HIRS NEDİR?

Bismillahirrahmanirrahim

Bugün 22. Mektuptan 2. Mebhası anlamaya ve istifade etmeye çalışacağız.

Konumuz hırs olacak.  

Bu ders iman eden insanları çok yakından ilgilendiriyor. Bölümün “ey ehli iman!” diyerek başlaması ile açıkça anlıyoruz. 

Bu derste;

-Hırsın dünyada ve ahirette bize verdiği zararları

-Nasıl kurtulacağımızı

-İnanmış insanlar  olarak tavrımızın nasıl olması gerektiğini 

-Bu duygunun bize neden takıldığını ve nerede kullanılması gerektiğini öğreneceğiz inşaallah.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ ٭ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ

“Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır.”

Zâriyât Suresi | 58

“Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah’tır. O her şeyi işitir, her şeyi bilir.”

Ankebût Suresi | 60

   Ey ehl-i iman! Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır. Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten ziyade hırs ile dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i kàtı’dır.

Mektubat

Geçen kelimelere baktığımızda ne kadar zararlı kötü bir haslet olduğunu anlıyoruz.  Belki de bize verdiği zararı anlatmaktan aciz kalacağız. Hakikaten dehşetli sonuçları olabiliyor. 

Hayat-ı İslâmiyeye zarar verdiğini söylüyor. İman eden bir Müslümanın kendine yapacağı en büyük kötülüklerden biri de hırslı olması ve bu hırsı yanlış yerlerde kullanmasıdır.

Hırs, sebeb-i haybettir yani hayal kırıklığı sebebi, kaybetme sebebi, ayrıca zillet olduğunu mahrumiyet ve sefaleti getirdiğini söylüyor. Yahudi milletinin hırsından bahsederek onların zillet içinde olduğunu söylüyor. Zahiren baktığımızda tam tersi gibi görünebilir. Zengin ve güçlüler ama burada bahsedilen manevi zilletleridir. Ne kadar korkak olduklarına dikkat çekiliyor. Hem tarihte hem de günümüzde bu zilleti açıkça görebiliyoruz. Güçlü silahları ve ordularına rağmen Filistinli çocuklardan korkuyorlar.

İşte bu zillettin sebebi hırstır.  Bir nevi bu hırs sebebiyle yakın zamanda Yahudilerin yok oluşuna şahit olacağız inşallah..

Evet hırs, zîhayat âleminde en geniş bir daireden tut, tâ en cüz’î bir ferde kadar sû-i tesirini (kötü etkisini) gösterir. Tevekkülvari taleb-i rızık ise bilakis medar-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü tesirini (güzel tesirini) gösterir.

İşte bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar, tevekkülvari, kanaatkârane yerlerinde durup hırs göstermediklerinden rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlat besliyorlar. Hayvanat ise hırs ile rızıkları peşinde koştukları için pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar.

Mektubat

Üstad, Risale-i Nur külliyatında bize bir hakîkati anlatmak için direkt gözümüzün önünde cereyan eden olaylardan örnek verip daha iyi anlamamıza sebep oluyor. Burada da ağaçlardan ve hayvanlardan örnek vermiş. 

Evet hırsın ne kadar kötü olduğunu biraz anladık. Hırsın tersi ise tevekkül ve kanaat etmektir.

Ağaçlar tevekkül ediyor. Hiçbir ağacın kapıyı çalıp su istediğine şahit olduk mu? Hayır. Çünkü ağacın görevi durup beklemektir. Tevekkülvari durdukları için rızıkları onlara gidiyor. Vahşi hayvanlar ise hırsla koştukları hâlde pek hoş olmayan rızıklarını zorlukla elde ediyorlar. 

Hem hayvanat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı haliyle tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve latîf rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.  

Mektubat

Evet anne karnında olan bir bebek hiçbir şey yapmadan rızkına kavuşuyor. Doğduktan sonra dahi sadece yutmak gibi küçük bir fiili yapıyor. Ayrıca muhteşem bir rahmet örneği  var. Çocukken annesinden istiyor yine annesi vesile oluyor. İnsan büyüdükçe istidatları yükseldiği için o acziyet azalıyor ve rızık konusunda daha çok çabalamak gerekiyor.  Büyüdükçe istidadımıza göre yaşamamız gerekiyor. Bir çocuktan çalışmasını bekleyemeyiz ama yetişkin bir insan sebeplere yapışmalıdır. Sebepler dairesinde rızkımızı aramalıyız ama neticeye ehemmiyet vermemeliyiz. Burada önemli olan asıl vazifemizi bilmektir. 

Baştaki Âyet-i kerîmede geçtiği gibi: 

“Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır.”

Zâriyât Suresi | 58

Allah muhakkak rızkımızı verir. Buradaki denge sebepleri yerine getirmek vazifeyi yapmak neticeye karışmamaktır. Vazife-i İlahiyeye karışmayacağız. 

Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribaî ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki: Hırs, maden-i zillet ve hasarettir.  

   Hem harîs bir insan, her vakit hasarete düştüğüne dair o kadar vakıalar var ki 

 اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ  

“Hırs, hasaret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir.” bk. İbni Kays, Kura’d-Dayf 4:301; el-Meydânî, Mecmeu’l-Emsâl 1:24.

darb-ı mesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme olarak kabul edilmiştir. Madem öyledir, eğer malı çok seversen hırs ile değil belki kanaat ile malı talep et, tâ çok gelsin. 

Mektubat 

Burada hırstan bahsederken aklımıza sadece maddi şeyler gelmesin. Hırsın da kendi içinde mertebeleri var.  Evet maddiyata bağlanan, dünyayı isteyen bir hırs var ama dersi kendi nefsimize almamız gerekiyor. Sadece hırsla dünyaya sarılan insanları değil, kendimizi de sorgulamalıyız. Kendi hayatımızı muhasebe edip nerelerde hırs gösterdiğimize bakmalıyız. Belki para için hırs yapmıyoruz ama neticesi Allah’a bağlanmayan birçok hırsımız olabilir. İlerleyen kısımlarda hırs-ı hakikî ve mecazîden de bahsedilecek. Aslında azim ve hırs arasındaki farkı da o ayırt ediyor. 

Bir konuda azmetmek elbette güzeldir ama o hırsın iyi mi kötü mü olduğunu, hırs ettiğimiz işin neticesine bakarak öğrenmeliyiz. Neticesi Allah’a, Allah’ın rızasına bağlanmıyorsa sıkıntı var demektir. Güzel bir işte devam etmek, sebatlı olmak, azimli olmak güzeldir ama neticesi Allah’a bağlanmıyorsa zahirde iyi görünse bile o hırstır. Mesela Kur’an-ı Kerim’i azimle öğrenmeyi istemek çok güzeldir, eğer ki neticesi Allah’ın rızasını kazanmak, emirlerini öğrenmek, kelâmını hakkıyla okumak ise. Amacımız farklı olursa misal; falan kişiden daha iyi okumak, hürmet görmek, göz önünde olmak gibi… buradaki sonuç Allah’ın rızası olmadığı için hırs yapmış oluyoruz. Demek ki sadece dünyevi işlerde değil, uhrevi işlerde bile niyetimiz iyi değilse hırs yapmış oluyoruz. Allah muhafaza. 

Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki büyük bir zatın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: “Beni yalnız kabul etsin, dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler lütuftur.” İkinci adam güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi mağrurane der ki: “Bana en yukarı iskemleyi vermeli.” O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilakis hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziane giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun.” der. O da gittikçe teşekküratını ziyadeleştirir, memnuniyeti tezayüd eder. 

Mektubat 

İSTİSKAL : Hoşnutsuzluğu belli ederek karşı tarafı çekilmez görme demektir.

Buraya dikkat edelim. “Güya bir hakkı varmış gibi” deniliyor. Çünkü  hiçbir şeyi yoktu, o zât ona acıdı ve içeri aldı.  Hiçbir karşılık vermedi.  Diğeri bunun farkında olduğu için, yalnız içeri alsınlar yeter diyor. Bu hâli hane sahibinin hoşuna gittiği için onu daha yukarı mevkilere taşıyor. Diğeri ise arzusunun aksine daha da aşağılara gidiyor. Çünkü teşekkür etmek yerine şikayet ediyor. İşte adetullah kanunları da böyledir. Biz kanaat ettikçe bu kanaat Allah’ın hoşuna gittiği için bizi daha da yükseltir. 

Bizler bu dünyaya yoktan, hiçten var edilerek geldik. Bu sebeple herhangi bir şey için hak dava edemeyiz. Hiç bir şeye hakkımız yok. Allah bizi yoktan var etti, yoktan bu beden elbisesini giydirdi, yoktan nimetler, rızıklar verdi. Biz gözümüzü yukarı mevkilere dikerek, bizden başkalarına bakarak o halimizden memnuniyetsizlik duyarsak bu hem büyük bir nankörlük yapmış, hem de kaderi tenkit etmiş oluyoruz. Lisan- ı hâlimizle Rabbimizin taksimatını eleştirmiş oluyoruz. Allah muhafaza. Hâşâ biz Allah’tan daha mı iyi bileceğiz? O zaman Allah’ın bize verdiği ile memnun olup kanaat edeceğiz. Böyle bir hırs insanı çok büyük hasaretlere götürüyor yazık ki…

Birinci adam mütevaziâne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun” der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder.

İşte, dünya bir divanhane-i Rahmân’dır. Zemin yüzü bir sofra-i rahmettir. Derecât-ı erzak ve merâtib-i nimet dahi iskemleler hükmündedir.

Hem, en cüz’î işlerde de herkes hırsın sû-i tesirini hissedebilir.

Meselâ, iki dilenci birşey istedikleri vakit, hırsla ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek, diğer sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.

Mektubat

Hırs meselesini anlamak için kendimize bakmamız bile yeterlidir. Herkes kendi hayatındaki ki insanları düşünebilir. Mesela bir öğretmenden şunu duymuştum: 

“Kendini öne atarak hırsla konuşmak isteyen, sürekli kendi sesini duyurmak isteyen öğrencimden ister istemez uzak duruyorum ve söz hakkını en son ona veriyorum ama sessizce oturan, ben söz hakkı verdikten sonra konuşan ve kendini hırsla öne atmak istemeyeni sürekli kaldırasım, konuşturasım geliyor.’’

Nedenine baktığımızda o öğrencinin kanaat hâli öğretmenin hoşuna gittiği için önce onu konuşturmak istiyor ve daha güzel bir şekilde dinliyor, fakat diğer arkadaşımız öne atılmak istediği için ondan istiskal ediyor. İşte bu hem insanlar arasında, hem de bizimle Rabbimiz arasında böyledir. Kanaat tükenmez bir hazinedir, kanaat eden insan asla kaybetmez. Zaten rızkımız bizim için ezelden tayin edilmiştir. Bizler  hırsla, üzerimize düşen vazifeden daha fazlasını yapmaya çalışarak, asıl vazifemizi unuttuğumuzda (kulluk vazifesini) elimizde olanı da kaybediyoruz. Kanaat edince çok daha fazlasını kazanabiliriz. 

Hırsın hayatımızdaki yerlerine bakalım:

Hem meselâ, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen, lâkayt kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırsla uyku istesen, “Aman yatayım, aman yatayım” dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.

Mektubat

Hırs nereye girerse, o yeri tamamen kurutmadan işini bitirmez. Hırs meselesini her olayda yaşıyoruz. Yukarıda geçtiği gibi uykuda bile hırs gösterebiliyoruz. 


