin olarak inanırlar. Rableri tarafından gösterilen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır ve kurtuluşa erenler de yalnızca onlardır. (Bakara Suresi 1-5)

Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselam Efendimize,

– İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir, diye sorulunca;

– “Allah’a saygı (takva) ve güzel ahlaktır.” buyurur. ….  (Tirmizî, Birr 62)

Tabiri caizse cennete götürecek şeyin kopyasını veriyor.

…Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter… (Talâk Sûresi 3)

Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Rızık konusunda şeytan bize çok sağdan yaklaşıyor ve diyor ki: “Tamam sen hani takvalı ol namazını da kıl da, bu kadar da abartma. Sonuçta sen iş yerindesin!” O iş yerinde cüzi bir para için belki tesettüründen feragat ettiriyor. Dinle alakası olmayan bir patronu var. Patron diyor ki namaz kılmayacaksın. “Ne yapayım ekmek parası” deniliyor namazını erteliyor, kazaya bırakıyor… Ama burada ayet-i kerime ne diyor? Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Hatta kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Rızık korkusuyla takvandan vazgeçme. Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır.

Peygamber Efendimiz (sav)  veda hutbesinde şöyle söylüyor;

Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız birdir. İslam’da insanlar eşittir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem de topraktan yaratıldı. Allah katında en değerliniz, en çok Allah’a sığınanız, emirlerine yapışanınız, günahlardan arınanınız, azabından korunanızdır. Bir Arab’ın, Arap olmayana, bir başkasının Arab’a, bir siyahın bir kızılderiliye, bir kızılderilinin bir siyaha, takvanın dışında bir üstünlük sebebi yoktur.

Takva ne kadar önemliymiş ?

Okurken biraz korktuk; bu asırda ne yapacağız diye… Üstad ona da cevap veriyor:

Bugünlerde hatırıma geldi ki: Hayat-ı içtimaiyeye giren hangi şeye temas etse ekseriyetle günahlara maruz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günahlara karşı insanın hususi ibadet ve takvası nasıl mukabele edebilir? diye meyusane düşündüm.

Risale-i Nur’un hakiki ve sadık şakirdlerinin mabeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i a’mal-i uhreviye kanunuyla ve samimi ve hâlis tesanüd sırrıyla her bir hâlis, hakiki şakird bir dil ile değil belki kardeşleri adedince diller ile ibadet edip istiğfar ederek bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dil ile zikrettikleri gibi; hâlis, hakiki, müttaki bir şakird dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstahak ve inşâallah ehl-i saadet olur. (Kastamonu Lâhikası)

Burada akıllara ilk tesbihat geliyor. Mesela biz bütün Risale i nur talebelerine dua ederken sen onlara dua ettiğin için bütün o tespih halkasına dahil olduğun için Üstattan itibaren belki bizden sonraki Risale i nur talebelerinin bile dualarına bizde iştirak etmiş oluyoruz. Duaya bize dahil olmuş oluyoruz.

Burada önemli nokta neymiş? Topluluk olmakmış. Yani hayırlı bir topluluğa dahil olmak, bir dua halkasına dahil olmak. Neden? Çünkü tek başına olmuyor. Şeytan çoğunlukla ne yapıyor, bizi tek başımıza düşürmeye çalışıyor değil mi? Sen tek başına yapabilirsin, gerek yok kimseyle konuşmana, gerek yok kimsenin sana destek olmasına… Şeytan bize buradan bir olta atıyor .Neden bizi yalnızlığa düşürecek. Ondan sonra da elindekilerini olacak. Hiç kimse kendini kandırmasın, tek başına olmuyor. Örneğin hayırlı bir ortamı olan bir kişi hata yapsa hemen arkadaşları o kişiyi uyarır, yanlış yoldasın yapma diye. O zaman biz bu asırda dayanmak istiyorsak kendimize sağlam, hayırlı bir çevre edinmemiz gerekir. Şeytan sağdan yaklaşıyor. Ve diyor ki yapabilirsin artık alıştın, tek başına da her türlü yaparsın. Halbuki nasıl geçiyordu bu asır? İmanı elde tutmanın kor ateşi elde tutmak gibi zor olduğu bir asır. Kendimize nasıl güveniyoruz? Hazreti Yusuf aleyhisselam ben nefsime güvenmem diyor, nefsim daima kötülüğü emreder diyor. Nasıl güveniyoruz? Güvenemeyiz. Çok zor.   

İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın cezası çetindir. (Mâide Sûresi 2)

Aziz kardeşlerim! İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisata karşı, ihlas kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz; iştirak-i a’mal-i uhrevî düsturuyla birbirimize kalemler ile her birinin a’mal-i saliha defterine hasenat yazdırdıkları gibi lisanlarıyla her birinin takva kalesine ve siperine kuvvet ve imdat göndermektir. (Kastamonu Lâhikası)

Yani topluluk olmak, cemaat ile birbirine dua etmek, birbirine destek olmak  o şahsı manevinin içinde olmak, tesbihatların içinde olmak.

Şüphesiz Allah günahtan sakınanları sever. ( Tevbe Sûresi 7 )

Biliniz ki Allah, buyruğuna karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. (Tevbe Sûresi 123 )

Şüphesiz benim asıl dostlarım müttakîlerdir.”(Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4242)

İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sâhibi olan müttakîlerdir.” buyurdu. (Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22)

Peygamber Efendimiz’in (sav) duasıyla bitirelim.

Allah’ım, senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isteriz.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Sabır Kuvvetin Ne Kadar Güçlü?

Bu dersimizde ikinci lem’a’yı mütalaa edeceğiz inşallah. Rabbim istifademizi arttırsın.

Allah’ın bize verdiği bir kuvveti nasıl kullanmamız gerektiğinden bahsedeceğiz. Çoğumuzun bildiği ama bazen yanlış yerde kullandığımız sabır kuvveti var. Başımıza gelen her türlü musibete karşı gelecek bir kuvvetimiz var. Hepimiz bu dünyanın imtihan dünyası olduğunu biliyoruz ve Allah bu imtihanlara sabır kuvvetini kullanmamızı istiyor. 

Kendimiz de ve çevremiz de bazen çok yorulduğumuzu ve bazı şeyleri kaldıramadığımızı görüyoruz. Hatta depresyona giren yada yaşamak istemeyecek kadar dayanamayan insanlar var. Ama Allah ayeti kerime de, 

Bakara  Suresi 286. Ayet: Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. 

Yirmi Birinci Söz’ün Birinci Makam’ında beyan edildiği gibi: Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp hal-i hazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez,

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Sabır bir enerji bir varlık ve bizim onu kullanmamız gerekiyor.

Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle

Lemalar

Gaflet cehalet değil, ondaki bilgiye ulaşamıyor. Bu hayatın fani olduğunu unutup baki değeri verdiğimiz de başımıza gelen musibetlerde bizi kuvvetten düşürmüş oluyor. 

Sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp hal-i hazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvaya başlar. Âdeta (hâşâ) Cenab-ı Hakk’ı insanlara şekva eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekva edip sabırsızlık gösterir. 

Lemalar

Allah’ın bizim için verdiği günlük sabır kuvvetimiz var. O gün başımıza gelecek musibetlere karşı koyabilecek kuvvetimiz mevcut ama biz geçmişte yaşadığımız bazı sıkıntıları tekrar düşünerek kuvvetimizin bir kısmını oraya yolluyoruz. Bir kısmını da evham ve korkulara gönderiyoruz. Rızık endişesi, daha gelecekte olmamış şeyler gibi.. Biz kendi kendimize zulmetmiş oluyoruz.

Geçmişten intikam almanın en iyi yolu anı güzel yaşamaktır.

Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekva edip sabırsızlık gösterir. 

   Çünkü geçmiş her bir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevalindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekva değil belki mütelezzizane şükretmek lâzım gelir.

Lemalar

Geçmişin elemi sevabını bırakıp gitti inşallah. 

Onlara küsmek değil, bilakis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mesud bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehim ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak, divaneliktir. 

Amma gelecek günler ise madem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekva etmek, ahmaklıktır. “Yarın öbür gün aç olacağım, susuz olacağım.” diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek, ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musibet ve hastalıkları düşünüp şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki hakkında şefkat ve merhamet liyakatini selbediyor. 

Lemalar

Burada biraz ağır kelimeler geçti ama öyle..

Mesela şöyle düşündüğümüzde 10 günlük yemek yiyelim 10 gün boyunca acıkmayalım dese bir insan akıllılık olmaz.

Daha gelmeyen günlerin sıkıntılarını biz daha bu günden çekerek bugünümüzü mahvediyoruz. Anı yaşamak varken, anı değerlendirmek varken, daha gelmeyen günlerin elemini çekersek divanecesine bir harekette bulunmuş oluruz.

Elhasıl: Nasıl şükür, nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de şekva, musibeti ziyadeleştirir hem merhamete liyakati selbeder. 

Lem’alar

Biz şükrettikçe nimetler artar. Allah’ın verdiği nimetleri gördükçe, fark ettikçe Allah onları arttırır. Aynı şekilde şekva da musibeti artıyor. Biz şikayet ettikçe, beğenmedikçe şükür edecek bunca nimeti görmedikçe sadece o küçük musibetleri gördükçe onlarda artmış oluyor. Sabır kuvvetini yanlış kullandığımız için kaldıracak güç de kalmıyor. Bu defa depresyonlar geliyor ve hiçbir şey teselli olmuyor.

Birinci Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zat müthiş bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim, bana dedi: “Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım.” diye acı bir şikayet etti. Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim: 

   Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekva etme, onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise madem daha gelmemişler. Rabb’in olan Rahmanu’r-Rahîm’in rahmetine itimat edip dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücud rengi verme.

Lem’alar

Biri bize gelse dese ki ben yüz gündür yatmadım, ne kadar acırdık… Yüz gündür yatmamak ne demek? Yüz gündür neler çekmiştir kim bilir. Hemen orada şefkat damarımız kabarırdı belki ama aslında bize verilen bir çok cihazı da yanlış kullanıyoruz. Bize verilen merhameti, şefkati de yanlış kullanıyoruz. Bizim kendimizi çok iyi tanımamız gerekiyor. Allah bize manevi bilmediğimiz birçok cihaz vermiş. Bunları kendi kılavuzumuza uygun bir şekilde kullandığımız zaman büyük sıkıntılar çekmeyiz. 

Elbette imtihan dünyasıdır. Çektiğimiz sıkıntılarımız olabilir ama asla bunları sabrını yanlış kullanan biri gibi bir sıkıntı yaşamayız en azından depresyon olmaz, hayattan bıkmışlık olmaz.

Mesela peygamberleri düşündüğümüzde, hangimiz onlar kadar sıkıntı çekti ki, ama yine de onlar bizden daha çok lezzet alıyorlardı. Çünkü sırları çözmüşlerdi.

Divane bir kumandan gibi yapma ki sol cenah düşman kuvveti, onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp merkezi zayıf bırakıp, düşman edna bir kuvvet ile merkezi harap eder.

Lem’alar

Buradaki sağ-sol, geçmiş ve gelecek. İki ordu düşünelim karşıda düşman var ama düşman harekete geçmemiş daha, bu taraftaki ordu sağ cenahını gönderiyor hücuma ama onlar daha harekete geçmemiş. Sonra solu da gönderiyor sonra düşman bakıyor ki merkez boş hemen merkeze hücum ediyorlar. Ve küçük bir orduyla harap ediyorlar.

Sağ-sol bizim mazi ve müstakbelimiz. Biz sabrımızı geçmiş ve geleceğe attığımız zaman hazıra sabır kalmadığı için en ufak bir musibet hemen gelip merkezi kuvvetten düşürüyor ve yerle bir ediyor.

Dedim: Kardeşim, sen bunun gibi yapma, bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i İlahiyeyi ve mükâfat-ı uhreviyeyi ve fâni ve kısa ömrünü, uzun ve bâki bir surete çevirdiğini düşün. Bu acı şekva yerinde ferahlı bir şükret. 

 O da tamamıyla bir ferah alarak: “Elhamdülillah” dedi “Hastalığım ondan bire indi.” 

Lem’alar

Bazen geçmişte yaşanan olaylar aklımıza gelir. Burada bize verilen bazı reçeteler var. Mesela reçetelerden biride meşguliyettir. Çünkü insan fıtratı iki şeyi aynı anda düşünecek şekilde değildir. Ama orda bir şey ile kendini meşgul edersen sadece onu düşündüğün için diğer sıkıntıları düşünmeye vaktin olmaz.

Sevdiğin insanlar ile muhabbet etmek de bir reçetedir. Diğeride kendini tanımak yani ilim ile meşgul olmak. İlim ile meşgul olunduğu için düşünecek vakit olmuyor. Hemde öğrenmiş oluyorsun.