Hem meselâ, mühim bir netice için birisini hırsla beklersin. “Aman gelmedi, aman gelmedi” deyip, en nihayet hırs senin sabrını tüketip, kalkar gidersin. Bir dakika sonra o adam gelir; fakat beklediğin o mühim netice bozulur.

Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teennî ile hareket etmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.

Mektubat

Bizler kainata bakarak hakikatleri daha iyi anlamaya çalışıyoruz. Kainata bakalım. Her şey bir anda mı oluyor? Elma yemek istediğimizde bir anda elmayı elde edebiliyor muyuz? Hayır. Toprak lazım, tohumu ekmemiz lazım, sulamak lazım, güneş lazım, büyümesi lazım… Belirli bir kademe var, bir tertip, nizam var. Bir merhale var. Bazı aşamalardan geçecek ki bizler o elmayı elde edeceğiz. Peki neden? Çünkü bu dünya hikmet diyarı. Rabbimiz burada kanunları bu şekilde koymuş. Her şey bir anda olmaz. Bizler o merhalelere uyarak, merdiven basamaklarını teker teker çıkarak hedeflerimize ulaşabiliriz. 

Peki cennet böyle mi? Hayır. Cennet kudret diyarı. Orada her şey bir anda oluyor. Elma istersin, bir anda elma olur. Elmayı yerken dersin ki karpuz olsun, bir anda karpuz tadı gelir. Çünkü orası Kudret diyarıdır. Orada istediğin her şey bir anda olur. Ama bizler şu an hikmet diyarındayız. Dolayısıyla her şeyimizin merhalelerden geçmesi gerekiyor. Merdiven basamaklarını tek tek çıkmamız gerekiyor. Dünyevi olaylarda da, uhrevi olaylarda da bu sistem böyle çalışır. Uhrevi olaylarda da bazen bu yanılgıya kapılabiliyoruz. Bir anda hayatımıza bütün her şeyi almaya çalışıyoruz. Bir anda her işimizi düzeltmeye çalışıyoruz. Bazen bir ders dinlerken etkisiyle diyoruz ki bundan sonra hayatımdan şunu çıkardım, şu mübahları yapmayacağım, her gece teheccüde kalkacağım vs. Yapabiliyor muyuz? Hayır. Çünkü bir anda olması mümkün değil. Kur’an-ı Kerim 23 senede nazil olmuş, emirler peyderpey yani yavaş yavaş gelmiş ve yavaş yavaş hayata yerleşmiş. Öyle olduğu zaman daha sağlam oluyor. Bir anda hayatımızı değiştirmeye kalksak ertesi gün muhakkak bozulacaktır, çünkü mümkün değil, fıtrata aykırı. O zaman ne olacak? Günahları yavaş yavaş terk ederek, yavaş yavaş bırakarak, güzel amelleri yavaş yavaş hayatımıza dahil edeceğiz. Aslında her gün bir merdiven basamağını çıkarak maksada ulaşmış oluyoruz. Bir anda en üst basamağa çıkmaya çalışırsak ne olur? Ya düşeriz ya da  merhaleler eksik kalmış olur. Çünkü her merdiven basamağında bizim öğrenmemiz gereken bir şey var. Bizler o merdiven basamağını atlamak istediğimizde, öğrenmemiz gereken şeyleri de öğrenemiyoruz, en başa dönüyoruz. Pat çıkıyorsun-pat düşüyorsun. 

Peki En güzeli nedir? Efendimiz (asm) buyuruyor ya:, “İbadetin az da olsa devamlı olanı makbuldür.” Az da olsa hayatımıza her gün bir güzellik, her gün bir iyilik ekleyebilriz. Yavaş  yavaş ekleyerek ve öğrenerek ilerlemeye çalışmalıyız. . 

İşte, ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı birşey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâp ve haram-helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz;

Mektubat

Bunu ne yazık ki çok görmüyoruz. 

Hırslı insanı asla mutlu göremezsin ve hırslı insan en çok kendine eziyet eder. Çünkü o hırs, içindeki o kötü duygu onu öyle bir yakar ki hem kendini ezer, hem etrafındaki insanlara düşman olur, hem sevilmez bir hale bürünür. Hırs aynı zamanda yanında hasedi de getirir. Çünkü hırsla bir şeyleri istiyor fakat elde edemeyince ve arkadaşının yapabildiğini görünce, neden o yapabildi de ben yapamadım diye bir haset meydana çıkarıyor ki hased de evvela hasidi yani hased edeni ezer. Bu duygularla hem bu dünyasını,  hem de ahiretini mahveder. 

 hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Halbuki, zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekâtı vermeyenin, herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.

Mektubat

Biz zekat ya da sadaka verdiğimizde malımızdan eksildiğini mi zannediyoruz? 

Eğer öyle zannediyorsak hakikatleri anlamamışız demektir. 

Bir kurban kesildiğinde Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ondan geriye ne kaldığını sormuştu. Hazret-i Âişe-radıyallâhu anhâ- vâlidemiz:

“- Sadece bir kürek kemiği kaldı.” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“- Desene (yâ Âişe), bir kürek kemiği hâriç hepsi (yani bütün infâk ettiklerimiz) bizim oldu!” buyurdular. 

(Tirmizî, Kıyâme, 33)

O zekatı verdiğimizde malımız eksilmiyor, aksine daha da bereketleniyor.

Rabbimiz böyle lütuflarda bulunuyor. Zaten zekatı vermediğimiz zaman ya bir musibet gelip alıyor, ya da lüzumsuz yerlere veriyoruz. 

Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede, Birinci Harb-i Umumînin beşinci senesinde, bir acip rüyada benden soruldu:

“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?”

Rüyada demiştim:

“Cenâb-ı Hak bir kısım maldan onda bir (HAŞİYE-1) veya bir kısım maldan kırkta bir, (HAŞİYE-2) kendi verdiği malından birisini bizden istedi—tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasetlerini men etsin. Biz, hırsımız için tamahkârlık edip vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim zekâtını, kırkta otuz, onda sekizini aldı.

Haşiye-1

Yani, her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda bir.

   Haşiye-2

Yani, eskiden verdiği kırktan ki, her senede galiben ve lâakal ribh-i ticarî ve nesl-i hayvanî cihetiyle, o kırktan taze olarak bir adet verir.

Mektubat

Aslında bu derste şunu anlamış oluyoruz: Allah’u Teala’nın koyduğu kanunlar en güzel kanunlardır. Bizler bu kanunlara uyduğumuzda bu dünya hayatında selametle yaşamış oluyoruz. Buradan anladığımız üzere diyebiliriz ki: Dünyadaki herkes zekatını verirse dünyada hiçbir fakir kalmaz. 

Hırs yapmayacağız dedik, zararlarından bahsettik fakat bu demek değildir ki biz hiç bir  şey için hırs göstermeyeceğiz. Hırsın yönünü müsbet olana yani hayırlı olana çevirdiğimizde azme dönüşüyor. Üzerimize düşen görevleri yapacağız ama neticesine karışmayacağız. Hırs, neticeden razı olmamakla devreye giriyor ve neredeyse bütün vaktini ona harcamasına sebep oluyor. O sebeple tevekkül ve kanaati iyi anlayıp hayatımıza geçirirsek hırsı hayatımızdan kovmuş oluruz.

Peki hırs bize neden verilmiş? 

SALİSEN: Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz’an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.

Mektubat

Dünya hayatının geçici olduğunu anlarsak zaten hırs ettiğimiz her şeyi bir kenara bırakabiliriz. 

Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir.

Bâki umur-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir.

İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkezâ şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir.

O hissiyatı şiddetli bir surette fâni umur-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere bâki elmas fiyatlarını vermek demektir.

Mektubat

Biz bu duyguya azim diyoruz. Hayır işlerinde azimle devam etmek, sebat etmek. 

Bu dünyaya ne için geldiğimizi biliyoruz, asıl vazifemizi biliyoruz, bize verilen  duyguları doğru yerde kullanmamız gerektiğini biliyoruz, hırsımızı da asıl vazifemizde kullanmamız gerekirken, dünyevi kırılacak cam parçaları için kullanırsak, ahireti kazanmaya yönelik elimizde bir şey kalmıyor. O sebeple hırsın yönünü uhrevî aleme çevirip, azim olarak o yönde kullanmamız gerekiyor. Hayır işlerinde belki bu dünyayı da diğer dünyaya vesile  edecek şekilde kullanmalıyız. 

Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî câh olan merâtib-i mâneviyeye ve derecât-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakikî mal olan a’mâl-i salihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âli bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılâp eder.

Hırs-ı Mecazî: Dünyaya ait olan şeylerdeki hırs

Hırs-ı Hakikî: Allah’ın rızasını kazanmak için gösterdiğimiz hırs. 

El Bakî Hüvel Bakî

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Allah’ın Varlığının İspatı: Tabiat Risalesi ve Akli Deliller

Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahim

Dersimizin konusu Allah’ın varlığı ve birliğinin ispatı.

“Bir” olan Yaratıcıya nasıl ulaşacağız? Bu sorunun cevabı için Risale-i Nur’dan Yirmi üçüncü Lem’a yani Tabiat Risalesi üzerinden ilerleyeceğiz. Tabiat Risalesi’nin çok büyük bir ehemmiyeti vardır. Çünkü Üstad, bu risale için küfrün bel kemiğini kırdığını söylüyor. Bu derste Tabiat Risalesi’nin tamamını değil sadece bir kısmını okuyacağız.  Devamını muhakkak okumanızı tavsiye ederiz. Bu risale kainatı yaratanın tek bir Allah olduğunu aklı ve kalbi ikna edecek şekilde Allah’ın yardımıyla ispatlamış. Aklımıza, bizler zaten iman etmiş insanlarız, bu derse ihtiyacımız yok gibi bir düşünce gelmesin. Bu ders ateistlere anlatırız düşüncesiyle de okunmamalıdır. Çünkü nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Elhamdülillahi iman etmiş olabiliriz ama şeytan durmuyor ve sürekli aklımıza ve kalbimize şüphe atıyor, bu dersi de kendi nefsimize alıp şeytanın atacağı şüphelere bir zırh olarak sürekli tekrar etmemiz gerekir.

Elhamdülillahi Rabbil Alemin

Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!

Rabbişrahli sadri veyessir li emri vehlul ugdeten min lisani yefgahu gavli

Bismillahirrahmanirrahim

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ

Peygamberleri dedi ki: “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var…

İbrahim suresi | 10

Mukaddime

Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz.

Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, “Esbab bu şeyi icad ediyor.”

İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”

Üçüncüsü: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”

Lem’alar

Bu bütün insanları ilgilendiren bir konu, insanlar aslında bizim bu dünyada nasıl var olduğumuzu, kainatın ve mevcudatın nasıl var olduğunu, bunu kimin yaptığını araştırıyor öyle değil mi? Bununla ilgili de kendilerince çeşitli neticelere varıyorlar. Burada bu soruların cevabı için aklen dört sebebin olduğundan bahsediliyor. 

1- Sebepler bu şeyi icad etti

2- Kendi kendine oldu

3- Tabiidir, tabiat iktiza ediyor, yapıyor.

Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcut san’atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm (ezeli) değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid, bu mevcudu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki, esbab-ı âlem onu icad ediyor, yani esbabın içtimaında o mevcut vücut buluyor; veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyahut, tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor; veyahut bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretiyle icad edilir.

Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhal, battal, mümteni, gayr-ı kabil oldukları kat’î ispat edilse, bizzarure ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarik-i vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sabit olur.

Lem’alar

Şimdi birinci yoldan konuşmaya başlayalım. 

AMMA BİRİNCİ YOL ki, esbab-ı âlemin içtimaıyla teşkil-i eşya ve vücud-u mahlûkattır. 

Lemalar

Yani bu kainattaki sebeplerin bir araya gelmesiyle bu eşyaların ortaya çıkmasıdır. Burada eşya şey kelimesinin çoğulu manasına geliyor, yani kainattaki her şey demektir. 

Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.

Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayattar, harika bir tiryak, onlardan yapılmak icap etti. Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayattar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan herbirisini tetkik ettik.

Lemalar

Eskiden eczacılar, doktorun verdiği reçeteye göre ilacı bizzat orada hazırlıyormuş. Çok hassas ayarlarla malzemeleri birleştiriyor ve hastanın neye ihtiyacı varsa o ilacı hazırlayıp veriyormuş. Biz de eski zamanda bir eczaneye gittiğimizi düşünelim. Raflarda bir sürü madde olduğunu görüyoruz ve bakıyoruz ki masanın üzerinde de hayat verici, şifa verici, bizim ihtiyacımız olan çeşit çeşit hazır ilaçlar var. O ilaçları aldık ve her birini ayrı ayrı inceledik, içlerinde neler var, hangi oranda nasıl kullanılmış vs. Ve gördük ki hepsinde çok hassas ayarlar var. Yani her bir maddeden o kavanoza hassas bir ölçüyle malzemelerin konulmuş olduğunu gördük. Eczaneye gittiğimizde eczacıyı göremediğimizi varsayalım. Eczacı yok, ben görmediğim şeye inanmam, bu ilaçlar kendi kendine olmuş diyebilir miyim? Akıl bunu kabul edebilir mi? Ne kadar saçma geliyor değil mi? Eczacı yok, ben buna inanmam denildiğinde, biri karşımıza çıksa:

– Ben sana bunu ispat ederim

+ Nasıl? 

-İçindeki maddelerin hepsi burada mevcut, rafta sıralanmış. İşte bunlar sebepler. 

+Peki Nasıl oldu?

Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsusla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından, ve hâkezâ, muhtelif miktarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o macun zîhayat olamaz, hâsiyetini (ilaç özelliğini) gösteremez. Hem o hayattar tiryakı da tetkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsusla bir madde alınmış ki, zerre miktarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hassasını kaybeder.

O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizanla alınmış gibi, ayrı ayrı miktarda eczaları alınmış.

Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif miktarlar, şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan miktar kadar, yalnız o miktar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler? 

Lemalar

Düşünün. Mesela maddeleri gördük. İlacın içindeki bütün sebepler gözümüzün önünde, raflarda duruyor. Baktık ki onlar hakîkaten ilacın içinde olan maddeler.  Eczacıyı göremiyoruz, 

-Ben görmediğime inanmam.

+Peki bu nasıl olmuştur? 

-Kapı açılmıştır, rüzgar esmiştir, raflardaki her bir ilaç da tesadüf eseri akması gereken miktar kadar akmıştır, karşıda da boş bir şişe vardır ve onun içine dolmuştur, tekrar rüzgar esmiştir, kapağı kapanmıştır, durmuştur.

Bu olay böyle gerçekleşmiştir diyebilir miyiz? 

“Kim” yaptı dediğimizde “eczacı” denmesi gerekliydi. Çünkü bunu yapacak bir ilim, irade ve kudret lazım dediğimizde, itiraz edip “bak sebepler var arkada, bir sürü madde var bunlar yapmış olmalı.” Böyle bir şeye inanır böyle bir şeyi iddia edersek, akıllı olabilir miyiz? Akla ne kadar muhalif bir durum. Şimdi filozof ya da profesör denildiğinde, aklını çok iyi kullanan biri gibi hayal ediyoruz ama tabiatperest öyle filozof veya profesörler var ki, işte onların inandıkları şey bu kadar SAÇMA!. Biz bu ilacın ilim, kudret ve irade sahibi bir eczacı olmadan olmayacağını biliyoruz. Bize böyle bir şeyi bir çocuk iddia etse, güler geçeriz. Buna inanmıyorsak, aynı şekilde bu muhteşem kainatın da kendi kendine yaratılmayacağına inanmalıyız. Biliyoruz ki her şey muhteşem bir şekilde yaratılmış, her bir madde çok mükemmel mizanla ve gözümüzün önünde yaratılıyor.

Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı? Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.

Lemalar

Üstad diyor ya:

Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul veya aklını imanla başına al, Kur’anı dinle. Yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi safi lezzetleri kazan.

Şuâlar 

İşte bu misal gibi, herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur. 

Lemalar

Zihayat, hayat sahibi demek. Burada her türlü hayat sahibi varlığı düşünebiliriz. Belki sizi en çok hayrette bırakacak şeyleri, Güneş sisteminden ta atoma kadar her türlü şeyi düşünebiliriz.

Ve herbir nebat, hayattar bir tiryak gibidir ki, çok müteaddit eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçüyle alınan maddelerden terkip edilmiştir. Eğer esbaba(sebeplere), anâsıra(unsurlara) isnad edilse ve “Esbab icad etti” denilse, aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücut bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.

Lemalar

Farkındaysanız şu an sadece aklen ilerliyoruz. Bunu iddia edenlerin metoduyla, sadece bilimsel konuşuyoruz. Akıllı olan hiç bir insan bunu kabul edemez. Düşünün, bunun o kadar çok örneği var ki. Kainatın sanatlı olduğunu kabul ediyoruz ve bununla alakalı bir şey öğrendiğimizde hayretimiz artıyor. Rabbimiz âyet-i kerîmelerde:  ‘Hiç akletmez misiniz, düşünmez misiniz?’ buyuruyor.  Kainata baktığımızda her şey bir nizam ile, bir düzen ile yaratılmış. Bir meyvenin bile içeriğine dikkatlice baktığımızda hayret ediyoruz. En başta kendimize bakalım. Kainatta olan ne varsa bizde numunesi var.

Her gün aynaya bakıyoruz, gözlerimizi görüyoruz. Sadece göz dahi muhteşem bir sanat değil mi? 

Şu an bize sorulsa, misal burnumuzu biz yerleştirecek olsaydık, yüzümüzde nereyi seçerdik?

Günümüzde bazı uygulamalarda olan efektler burnu yüzümüzden sildiğinde veya kaş ve gözün yerini değiştirdiğinde oldukça korkunç bir görüntü ortaya çıkıyor. Çünkü  hepsi olması gerektiği yerdedir. Burnun, yüzün farklı bir yerinde olması, asla kullanışlı olmayacaktı. Yani her şey olması gereken şekilde ve olması gereken nizam ile yapılmış. Bunu anlamak için aynaya bakmamız yeterlidir. Uzaklara gitmeye bütün kâinatı dolaşmaya gerek kalmaz. Nizamı görmek için Güneş sistemini,  galaksileri bilmemize gerek yok. Evet öğrenmek önemlidir çünkü tefekkürümüzü artırıyor ama Allah’ın birliğine inanmak için aynaya bakmak dahi yeterlidir. Sadece gözü incelediğimizde ne kadar mükemmel olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde burun, kulak hepsi ayrı ayrı muhteşem sanatlar, üstelik bunlar sadece maddi cihazlar. Bu dersimizde manevi cihazlardan bahsetmiyoruz. Kimsenin inkâr edemeyeceği maddi cihazları anlatıyoruz. 

Muhteşem bir mizan, düzen var. Akılsız, şuursuz, ilimsiz, iradesiz atomların bir araya gelip de böyle muhteşem bir sistemi yaratmaları mümkün mü? Sebepler dairesinde bütün bu sistem onlara veriliyor. Bunu hangi akıl kabul eder? Ancak aklını rafa kaldıranlar kabul eder. 

Tabiat Risalesine devam edelim.

Elhasıl:   

   Şu eczahane-i kübra-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî’nin ( Başlangıcı olmayıp her işi hikmetli olan (Allah) ) mizan-ı kaza ve kaderiyle alınan mevadd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve herşeye şamil bir irade ile vücud bulabilir. “Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anasır ve tabayi’ ve esbabın işidir.” diyen bedbaht, “O tiryak-ı acib, kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur.” diyen divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır. Evet o küfür; ahmakane, sarhoşane, divanece bir hezeyandır.  

Lem’alar 

Hakîkaten akla çok uzak bir durum. Mesela şu an biz bir yaprağın yere düşmesini nasıl açıklıyoruz? Allahu Teâla’nın kudretiyle. Allah (c.c.) bu olaya sebep olarak bir kanun yaratmış olabilir. İşte yer çekimi kanunu, bu sebeptir. Bu kanunu sonradan bulup, ona bir isim takıp yaprağı düşürenin o olduğunu iddia etmek saçmadır. O kanun bunu yapabilir mi? Aslında kısır döngüye giriliyor. Ben bunu buldum bu olay bundan ibarettir deniliyor. Daha iyi oturtmak için bir örnek verelim. Biri bir kağıda “Risale-i Nur’u çok seviyorum.” gibi anlamlı bir cümle yazmış ve gitmiş. Daha sonra bu cümleyi okuyan kişiler ne düşünür? O kişiyi görmese bile bunu yazan okuma yazmayı bilen, ilmi, iradesi olan biri, Risaleleri de bilen biri, türkçe bilen biri. Tüm bunları anlamak için yazanı görmenize gerek yoktur. Çünkü Her bir sanat sanatkârı icap eder. Peki biri gelip bu yazıyı yazan kişiyi görmediği için “ben görmediğime inanmam” dese, dediğini ispatlamak için yazıyı incelemeye başlasa ve dikkatli bir şekilde her detayına bakarak müthiş bir inceleme yapsa, hangi harflerin yazıldığına hangi yazım kurallarının kullanıldığına bakıp Türkçe kanunlarını bulsa ve sonrasında: “Türkçe yazım kanunları diye bir kanun var, bu yazı da o kanunlara uyuyor” buna dayanarak bu cümleyi o kanunun yazdığını söylese çok gülünç gelir değil mi? Hâlbuki kâinat için aynı şeyi söylüyorlar. Bir kanun bulunuyor ve ona isnad ediliyor. Evet yer çekimi kanunu var bunu inkar etmiyoruz. Hatta bilimin yeni yeni ulaştığı, keşfettiği şeyleri Kur’ân-ı Kerim 15 asır önce anlatmış. Bilimin ilerlemesiyle tefekkürümüzü arttırıyoruz. Güneş sisteminin araştırılmasıyla, Dünya ile arasındaki mesafenin ölçülmesi ile  biliyoruz ki; az bir yakınlık veya uzaklık olsaydı yaşam olmazdı. Tüm bunları öğrenmek tefekkürü ve Allah’a olan hayranlığımızı artırıyor. 

Bu sistemi bulmakla, yapanın bizzat o sistem-kanun olduğunu iddia etmek akla oldukça uzaktır. 

Bu konuyla ilgili  âyet-i kerîmelere bakalım.

Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler.

Yûsuf Suresi | 105

Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.