Musibetlerin geliş sebeplerinden biride bu. Biz musibet gelmediğinde bizdeki aczi fakrı fark edemiyoruz. Bizde sonsuz acizlik ve fakirlik var bunun kendimizde var olduğunu biliyoruz ama yaşamak hissetmek bambaşka bir şey. 

Son zamanlarda bir musibet yaşadık. Ve bu musibetle beraber hepinizin okumaları arttı, zikirleri arttı, Allah’a daha yaklaştık, ölümü hatırladık, birbirine küsenler küstükleri şeyin basit bir şey olduğunu anlayıp bir araya geldiler, insani duygularımız gelişti, yardımımız arttı. Bu pencerelerden bakınca ne kadar güzel şeylere vesile oldu hikmetlerini bilmediğimiz için zahiri bakınca bize dehşetli gelen şeylerin perde arkasına bakınca aslında bizim ne kadar iyiliğimize olduğunu fark ediyoruz.

Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Mesela, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehacüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi; maddî musibetlere de büyük nazarıyla ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalpte de kökleşir, bir manevî musibeti dahi netice verir; ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazaya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse bir ağacın kökü kesilmesi gibi maddî musibet, hafifleşe hafifleşe kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider.

Lem’alar

Bizim başımıza gelen musibetlere o musibetin değmeyeceği kadar fazla ehemmiyet verip büyük gördüğümüz için daha büyük bir musibeti yaşamış oluyoruz.

Bu hakikatı ifade için bir vakit böyle demiştim:

Bırak ey bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül.

Zira feryad bela-ender, hata-ender beladır bil.

Eğer bela vereni buldunsa, safa-ender, atâ-ender beladır bil.

Eğer bulmazsan bütün dünya cefa-ender, fena-ender beladır bil.

Cihan dolu bela başında varken, ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl!

Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Lemalar

Güleceğiz bazen başımıza gelen bu musibetlere sadece güleceğiz ,güldükçe küçülür eder tebeddül. Biz güldükçe onlarda küçülecek ve Allah’ın izniyle bize asla o büyük elemeli sıkıntıları vermeyecek.Hatta bununla alakalı bir şey geldi aklıma. 

Bir uçakta 3 kişi düşünelim bunlardan birisi alim ve tevekkülü yüksek bir insan. Uçak titremeye başlayınca, herkeste düşecek diye korku ve endişe başlıyor. Fakat alime baktıklarında onu çok rahat ve zikir halinde görüyorlar. Sonra sebebini sorduklarında: O da rahatını bozmadan sakince uçağın düşüp düşmediğini soruyor. Henüz düşmedik, cevabını alınca da; o zaman şimdiden neden endişe edeyim, düşünce korkarım. deyip zikrine devam ediyor.

Gerçekte bir bela başımıza gelmeden önce ondan korkmak biraz divanelik olmuyor, o yüzden anın tadını çıkarmamız için bu anda kalacağız unutacağız. Geçmişi de geleceği de anı değerlendirip kıymetlendireceğiz. 

Sabrı kullanmamız gereken yerler var. Biz sabrı nerelerde kullanmalıyız kısaca bir bakalım hemen.

Dördüncü Sualiniz:

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ

de hikmet ve gaye nedir?

Elcevab;

Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz’etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır ki,

اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ ٭ وَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ

Mektubat

Bu kainatta her şeyin bir kanunu var bir nizamı var bir tertibi var. Allah her şeye bir kanun bir nizam koymuş ve biz ona uymak zorundayız. Mesela meyve istediğimiz zaman sadece elimizi açıp Allah’ım gökten meyve gönder diyemeyiz onun bir nizamı var. Tohum ekilecek, sulanacak sonra o ağaç büyüyecek bize meyve verecek. Bu her şeyde böyle ve sabırda da böyle teenni ile hareket etmemiz gerekiyor. Hiçbir şey bir anda olmuyor eğer ki bir anda olmasını istersek hırsa girmiş oluyoruz ki hırslı olan kişinin ümidi boşa çıkar ve hüsrana uğrar. Sabır ferahlık ve genişliğin anahtarıdır.

İstediğimiz her şeyi o düzene nizama uygun bir şekilde hareket ederek istememiz gerekiyor. Sabırla bekleyerek.

Bu sözler durub-u emsal hükmüne geçmiştir. Demek Cenab-ı Hakk’ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir

Mektubat

Ayette ne diyordu? “Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir” ve burada kâfir mümin ayırt etmiyor. Sabreden kimse, o kanuna nizama uyan kimse, Allah onunla beraberdir. Çünkü sabrın neticesi her zaman güzeldir. Şimdi bizim sabretmemiz gereken şeyler aslında üçtür. Üç yerde bizim sabır kuvvetimizi kullanacağız. Birisi masiyetten kendini çekip sabretmektir. Masiyet yani isyan, günahlar, asilik. Bunlardan kendimizi çektiğimiz zaman bu sabır takvadır. Yani günahlardan sakınmamız bir sabır istiyor. Bulunduğumuz ortam, nefis şeytan bizi o günahlara sevkediyor. Biz Allah için lillah için bu imanın kuvvetiyle sabrederek nefsimize karşı mücadele ederek o günaha girmeyerek sabır kuvvetimizi burada kullanmış oluruz. Burada kullanmamız gerekiyor zaten.

Biri:

Masiyetten kendini çekip sabretmektir. Şu sabır takvadır,

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ

sırrına mazhar eder.

İkincisi:

Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir.

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ ٭ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ

şerefine mazhar ediyor.

Mektubat

 Yani musibetlere karşı sabır ettiğimiz zaman doğru bir şekilde kullandığımız zaman bu aletleri de mazhar oluyoruz.

Ve sabırsızlık ise Allah’tan şikayeti tazammun eder. Ve ef’alini tenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı. Hazret-i Yakub Aleyhisselâm’ın

اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّىِ وَ حُزْن۪ٓى اِلَى اللّٰهِ

demesi gibi olmalı. 

Mektubat

Yani sabır, şu da değildir: ben katı duracağım, dimdik duracağım, hiçbir şey beni yıkamaz, hiçbir şey üzülmeyeceğim, ağlamayacağım bu değil. Biz insanız, tabi ki başımıza gelen musibetlere karşı üzülürüz ağlarız bunlar yasak da değil. Efendimiz (sav) evladını kaybedince hüzünlenmiştir, ağlamıştır. Sadece bizim burada göstereceğimiz tepki aslında önemlidir. Tabii ki üzülürüz ağlarız ama büyük bir dehşete kapılmayız. Bunu karıştırmamak lazım. 

Yani: Musibeti Allah’a şekva etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şekva eder gibi, “Eyvah! Of!” deyip, “Ben ne ettim ki, bu başıma geldi” diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, manasızdır.

Üçüncü Sabır:,

İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile canibine sevk ediyor.

Mektubat

Diğer bir sabrı kullanacağımız yer de ibadetlere karşı sabır .İbadetler de bir sabır istiyor. Mesela sabah namazına kalkmak, sıcaklarda tesettürlü olmak, bunlar kolay şeyler değil. Dolayısıyla biz bu üç şeyde sabrımızı doğru kullanırsak, Allah’ın izniyle cihazları da tanıyıp kendimizi bilip doğru kullanırsak, başımıza gelen hiçbir musibet bizi yıkamaz. Evet, üzülürüz. Zaman zaman ağlarız ama hiçbiri bizi yıkmaz, psikolojimizi bozmaz ve bizi evhama sevk etmez. O yüzden ne yapmamız gerekiyor? Kendimizi tanımamız gerekiyor. Allah’ın bize göndermiş olduğu kitabı iyi okumamız gerekiyor. Örnek olarak gönderdiği Peygamberin hayatını çok iyi öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü o en doğru şekilde ona takılan cihazları duyguları kullanmıştır. Hazır bir örnek önümüzde var onu en güzel şekilde öğrenirsek ve hayatımıza geçirirsek, daha dünya hayatında biz bu imanın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlarız ve daha dünya hayatına cenneti yaşayabiliriz inşallah.

El Baki Hüvel Baki

Misafirsin Unutmuş Gibisin

Dünya bir misafirhanedir!

Ahir zamanda olduğumuzdan, çevremiz günahlarla dolu olduğundan, gaflete girecek çok etkenler olması sebebiyle insan, zaman zaman kul olduğunu bu dünyanın bir misafirhane , kendisininde misafir bir yolcu olduğunu unutabiliyor. İşte dünyanın misafirhane olduğunu hatırlayalım diye bugünkü ders konumuz “Dünya bir misafirhanedir” olacak.

Dünyayı misafirhane olarak gören ile görmeyenin, dünyaya bakış farkları nelerdir? bunlara bakalım.

Dünyayı misafirhane olarak gören bir insan, doğruyu görmüş hakikatı görmüş olur. Çünkü insan görmek istesede, istemese de dünya bir misafirhanedir.

Dünyaya her gün yüzbinlerce insan gönderiliyor ve yüzbinlerce insan da başka bir aleme gönderiliyor. Gelenler gidiyor, gidenler gelmiyor. Demek ki bu dünya daimi kalınacak bir yer değil.

Dünyayı misafirhane olarak görmeyen bir insan ise aldanır. Mesela bir tren düşünelim, bu tren Ankara’dan İstanbul’a doğru gidiyor. İçlerinden bir yolcu, ben İstanbul’a gitmek istemiyorum dese ve trenin içinde ters istikamete doğru yürüse o kişiye ne derler?

Bu tren İstanbul’a gidiyor ve sende bu trenin içindesin, ters istikamete gitmek ile İstanbul’a gitmekten kurtulamazsın derler. Aynı şekilde bu dünyada bir tren gibi bizi ahirete götürüyor. Dünyanın ebedi kalınacak bir yer olduğunu zannetmek ile bu yolculuktan kurtulamaz. Gözünü kapayan sadece kendine gece yapar.

Herşeyin bir planı programı olduğu gibi bu dünya hayatının da uymamız gereken plan ve programı var işte plan ve programın özeti ise buradadır.

İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir.

(Sözler)

Hem bu dünyada kalma süremiz hemde yapmamız gereken vazifeler çok. O zaman bizim bu zamanımızı öyle bir değerlendirmemiz gerekiyor ki saniye saniye, dakika dakika hesap yapmamız gerekir. İşte çoğu insan bunun farkında olmadığı zamanını boş şeylere harcayabiliyor. En değerli sermayesi olan ömür sermayesini heba edebiliyor.

“Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumî’den elli gündür (şimdi yedi seneden geçti aynı hal)  hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun.

Şualar

Üstada bir soru soruyorlar, deniliyor ki; 

Dünyayı altını üstüne getiren ve Müslümanları da ilgilendiren, dehşetli ikinci dünya savaşından hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun diyorlar. 

Üstad hiç ilgilenmiyor hiç bakmıyor. Bu kadar önemli bir olayı merak etmiyor ve bakmıyorken bunun yanında biz ne kadar boş şeylerle gereksiz malumatlar ile ilgileniyoruz, bakıyoruz, araştırıyoruz.

Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve camiyi bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar.

Şualar

O kadar büyük bir savaş ki, ne oldu? Kim yendi, kim kaybetti diye o merak duygusu insanlara camiyi ve cemaati bile terk ettirmiş. Herkes o saatte radyonun başına gerçelermiş. Onun için üstada diyorlar ki;

Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” dediler. 

Şualar

Üstadın 2 sayfalık cevabının ilk cümlesi herşeyi özetliyor.

Cevaben dedim ki:  

Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.

Şualar

Kalma süremiz az, vazifelerimiz çok. O zaman bizim ilk olarak vazifelerimizi yetiştirmemiz gerekir.

Görüyorum ki: Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki dünyayı bir misafirhane-i askerî telakki etsin ve öyle de iz’an etsin ve ona göre hareket etsin.

Mektubat

Bir insan bu dünyayı askeri bir misafirhane olarak kabul ederse, ona göre yaşar, ona göre hareket eder, kuralları göre yaşar. Peki böyle yaparak neyi elde edecek, kazanacak?

Ve o telakki ile en büyük mertebe olan mertebe-i rızayı çabuk elde edebilir.

Mektubat

Hepimizin hayali değil mi? O rıza mertebesini kazanmak. Bir insan bu dünyayı misafirhane olarak görür ve ona göre de hayatını yaşarsa en büyük mertebe olan rıza mertebesini kazanacak.

Kırılacak şişe pahasına, daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir. 

Mektubat

Evet dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir; bâki umûr-u uhreviye ise gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkeza şedit hissiyatlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fâni umûr-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere, bâki elmas fiyatlarını vermek demektir.

Mektubat

Peygamber efendimiz Hz Muhammed sav bir hadisinde şöyle buyuruyor;

 “Sabah namazının iki rekât sünneti, dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.” (Müslim, Müsâfirîn 96)

Dünyanın bütün malını mülkünü düşünün, bunların hepsi 2 rekatlık sabah namazı sünneti etmiyorken, bütün zamanını dünya için harcadığında ve malına mülküne bağlandığında kırılacak şişelere elmas fiyatı vermiş oluyor.

Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahibsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerim bir Müdebbiri var.

Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. 

(Mektubat)

Demekki bir insan dünyaya kalben bağlanmazsa, dünya için ahireti unutmazsa, ömrünü malayani şeylerle geçirmezse, kendisinin misafir olduğunu tam idrak edip, misafirhane sahibinin emirlerine göre yaşarsa kabir kapısı ona selametle açılacak ve o sonsuz saadeti kazanmış olacak.

Bizim kendimizi bir hesaba çekmemiz gerekiyor bu dünyayı misafirhane olarak görüyor muyuz?

Kendimi hesaba çekerek yaşayalım.

Hicri 334 senesinde Bağdat’ta vefat etmiş olan büyük mutasavvıf Şibli Hazretleri, Bağdat halkına yaptığı her konuşmasına şu sözlerle başlıyordu:

– Ömürlerinden bir seneyi daha tüketerek varacakları sona biraz daha yaklaşan ahiret yolcuları! Yaklaştığınız yerde hesaba çekilmeden önce burada kendinizi hesaba çekin!

Her vaazına bu cümleyle başlayan Şibli Hazretleri’ne bir hürmetkârı, bir gün şöyle bir soru sordu:

– Hep ‘Ahirette hesaba çekilmeden önce kendinizi dünyada hesaba çekin!’ buyuruyorsunuz. Dünyada kendimizi hesaba çekerek yaşarsak sanki ahirette hesaba çekilmeyecek miyiz?

– Evet, dedi, burada hayatını hesaba çekerek yaşayan, orada hesaba çekilmeyebilir. Efendimiz (sas) Hazretleri; “Ahirette hesaba çekilmeden önce dünyada kendinizi hesaba çekin!” buyuruyor, öyle ise burada hayatını hesaba çekerek yaşayan orada hesaba çekilmeyebilir. En azından hesabını kolay verir. Bunun üzerine soru sahibi, kendini burada hesaba çekerek yaşamaya başlar. İbadetlerini eksiksiz yerine getirme gayretine girer. Günahlardan kaçınıp sevaplarını, hayır hasenatlarını çoğaltma titizliğine yönelir. Yani ahirette hesabını veremeyeceği işleri dünyada yapmama kararı alır. Böylece hayatını tam bir şuur içinde hesaba çekerek yaşamaya başlayan genç, bir gece rüyasında hocası Şibli Hazretleri’ni beyaz bir ata binmiş, bulutlara, yukarı uçup gidiyor halde görür. Arkasından seslenir:

– Hocam bekle ben de geleyim seninle!.. Şibli Hazretleri’nin cevabı kesin: “Ben bu hapishaneden  kurtuldum, daha bekler miyim burada?”

Bu rüyanın manasını öğrenmek için sabah ilk iş olarak üstadını ziyarete giden talebesi, hocasının kapısında cenaze hazırlığını görünce, onun dünya hapishanesinden gece kurtulup ahiret saraylarına doğru uçtuğunu anlamakta gecikmez. Ama çok üzülür bu ani gidişine de o günün akşamında Rabb’ine dua ve niyazda bulunarak üstadını rüyada görme niyetiyle yatağına uzanır, az sonra kendisini hocasının huzurunda bulur. İlk sorusu, vaazlarında tekrar ettiği cümle olur:

– Sen dünyada kendini hesaba çekerek yaşardın, orada hesaptan kurtuldun mu, durum nasıl? İmam tebessüm ederek cevap verir. Meleklerin beni hesaba çekmek üzere karşıma geçtikleri sırada Rabb’imden hitap geldi:

– O kuluma hesap sormayınız. Çünkü o hesabını yaparak yaşadı, buraya temiz bir amel defteriyle geldi!.. Siz onun amel defterine bakın yeter, hesabını göreceksiniz orada… Şibli Hazretleri, talebesine; “Siz de” der, “kendinizi orada hesaba çekerek yaşayın.. Hesabını veremeyeceğiniz işlerle gelmeyin buraya. Size de; ‘O kulum hesabını yaparak yaşadı, temiz bir amel defteriyle geldi buraya, defterine bakın yeter’, denebilir!..”

Ölümden ürküp kabirden korkup başını çevirme. Merdane kabre bak; dinle, ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak, ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme. 

   Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor. 

   Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise kabrin öbür tarafında pek esassızdır. 

   Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin?

Sözler

Bu bölümün adı gafil kafaya bir tokmak. Bu dünyanın misafirhane olduğunu ve ölüm hakikatını, ölümün önünde beklediğini anlamak istemeyen gafil kafalara bir tokmak bir ders hükmünde.

Ebedî hayatı isteyenler, misafirhanedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nisbette memnun edilirler. Demek ki şimdi en esaslı vazifemiz; bataklıktan kurtulmak isteyen ehl-i dinin, karanlıktan usanmış, gıdasız kalmış kalblerin yardımına koşmak, kendimizden başlayarak Nur’un dellâllığını yapmaktır.

(Tarihçe-i Hayat)

Peygamber efendimiz sav’in en Büyük sünneti tebliğ yapmak. Bizde tebliğ vazifesini yaparken kendimizi unutmayalım. Birine birşeyi okurken önce kendimize okuyalım.

Dünya bir misafirhanedir. Ve bizlerde misafir bir yolcuyuz. Herşey Allah’ın mülkü olduğu gibi bizlerde Allah’ın mülküyüz. Bize emenet olarak verilen bu göz, kulak, ağız, akıl bu cihazatlar bize emanet olarak verilmiştir.

— Göz benim değil mi? İstediğime bakarım.

— Kulak benim değil mi? İstediğimi dinlerim.

— Ağız benim değil mi? İstediğimi konuşurum, diyemez. Çünkü bütün azalarımız bize Allah’ın emanetidir. Biz bu emanetleri emanet eden, hakiki sahibi olan Rabbimizin izni dışında kullanırsak manen öldürmüş oluruz.

Dünyayı misafirhane olarak gören bir insan dünyaya kalben bağlanmaz. mesela bir misafirliğe gittiğimizde koltukta otururuz, kullanırız, çay içeriz, çay bardağını kullanırız ama çay bardağına kalben bağlanmayız çünkü bize ait olmadığını ve orada misafir olduğumuzu biliriz. Ancak misafirhane sahibinin izni dahilinde ancak kullanabiliriz. 

Bazen de çocuklu aileler bir yere gideriz. Ve tam kalkacağımız sırada çocuğumuz bir oyuncağı alır ve yanında getirmek ister ve ağlamaya başlar. Bizde bize ait olmadığını ve buraya ait olduğunu, burada oynayabileceğini ama yanında getiremeyeceğini anlatır ikna etmeye çalışırız.

Aynı şekilde bir insanda dünyaya kalben bağlanırsa o çocuk gibi acınacak  hale düşer. Hadi o çocuk, o hoş görülür ve o sorumlu değil, ama biz büyükler bundan sorumluyuz.

İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû  etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!

Mesnevî-i nuriye

Sandığımız kadar çok vaktimiz yok!

Yarın herşey için geç olabilir!

Belki de hiç yarın olmayabilir!

Dün, gelecekte hayatını değiştirmek isteyen onbinlerce insanın, bugün son günüydü.

Sandığımız kadar çok vaktimiz yok!

Allah’a yaklaşmak için bir adım atmalıyız!

Hala vaktimiz varken, pişman olmamak için belkide bu son fırsatımız!

Rabbim bu fırsatı değerlendirebilmeyi nasib etsin. amin!

 سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Hayrın da şerrin de anahtarı: “Ene”

Ene yada enaniyet deyince aslında aklımıza hep kötü manası geliyor. Mesela enaniyet dediğiniz zaman, enaniyet yapma, kibre girme, ego yapma gibi bir manaya getiriyoruz genelde ama aslında Allah’ın bize verdiği her cihaz gibi ene’nin de 2 yönü var. Biri hayra biri şerre bakıyor biraz bunlardan bahsedeceğiz. 

Allah niye emaneti göklere, dağlara, yerlere teklif ediyor onlar kabul etmiyor da, insan kabul ediyor? 

Bu kabul ettiğimiz şey aslından nedir ve niye onlar kabul etmekten korkmuşlar? 

Bunlara genel olarak bakacağız.

Bakalım ene’nin sırat-ı müstakimi neymiş ve ne yönde kullanılması gerekiyormuş?

Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir.

(Ahzap suresi 72)

Burada neden gökler ve dağlar denilmiş, bunlar büyük şeyler, gökler dediği zaman uzayı, kâinatı düşünebiliriz. Yer ve dağlarda çok büyüktür ve onlar bile yüklenemediyse demek ki bu ağır bi yük ve onların yüklenememesine rağmen insan yükleniyor. Demek ki  insanda çok ağır bir yük var. Peki bu yük nedir? Bakalım;

Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki: 

   Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi, enedir.

Sözler

Demekki emanetin farklı farklı anlamları var ama biz bugün sadece bir anlamına yani ene’ye bakacağız.

Evet ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tûba ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. 

Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki: 

Ene, künuz-u mahfiye olan esma-i İlahiyenin anahtarı olduğu gibi kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkül-küşadır, bir tılsım-ı hayret-fezadır. 

Sözler

Demekki esmaların gizli hazineleri var ve bu hazineleri açacak bir ene verilmiş bize ve kainattada bir tılsım bir sır varmış ve bununda anahtarı yine enedeymiş. Evet kendisi bir anahtar ama kendiside bir muamma çözülmesi gereken bir gizem. 

İnsanın kendisini tanıması Rabbini tanımasından daha zormuş. Biz kendimizi bildiğimiz zaman bizdeki esmaların yansımalarını biliyoruz ve Allah’ın bize yüklediği cihazların, emenetlerin farkına varıyoruz.

O ene, mahiyetinin bilinmesiyle o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar.

Sözler

Demekki önce bizim eneyi tanımamız gerekiyor ki Rabbimizin alemini açsın.

Şu meseleye dair Şemme isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki: 

   Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken hakikaten kapalıdır.

Sözler

Kainatın manalarını düşündüğümüz zaman kapılar açık gibi gözüküyor aslında tabaka tabakadır. Yüzeyden derine doğru kainatın manalarını anlamanın anahtarı bizde var.

Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki…

Sözler

Burada emanet cihetiyle deniyor. Yani buda senden değil yani sana bir ene verilmiş oda senden değil. Onunda bir ömrü, sınırı var ve sen onunla geçici bir süre Allah’ı tanıyacaksın.

…âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki Hallak-ı kâinat’ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki: 

  Sâni’-i Hakîm, insanın eline emanet olarak rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak, işarat ve numuneleri câmi’ bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin.

Sözler

Rabbimiz bizim elimize  bir anahtar vermiş ve bununla bizim Allah’ın rububiyetini anlamamızı istiyor. Allah kâinatı nasıl çeviriyor, nasıl her ihtiyacı tam vaktinde getiriyor, rububiyetin bir çok anlamı var. Sıfat ve şuunatlarının hakikatide yine buna bağlıdır. İşaret ve numuneleri de bizim enemizde yaratmıştır.

ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup..

Sözler

Vâhid-i kıyasî ölçü birimi demektir. Mesela bir kitabın boyunu nasıl ölçeceğiz, burda metre diye tanımlamamız lazım  metre ne kadar, santimetre ne kadar diye tanımlamamız gerekiyor ki bunun boyutlarını şudur diyebilelim. 20 cm, 30 cm dememiz için bir ölçü birimine ihtiyacımız var, yada pazardan birşey alacağız, kilo olmasaydı pazardan ne alacağımızı yada ne kadar alacağımızı nasıl bilecektir. Pazarcıya 1 kilo şundan, 2 kilo şundan ver diyebiliyoruz normalde kilo diye birşey var mı? Yok. Ama nedir bir maddenin ağırlığına kilo diyelim onlarıda ona göre hesaplayalım diyoruz. aynen onun gibi ene de böyle bir şey. Enede de böyle mesela benim gücüm bir, iki kiloyu kaldırmaya yetiyorsa, rabbim de bütün kâinatı tesbih tanesi gibi çeviriyor diye karşılaştırma yapıyoruz. Benim gücüm bu kadar Allah’ın gücü bu kadar, benim cüz’i bir ilmim var, Allah’ın ilmi sonsuz diyoruz. 