Bakara Suresi | 164 

Bu âyet-ikerîmelerden de anlaşılacağı üzere Allah bizden kainatı okumamızı istiyor. Evet sürekli bahsedilen ve okumamız gereken üç kitaptan (Kur’an’ı Kerim – Peygamber Efendimiz (ASM) – Kainat) biri de kâinat kitabıdır.

Kâinat kitabındaki her bir delil de aslında bir âyettir. Âyet sadece Kur’an-ı Kerim’de geçen cümleler değildir. Âyet, delil manasında olduğu için her bir çiçek bizim için bir âyet, yağmurun yağması bir âyet, hepsi delil ve bize Allah’ı anlatıyor ve Allah’ı haykırıyor. Yeter ki biz okumayı bilelim, incelemeyi bilelim. 

Aslında Allah’ı bulamasalar da çok detaylı inceliyorlar. Risale-i Nur’da kainatı okumak, tatmak-tartmak-tanımak olarak adım adım ilerler. Allah (c.c.) okumamızı, bizden O’na (c.c.) ulaşmamız için istiyor. Tefekkür ettiğinde Allah’a bir çiçek ile de ulaşabilirsin, Güneş’in her gün vakti vaktine doğması-batması ile de ulaşabilirsin. Fakat bütün sistemi öğrendin, derin araştırmalar yaptın, keşfettiğin kanunlara birtakım isimler taktın ve ödüller kazandın ama sonucunda Allah’a ulaşamadın. O zaman ilminin hiçbir kıymeti kalmıyor. Tartma kısmında boğulmuş oluyorsun. 

Kainat kitabı denilmesi çok önemli. Kitap denilince akla ne gelir? Okumak, manayı anlamak, ne anlatmak istediğini öğrenmek gelir. Kitabı okumaktan maksat hangi harf kaç defa yazılmış? Hangi kağıt kullanılmış? Mürekkebi nasıl? Kaç sayfa? gibi detaylara bilmek değil, manasını öğrenmektir. Bunları da öğrenmek yanlış değildir. Bu tarz inceleme ile ince mizanını, detayları, tevafukları fark edersin tefekkürüne bir ışık katar ama asıl maksad o kitabı okumaktır. Kâinatın bir kitap olduğunu söylüyoruz. Okumaktan maksat sadece ölçmek midir? Bir ağacın içine girip sadece atomların nasıl hareket ettiğini, işleyişini ölçmekle okumuş olamayız. Ağacın bize ne anlatmak istediğini, perde arkasındaki hikmeti, Allah’ın bize ağaçla ne anlattığını bilmektir. Aslında Allah’ı her yerde görebiliriz. Yeter ki kör-sağır olmayalım. 

Yukarıda dehşetli kelimelerden bahsetmiştik. Ehl-i İman’ın bilmeyerek kullandığı bu kelimelerden biri ‘tabii’ dir. Çünkü çürütülen yollardan biri ‘tabiat yapıyor’ iddiasıydı. Bu yüzden Müslümanların ‘inşâallah’ yerine ‘tabi tabi’ demesi yanlıştır. “Tabii olarak bu olay gerçekleşmiş” anlamına geldiği için tehlikelidir. Bunu bilmeden söylediğimizde dinden çıkmıyoruz ama biz iman edenler olarak dikkatli olmalıyız. Mesela yağmur yağıyor, değil, yağdırılıyor. Güneş doğuyor değil, doğduruluyor. Çünkü biz biliyoruz ki her şeyi Allah hareket ettiriyor, çalıştırıyor, yönetiyor. Biz de konuşturuluyoruz, yaşatılıyoruz, nefes aldırılıyoruz.

Evet tabiata veriliyor. Peki tabiat dediğimiz şey nedir? Aklı, ilmi, kudreti, şuuru, iradesi var mıdır?  Kendisi de bir sanat bir nakıştır, yaratıcılık ona verilemez. 

Tabiatta şahit olduğumuz bir örneğe bakalım. Topraktan çeşit çeşit ağaçlar, meyveler, bitkiler çıkıyor. Toprakta bulunmayan özellikler o çıkan meyvelerde oluyor. Güneş sisteminden zerrelere kadar büyük bir sistem var. Bunu nasıl tabiata verebiliriz ?!

Şöyle düşünelim; çimentoyu, demiri, suyu yan yana koyalım. Sonra yıllarca bekleyelim. Bir bina oluşturabilirler mi? İlmi olan bir usta devreye girmeden bir bina yapılabilir mi? Yani zamanla hiçbir şey olmaz. Bunu ancak ilim sahibi, kudreti sahibi, irade sahibi bir zât yapabilir. Zamanla basit bir bina dahi olmadığına göre kâinatı zamanla sebeplerin bir araya gelip oluşturması mümkün değildir. İlaç örneğinde olduğu kadar imkansızdır. 

Eğer tabiata verilirse iş o kadar zorlaşır ki, çünkü her bir çiçeğe bakalım. Hepsi birbirinden farklıdır. O halde toprağın altında her bir çiçek için ayrı bir fabrika olması gerekir. Tek bir fabrika bütün çiçekleri icat edemez. Çünkü renkleri, şekilleri farklıdır. Her bir elma dahi aynı görünebilir ama farklıdırlar, üzerindeki noktalar dahi farklı. Hepsinin ayrı bir kalıbı olması gerekir. Şimdi insanları ve hayvanları kıyas edelim. Bu aynı zamanda her şeyin  tek bir Allah tarafından yaratıldığını gösterir. 

Simalarımıza bakalım. Adem Aleyhisselamdan beri milyarlarca insan yaratılmış ve herkesin siması farklı, üstelik herkeste iki göz, bir burun, iki kulak, bir ağız var. Düzen aynı olmasına rağmen herkesin siması neden farklı ve ona özel? İşte bu tek bir Allah tarafından yaratıldığımızın göstergesidir.

Allah’ı bulmak bizi bu müşkül durumdan kurtarıyor. Evet her şeye gücü yeten tek bir Allah’ın olduğunu kabul edince işler kolaylaşıyor. Aslında kainat, tek bir Allah tarafından yaratıldığını bize sürekli haykırıyor.

İnsanların gözünde büyüttüğü profesörlerin, nasıl cevap verilir diye düşünüldüğü iddiaları akla çok uzaktır. Bu kadar hakîkati sebeplere, tesadüfe verdikleri için ilimlerinin bir kıymeti kalmıyor. 

Elbette bu hakikatler ile onları alt edebiliriz ama bizler bu hakikatleri öncelikle kendi nefsimize okumalıyız. Okudukça şeytanın atacağı şüpheleri yok ediyoruz. İmanımızı tahkiki hâle getirmek için okumaya devam etmeliyiz. Risale-i Nur bu noktada çok önemlidir. Hem tabiat risalesi hem diğer risaleler bize tek bir Allah tarafından yaratıldığımızı ve hâlâ yaratılmaya devam ettiğimizi, rızıklandırıldığımızı ispatlıyor. Özellikle tabiat risalesinin tamamını muhakkak okuyalım. Çünkü dersimize sığmayan, Üstadın anlattığı çok güzel örnekler, deliller var. 

Asâ-yı Mûsa’dan bir bölümle dersimizi tamamlayalım. Bu bölümü nefsimize hitap ederek okuyup bitirelim. 

Şimdi ey bîçare cahil, gafil, muannid, muattıl! Bu hakikat-i uzmayı ne ile tefsir edebilirsin? Bu nihayet derecede mu’cize ve hârika keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Bu hadsiz derecede acib şu sanatları neye isnad edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalalette istinadgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabiata havalesi, bin derece muhal olmuyor mu? Yoksa camid, âciz tabiatın; her bir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince manevî makine ve matbaaları mı var? 

Asâ-yı Mûsa

El Bâki Hüvel Bâki 

… سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاؕ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

“…Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm.”

(Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz Sensin…)

NİYET


Rabbişrah lî sadrî. Ve yessir lî emrî. Vahlul ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî.

Cümleten Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Yeniden bir aradayız. Hem çok mutluyuz hem de tatlı bir heyecan var. Rabbim istifademizi artırsın inşallah.

Bu dersimizde Mesnevi-i Nuriye’den bir bölümü okuyup istifade etmeye çalışacağız. Bu bölümün çok ayrı bir ehemmiyeti ve önemi var. Beraberce okuyalım:

Bismillahirrahmanirrahim

Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada, yalnız icmalen işaret edilecektir. Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır. 

Mesnevi-i Nuriye

Buradaki ifadelere dikkat etmek gerekiyor. Üstad gibi bir insan diyor ki kırk senelik bir ömürde ve otuz yıllık tahsilde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim. Anladığımız kadarıyla bu kadar ilimleri ve bu kadar hakikatleri bu dört kelimenin üzerine bina ediyor. İnternet sitemizden eski derslerimizde Mana-yı İsmî ile Mana-yı Harfî’yi anlamaya çalıştığımız dersi bulabilirsiniz. Bugünkü dersimizde ise ‘Niyet’ kelimesi üzerinde durmaya niyet ettik. Rabbim kolaylaştırsın inşallah. Eğer bizler bu kelimeleri anlayabilirsek diğer hakikatleri bu dört kelime üzerine bina etmemiz daha kolay olacaktır. Çünkü az evvel de dediğimiz gibi Üstad hayatının tüm tahsilini bu dört kelime ile özetliyor. Bakalım niyet ne imiş.

Ve keza, nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.

Mesnevi-i Nuriye

Niyet meselesi ince bir çizgi. Günahı sevaba, sevabı da günaha çevirir diyor. Peki biz bunu nasıl anlamalıyız? Niyet turnusolu ile. Örneğin yaptığımız şey normalde baktığımızda sevaplı bir hareket fakat biz bu hareketi gösteriş niyetiyle yaptık, o amelimiz günaha dönüştü. Zahirde güzel fakat niyetimiz gösterişti. 

Efendimiz aleyhisselam:

“Yapılan işler niyetlere göre değerlendirilir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Rasülü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Rasûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”

(Buhârî, Bed’ül-vahy 1, İmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu’l-ensâr 45, İtk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd 11; Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 16; Nesâû, Tahâret 60, Talâk 24,Eymân 19; İbni Mâce, Zühd 26.)

buyurmuşlar. Demekki amellerimiz niyetlerimize göre değerlendirilir. Dolayısıyla bizim en başta bu niyet meselesini anlayıp, onu hayata geçirip, niyetimizi doğru ve temiz tutmamız gerekiyor ki amellerimizin hem bir ehemmiyeti olsun hem de amellerimize sevap yazılabilsin. Aksi halde bu meseleyi iyi anlayıp hayatımıza yerleştiremezsek çok tehlikeli sonuçlara yol açabilir.

Buna bir örnek verelim. Zahirde çok güzel bir amel düşünelim, örneğin hafızlık yaptığımızı varsayalım ama niyetimizde kendimize hürmet edilmesini, herkesin bizi kollamasını, şöhret kazanmamızı veya dünyevi belli makamları kazanmayı hedefledik ve hayatımızı buna bina ettik. Netice itibariyle bu niyetler bizi sevaba götürmez. Hatta içine gösteriş ve riya girerse bizleri günaha kadar götürür. Rabbim hepimizi muhafaza etsin. Bu hafızlık sevabını -ki hafızlık ile ilgili çoklukla müjdeler vardır, bilirsiniz- bizler ahirete gittiğimizde bu müjdelere nail olabilmek için tek amacımızın, tek niyetimizin Rabbimizin rızası olması gerekiyor. Tek hedefimizin Rabbimizin kelâmını öğrenmek, yaşamak ve insanlara aktarmak olması gerekiyor. O’nun (c.c.) kelamıyla yaşamak niyetiyle yaparsak ancak ondan sevap beklentisi içine girebiliriz. Şu an kendi hayatımızda, gerek umumi haletler, gerekse hususi hallerimizde hepsinin başında bunu düşünelim. Benim niyetim ne? Niyet öyle bir şey ki herhangi bir olayın öncesinde durup, kendimizi muhasebe etmemiz gereken ince bir çizgidir. Çünkü her halet için ayrı bir niyet vardır. 

Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir.

Mesnevi-i Nuriye

Burada bize çok güzel müjdeler veriyor aslında. Âdi (basit, sıradan) hareketlerimizi düşünelim. Mesela gün içinde yemek yiyoruz, uyuyoruz, kıyafetlerimizi değiştiriyoruz, nefes alıyoruz.  Bunlar gün içinde yaptığımız, ihtiyacımız olan ve sıradan hereketler. Bunları nasıl ibadete çevirebiliriz? Yine niyet ile. Niyetimizi Allah rızası dairesinde geçirebilirsek ve Efendimiz aleyhisselamın sünnetine uyarsak. Sünnete uygun bir uyku, sünnette uygun bir yeme-içme adabı (vs) olursa bizlerin bu adi hareketleri bile ibadet hükmüne geçer. Düşünsene bütün gününde ibadet etmiş gibi bir sevap kazanıyorsun, rahmete bakar mısın? Sabah kalkıp akşama kadar ibadet etmeye hangimizin gücü yeter? Yetmez. Ama niyetimizi doğru kullanırsak, tıpkı anahtar-kilit uyumu gibi, tüm günü ibadetle geçirmiş gibi sevaba nail olabiliriz. Bizlerin bu durumda zekice bir tavır sergilemesi gerekiyor. Niyetimizi de ancak Allah’ın razı olduğu daire içerisinde temiz tutabiliriz.

Arkadaş! Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve bir mayedir.

Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur.

Mesnevi-i Nuriye

Alimler niyet kelimesini şöyle tefsir etmişler: 

Niyet: El kasdu kalbun (kalbin kastı). Yani her bir mesele karşısında benim kalbimin bundan kastı ne diye bakacağız. 

Zahirde görünen şeyin bazen çok ehemmiyeti olmuyor. Rabbimiz niyete bakıyor. Hafız olabilirsin, çok iyi ders anlatabilirsin, harika işler yapıyorsun, mesela ortam içinde çok güzel namaz kılıyorsun, müthiş bir kıraatin var ama bunların hiçbirinin içinde Allah’ın rızası yoksa… O zaman bu hallerinden sevap alamıyorsun. Tabi burada ümitsizliğe kapı açmayalım. Kişi hata, eksik, yanlış yapabilir ama eğer o kulun niyeti halis ise, iyiyse, Cenab-ı Hak, o kulun niyetine binaen onu muhafaza eder.

Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur.

Mesnevi-i Nuriye

Elektrikli aletleri düşünelim, süpürge, çamaşır makinesi vs. bu makinelerin yapmaları gereken iş için ihtiyaçları olan şeylerden en temelde elektrik gelir öyle değil mi? İnsanda da niyet için bir ruhtur dedik ya, niyeti elektriğe benzetebiliriz. Yaptığımız amelleri canlandıran, onlara sevap veren bizim halis niyetimizdir diyebiliriz. Bununla alakalı geçen ayetlerden iki  tanesine bakalım. 

Bilâkis, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse rabbinin katında onun mükâfatı vardır. Öylelerine korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.

Bakara Sûresi | 112

De ki, gönlünüzdeki duyguları saklasanız da, açıklasanız da Allah hepsini bilir. 

Al-i İmrân Sûresi | 29

Bütün hakikatlerin temelini oluşturduğunu düşündüğümüzde bizler bu niyet meselesinin hakikatini kavradığımızda diğer meselelerin bizlerde inşası daha rahat olabiliyor. Örneğin şükür dersini hatırlayalım. Allah’ın bizlere ihsan ettiği bütün nimetlere karşı şükür konusunda aciz kalıyoruz ve niyetimizle Tahiyyatta O’na hamd ve senada bulunduğumuzda, “Elimde olsa bütün kainat kadar şükrederdim’’ niyetini dile getirerek külli bir niyete sahip olmuş oluyoruz. Böylece hadsiz mahlukatın zikir ve tesbihlerini de Allah’a takdim etmiş oluyoruz. Bunu normal şartlarda yapamayız ama Allah bize niyet gibi bir rahmet ihsan etmiş. Yine niyet meselesinden gıybet bahsine bakalım, gıybetin ne kadar kötü ve pis olduğunu biliyoruz ve fakat niyetimiz kişideki hatayı düzeltmek amacıyla bir bilene veya bunu düzeltebilecek kişiye danışmak ise ve biliyorsak ki kişiye söylediğimizde bizim sözlerimiz ona tesir etmeyecek, nefsimizin bir hissesi olmamak şartı ile o durumda gıybet caiz oluyor. Bunları gıybet bahsinin son kısımlarından okuyabilirsiniz. Eğer niyetimizde en ufak bir kötü kast varsa, anlatacağımız kişiye o insanı kötü göstermek gibi bir niyet varsa, o zaman asla anlatmamız gerekiyor. Bakıldığında amel aynı ama niyet her şeyi değiştiriyor. Çünkü Rabbimiz niyete bakıyor.

Bu konuyla ilgili bir Hâdis-i Şerif okuyalım. 

Hz. Ömer ibni Hattâb radıyallahu anh rivâyet ediyor.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i şöyle buyururken işittim dedi: “Yapılan her türlü işler kişilerin niyetlerine göre değer bulur. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre bulur. Kimin niyeti Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanmak için İslâm’ı yaşayamadığı yerden yaşayabileceği yere göç etmekse onun hicreti Allah ve Rasûlü nün rızasını kazanmak için olduğundan değerlendirmesi ona göre yapılıp sevabını ona göre alacaktır. Kim de elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadına ulaşmak için hicret etmişse hicretinin karşılığı hicret ettiği şeye göre değerlendirilir.” 

(Buhârî, Bedü’l Vahy 1; Müslim,İmârât 155) 

Aslında bu Hâdis-i Şerif bütün meseleyi özetliyor. Bu ölçüyü bütün amellerimizde görebiliriz. Hadiste hicret eden iki kişiden bahsediliyor ve ikisi zahirde aynı işi yapıyorlar. Aynı yolu gidiyorlar, aynı meşakkatleri çekip aynı sıkıntılara maruz kalıyorlar ama işin sonunda niyetlerine göre değerlendiriliyorlar. 

Başka bir Hâdis-i Şerifi daha okuyup meseleyi iyice anlamaya çalışalım. 

Ebû Abdullah Cabir İbn Abdullah el Ensarî (Allah onlardan razı olsun) şöyle demiştir: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’le birlikte bir savaşta beraberdik buyurdular ki: “Hasta olmaları yüzünden Medine’de kalıp savaşa katılamayan öyle kimseler var ki; siz bir yolda yürüdüğünüz ve bir vadiyi geçtiğinizde onlar niyetlerinden dolayı sizinle beraber gibidirler.” Başka bir rivayette ise: “Sevap kazanmakta onlar size ortak oldular.” şeklindedir.  (Müslim, İmâra 159) 

Bu niyet ne kadar muhteşem bir hakikatmış. Düşünelim, savaşa giden insanlar ve bir de geride kalan insanlar var ama katılmamak için geçerli sebepleri var. Hasta olduğu için gidemiyor. Allahu Teâla biliyor ki eğer hasta olmasaydı muhakkak gidecekti. Niyetleri orada olmaktı ve orada olmak için gerçekten büyük bir iştiyak duyuyorlardı. Bu niyetlerine binaen gitmedikleri hâlde onlar bir vadiyi geçtiklerinde Rabbimiz sanki onlarla birlikteymiş gibi muamelede bulunuyor, sevap veriyor. 

Evet ama burada önemli bir noktaya değinmek gerekiyor. Niyetin ne kadar önemli olduğunu az çok anladık. Bütün amellerimizde bir niyet kontrolü yapmamız gerektiğini, her işimizde niyetimizi muhasebe etmemiz gerektiğini anladık. Ama her meselede niyete sığınılmaz. Her şeyde niyete bakılır diye bir kaide yoktur. Eğer öyle olsaydı ilim öğrenirken, misal hadis kitaplarında bir çok bölüm var. Niyet ile ilgili, ahlak ile ilgili, ibadet ile ilgili, insan ilişkileri nasıl olmalı? Biz bütün bu konuları ayrı ayrı öğreniyoruz. Eğer sadece niyet önemli olsaydı, niyeti öğrenir: “Benim niyetim güzel, istediğim şekilde davranabilirim. ” diye yanlış düşünebilirdik. 

Bazı meseleler vardır ki orada fiile bakılır. Bunu daha çok insan ilişkilerinde görebiliriz. Bizimle Allah (c.c.) arasında olan işlerde Allah (c.c.)  niyetimize göre muamele eder. Çünkü kimsenin hakkına girmemiş, kimseyi kırmamışızdır bu yüzden niyetimize bakılır. Fakat insanlarla olan ilişkilerde bu durum değişir. Misal bir insanı çok sevdiğimiz ve hep görmek istediğimiz için onu hapsettigimizi düşünelim. Zahirde kötü bir iş yapmış olacağız. O kişi bize ‘neden beni hapsettin’ diye sorduğunda, seni çok sevdiğim için dersek elbette burada niyete bakılmaz, fiile bakılır. Çünkü o kişiye zulmetmiş oluyoruz. Dolayısıyla insan ilişkilerinde yani kardeşlerimizle olan hukukumuzda İslâm’ın gösterdiği ahlak kurallarına uymak zorundayız. Niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun eğer ki fiiliyatımıza kötü bir şey yansıyorsa bunu düzeltmek zorundayız.

Şimdi Dava Adamının Notlarından bir sözle devam edelim.

• “İnsanın düşünce ve niyeti ne ise, o insan, ancak onlara göre bir insandır.”  

Bir Dava Adamının Notları 1

Genel bir niyet kontrolü yaptığımızda nasıl bir insan olduğumuzu anlamak pek de zor değil. 

Diğer insanları zahirde görünenlerle bir şekilde kandırabiliriz. Onlar sadece zahirde gördükleri kişiye göre muamele eder, saygı duyar, hürmet ederler. Ama biz aslında, hakîkatte nasıl biri olduğumuzu, kim olduğumuzu niyet kontrolü ile öğrenebiliriz. Evet bütün amellerimizde bir niyet kontrolü şart. Çünkü Allah katında niyetimize göre muamele görüyoruz ve göreceğiz.

Evet niyet ile ilgili Bakara Suresi’nde geçen şu âyeti dikkatli bir şekilde okuyalım. 

“Bilâkis, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse rabbinin katında onun mükâfatı vardır. Öylelerine korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.”

Bakara Sûresi | 112

Kişinin niyeti bir meselede gerçekten halis ise neticesinde ne olursa olsun, niyetinin karşılığını alır. Misal çok güzel bir niyetle bir işe başladın ama başarısız oldun, yapamadın, belki de hatalar yaptın, yine de Allah  güzel niyetine binaen seni sorumlu tutmuyor. Tabii ki kul hakkına girmemek ve İslâm’ın emirlerinin dışına çıkmamak kaydıyla. 