Bize görme verildiyse Allah’ın sonsuz görme yeteneği olduğunu anlayalım diye verilmiş. Mesela röntgen cihazını düşündüğümüzde seviye seviye, katman katman onların çıktısını veriyor, gösteriyor, Aynen onun gibi de Allah’ın esmaları sonsuz olduğundan, sonsuz kısıtlama, sınır konmaması demek, mesela Allah’ın bir zerreyi kaldırmasıyla bir yıldızı, kâinatı kaldırmasının arasında hiç bir farkı yok. Çünkü sonsuz, acz yok kuvvetinde kudretinde, aynı şekilde görmesinde hiçbir sınır yok, hiç bir engel, onun görmesine engel olamaz, çünkü sonsuz. Ama biz aciz olduğumuzdan  bizim görmemiz diyelim ki 100 metreye kadar, yada duymam 20 desibele kadarsa ama Allah’ın sonsuz Semi esması, duyması var. Ona hiçbir şey engel değil. Eğer bizde bunların ufak tefek örnekleri olmasaydı Allah’ın esmalarını anlayamayacaktık.

Mesela hasta oluyoruz, hastalık şifaya terstir. Allah şifasını veriyor ve şafi olanın Allah olduğunu anlıyoruz.

Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil.

Sözler

Sual: Niçin Cenab-ı Hakk’ın sıfât ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır? 

   Elcevap: Çünkü mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Mesela, zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez.

Sözler

Karanlık olmadan ışığı bilemeyiz. Hiç karanlık olmasaydı, ışığı anlayamayacaktık çünkü karşılaştırabileceğimiz birşey yok. 

Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir had çekilse o vakit bilinir. 

   İşte Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakiki nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor.

Sözler

Sonsuzluğun hiçbir sınırlaması yoktur. 

Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer.

Sözler

Matematik de sayı doğrusu milyona kadar gitsin trilyona kadar gitsin ama sonsuzu hayal edemiyoruz. Nerede sonsuz?! 

Bizim ömrümüzün bir sonu var ama Allah’ın sonsuz. O doğmamış ve doğurmamıştır. Hayatının, ilminin sınırı yok. 

“Buraya kadar benim, ondan sonra onundur.” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile onların mahiyetini yavaş yavaş anlar.  Mesela, daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlık’ının rububiyetini anlar ve zâhir mâlikiyetiyle, Hâlık’ının hakiki mâlikiyetini fehmeder ve “Bu haneye mâlik olduğum gibi Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.” der

Sözler

Enenin hayır yönü neymiş?

Ene, âyine-misal ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mana-yı harfî gibi..

Sözler

MA’NÂ-YI HARFÎ : Başkasını gösteren ve başkasına delil olan ma’na.

Mesela; falan kişi güzeldir diyoruz ama onu Allah güzel yaratmış. Güzel demek mana-yı ismi, Allah güzel yarattı demek ise mana-yı harfîdir. 

Manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki o elifin “iki yüzü” var. 

Sözler

O zaman ene aslında küçük bir şeydir. Ama ona değer vere vere kalınlaştırıyoruz. 

Biri, hayra ve vücuda bakar.

Sözler

Bir anahtar var onu ters yöne de çevirebiliriz. Sonra o kalbi kararıp katılaşanlardan oluyor. Doğru tarafa çevirince kainatın ilimlerinden feyiz alabiliyoruz. 

O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde fâil değil, icaddan eli kısadır. 

Sözler

Nisâ, 79. Ayet: Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir…

Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. 

Sözler

Elimizde bir bahçe olsa ve bütün bahçeye giden suyun çeşmesini açmasak kurur gider. Bütün şerler bize bakmış oluyor.

Hem onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının manasını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zayıf ve incedir ki bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizanü’l-hararet ve mizanü’l-hava gibi mizanlar nevinden bir mizandır ki Vâcibü’l-vücud’un mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır. 

   İşte mahiyetini şu tarzda bilen ve iz’an eden ve ona göre hareket eden 

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا 

(“Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.” Şems Sûresi, 91:9.)

beşaretinde dâhil olur. Emaneti bihakkın eda eder. Ve o enenin dürbünüyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür. Ve âfakî malûmat nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılab etmez. 

Sözler

Allah’ın bize verdiği emaneti hakkı ile kullandığımız zaman kainatın ilimlerini görürüz. Allah’ın türlü türlü esmalarına şahit oluruz. 

Vaktâ ki ene, vazifesini şu suretle îfa etti; vâhid-i kıyasî olan mevhum rububiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder. 

 لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ وَ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 

(Mülk Ona, hamd Ona, hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz)

der. Hakiki ubudiyetini takınır. Makam-ı “ahsen-i takvim”e çıkar. 

Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup vazife-i fıtriyesini terk ederek kendine mana-yı ismiyle baksa..

Sözler

MÂNÂ-YI İSMÎ : Bir şeyin sahibine değil de, bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı.

Kendini mâlik itikad etse o vakit emanette hıyanet eder 

 وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا 

(“Nefsini günaha daldıran da hüsrâna düşmüştür.” Şems Sûresi, 91:10.)

altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalaletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki semavat ve arz ve cibal tedehhüş etmişler, farazî bir şirkten korkmuşlar. 

Sözler

Burada aklımıza ne geliyor Firavunlar, Hamanlar, Harunlar geliyor değil mi? Hz. Musa(as) Firavun’un karşısına geldiğinde onu Allah’ın birliğine çağırdığı zaman Firavun ne diyordu ”Ben senin rabbin değil miyim?”. Enaniyet nasıl kabarmış nasıl kendini ele geçirmiş ki her şeyi kendinden biliyor ve ben senin rabbinim. Düşünün karşısındaki Peygambere böyle diyor. O yüzden dağlar, taşlar, gökyüzü… bu yükü yüklenmekten korkuyor çünkü şer tarafında ilahlık iddia edecek kadar seviyeye getiriyor. Ne kadar korkunç bir şey baktığımız zaman! 

Evet ene; ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken mahiyeti bilinmezse tesettür toprağı altında neşv ü nema bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi vücud-u insanı bel’ eder. Bütün o insan, bütün letaifiyle âdeta ene olur. 

   Sonra nev’in enaniyeti de bir asabiyet-i neviye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip o ene, enaniyet-i neviyeye istinad ederek şeytan gibi Sâni’-i Zülcelal’in evamirine karşı mübareze eder. 

   Sonra kıyas-ı bi’n-nefs suretiyle herkesi, hattâ her şeyi kendine kıyas edip Cenab-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer. 

 اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ 

mealini gösterir. 

   Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de “Kendime mâlikim.” diyen adam “Her şey kendine mâliktir.” demeye ve itikad etmeye mecburdur.  ( Burada şöyle düşünelim devletin hazinesinden para çalan adam bu parayı alıyor ona buna dağıtıyor ve bu durumu da pek umursamıyor çünkü kendi parası değil aynen bu durum gibi de Allah’ın gücü kuvveti olan yaratma sıfatı olan şeyleri kendi nefsine alan insan ben kendime maliksem şu da kendine maliktir bu da kendine maliktir diyor ve ondan sonra sebeplere malikiyet veriyor tabiata malikiyet veriyor.)

   İşte ene, şu hainane vaziyetinde iken cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir.

Sözler

Genelde insanlar şu soruyu soruyorlar ”Neden bilim adamları inanmıyor?”. Çünkü ilmi kendinden biliyorlar ben icat ettim diyorlar ben buldum diyorlar kendiler icat etmeden sanki orada yokmuşcasına. ”Yer çekimini ben buldum” diyor. Yer çekimi bulunmadan önce biz havada mı uçuyorduk bu kişi bulmadan önce yer çekimi yok muydu? HAYIR VARDI! Allah yarattı o buldun adı üstünde buldu. Haşa yaratmadı buldu. Ya da mesela bir telefon bulunuyor elektrik bulunuyor Allah kainatta yaratmışki bulunuyor yoktan var etmemiş ki. Yaratmasaydı bulunamazdı. Allah o kişinin fiili duasına gayretine binaen nasip etti mi etti. Mesele ampul bin defa denemeden sonra bulunuyor, deniliyor ya ihlasla isteyene Allah her şeyi verir diye. İnanmasada defalarca gayret ede ede o fiili dua olduğu zaman Allah da nasip ediyor. Bu kadar basit. O mu yarattı yok. Şu kısıma tekrar değinelim: 

Binler fünunu bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir.

Sözler

Peki neden?

Çünkü duyguları, efkârları kâinatın envar-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen her şey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünkü şu haldeki enenin rengi, şirk ve tatildir, Allah’ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez. 

On Birinci Söz’de mahiyet-i insaniyenin ve mahiyet-i insaniyedeki enaniyetin –mana-yı harfî cihetiyle– ne kadar hassas bir mizan ve doğru bir mikyas ve muhit bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi’ bir âyine ve kâinata güzel bir takvim, bir rûzname olduğu gayet kat’î bir surette tafsil edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz’deki tafsilata iktifaen kısa keserek mukaddimeye nihayet verdik. 

   Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikate giriyoruz: 

   İşte bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde. Biri, silsile-i nübüvvet ve diyanet; diğeri, silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihat etmiş ise yani silsile-i felsefe, silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalaletler, felsefe silsilesinin etrafına cem’olmuştur.

Sözler

Silsile-i felsefe ve hikmetin meyveleri şunlardır: dehriyyun, maddiyyun, tabiyyun, nemrutlar, firavunlar, şeddadlar, aliheler, sanemler, uluhiyet dava edenler.

Silsile-i Nübüvvet’in meyveleri ise şunlardır: enbiyalar, murselinler, evliyalar, sıddıkinler, adil hakimler, melek gibi melikler, hüs-ü siret ve sehafet ve kerem namdarlar.

Peki biz eneyi nasıl kullanacağız?

Nübüvvetin vechi olan birinci vecih: Ubudiyet-i mahzanın menşeidir. Yani ene, kendini abd bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti harfiyedir. Yani başkasının manasını taşıyor, fehmeder. Vücudu, tebeîdir. Yani başka birisinin vücudu ile kaim ve icadıyla sabittir, itikad eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani kendi mâlikinin izni ile surî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir. Yani, hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise kendi Hâlık’ının sıfât ve şuunatına mikyas ve mizan olarak şuurkârane bir hizmettir. 

   İşte enbiya ve enbiya silsilesindeki asfiya ve evliya eneye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü Mâlikü’l-mülk’e teslim etmişler ve hükmetmişler ki o Mâlik-i Zülcelal’in ne mülkünde ne rububiyetinde ne uluhiyetinde şerik ve naziri yoktur, muîn ve vezire muhtaç değil, her şeyin anahtarı onun elindedir, her şeye Kàdir-i Mutlak’tır. Esbab, bir perde-i zahiriyedir; tabiat, bir şeriat-ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir mistarıdır. 

Sözler

Bin Aydan Hayırlı Olan Gece

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ وَ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

Ramazanın sıyamı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeye gelen nev-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: 

   Ramazan-ı şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile her bir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i cennet getirir. Ramazan-ı şerifte her bir harfin, on değil bin ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin her bir harfi binler ve ramazan-ı şerifin cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır. 

   Evet, her bir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nurani şecere-i tûba hükmüne geçiyor ki milyonlarla o bâki meyveleri, ramazan-ı şerifte mü’minlere kazandırır.

Mektubat

Bu dünya mü’min için bir tarla hükmünde, dünya ahiretin tarlasıdır. Burada ekip biçtiklerimizin mahsulünü ahirette alacağız. Hepimiz cennette ebedî saadet içinde yaşamak istiyoruz. Peygamber efendimiz sav ile görüşmek, Allah’ın cemalini görmek.. İşte bunları kazanmak için çalışıyoruz. Peki bize verilen ömür de ebedî saadeti kazanacak şeyleri yapıyor muyuz? Maalesef hayır..

Çok cüz’i bir amelimiz var. Allah’ın sonsuz rahmeti olmazsa biz bu ameller ile zaten kazanamayız. 

Allah bize sonsuz rahmeti ve keremi ile bazı vakitler veriyor sonsuzu kazandıran, bu vakitlerde az ameli çok sayıyor. Bizi affetmek ve cennetine almak istiyor. Rabbimiz bizim cennete girmemizi bizden daha çok istiyor. 

Sonsuz cömertliği ile zaten normal vakitler de bire on veriyor, ihlasa göre bu rakam yükseliyor tabi. Ve bazı vakitleri bize bir fırsat olarak sunuyor;

Mesela üç aylarda bire yüz veriyor. Ramazanda bire binler veriyor. Kadir Gecesinde ise sonsuz keremiyle Kur’an’ın her harfi için tam otuz bin sevap yazıyor, bir harf okuyorsun bunu otuz bin ile çarpıyor. Diğer amelleri de böyle düşünelim.

Bize verilen bu ömrün tamamını bile ibadet ile geçirsek yine de sonsuz hayatın karşılığı olmuyor. E bir de bunun yanında günahlarımız var. Yine de Allah bize sonsuz rahmeti ile bu güzel ayları, geceleri vererek bizim sonsuzu kazanmamıza istiyor.

Mesela; dükkanı olan bir insan düşünelim. Yılda ortalama kazancı bir milyon olsun. Ona, sen bu gece dükkanını açık tut, bir yılda kazandığın kadar kazanç sağlayacaksın dense ve bu dükkan sahibi o geceyi dükkanı kapatarak evine gitse ona akıllı diyebilir miyiz? Elbette aklı başında olan her insan bu fırsatı değerlendirmek ister. İşte Rabbimizin bize çok büyük bir fırsat olarak sunduğu, bire otuz bin verdiği bu Kadir gecesin de uyumamamız ve bütün gece boyunca ibadet dükkanımızı açık tutmamız elbette en akıllıca ticaret olacaktır.

Rabbimiz Kadir Gecesinin tam olarak hangi gün olduğunu bize bildirmemiş bazı şeyleri gizli tutmuş, vardır bununda bir hikmeti.. Mesela biz ecelimizin ne zaman geleceğini bilseydik yaklaşana kadar günahlarla geçirip yaklaşınca tövbe ve ibadetlere yönelebilirdik. Şimdi ise ecel gizli olduğu için her an gelme ihtimali var. Her günümüzü son günümüz gibi yaşamalıyız. Bu bizi teyakkuz da tutuyor. Aynı şekilde Kadir Gecesi de öyle, ama biliyoruz ki Ramazan’ın son 10 gününde dolayısıyla bu son günleri çok kıymetli değerlendirmemiz lazım.. Bazı güzel insanlar Ramazan gelince Kadir Gecesini yakalamak garanti olsun diye 30 gün boyunca her gece sabahlarlarmış, muhakkak bir tanesi Kadir Gecesidir ve onu yakalamak garanti olsun diye. Çünkü muazzam bir ticaret.. 

Diyelim ki kadir gecesini yakaladık, ve o günü sabaha kadar ibadetle ve taatle geçirdik.Bu gece Kadir gecesi olduğuna kanaat getirdik, ama şu demek değildir, kadir gecesini sabaha kadar ibadetle geçireyim sonra bütün sene kafama göre yaşayayım. Yani kadir gecesinin bereketinden, feyzinden, faydalanmak için bizim zaten bütün vakitlerimizi Allah’ın rızası dairesinde geçirmeye çalışan kullar olmamız gerekiyor. Bunlar inanan kullar için Allah’ın onlara sunduğu bir fırsat. Ben bütün vaktimi günahla geçireyim bir kadir gecesini sabahlayayım bağışlanayım, nasıl olsa kadir gecesinde bütün günahlar bağışlanıyor diye düşünemeyiz. Bu şuna benzer: bir şirket düşünelim, bu şirket çalışanlarına yılda bir ikramiye veriyor, Ben bu şirkette hiç çalışmamış olsam ve gidip bana ikramiye ver dersem bu ahmaklık olur, zaten vermezlerde. Peki o ikramiyeden benim yararlanmam için ne olması gerekiyor, o şirkette bir yıl çalışmış olmam gerekir ki o ikramiyeden faydalanabileyim. Onun için bizim Kadir gecesinden faydalanabilmemiz için de diğer vakitlerde de Allah’ın rızasını arayan kullar olmamız gerekiyor ki bu gecenin kıymetinden faydalanabilelim. 

Ramazanı şerif Kur’an-ı Kerim de ismi geçen tek aydır, ve yine kadir geceside Kur’an-ı Kerim de ismi geçen tek gecedir. Allah’ın bu geceye verdiği kıymet o kadar büyük ki bu geceyle alakalı bir sure indirmesinden de bunu anlıyoruz.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ ﴿١﴾ وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ ﴿٢﴾ لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ ﴿٣﴾ تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ ﴿٤﴾ سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ ﴿٥

Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. ﴾1﴿

Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin! ﴾2﴿

Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. ﴾3﴿

Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. ﴾4﴿

O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir. ﴾5﴿

Yine başka bir ayette bakara suresinde şöyle buyuruyor;

Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlara doğruyu bildiren doğruluğa ait apaçık delillerden ibaret olan hakla batılı ayırt eden Kur’ân bu ayda indirildi.

(Bakara suresi 185)

Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede[485] indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız.

(Duhân suresi 2)

Zaten kadir gecesinin kıymetini bu ayetlerle anlamamız yeterli. Çünkü Rabbimiz bizzat diyor biz onu “mübarek” bir gecede indirdik ve bin aydan daha hayırlı olduğunu ifade ediyor. 

Bu geceye kadir denilmesinin sebebi onun şeref ve kıymetinden dolayı çünkü Kur’an-ı Kerim bu gece inmeye başlamıştır. 

Berat kandilinde Kur’an’ı kerim levh-i mahfuzdan dünya semasına toptan indiriliyor. Kadir gecesinde de artık yavaş yavaş dünyaya indirilmeye başlıyor. 

Bu gecedeki ibadet, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin ayda yapılan ibadetten daha faziletlidir.

Gelecek bir seneye kadar cereyan edecek olan her türlü hadiseler Allah Teâlâ’nın ezelî kaza ve takdiri ile ilgili meleklere bu gece bildirilir.

Bu gecede yeryüzüne Cebrail ve çok sayıda melek iner.

O kadar çok melek inerki artık melekler yerzünde yer bulamayacak şekilde olur. Bir rivayette de şöyle söyleniyor, yeryüzünün çakıl taşları adedince o gece yeryüzüne melek iner. Yani o gece semanın kapıları hiç bir gece olmadığı kadar yeryüzüne açılıyor, hiç bir gece olmadığı kadar melek yeryüzüne iniyor ve en baştada Cebrail a.s iniyor, bütün meleklerin üstadı. Ve melekler o gece rastladığı mümünlere selam veriyorlar ve esenlik diliyorlar. Yani biz müslümanlar için muhteşem bir fırsat. Kelimelerle anlatmak çok zor. İnşallah idrak edebiliriz.

Bu gece tanyerinin ağarmasına kadar esenliktir, her türlü kötülükten uzaktır. Yeryüzüne inen melekler uğradıkları her mü’mine selam verirler.

Kadir suresinin nazil olmasıyla alakalı bazı rivayetler var. Bir rivayette efendimiz sav sahabilere İsrail oğullarından, bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silahlı olarak cihad ettiğini anlatmıştı, sababiler de bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az gördüler ve bunun üzerine kadir suresi indirildi.

Başka bir rivayette de efendimiz (sav) İsrail oğullarından 4 kişinin 80 sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı ve sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail a.s geldi “Ya Muhammed ümmetin, o bir kaç kişinin 80 sene ibadetinde hayrete düştüler, Allah sana ondan hayırlısın indirmiştir diyip kadir suresini okudu ve bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır buyurdu.

Diğer bir rivayette Resulullah’a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil Kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı

Yani 1000 ay boyunca Allah yolunda silahla cihad ettiğini eden bir insan, bin ay boyunca cihat ediyorsa onun zaten 300-400 yıllık bir ömrü vardır ki bunun bin ayını sadece Allah yolunda cihada ayırmış. Bizim ortalama ömrümüz 60-70 yıl. Kaldı ki bunun ne kadar bir kısmını ayırabiliyoruz. O yüzden Allah’u teâlâ sadece efendimizin Ümmetine bu geceyi has ederek hediye etmiş. Bu gecenin faziletini bize ikram etmiş ve biz bu gecede çok az bir amelle diğer ümmetlerden çok daha üstün şeylere çıkabiliyoruz. Bizim için çok büyük bir fırsat. 

Peygamber efendimiz sav kadir gecesi hakkında;

Kadir Gecesi’ni, fazilet ve kudsiyetine inanarak ve sevabını yalnız Allah’tan bekleyerek ibâdet ve tâatle geçiren kimsenin -kul hakkı hâriç- geçmiş günâhları bağışlanır.” (Müslim, Müsâfirîn, 175)

Bu ayda öyle bir gece vardır ki bin aydan daha hayırlıdır. Bu gecenin hayrından mahrum kalan, bin ayın hayrından mahrum kalmış gibidir.” (Nesâî, Sıyâm, 5.)

Bizlerin ebedi hayatını kazanacak bir amelimiz yok elimizde. Kaldı ki bunun yanında bizi ondan uzaklaştıran çok günahımız, hatamız var. Bütün müslümanlar ister ki bütün günahları bağışlansın. Tevbe istiğfar ediyoruz günahlarımızın bağışlanması için, bu Tevbe istiğfarı ettiğimizde ben Tevbe ettim kesin bu günahım bağışlandı diyebilir miyiz? Diyemeyiz çünkü o günahımızın bağışlanıp bağışlanmadığını bilemeyiz. Ama ramazan ve kadir gecesinde böyle bir müjde var kesin bir şekilde günahların bağışlanacağını söylüyor. Eğer samimi bir şekilde nasuh tövbesi edersen kesinlikle günahlarının bağışlanacağına dair bir müjde var. Burda kesin bir ifade var onun için bunun kıymetini bilmeliyiz. Ele geçmeyecek bir fırsat. 

Evet bir tek ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir.
Leyle-i Kadir ise nass-ı Kur’an ile bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i kātıadır. 

Mektubat

Ramazan kendi başına seksen sene bir ömür semeratını kazandırıyor kadir gecesi tek başına bunu kazandırıyor. Biz kadir gecesini hakkıyla idrak edersek bir Ramazan da iki farklı ömürü sevapla kazanmış oluyoruz.

Evet nasıl ki bir padişah, müddet-i saltanatında belki her senede, ya cülûs-u hümayun namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususi ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. 

 Öyle de ezel ve ebed Sultanı olan on sekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal’i; o on sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur’an-ı Hakîm’i ramazan-ı şerifte inzal eylemiş. Elbette o ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir. Madem ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşâgilden insanları çekmek için oruca emredilecek. 

Mektubat

Bütün bu anlattıklarımız bir yana, bizim bu fazlaca kazancımız, ticaretimizin çok karlı olması, bu gecede belki günahlarımızın bağışlanması bunların hepsi apayrı bir kıymette. Bunun yanında bizim bu geceye değer vermemize bu gecenin kadrini bilmemize tek bir sebep Rabbimiz’in bu geceye değer vermesi. Yani Allah-u teâlâ bizzat ayetinde bu geceye değer verdiğini, bu gecenin bin aydan hayırlı olduğunu buyuruyor. Allah’ın bu geceye kıymet vermesi bizim bu geceye kıymet vermemiz için yeterli bir sebep. Allah bu geceye değer vermiş. Bu geceyi diğer gecelerden üstün kılmış. O yüzden biz de hem lisan-ı halimizle hem lisan-ı  kalimizle diyeceğiz ki, “Allah’ım Senin değer verdiğin geceye biz de elbette sen değer verdiğin için değer vereceğiz. Gerekirse bu gece bir çok şeyden feragat edeceğiz. Nefsani şeylerden uzaklaşıp meleki bir vaziyette sadece ibadet ve taat ile uyanık bir halde geçireceğiz.”

Peki neler yapabiliriz? Bu geceyi nasıl değerlendirebiliriz?


Bunu da bir hadisi şeriften öğreniyoruz: 

Hz. Aişe validemiz demiştir ki; Rasûlüllah (s.a.s)’e:

“- Ey Allah’ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?” diye sordum. Rasûlüllah (s.a.s):

– Allahümme inneke afüvvün tühıbbü’l-afve fa’fu annî: Allah’ım sen çok affedicisin, affı seversin, beni affet.” diye dua et, buyurdu (Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VI, 314).

O yüzden bizim listemizin en başına Kadir gecesiyle alakalı dua etmeyi yazmamız lazım. Ve tabii ki daha sonra listemizi çoğaltalım çünkü sabaha kadar inşallah uygulayacağız. 

  • Dua etmek
  • Namaz kılmak (hususan kaza namazları)
  • Kur’an’ı kerim okumak (her harfine otuz bin sevap veriliyor)
  • Tevbe ve İstiğfar Etmek
  • Salat-ü Selam Getirmek

“Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey müminler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56)

  • Hamd Etmek ve Şükür Halinde Olmak
  • Allah Teala’yı Zikretmek
  • Sadaka Vermek
  • Tefekkür Etmek
  • Helalleşmek

 سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Neden Oruç?

Bugünkü dersimiz Ramazan Risalesi’nden kesitler olacak inşallah. Rabbim istifademizi artırsın.

BİRİNCİ NÜKTE

Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır.

İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.