Bu müjde bizi korkudan kurtarıyor. Kişinin niyeti güzelse üzülecek kahrolacak bir durumu yoktur. Başarısız olabilirsin, bilmeden bir kasıt olmadan hata yapmış olabilirsin. İnsanız, illaki elimize, yüzümüze bulaştırdığımız işler olabilir. Allah’ın rızası dairesinde olmaya çalışıyoruz insanlara Allah’ı anlatmak istiyoruz ama bazen hatalar yapıyoruz, düşüyoruz. İşte niyetimiz iyi olduğu sürece Rabbimiz bizi bu dairede dâimî kılıyor. Beş vakit namazda huzuruna kabul ediyorsa Elhamdülillah bizi muhafaza ediyor demektir.

Yukarıda okuduğumuz gibi niyetimiz her daim külli olmalıdır. Şükründen aciz olduğumuz her konuda niyetimizi külli tutmalıyız. 

Bu meseleye bir örnek verecek olursak, şunu düşünelim. Yakın zamanda Ramazan-ı Şeriften çıktık. Ramazan’a girerken çok güzel niyetlerimiz, hedeflerimiz vardı. Belki bir çoğunu tam anlamıyla hayata geçiremedik ama eğer başlarken “gerçekten yapacağım” diyerek ciddi bir şekilde niyet ettiysek, uygulamaya çalıştıysak onun ecrini alabiliriz. Eğer tam aksi olursa daha başlamadan “Zaten eski Ramazanlar yok ben o büyük zâtlar  gibi ibadet edemem”  diye daha baştan ümitsiz hedefsiz olursak hiçbir şey yapamayız. Bu her işte böyledir. İnanmak, ciddi ve güzel bir niyet ve ardından gayret bizi başarıya götürür.

Namaza dururken “Allah’ım ben mükemmel, dosdoğru olan bir namaz kılmaya çalışacağım” diye  niyet etmeliyiz. Evet belki Şeytan aklımıza bir şeyler getirebilir, elbette kusursuz bir namaz kılamayabiliriz ama niyetimiz en güzelini kılmak ve bunun için de bir çaba varsa Allahu Teâla muhakkak mükafatını verecektir. 

İşte bu hâsiyete binaendir ki az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki az bir ömürde, cennet bütün lezaiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan, daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır. 

Mesnevi-i Nuriye

Burada Allah’ın rahmetini de görüyoruz az bir ömürde bize sonsuz cenneti kazanma fırsatı veriyor. Az amelimize çok sevaplar veriyor. Tabii ki bunun için niyet kontrolü yapmamız gerekir. 

Bir Hâdis-i Şerifte “İmanınızı tazeleyiniz” deniyor, aynı bunun gibi niyet tazelemesi de yapmalıyız. 

Peki niyetimizi nasıl tazeleyeceğiz ? 

Tabii ki Allah’ın rızası dairesinde yaşayıp, sürekli O’nun (c.c.) emirlerini hatırlayarak. Aslında niyet bizi ihlasa götürüyor. Üstad İhlas Risalesini en az 15 günde bir okumamızı tavsiye ediyor. Çünkü niyet sadece başlangıçta yapılan bir şey değildir. Süreç boyu devam etmesi gerekir. Halis bir niyetle başladığımız bir işte sıkılıp, sadece insanlar ne der korkusuyla devam ettiğimiz takdirde işin ihlası gider ve bu yüzden her daim okumalı, hatırlamalıyız. İhlas Risalesi bize niçin yaşadığımızı, kimin için ibadet ettiğimizi hatırlatır ve niyet konusunda sapmamıza engel olur. Evet sadece başlarken  değil süreç boyu niyetimizi kontrol etmeliyiz. 

Okuduğumuz bölümde Cenneti kazanmaktan bahsedildi. Bahsedilen Cennet sadece ahiretteki hakikî Cennet değildir. Niyeti sağlam olan insan Cenneti bu dünyada dahî yaşayabilir. Çünkü niyeti sağlam olanın vicdanı rahat olur. 

Bir vecize ile devam edelim.

Evet, velayetin kerameti olduğu gibi niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bâhusus lillah için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inayata mazhar olur. 

Mektubat

Çok büyük bir müjde değil mi? Niyetin kerameti olduğunu söylüyor. Keramet denilince sadece uçmak gibi olağanüstü şeyleri düşünmeyelim. Misal bazen namazın kerametiyle günahlardan korunuruz, Kur’ân-ı Kerim’in kerameti ile muhafaza ediliriz. Niyetin kerameti ile kim bilir Allah Teâla bizi hiç farkında olmadığımız birçok musibetten muhafaza etmiştir. 

Tüm bunları öğrendikten sonra şu noktaya tekrar değinmek gerekiyor. “Benim niyetim halis, kalbim temiz, namaz kılmaya gerçekten niyet ediyorum ama kılamıyorum.” diyemeyiz. Böyle bir durum asla bahane olamaz. Burada niyetine göre muamele edilmez. Çünkü asıl namaz bizim niyetimizi güzelleştirir, doğru yöne sevk eder. Namaz olmazsa niyetimizin o saf halini koruyamayız. Aynı durum oruç için de geçerlidir. Eğer gerçekten niyet etseydik muhakkak o orucu (engel olacak bir hastalık yoksa) tutardık, o namazı kılardık. 

Niyeti tek başına değil, ahlak ve ameller ile birlikte değerlendirmemiz ve perde arkasında daima niyet muhasebesi yapmamız gerekiyor. Niyetimiz iyi diyerek farzları terk etme durumu söz konusu olamaz. Ve yaptığımız o amelleri kim için, niçin yapıyoruz? Bunu sorgulamalıyız.

Rabbim bizleri bütün amellerimizde niyetimizi sağlam tutanlardan, ihlaslı olan kullarından eylesin. 

Amin.

El Bâki Hüvel Bâki 

Kayyum Esması

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Bismillahirrahmanirrahim

Bugün hayatımızdaki önemli bir ibadete değineceğiz inşâallah. Biz bu ibadeti bazen unutabiliyoruz, bazen erteliyoruz. Bugünkü derste dikkatleri bu ibadete çekmeye çalışacağız. 

Peki bu ibadet nedir?

Kur’an-ı Kerim’de sıkça tekrar edilen bilmanâ:

   ● “Akletmez misiniz !” 

   ● “Düşünmez misiniz !” 

âyetlerine binaen Cenab-ı Hakk’ın bizden düşünmemizi, tefekkür etmemizi istediğini anlıyoruz. Bu oldukça önemli bir ibadettir. Cenab-ı Allah bunu istiyorsa, bu zaten bir ibadettir. Bizler de bu ibadeti yapmaya çalışmalıyız. Özellikle şu an bulunduğumuz bahar mevsiminde gaflet bizi oyalamaya çalışırken tefekküre daha sıkı tutunmalıyız. 

Risale-i Nur’dan 30 Lem’a da geçen ismi Kayyum’ u anlamaya çalışarak, tefekkür ederek bu ibadeti hem anlamaya hem de ifâ etmeye çalışacağız. 

OTUZUNCU LEM’A’NIN ALTINCI NÜKTESİ  

İsm-i Kayyum’a bakar.  

İhtar: İsm-i a’zama ait nükteler, a’zamî bir surette geniş, hem gayet derin olduğundan hususan ism-i Kayyum’a ait meseleler ve bilhassa Birinci Şuâ’ı maddiyyunlara baktığı için, daha ziyade derin gittiğinden elbette her adam her meseleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her meseleden bir derece hisse alabilir. “Bir şey bütün elde edilmezse bütün bütün elden kaçırılmaz. “

(Lem’alar)

İsm-i a’zam: Cenab-ı Hakk’ın binbir isminden en büyük ve manaca diğer isimleri kuşatmış olanlarıdır.

Bu kısımda Üstad derin bir meseleden bahsedeceğini ve tamamını anlamasak da hissesiz kalmayacağımızı söylüyor. 

Bir ders anlattığımızda, okuma yaptığımızda bizi dinleyenler anlamayabilirler hattâ biz bile bazen anlamıyoruz. Ama akıl anlamasa da kalben, ruhen manevi olarak bir lezzet alıyoruz. Özellikle 1. Şuâ  maddiyyunlara bir ders olduğundan ve derin akıl temelli gittiğinden bizler konuya hakimiyette yüzeysel kalabiliriz. O sebeple aklımız tam manasıyla anlamasa bile istifade edebilir ve lezzet alabiliriz. Bu Risale-i Nur’un kurallarındandır, anlamasan bile zerrelerin istifade eder. 

“Bir şey bütün elde edilmezse bütün bütün elden kaçırılmaz. ” kaidesiyle, “Bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum.” diye vazgeçmek kâr-ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa o kadar kârdır. 

(Lem’alar)

“Risale okuyorum ama açılmıyor. Bir türlü anlamıyorum.” diyerek tamamen bırakmamak gerekiyor. Bunun akıl kârı olmadığını anladık. 

İsm-i a’zama ait meselelerin ihata edilmeyecek derecede genişleri olduğu gibi akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan ism-i Hay ve Kayyum’a ve bilhassa hayatın iman erkânına karşı remizlerine ve bilhassa kaza ve kader rüknüne hayatın işaretine ve ism-i Kayyum’un Birinci Şuâ’ına herkesin fikri yetişmez fakat hissesiz de kalmaz; belki herhalde imanını kuvvetlendirir. 

(Lem’alar)

Peki madem tam istifade edemiyoruz. O zaman neden okuyalım? Şu cümleye dikkat edelim.

…belki herhalde imanını kuvvetlendirir.

Lem’alar

Burada kullanılan BELKİ: ‘Şüphesiz, kesinlikle’ manalarına geliyor.

Saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azîmdir. İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması, bir hazinedir. İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî diyor ki: “Bir küçük mesele-i imaniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvak ve kerametlere müreccahtır.” 

Lem’alar

Evet bu konu aklımıza tam oturmayabilir. Ama illaki bize bir tohum atılır ve bu dahî  bizim için çok kıymetlidir. O zaman hep beraber 1. Şua yı anlamaya çalışalım. 

BİRİNCİ ŞUÂ: Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal’i Kayyum’dur. Yani bizatihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur.

Lem’alar

Öncelikle Kayyum’u anlamaya çalışalım.

Allah bizlerin dik durmasını, yürüyebilmesini, yaşamasını yerdeki çekim kanununa bağlıyor. Bedenimizin canlı olmasını ruh kanununa bağlıyor. Ay’ın düşmemesini Dünya ile arasındaki çekim kanununa bağlıyor. Dünya’nın da aynı şekilde dönmesini Güneş ile arasındaki bizim görmediğimiz itme çekme kuvvetlerine bağlıyor. 

İşte tüm bunların hepsi Kayyum isminin tecellisidir. Hayatımızın her alanında Kayyum esmasını görüyoruz. Bu yüzden bütün isimleri kapsayan ism-i a’zam esmalarından biri de ism-i Kayyum’dur.

Bütün bu sebepler zincirini bizzat yaratan ve eşyayı da onlarla ayakta tutan kimdir?

– Cenab-ı Allah 

Eşya dediğimiz şey, şey kökünden gelir ve kâinattaki her şey kastedilir.