Cenâb-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ1 bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemal-i Rububiyetini ve Rahmaniyet ve Rahimiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazan unutuyor.

Mektubat

Buradaki ayete bakalım:
Talâk Suresi 3. Ayet: Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.

Umulmadık yerden rızıklandırılmak ne olabilir. Mesela yeni doğan bebek baktığımız zaman bizim gibi beslenemiyor ama Allah onun aczine binaen annesinin göğsünden ona süt nasip ediyor. Tam da onun ihtiyacına göre gönderiliyor. 

Bize gelen rızıklar peki beklendik yerden mi geliyor? Tatsız tuzsuz kahverengi bir topraktan rengarenk meyveler sebzeler, mevsimine göre neye ihtiyacımız var ise kışın portakal mandalina, yazın karpuz, kavun gibi..

Ramazan-ı şerifte ise ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer.

Mektubat

Ordu disiplin demektir. Hepimiz iftar sofrasında Allah’ın emri olan vaktin gelmesini bekliyoruz. 

Sultan-ı Ezelî’nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın “Buyurunuz!” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârane göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmaniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar.

Mektubat

Rahmaniyet, Allah’ın müslüman olsun olmasın herkese tüm canlılara rızkını vermesidir. 

11 ay boyunca biz her istediğimizi yiyebiliriz. Allah bunun şükrünü sadece bir ay istiyor. Namaz da 24 saatimizden 1 saatimizi istediği gibi. Yani oranlara bakarsak nasıl bir merhamet olduğunu daha iyi anlayabiliriz, 12de 1 , 24te 1 gibi…

Acaba böyle ulvi ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar? 

Mektubat

Ramazan-ı mübareğin savmı, Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: 

   Birinci Söz’de denildiği gibi bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiyat ister. Tablacıya bahşiş verildiği halde, çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’am edeni tanımamak, nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi Cenab-ı Hak hadsiz enva-ı nimetini nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. Ona mukabil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor.

Mektubat

İşte ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.  

   İşte ramazan-ı şerifteki oruç, hakiki ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakiki açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlahiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, ramazan-ı şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü manevîye mazhar olur.

Mektubat

Her şey zıddıyla bilinir. Nasıl ki biz hastayken sağlığın kıymetini anlıyoruz. Açken de tokluğun kıymetini anlıyoruz. Normal şartlarda belki açlık imtihanına girmiyoruz ama oruç ile beraber açların halinden anlıyoruz.

Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenavülünde hür değilim, demek başkasının malıdır ve in’amıdır. Onun emrini bekliyorum.” diye nimeti nimet bilir, bir şükr-ü manevî eder. 

   İşte bu suretle oruç, çok cihetlerle, hakiki vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer. 

Mektubat

Şecere-i hilkatin en mühim meyvesi, şükürdür. Ve şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulatın en a’lâsı, şükürdür. 

Mektubat

Enva-ı zîhayat içinde en ziyade rızkın envaına muhtaç, insandır. Cenab-ı Hak, insanı bütün esmasına câmi’ bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharatını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mu’cize-i kudret ve bütün esmasının cilvelerinin ve sanatlarının inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i arz suretinde halk etmiştir.

Mektubat

Mesela diyelim ki bir öğretmen bizi sınava çekecek, ama bize soruları vermiş, çalışacağımız kitabı vermiş, öğretmiş, her şeyi vermiş. Senin yapman gereken tek şey o sınavı doldurmak. İşte aynen öylede Allah bütün herşeyimizi vermiş ve sadece şunu söylüyor, ben zaten sana herşeyi vermişim, kopyayıda vermişim tabiri caizse, çünkü Kur’an-ı her istediğimiz zaman açabiliyoruz, her bilgiye istediğimiz zaman ulaşabiliyoruz. Sadece yapmamız gereken o ibadetleri yapmak, şükrümüzü yapmak.

Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip maddî ve manevî rızkın hadsiz envaına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en a’lâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür.

Mektubat

Ahsen-i takvim en güzel yaratılış mertebesidir. yani Allah bizim en güzel seviyeye çıkmamızı istiyor. Onun da vasıtası şükürdür. 

Şükür olmazsa esfel-i safilîne düşer, bir zulm-ü azîmi irtikâb eder.

Mektubat

Senden bu kadar şey beklenirken, Allah sana bu kadar cihaz vermişken, herşeyi ayaklarına sermişken, sen eğer şükür etmezsen çok büyük zulümle düşmüş oluyorsun ve zulüm işlemiş oluyorsun.

Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: 

Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telakki eder. Hattâ mevhum bir rububiyet ve keyfemayeşa hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor.

(Mektubat)

Nefis şımarık bir çocuk gibi, her istediğim olsun ve istediğim anda olsun ve buna kimse karışmasın istiyor. Kendini özgür, kendinin herşeye gücü yetermiş gibi kendini birşey sanıyor.

Nefs-i emmare Allah’a kulluktan kaçarken, heva ve heveslere kul olma durumuna düşürüyor Allah muhafaza..

Hususan dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gasıbane, hırsızcasına nimet-i İlahiyeyi hayvan gibi yutar. 

(Mektubat) 

Buradaki hayvanlıktan kasıt nedir? Hayvan ne yiyeceğini, ne yapacağını, şükürünü yapıp yapmadığını düşünür mü? Düşünmez. Böyle birşey yok hayvanda. Yer, içer, yaşamın en düşük seviyesinde yaşar. Çünkü kimse ona bir şey sormayacak. Allah onlara öyle bir vazife vermemiş. Akıl, şuur, ibadet vazifesini yüklememiş. Onun kendince yaptığı işler bile onun şükrü olmuş oluyor. Ama Rabbimizin bizden beklediği bu değil. 

Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.

(Zâriyât 56)

O zaman bizimki o kadar basit değil. Yani o hayvan ile aynı seviyede olalım diye yaratılmadık.

İşte Ramazan-ı Şerifte en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki: Kendisi mâlik değil, memluktür; hür değil, abddir. Emir olunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye mevhum rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.

(Mektubat)

Hakiki şükrün esasları;

Birincisi nimetin helal yollarla kazanılması ve helal yollara sarf edilmiş olması gerekir. Nimetleri Allah’ın haram-helal çizgisini gözeterek kullanmak, O’nun emrettiği namaz ve ibadetle taçlandırmak lazımdır.

İkincisi nimetin içinde nimeti vereni görebilmek yani nimeti mâna-yı harfî ile okumak gerekir. Allah adına olmayan nimetler şükre girmez. İnsan ancak nimeti vereni görebilirse ona şükredip minnet edebilir.

Üçüncüsü kanaattir ve rızadır yani kula taksim edilen miktardan memnun olmak, gönül huzuru ile kabul etmektir, Allah’a karşı bir minnet hissetmektir. Ben daha iyisini ya da daha çoğunu hak ediyordum diye serzenişler ve sızlanmalar şükür ile bağdaşmaz.

Buradaki kanaatten kasıt,  herşeye eyvallah edelim, hiçbir şey yapmayalım manasında değil. Buradaki kanaat sebeplere değil neticeye bakmak. Yani ben elimden gelenin en iyisini yapacağım ama sonucunu Allah’tan bekleyeceğim. Üniversite sınavına hazırlanan bir genç, gece gündüz çalıştı, senesini verdi hazırlandı, elinden gelen herşeyi yaptı ama kazanmak nasip olmadıysa ona isyan edemeyiz. İşte burda neticeye kanaat etmek önemli. Ben elimden geleni yaptım ama nasip olmadı diyebilmek… Kanaat sebeplere değil, neticeye bakmaktır.

Dördüncüsü verilen nimetleri israf etmeden, iktisatlı bir şekilde sarf etmek gerekir. Yani nimeti israf eden, iktisatlı davranmayan birisinin şükrü makbul değildir. Çünkü israfın içinde nimeti hafife alma ve ona ehemmiyet vermeme mânaları vardır.

Beşincisi verilen nimetleri Allah’ın rızasına uygun bir şekilde paylaşmak gerekir. Zekât, sadaka, tasadduk, hediye vesaire gibi yardımlaşmalar şükür ve şefkatin bir icabıdır. Verilen nimetleri sadece kendine kullanmak bencilliğin bir işaretidir. 

Bencil insanlar asla şükretmezler.

Beşinci Nükte:   

   Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve serkeşane muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: 

Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zaîf ve zevale maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez.

(Mektubat)

İnsan kelimesi nisyan kökünden gelir. İnsan ne yapıyor kendini unutuyor yani kendinin Allah’a kul olduğunu unutuyor. Ve insanların çoğunun da bu halde olmasıyla insan kelimesinin de nereden geldiği anlaşılıyor. 

Mesela, insan mahlûktur, insanın kendini unutması yaratılmış olduğunu unutması demektir. Keza, insan sonsuz aciz ve fakirdir, insanın kendini unutması bunların dikkate alınmadan yaşanması mânasına gelir. Yine, insan fanidir, insanın kendini unutması ölüm yolcusu olduğunu unutması, hayvan gibi ölümü hiç düşünmeden yaşamasını ifade eder. Misalleri artırabiliriz. 

Aslında biz nefsi unuttuğumuzu zannediyoruz ama unutmuyoruz. 

Dünya ahiretin tarlasıdır. Tarlada çalışan insan nefsinin rahatını unutmakla bol mahsul alır ve hasad mevsiminde nefsini daha ziyade memnun eder. Böylece nefsi unutmanın içinde onu hakiki mânada unutmamak tahakkuk eder. Aynı şekilde bu dünya ahiretin tarlası olmasından, biraz önce dediğimiz gibi, 24 saatin 1 saatini namaza vererek, yada 12 ayın 1 ayını oruca vererek, bu dünyada ekmiş ve ahirette de sevaplarını bol bol toplamış olacaksın. Çünkü normal zamanlarda 1’e 10 veren Allah, ramazan da daha çok kat kat veriyor.

İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç; en gafillere ve mütemerridlere, za’fını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zaîf vücudu, ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemal-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlahiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî eliyle rahmet kapısını çalmağa hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise… 

(Mektubat)

Ramazan-ı Şerifin sıyamı, Kur’an-ı Hakîm’in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’an-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur’an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş; o Kur’anın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd ve ekl ü şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek…

Burada duralım. Ramazan ayında Kuran inmeye başlıyor, değil mi? Baktığımız zaman biz kainatta bir nokta bile değiliz. Bu kadar büyük kainatın sahibi tabiri caizse biz adam yerine koymuş, bizi muhatap almış ve bize; mükemmel, her şeyimize ayna olacak, her şeyimizi açıklayacak ve bize sonsuzluk kazandıracak bir kitap göndermiş, peygamber göndermiş. Ve bu ayda bu kitap nüzul etmiş, şimdi bu kadar mübarek bir zamanda Allah’ın bizi muhatap alıp da kitap gönderdiği böyle bir zamanda boş şeylerle vakit geçirmek ne kadar acıklı bir durum aslında. Ne diyor nefsin hacet-i süfliyesinden yani o süfli ihtiyaçlarından o malayani şeylerden tecerrüt ve yeme ve içmenin terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek neden buna benzemez gerekiyor? Neden bunları yapmamız gerekiyor? Devamında onu da söylüyor ve bir surette o Kuranı yeni nazil oluyor gibi okumak. Ramazan ayında hepimiz inşallah hatimlerimize başlayacağız. Cüzlerimizi okuyacağız, Kuranlarımızı okuyacağız. Okurken böyle bir deneyelim. Sanki o Kuran o an inanıyormuş gibi, o okuduğumuz ayetler bize geliyormuş gibi, sanki o sahabe asrında onları dinliyormuş gibi okumaya çalışalım. Bizi bir titretecek, kendimize getirecek Allah’ın izniyle.

..ve bir surette o Kur’anı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’anın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.

Yani bu ayın içinde neler var?Ne kadar büyük, ne kadar mübarek bir ay ne kadar sevaplı, ne kadar dolu dolu bir ay, ne kadar manalı bir ay.

Evet Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur’anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓى اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ

âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur’an ayı olduğunu isbat ediyor.

Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.

Oruç tutmak sadece aç kalmak mıdır, oruç dediğimiz zaman sadece midemizi aç bırakmak mı, bu kadar mı acaba? Aslında öyle değilmiş.

Ve o orucun ekmeli ise: Mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani: Muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete sevketmektir.Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak. Ve o lisanı, tilavet-i Kur’an ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek… Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men’edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur’an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta’til-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir.

Şimdi zaten bunu Ramazan’da hepimiz hakkal yakin yaşıyoruz. Oruç tuttuğumuz zaman; namazımız, Kuranımız daha böyle kolay geliyor bize değil mi? Çünkü o nefsimizi aradan çektiğimiz için, o mideyi yemeklerle şımartmadığımızdan dolayı hissiyatımızda da bunu fark edebiliyoruz. O zaman mideyi susturduğumuz zaman kimler konuşur?

Ramazan şerif’te mü’minler derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevi sırlara mazhar oluyorlar kalp ve ruh akıl sır gibi letaifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen onlar masumane gülüyorlar.

Eski zamanın evliyaları, alimleri ne yapıyormuş? Kendilerini az yemeye alıştırıyorlarmış. Az yemek, az uyumak neden? Çünkü o nefsini susturduğu zaman kalbi ruhu daha çok ilerliyor. Değil mi?

Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:

“Aziz ve celîl olan Allah “İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim” buyurmuştur.Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin.

Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.

Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır.” (Buhârî, Savm 9; Müslim, Sıyâm 163)

Ebû Saîd el-Hudrî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:

“Allah rızâsı için bir gün oruç tutan kimseyi Allah Teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar.” (Buhârî, Cihâd 36; Müslim, Sıyâm 167-168.)

“Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân 28, Savm 6)

“Sizden biriniz bir-iki gün öncesinden oruç tutarak Ramazan’ı karşılamaya kalkmasın. Ancak belli günlerde oruç tutmayı âdet edinmiş olan kimse, o gün orucunu tutsun.” (Buhârî, Savm 5, 14; Müslim, Sıyâm 21)

“Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, 203 III, 179)

“Mü’min öldüğü zaman, namazı baş ucunda, zekâtı sağında, orucu solunda bulur.” (Bkz. Heysemî, III, 51)

Allâh Resûlü bir gün:“Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurdu.Ashâb-ı Kirâm: “(Oruçlu) onu ne ile zedeler?” diye sorunca Resûl-i Ekrem: “Yalan ve gıybetle…” cevâbını verdiler. (Nesâî; Sıyâm, 43)

“Büyük günahlardan kaçınılması halinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki Ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefârettir.” (Müslim, Tahâret 16)

“Eğer kullar, Ramazan’ın fazîletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi…” buyruluyor. (Heysemî, c. III, sf. 141)

“Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlu kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez.” (Tirmizî, Savm 82)5

Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve âl ve ashabına Senin razı olacağın ve onunlâyık ve müstehak olduğu bir rahmetle, Ramazan ayında okunan Kur’ân’ın harfleri adedince salât ve selâm et. Âmin.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Namazdaki Usanç

Namaz bütün ibadetlerin fihristesidir. Yani bütün ibadetleri içinde barındıran bir ibadettir. Mesela namaza durduğumuzda çoğu ibadetleri kapsayan bir ibadet yapmış oluyoruz. Nasıl olduğunu da dersin ilerleyen yerlerinde daha iyi anlayacağız inşallah. Aynı zamanda namaz külli ve genel bir şükürdür bütün şükürleri içinde barındıran bir ibadettir. Namaz gerçekten bir çekirdek ve fihriste hükmünde. 

…Lâkin bedenî ibadet ve taatlerden namazın tahsisi, namazın bütün hasenata fihrist ve örnek olduğuna işarettir.

   Evet nasıl ki Fatiha Kur’an’a, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir.

İşârât-ül İ’caz

Yani Fatiha Kur’anın küçültülmüş bir örneği, insan kainatın küçültülmüş bir örneği, namazda bütün hasenatın yani sevapların küçültülmüş bir örneğidir.

Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sair hakikatleri hâvi olduğu gibi…

İşârât-ül İ’caz

Namaz için çoğu ibadetleri kapsayan bir ibadet yapıyoruz demiştik, burada nasıl olduğu açıkça belirtiliyor. Mesela namaz’a durduğumuzda sanki kabe karşımızdaymış gibi namaz kıldığımızda aslından bir nevi hac da yapmış oluyoruz, aynı zamanda namaz da yemek içmek söz konusu olmadığı için oruç da tutmuş oluyoruz ve vaktimizden harcayarak da zekat da vermiş oluyoruz. Tüm bu ibadetleri namaz ile beraber yapmış oluyoruz.

…idrakli ve idraksiz mahlukatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin numunelerine de şâmildir. Mesela secdede, rükûda, kıyamda olan melâikenin ibadetlerini hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir.

İşârât-ül İ’caz

Mesela bazı melekler var Allah’a karşı yapmış oldukları tesbihleri, şükürleri, tanzimleri sürekli kıyamda yapıyorlar. Yaratıldıkları andan itibaren kıyamda duran melekler var. İşte bizde namaza durduğumuzda, tekbir getirip, dünyayı arkamıza alıp, Allah’a teslim olduğumuzdaki o kıyam pozisyonuyla kıyamdaki meleklerin tesbihlerini de biz Allah’a sunuyoruz. peki neden biz sunuyoruz  çünkü biz bir temsilciyiz. 

Ve aynı zamanda yaratıldıkları andan itibaren rükû da duran ve tesbihlerini o şekilde yapan meleklerde var.

İşte bizde rüku’ya giderek rüku şeklindeki meleklerin, rüku şeklindeki dört ayaklıların ve rüku ya benzer coğrafik şekillerinde tesbihlerini Allah’a biz ulaştırıyoruz.

Ve secdeye giderek de secde de duran meleklerin, yerde sürünenlerin, bitkilerin, taşların da tesbihlerini biz Allah’a ulaştırıyoruz peki neden biz? Çünki biz bir temsilciyiz.

Peygamber efendimiz (s.a.v) miraca çıktığında bizim ve tüm mahlukatın dualarını ibadetlerini Allah’a sunuyor. Çünkü peygamber efendimiz (s.a.v) bizim ve tüm mahlukatın temsilcisi peki biz kimin temsiliyle Allah’ın huzuruna çıkıyoruz?

Sineklerden böceklere kuşlardan meleklere kadar tüm canlı cansız mahlukatın temsiliyle Allah’ın huzuruna çıkıyoruz. 

İşte bir insan namaz kılmadığında onun için tüm mahlukat ondan şikayetçi oluyorlar “Yarabbi bizim tebihlerimizi sana ulaştırmadı biz bundan davacıyız diyip şikayetçi oluyorlar.

Baktığımız zaman biz kainatın herşeyinden yararlanıyoruz. İneğin sütünü içiyoruz, arının yaptığı balı yiyoruz, ağaçların ürettiği oksijeni heran soluyoruz, peki bunca nimete karşı biz şükrümüzü nasıl yapacaz ? İşte külli bir şükür olan namaz ile..

Peygamber efendimiz (s.a.v) sabahlara kadar ayakları şişene kadar namaz kılardı. Bir gün hz. Aişe “ya resulallah sen geçmiş ve gelecek günahları affedilensin neden bu kadar namaz kılıyorsun” diyince, peygamber efendimiz (s.a.v) şükreden bir kul olmayayım mı? Buyuruyor..

اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir.

Nisa Suresi 103. Ayet

Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: “Namaz iyidir. Fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.”

Sözler

Üstadın yanına yaşça büyük, iri yapılı ve makam mevki sahibi biri geliyor ve tamam namaz iyidir hoştur, ama her gün  beşer defa kılmak çoktur bitmediğinden usanç verdiğini söylüyor. Burada namaza karşı değilde sürekliliğine karşı olduğunu söylüyor. Aslında şeytan sağdan yaklaşıyor.

O zatın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki aynı sözleri söylüyor ve ona baktım gördüm ki tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor.

Sözler

Demek ki nefis hep aynı şeyleri söylüyor hepimize hep aynı şeyleri söylüyor hep aynı yerden vurmaya çalışıyor, neden çünkü ders aldığı yer yani hocası aynı.

O vakit anladım o zat o sözü, bütün nüfus-u emmarenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: “Madem nefsim emmaredir. Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.” Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkeb içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil beş ikazı benden işit.

Sözler

Burada Üstad kendi nefsine seslenmiş bizde buraya kendi nefislerimizi koyup seslenelim.

Burada aynı zamanda namaz kılmamanın temel özelliklerini de görüyoruz bir insan neden namaz kılmaz Cehli mürekkep içinde olduğu için, tembellik döşeğinde olduğu için, ve gaflet uykusunda olduğu için namaz kılmıyor.

BİRİNCİ İKAZ  

   Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat’î senedin var mı ki gelecek seneye belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir.

Sözler

Dersin başında ne deniyordu, adamın biri geliyor tamam namaz iyidir, hoştur, zaten kimse namaza kötü demiyor ki her gün her gün beşer defa çoktur bitmediğinden usanç veriyor demişti. İşte aslında usanç veren tevehhümü ebediyettir, kendini sonsuz ebedi yaşacakmış gibi zannettemek. Biz gerçekten kendimizi sonsuz ebedi yaşayacak gibi zannediyoruz halbuki ömrümüz kısa ve ne kadar yaşayacağımız belli değil. Şimdi öğlen vaktindeydik ve öğlen namazımızı eda ettik, sorumluluk üzemizden kalktı. İkindi vaktine çıkacağımızın da garantisi yok ve daha vakit girmeden üzemize farz olmuyor biz bulunduğumuz vakit ile sorumluyuz. işte onun için bize usamç veren tevehhümü ebediyet oluyor.

Keyif için ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki ömrün azdır hem faydasız gidiyor. 

 Elbette onun yirmi dörtten birisini, hakiki bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek; usanmak şöyle dursun, belki ciddi bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

Sözler

Baktınız zaman ömrümüz kısa. ister 30 sene olsun, ister 60 sene olsun, ister 90-100 sene olsun kısa gerçekten. Peki biz bu kısa hayatımızın hegün 1 saatini kullanarak güzel, hoş, rahat geçireceğimizi bilmek usanmak şöyle dursun ciddi bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

İKİNCİ İKAZ  

   Ey şikem-perver nefsim! Acaba her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu?

Sözler

Mesele 25-30 senedir su içtiğimizi yemek yediğimizi düşünürsek bıktım artık her gün yemek yiyip su içiyorum usandım diyormuyuz? Yada her an nefes alıyoruz bıktım artık her an nefes alıyorum nefes almak istemiyorum diyor muyuz? Bunlar bize usanç veriyor mu?

Madem vermiyor çünkü ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve latîfe-i Rabbaniyemin hava-yı nesîmini cezb ve celbeden namaz dahi seni usandırmamak gerektir.

Sözler

Bizim maddi vücudumuzun ihtiyaçları olduğu kadar ruhumuzun, manevi organlarımızın, latifelerimizinde ihtiyacı var. Bunların gıdasıda namazdır. Midemizin ihtiyacı bizi usandırmıyorsa, ruhumuzun ihtiyacıda bizi usandırmaması gerekir. Midemizin ekmeğe ihtiyacı olduğu kadar ruhumuzunda namaza ihtiyacı var.

Evet, nihayetsiz teessürat ve elemlere maruz ve müptela ve nihayetsiz telezzüzata ve emellere meftun ve pür-sevda bir kalbin kut ve kuvveti, her şeye kādir bir Rahîm-i Kerîm’in kapısını niyaz ile çalmakla elde edilebilir.

   Evet, şu fâni dünyada kemal-i süratle vaveylâ-yı firakı koparan giden ekser mevcudatla alâkadar bir ruhun âb-ı hayatı ise her şeye bedel bir Mabud-u Bâki’nin, bir Mahbub-u Sermedî’nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir.

   Evet, fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ezelî ve ebedî bir zatın âyinesi olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letafetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir latîfe-i Rabbaniye; şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahval-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.

Sözler

Şimdi 1000 metre yerin altında çalışan maden işçilerini bi düşün çalıştıkları hava ortamı nasıl? Boğucu, havasız, oksijensiz, sıkıntılı bir havası var. Şimdi o maden işçilerinin çalıştığı yere bir pencere açılsa ve yukarıdan temiz bir hava gelse nasıl güzel nefes alacaklar rahatlayacaklar değil mi?

İşte bizim ruhumuzda şu sıkıntılı, stresli, karışık, imtihanlı dünya halleri içerisinde ancak namaz penceresiyle hava alacak ve öylede rahatlayacak.

ÜÇÜNCÜ İKAZ  

   Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibadet külfetini ve namazın meşakkatini ve musibet zahmetini, bugün düşünüp muzdarip olmak hem gelecek günlerdeki ibadet vazifesini ve namaz hizmetini ve musibet elemini, bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kâr-ı akıl mıdır?

Sözler

Geçmişteki namazları düşünğnce, birde gelecekteki namazları düşününce, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Halbuki..

…geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalbolmuş;

Sözler

 Mesela 10 senedir namaz kıldığımızı düşünürsek. O on senede çektiğimiz ufak tefek sıkıntılar külfetler Rahmete kalboluyor o elemi unutturuyor insan geriye dönüp baktığında elinde sevap kalmış oluyor. 

Elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti, keramete iltihak ve meşakkati, sevaba inkılab etmiş. Öyle ise ondan usanç almak değil belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddi bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise madem gelmemişler. Şimdiden düşünüp usanmak ve fütur getirmek aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir divaneliktir. 

   Madem hakikat böyledir. Âkıl isen ibadet cihetinde yalnız bugünü düşün ve onun bir saatini, ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvi bir hizmete sarf ediyorum, de. O vakit senin acı bir füturun, tatlı bir gayrete inkılab eder. 

   İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. 

   Birisi: Taat üstünde sabırdır. (ibadetler üzerine sabır)

   Birisi: Masiyetten sabırdır. (günahlara karşı sabır)

   Diğeri: Musibete karşı sabırdır. (sıkıntılara karşı sabır)

   Aklın varsa şu üçüncü ikazdaki temsilde görünen hakikati rehber tut. Merdane “Yâ Sabûr!” de, üç sabrı omuzuna al. Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini, eğer yanlış yolda dağıtmazsan her meşakkate ve her musibete kâfi gelebilir ve o kuvvetle dayan. 

 DÖRDÜNCÜ İKAZ  

   Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubudiyet neticesiz midir, ücreti az mıdır ki sana usanç veriyor? Halbuki bir adam sana birkaç para verse veyahut seni korkutsa akşama kadar seni çalıştırır ve fütursuz çalışırsın. 

   Acaba bu misafirhane-i dünyada âciz ve fakir kalbine kut ve gına ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya ve herhalde mahkemen olan mahşerde senet ve berat ve ister istemez üstünden geçilecek sırat köprüsünde nur ve burak olacak bir namaz, neticesiz midir veyahut ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye vaad etse yüz gün seni çalıştırır. Hulfü’l-vaad edebilir o adama itimat edersin, fütursuz işlersin. Sözler

Bir memur düşünelim günlüğü 500 Liradan çalışıyor. Yıllarca okul okuyor meşakkatlere katlanıyor günlüğü 500 Lira için çalışıyor. Bu dünyevi yaptıkları için bir karşılığı varda Allah’a karşı yaptığımız manevi vazifelerin bir karşılığı olmaz mı?

BEŞİNCİ İKAZ  

   Ey dünya-perest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve namazdaki kusurun meşâgil-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun! 

Elhasıl: Ey nefis! Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise senin elinde senet yok ki ona mâliksin. Öyle ise hakiki ömrünü, bulunduğun gün bil. Lâekall günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi hakiki istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at. Sözler

Namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Sözler

Çok güzel bir örnek verelim bir yoğurdu mayalamak için maya gerekiyor. Mayaya baktığımız zaman küçük bir şey ama sütü yoğurda çeviriyor. Evet ibadetlerimiz olmazsa namaz  olmazsa ihlasımız olmazsa o süt yoğurda dönmüyor. İnşallah iki namaz arasındaki dünyevi amellerimiz ibadete çevriliyor ama şart ne NAMAZ.

Bu yazıdan sonra kılacağımız namazda bir saniye duralım nefes alalım ve düşünelim Rabbim’in huzuruna çıkıyorum ve bu benim son namazım olabilir. Emin olalım bu bir saniye bize çok şey katacaktır.

Yazımızı ayetlerle noktalayalım.

De ki: “Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir. En’am Sûresi 162

Ve onlar rablerinin rızasını elde etmek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda gizli açık harcayan, kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarındır. R’ad Sûresi 22

Kime Güveniyoruz? | Özgüven

Özgüven deyince aklımıza ne geliyor?

Kendimiz de özgüven eksikliği hissediyor muyuz? 

Kendine güvenmek kavramları ile dinî şeyler arasında bağ kuramıyoruz. Çünkü ‘Sen güçlüsün, sen yaparsın’ gibi sanki egoyu şişiren cümleler duyuyoruz. Enaniyet büyüdükçe kibre hatta firavunluğa kadar gidebiliyor. 

Özgüven; Psikolojik olarak, kişinin kendisine yönelik iyi olumlu duygular geliştirmesi ve bunun sonucu kendini iyi hissetmesidir. Özgüvenli insan, kendisiyle bütün olarak barışık, çevresi ile de bundan dolayı barışık olur, olumlu bir iletişim içinde bulunur. 

Özgüvenli insan kendisini ne başkalarından üstün ne de başkalarından aşağı görmez. Kendini iyi tanıdığı için neyi ne kadar yapabileceğini bilir, o açıdan da toplumda rahat bir insandır. Dini açıdan ise Allah’ın ona verdiği yeteneklere güvenir, yürekli ve cesaretlidir. 

Özgüven ile kendine güven arasındaki fark; Özgüven kendi aczinin fakrının farkında olup, başarıyı Allah’tan bilmektir. Kendine güven ise, her başarıyı kendinden bilmektir. 

Besmele bahsinde şöyle geçiyor:

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. 

Sözler

Biz kendimize güvenmemeliyiz. Çünkü firavunluğa kadar yolu vardır. Bizlerde sonsuz acz ve fakr var ama bu bizi Allah’ın ganiyyi mutlak oluşuna, sonsuz zenginliğine  dayandırıyor.  Özgüvenli insan kendini bilip elinden geleni yaptıktan sonra gerisi için Allah’a tevekkül edip O’na güveniyor. Evet bir özgüven var ama bu özgüven içinde sadece kendine güvenmiyor. 

Ve kat’iyen bil ki senden sana yalnız noksan ve kusur vardır.

Mesnevî-i Nuriye

Bu kadar eksiklik ve kusur varken biz kendimize nasıl güvenebiliriz? O zaman biz Allah’a güvenmenin yolunu arayacağız. O’na güvenmeliyiz ki kâinata meydan okuyabilelim. 

İman, hem nurdur hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. 

Sözler

Bazen kendimizi güçsüz hissederiz. Kur’an okuyoruz tefsir okuyoruz, bir kuvvet buluyoruz. İşte bu bizdeki imanın kuvvetinden geliyor.

Tarihçe-i hayat’ta Üstad asra meydan okuyor ve o asırda komünizm yayılmak üzere, ortalık karışık ve savaşlar vs. olmasına rağmen her şeye meydan okuyor.

Daha sonra Üstad bir gazetede İngiliz sömürge bakanının bir açıklamasını görüyor.İngiltere o zaman her yere hakim dünyaya hakim ve İngiliz sömürge bakanı gazetede: “Biz bu Kur’ân’ı Müslümanların elinden almazsak ya da Müslümanları bu Kur’an’dan soğutmazsak biz onlara karşı galip olamayız.” diyor ve Üstad bunu görüyor o an şimşekler çakıyor ve diyor ki “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim. ” Düşünün o zaman Üstadın neyi var? Malı mülkü mü var? Makamı mı var? O zaman hiçbir şeyi yok hatta o aralar Van valisinin evinde kalıyor. Üstad kime meydan okuyor koskoca İngiltere bakanına ve belki de İngiltereye, dünyaya hakim olan bir devlete meydan okuyor. Peki neye güveniyor kendine mi güveniyor? Hayır! Allah’a güveniyor.

Mesela Rus kumandanın karşısında ayağa kalkmaması olayı da var. Peki orada neye güveniyor, o kalabalığın içindesin ve esirsin ama umrunda değil ki… Allah’a güveniyor ölürsem şehidim zaten diyor. İşte böyle bir güvenle bütün kainatı karşısına alabilir.

Ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.

Sözler

Kainatı nasıl karşısına alabilir? Çünkü  kainatın arkasında Kainatın Sahibi var. Kainatın Sahibine dayanıyorsun O’ndan büyük bir güç kudret yoktur ki. O’na dayanırsak karşımızda ne dayanabilir.

Mesela sahabeler iki üç tane ayet öğreniyorlar ve Çin’e gidiyorlar. Yolda başıma bir şey gelir mi diye düşünmeden, ne ile karşılaşacağını bilmeden yola çıkıyorlar. Ben Allah namına bir hakikat öğrendim ayet öğrendim ve Peygamberim (s.a.v) bana emir verdi deyip gidiyorlar ve gidince de iki üç ayet ile bir sürü insanın imanına vesile oluyorlar. İşte burada tam bir teslimiyet ve tevekkül ile Allah’a güveniyorlar.

Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.

 تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ 

der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder.

Sözler

İki gemi düşünelim biri çok büyük güçlü bir gemi biride küçük balıkçı kayığı gibi bu ikisini okyanusun içine bırakalım. Okyanusun ortasında bir fırtına çıksa dağ gibi dalgalar gelse büyük gemiye hiçbir şey olmaz ama küçük gemi büyük ihtimalle batar.

Buradan şunu çıkarıyoruz, o küçük kayık belki birimizin imanı olabilir, o büyük gemide başka birinin imanı olabilir. İşte bizim imanımız orda küçücük kalırsa bazen gelen dertler sıkıntılar imanımızı sallıyor ama biz imanımızı artırırsak güçlendirirsek, güçlü imanımızı hiçbir dalga hiçbir musibet hiçbir imtihan yıkamaz ve bizi isyana düşüremez. Çünkü biz Allah’a tam güvenmişiz tam teslim olmuşuzdur. 

Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder.

Sözler

İstemez miyiz kabirde rahat etmek?

Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için cennete uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker. 

Sözler

Sırat bu dünyada geçilir! O zaman bizler bu dünyada tahkiki imanı elde edemezsek Allah’a güvenemezsek o hadiselerin karşısında Allah muhafaza esfel-i safiline düşebiliriz.

Özgüven (tevekkül) ile ilgili ayetlere bakalım:

 Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Müminler yalnız Allah’a güvensinler. Al-i İmran Suresi 160

 De ki: “Allah bize ne yazmışsa başımıza ancak o gelir, O bizim mevlâmızdır.” Müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar. Tevbe Suresi 51

Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Çünkü her canlının kontrolü O’nun elindedir. Şüphesiz Rabbimin yolu dosdoğru yoldur. Hûd Suresi 56

Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan, huzurunda durduğun ve secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman seni gören Allah’a güvenip dayan. Şuarâ Suresi 217-219

Bedizzaman Hazretleri İhlas Risalesi’nde şöyle bir cümle kuruyordu ” En metin bir nokta-i istinad” bu neydi “ihlas” tı yani Allah’ın rızası için yapmaktı.

Yine Üstad Sünuhatta şöyle demiş:  Meşhurdur ki, biri demiş: “Eğer bir nokta-i istinad bulsam, küre-i zemini yerinden oynatırım.” 

Peki biz bulmadık mı? Eğer bulduysak bizi tutan ne?

Bizi tutan bizim kendimiz hakkındaki yanlış düşüncelerimiz ”ben yapamam” diyoruz; halbuki kendimize değil Allah’a güvenecektik. Risalede bu şöyle geçiyor:  Sonra da acz ve nefsin itimadsızlığından neş’et eden tefviz ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar geliyor. Himmetin elini tutup oturtturur.  

Âsâr-ı Bediiye

Yani bir şey için gayret edeceğiz tam o esnada içinden bir ses ”Sen acizsin, sen mi buna kalkışacaksın, sen mi insanların imanına vesile olacaksın, sen kimsin?”

Oradan nefis de: “zaten yapanlar var, sana gerek yok”  deyip seni o işten geri bırakıyor.

Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temellük edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı kâinat birdir, her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir; her şey onun emriyle halledilir. Onu bulsan her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. 

Mektubat

Üstad zamanında dünyaya meydan okuyordu buna bir örnek verelim; Üstad uzak ve ulaşımı zor bir köye  Barla’ya sürülmüş sesini kimseye duyuramasın diye ve Üstadın yanında bir talebesi var Üstad ona yaz diyor talebesi diyor ki Üstadım biz burada dağın başında yazıyoruz bunu kim okuyacak? Üstad da diyor ki ” Bütün dünya okuyacak sen yaz.” 

Ve daha Üstad vefat etmeden risaleler dünyanın dört bir yerine dağılıyor ama nerelerde yazdı bu risaleleri sürgünlerde, hapishanelerde, hatta Birinci Dünya Savaşında at üstünde yazıyor. Bu kadar çetrefilli bir hayat ama O’nu hiçbir şey sarsmıyor.

Tarihçe-i Hayat’ın başında Ali Ulvi abinin Üstad hakkında yazdığı bir şiir var özgüvenli insanın yani Allah’a güvenen insanın nasıl olduğunu anlatıyor.

    Bir azm, eğer iman dolu bir kalbe girerse  

    İnsan da o imandaki son sırra ererse  

    En azgın ölümler ona zincir vuramazlar  

    Volkan gibi coşkun akıyor, durduramazlar  

    Kar kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz  

    Mevsim bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz  

    Cennetteki âlemleri dünyada görür de  

    Mahvolsa eğilmez sıradağlar gibi derde  

    En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