Elbette bunların devam ve bekası içinde başkasına muhtaç olmayacaktır. Çünkü Cenab-ı Allah’ın kurduğu bir düzen var. Yarattığı bir nizam, kurallar, kanunlar var. Bunları yaratmıştır ve bunların devam etmesi için başkasına ihtiyacı yoktur. O’nun (c.c.) varlığı zâtındadır. Başkalarının varlığı ise Cenab-ı Allah’ın var etmesiyledir. 

Cenab-ı Allah emir âlemi denilen kanunlar manzumesiyle eşyayı, kuluna sevk ve idare eder. Varlıkları ayakta tutar, devamlarını temin eder. 

Üstad Hazretleri ruh için Risale-i Nur’da: âlem-i emirden gelmiş bir kanu-u emrî tabirini kullanıyor. 

Bu nedenlerden dolayı ruhun diğer kanunlardan farklı olarak hayat ve şuur sahibi olduğunu da biliyoruz ve anlıyoruz. Demek ki bizim ruhumuz İlahî bir kanun ve bedenimizdeki bütün organlar onunla ayakta durur. Bunların hepsi Kayyum esmasına bakar. Bedenimizdeki organlar Kayyum esması ile ayakta duruyor. Ruhumuz da Kayyum esması ile ayakta durduğu için onun da gitmesiyle kıyam yani ayakta durma meselesi son buluyor. İnsan bedeni cansız olarak yere yıkılıyor. 

Bir örnek ile daha iyi anlamaya çalışırsak, bir ağacın yaprakları, o ağaçta faaliyet gösteren bir kanunla gelişip büyürler. Onunla yeşerir dallar, onunla büyür meyveler, onunla çiçekler açar. Burada dikkatimizden kaçmaması gereken nokta şudur: O kanunun da iş yapabilmesi için mesela bir çiçeğin açabilmesi için o dallara suyun gitmesi lazım. Yer çekiminin tersine bir su akışı lazım ve bu da bir kanun gerektirir. Nasıl ki  baharda yaprakların açması için Dünya’nın bir yönünün Güneşe dönmesi ve ısının artması gerekir. Bunların hepsi birer kanundur. Tüm bu kanunları yapan kimdir?

Elbette Cenab-ı Allah’tır ve Kayyum esması ile hepsini yapar.

Kayyum esmasını biraz anladığımıza göre Risale-i Nur’dan devam edelim.

Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal’i Kayyum’dur. 

Yani bizatihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyumiyet kesilse kâinat mahvolur. 

Lem’alar

Şu cümleye dikkat edelim. 

Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyumiyet kesilse kâinat mahvolur. 

Lem’alar

Cenab-ı Allah’ın kayyumiyeti kesildiği zaman yani Allah ile bağlantısı kesildiği zaman kainat mahvolur diyor. Dağılır parçalanır demiyor. Çünkü dağılıp parçalanma mevzusunda muhakkak ortada bir şeyler kalır. Bir bardağın kırdığınız zaman etrafta onun parçalarını görürüz. Burada ise mahvolur tabiri kullanarak yok olacağını söylüyor. 

Hem o Zat-ı Zülcelal’in kayyumiyetiyle beraber Kur’an-ı Azîmüşşan’da ferman ettiği gibi 

… لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ …

O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. …

Şûrâ Sûresi, 42:11.

dür. Yani ne zatında, ne sıfâtında, ne ef’alinde naziri yoktur, misli olmaz, şebihi yoktur, şeriki olmaz.

Lem’alar

Evet benzeri, eşi, ortağı yoktur. 

Evet, bütün kâinatı bütün şuunatıyla ve keyfiyatıyla kabza-i rububiyetinde tutup bir hane ve bir saray hükmünde kemal-i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zat-ı Akdes’e misil ve mesîl ve şerik ve şebih olmaz, muhaldir. 

Lem’alar

Bu kısımdan Cenab-ı Allah’ın, bir hane gibi veya bir saray hükmünde olan bu Kâinatta kurduğu düzende, tedbirde, idarede başkasının O’na (c.c.) ortak olamayacağını anlıyoruz. 

Simdi okuyacağımız yerler Cenab-ı Allah’ın kudret sıfatını anlatıyor ve Kayyum esması da ism-i azam olduğu için kudret sıfatını kapsıyor. 

Evet, bir zat ki ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele…

Lem’alar

Buradan 29. Söz de geçen Cenab-ı Allah’ın yaratmadaki muvazene sırrını anlayabiliriz. Yarattığı her şeyi; büyük-küçük hepsini terazide aynı dengede bulursun. Bir sineği, hücreyi veya kâinatı, gezegenleri yaratırken kullandığı kudret aynıdır. 

 ve en büyük şey en küçük şey gibi kudretine musahhar ola…

Lem’alar

Nasıl ki bizim hücrelerimiz içindeki kontrolü veya atomlardaki elektronlar, protonlar O’nun (c.c.) kudretiyle dönüyorsa, Güneş sistemindeki tüm gezegenler ve ondan daha büyük olan galaksiler de aynı şekilde O’nun (c.c.) kudretine musahhardır. Emriyle dönerler. 

 ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mani olmaya…

Lem’alar

Bu kısım da yine 29. Söz de mukabele sırrı olarak geçiyor. 

Cenab-ı Hakk’ın esması her şeye mukabele eder. Nasıl ki bir mumu etrafı aynalarla dolu bir odanın merkezine koysak bütün aynalarda noksansız olarak mumun yansımasını görürüz ve hepsi aynıdır. Cenab-ı Hakk’ın da esması yani kudreti, gücü, emri, iradesi, nizamı, intizamı tüm mahlukata karşı aynıdır. Ne fazla ne de eksik değildir. Her şeye aynı anda mukabele edebilir.

ve hadsiz efrad, bir fert gibi nazarında hazır ola…  

Lem’alar

Üstad buna da şeffafiyet sırrı diyor.

Peki bu nedir? 

Bir denizin üstündeki yansıma, bir zerrede olan yansıma, cam parçacığındaki yansıma, insandan, hayvana, zerrelere kadar hepsi O’nun (c.c.) nazarında aynıdır, farkı yoktur. 

 ve bütün sesleri birden işite…

Lem’alar

Bu da Semî’ esmasına bakar. Bizi  duymasına bakar. Bizler Duyma fiilini sadece kulak olarak düşünebiliriz ama Cenab-ı Allah için Semî’ sadece kulakla değildir, ses de değildir. En sessiz, en derinlerde, hiç dillendiremediğimiz, kendimizin bile duyamadığı şeyler Allah’ın nazarında duyulur ve işitilir. 

ve umumun hadsiz hâcatını birden yapabile…

Lem’alar

Burada ise intizam sırrı vardır. 

Tüm yarattıklarının neye ihtiyacı varsa onu eksiksiz olarak bir düzen içerisinde veriyor.  Güneş’in yanmak için ne kadar helyuma ihtiyacı varsa, bizim yaşamamız için ne kadar yemeye, ne kadar A, B, C, E.. vitaminleri gerekiyorsa, bir bebeğin her konuda ne kadar ihtiyacı varsa o karşılanıyor. Diğer bütün mahlukatın rızık, şifa, rahmet her neye ihtiyaçları varsa hepsini aynı anda yapabilendir. İşte buna intizam sırrı deniyor. 

ve kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle hiçbir şey, hiçbir  hal, daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya…

Lem’alar

Her şey O’nun (c.c.) kontrolü altında, O’nun (c.c.) itaatinde “Kün” emrini bekleyerek O’na (c.c.) itaat eder. Hiçbir şey O’nun (c.c.) sınırlarından, çizgilerinden dışarı çıkamıyor. 

ve hiçbir mekânda olmadığı halde, her bir yerde ve her bir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola…

Lem’alar

Cenab-ı Allah her an bizi görür, işitir. İhtiyaçlarımızı söylemesek hatta farkına bile varamasak dahî rızkımızı gönderir. Bunların hepsi Kayyum esmasına bakar. 

ve her şey ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, 

Lem’alar

Üstad: Bizler ondan uzağız ama O bize çok yakın diyor. Çünkü bizim aklımız kalbimiz O’nu (c.c.) anlayamayacak, idrak edemeyecek kadar ondan uzak. Evet Rabbimizi esma ve sıfatları ile tam anlamıyla bilmiyoruz. Sadece Kayyum esmasını anlamaya çalışırken bile  zorlanıyoruz. 

Bambaşka bir gezegende hiç bilmediğimiz bir varlığın ihtiyacını gideren, yaşayabileceği düzeni sağlayan Cenab-ı Allah nasıl oluyorda burada benim ihtiyaçlarımı da karşılıyor. Öyle bir düzen düşünün ki Hz. Adem Aleyhisselâm’ın yaşaması için kurulan ekosistem, aynı şekilde 8 milyar insanın yaşaması için de devam ediyor. Bizler ne kadar bozsak da Cenab-ı Allah her daim dengeliyor. Bugün oksijen maskesi olmadan dışarı çıkılabiliyorsa, oksijen seviyesini korumasından dolayıdır. 

Bunu bizim için kim yapıyor? Tabii ki Cenab-ı Allah, Kayyum ismi ile bu sistemi devam ettiriyor. 

İşte tüm bunlarla Cenab-ı Allah bize çok yakın ama biz tefekkür etmekte, marifetullah konusunda, Cenab-ı Allah’ı tanıma noktasında ondan uzağız. 

o ise her şeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zat-ı Hayy-ı Kayyum-u Zülcelal’in elbette hiçbir cihetle misli, naziri, şeriki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir. Yalnız mesel ve temsil suretinde şuunat-ı kudsiyesine bakılabilir. Risale-i Nur’daki bütün temsilat ve teşbihat, bu mesel ve temsil nevindendirler. 

İşte böyle misilsiz ve Vâcibü’l-vücud ve maddeden mücerred ve mekândan münezzeh ve tecezzisi ve inkısamı her cihetle muhal ve tagayyür ve tebeddülü mümteni ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zat-ı Akdes’in kâinat safahatında ve tabakat-ı mevcudatında tecelli eden bir kısım cilvelerini ayn-ı Zat-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım mahlukatına uluhiyetin ahkâmını veren ehl-i dalalet insanların bir kısmı, o Zat-ı Zülcelal’in bazı eserlerini tabiata isnad etmişler. 

Lem’alar

Üstad burada ne demek istiyor, bakalım.

Öyle bir düzen, bir kâinat yaratıyor ki eşi benzeri yok. Evet sebepler dairesinde olan düzeni tabiiyyunlar gibi tabiata tesadüfe vermeden Cenab-ı Allah’ın kurduğu sistemi görmemiz, farkında olmamız gerekiyor. Tabiata verenler bir ilahı kabul etmek yerine birçok ilahı kabul etmek zorunda kalıyorlar. Her şeye ilahlık veriyorlar. 

Halbuki Risale-i Nur’un müteaddid yerlerinde kat’î bürhanlarla ispat edilmiş ki: 

   Tabiat bir sanat-ı İlahiyedir, sâni’ olmaz. Bir kitabet-i Rabbaniyedir, kâtip olmaz. 

Lem’alar

Yani Cenab-ı Allah’ı tanıtmak için yaratılmış olanı sen yaratıcı konumuna koyamazsın. Ne diyordu Cenab-ı Allah bilmanâ: Gör, bil, anla, tanı, tefekkür et ve bana ibadet et.

Zâriyât Suresi 56. Ayette geçtiği gibi 

“Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” diyor. 

Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir defterdir, defterdar olmaz. Bir kanundur, kudret olmaz. 

Lem’alar

Bir şeyler anlamamız için yazılan bir defter onu yazan kişi olamaz. Yerçekimi, itme, çekme, basınç kanunları misal, yukarıya çıktıkça, uzayda yerçekimi olmaması; işte bu kanunlar kudret olamazlar. 

Bir mistardır, masdar olmaz. Bir kabildir, münfail olur; fâil olmaz. Bir nizamdır, nâzım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri’ olamaz.

Lem’alar

Tabiat fiildir, fail değildir! Hiçbiri Cenab-ı Hakk’ın yerine koyacağımız bir yaratıcı olamaz. 

Farz-ı muhal olarak en küçük bir zîhayat mahluk tabiata havale edilse “Bunu yap.” denilse; Risale-i Nur’un çok yerlerinde kat’î bürhanlarla ispat edildiği gibi, o küçük zîhayatın azaları ve cihazatları adedince kalıplar, belki makineler bulundurmak gerektir; tâ ki tabiat o işi görebilsin. 

Lem’alar

Küçük bir şey dediğine göre bir sineği düşünelim. Sineğin çıkması için bir kalıba ihtiyacı var. Ama her baharda milyonlarca sinek çıktığına göre her birine ayrı bir kalıp gerekir. Bu kalıplar doğru şekilde bir araya gelmelidir. Peki bu kadar kalıp varsa biz neden göremiyoruz? Üstelik birbirinden farklı çeşit çeşit sinek var hepsi için ayrı kalıplar lazım. Bitkileri düşünelim, bir biber tohumunun topraktan biber olarak çıkması için o toprağın altından o biberi yapacak bir fabrika olması lazım. Büyük bir saksıya patlıcan, domates ve biber ekmek istersek her birinin dalı dahi farklı olduğu için üç ayrı fabrika gerekir. Çünkü hepsinin kalıbı çok farklı. Şu an bunlar çok mantıksız geliyor ama onların mantığıyla düşünürsek hepsi için ayrı bir fabrika gerekiyor. 

Peki biz ne diyoruz?

Zat-ı Zülcelal-i Kayyum o toprağın içerisindeki kanunlarla onları büyütecek, yeşertecek, içine Güneş ve su gidecek domates, patlıcan veya biber her ne olacaksa ona dönüştürecek, rengini ve tadını verecek kanunları vardır. 

   Hem maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalalet, zerrattaki tahavvülat-ı muntazama içinde hallakıyet-i İlahiyenin ve kudret-i Rabbaniyenin bir cilve-i a’zamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden …

Lem’alar

Yukarıda bahsettiğimiz gibi atomların hareketini düşünelim ya da atomun temel parçacıkları olan elektron, proton ve nötronları… Zıtlıklar bir araya konulmuş. İtme-çekme kuvveti var vs. Bir hücrenin içinde kocaman bir şehir gibi muazzam bir sistem var. Bunu tam anlamıyla çözmediklerinden maddeye çok fazla ilahlık vermişlerdir. 

… ve o kudret-i Samedaniyenin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlahiyeyi isnad etmeye başlamışlar. 

Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki mekândan münezzeh olmakla beraber her bir yerde her bir şeyin icadında her şeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur  bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri; camid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinde çalkalanan zerrata ve harekâtına vermek, ne kadar cahilane ve hurafetkârane bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. 

Lem’alar

Atoma öyle bir özellik veriliyor ki; atomların sanki  bir araya gelip, Ayşe’nin göz rengi şöyle olsun, Mehmed’in burnu böyle olsun, elleri şu büyüklükte şu şekilde olsun diye kararlar veriyor. Hâlbuki bu atomların aklı, iradesi ve kudreti yok. Ama Allah’a verilmediğinde her bir atoma bu özelliklerin hepsini vermek durumunda kalıyorlar. 

Üstad Hazretleri bu durumu hadsiz cehalet olarak tanımlıyor. 

Bu bölümün devamını okuduğumuz zaman esir maddesine geçiliyor. Esir maddesi hala tam olarak bilinmiyor. Atomdan daha küçük, daha ince, daha anlaşılması zor bir madde olduğunu söyleyebiliriz. 

Tüm bunları tam çözemedikleri halde atoma kadar inip, tüm yükü atoma ve esir maddesine veriyorlar. 

Evet, bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler, yani bir tek ilahı kabul etmedikleri için nihayetsiz ilahları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yani bir tek Zat-ı Akdes’in hâssası ve lâzım-ı zatîsi olan ezeliyeti ve hâlıkıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından o hadsiz, nihayetsiz camid zerrelerin ezeliyetlerini, belki uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar. İşte sen gel, echeliyetin nihayetsiz derecesine bak!

Lem’alar

Evet biraz da olsa bu konuyu anlamayı, tefekkür ibadetini yapmaya, farkındalığımızı artırmaya çalıştık. Rabbim cümlemize tefekkürü her daim hakkıyla yapabilmeyi nasip etsin.

El Bâki Hüvel Bâki 

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا  مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Bin Aydan Hayırlı Kadir Gecesi

Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..

Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!

Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.

Müjdeler olsun ki çok müjdelerle gelen Ramazan-ı Şerif ayının yine çok müjdeli gecelerini yaşıyoruz.

Rabbimiz inşallah bu gece Ramazan’ın hürmetini koruyan ve bu geceyi hürmetle karşılayan kullarını baş tacı yapacak ve bir hadis-i şerifte “Kim Kadir gecesini, faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah`tan bekleyerek ibadet ve taatla geçirirse geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, Kadir, 1) buyurulan sırra mazhar olmak niyetiyle Leyle-i Kadir müjdesini anlamaya çalışalım inşaallah.

Bu gece Kur’an-ı Kerim’in indiğini biliyoruz. 

Ahir zamandayız her tarafta günahlar var ve adeta insanın günah-sevap dengesinde, dengelerin altüst olduğu ve günahların ağır basıp da tam kaybetmekte olduğumuz bir anda Cenab-ı Hak bizlere Rahmetiyle sanki can kurtaran simidini yetiştiriyor. Bizi o halden kurtarmak için Rahmeti ile bize bir gecede bin aylık ibadet sevabı ihsan ediyor. Affedilme müjdesiyle bizi kurtarmak istiyor. Bu geceye çok ihtiyacımız var.

Bu gece Rabbimizin sınırları kaldırması sebebiyle Rabbimize en yakın olan, O’na (c.c) en sevgili olan kullardan biri olabiliriz. Bu gece herkes Allah’ın sevgili bir kulu olma imkanına sahiptir. 

Cenab-ı Hakk’ın saltanatını ilan ettiği Kur’an-ı Azimüşşan’ını şu kainatın tahtına oturttuğu, Kur’an-ı azimüşşan’ı arş a indirdiği bu gece Allah katında o kadar kıymetli ki, bütün kanunları ve kuralları Cenab-ı Hak bu gece alt-üst ediyor. Zaten Kadir (kadr) kelimesi “hüküm, şeref, güç, yücelik” manalarına geliyor. Bu gece Rabbimiz sınırları kaldırıyor bu yüzden en âmi kullar olan bizler bile Cenab-ı Hakk’ın iltifatına ve affına mazhar olabiliriz. Adeta padişah için özel olan bir günde kendisi sevindiği için herkesi sevindirmek isteyeceğinden, mahkumları azat eder, ‘siz de sevinin’ der. Padişahın bütün halkını memnun etmek, onlara ikram etmek isteyeceği gibi Rabbimiz de bizlere ikram etmek, bizleri affetmek ister.

Kadir gecesi Allah’ın itibar ettiği bir gecedir. Bu geceye kıymet vermemek, Cenab-ı Hakk’ın bizzat kıymet verdiği bir geceyi hâşa önemsiz görmek gibi oluyor. Hem bu geceye Allah’ın (c.c.) değil bizim ihtiyacımız var. Affedilmek için çok büyük bir fırsat ve bu fırsatı bilerek kaçırmak, bu fitne asrında sanki affedilmeye ve bin aylık ibadet sevabına ihtiyacımız yokmuş gibi mağrurane bir hareket olur. Bu geceye kayıtsız kalmamalıyız.

Nitekim bu konuyla ilgili bir Hâdis-i Şerifte:

“Cebrail (as): ‘Ramazana eriştiği halde bir insan, buna Ramazanın feyzinden, bereketinden istifade edememiş, Ramazan gelmiş geçmiş de hâlâ Allah’ın mağfiret ettiği bir kul olamamışsa, Allah’ın affını, mağfiretini kazanamamışsa; yazıklar olsun o kula!.. Burnu yerde sürtsün!’ diye  dua etti. Ben de ona amin dedim.” 

(bk. Buharî, el-edebu’l-müfred- 1419/1998, Riyad- 1/338; Taberanî-evsat- h. no: 8994; Bezzar, h. no: 1405; Mecmau’z-zevaid, 10/164)

Bu gece kendimizi affettirmek için en büyük fırsat. Efendimiz Aleyhisselam :

“Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on günü içinde arayınız!” (Buhârî, Leyletü’l-kadr 3; Müslim, Sıyâm 219. Ayrıca bk. Tirmizî, Savm 72)

buyuruyor bazı alimlerin rivayetleriyle 27.Gece olma ihtimali yüksek. Fakat velev ki bu gece olmasa bile Risale-i Nur’da geçen çok güzel bir kısım var;

Yarın gece Leyle-i Kadir olmak ihtimali çok kuvvetli olmasından bir kısım müçtehidler o geceye Leyle-i Kadri tahsis etmişler. Hakiki olmasa da madem ümmet o geceye o nazarla bakıyor, inşâallah hakiki hükmünde kabule mazhar olur. 

Şualar

Üstadın dediği gibi ümmetin bu geceye teveccüh etmesinden ibadetlerimiz inşallah Leyle- Kadir gibi kabule karîn olur. Rabbimiz kullarının zannını, ümidini inşallah geri çevirmez ve bu gece de bir Leyle-i Kadir hükmünde olur. 

Biz dünyaya kazanmaya geldik. Kaybetme ihtimalini düşünme şansımız bile yok. Ya bu deveyi güdeceğiz ya bu deveyi güdeceğiz. Öyleyse ya kazanacağız ya kazanacağız. Sadece bir gece kaçırdığımız bütün fırsatları tekrar kurtaracak. Kur’an’ın ifadesiyle 1000 aydan hayırlı bir gece. Öyleyse bu gece kendimizi affettirmek için ısrarla ve şiddetle tövbeye yapışacağız.

Bu gecenin kıymetini kendi akıbetinin endişesine düşenler bilir. Rabbimizin bizlere sonsuz rahmetini sunduğu bugünde O’nun (c.c.) rahmetinden elimizden geldiğince istifade edelim.

Resulullah (sav) buyurdular ki: 

“Allah Teala Hazretleri diyor ki: Ben, kulumun  benim hakkımda yaptığı zanna göreyim. O, beni zikretti mi onunla beraberim. Eğer o beni nefsinde zikrederse ben de onu onunkinden daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım, o bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.” 

[Buhari, Tevhid 50; Müslim, Zikr 2, (2675); Tirmizi, Da’avat 142, (3598)]

Rabbimizin bize koşarak gelmesini, bizi rahmet havuzunda yıkamasını kim istemez? Kim inad ederse hadsiz hasarete düşer. Bizlerin meftun olduğu haram ve günah lezzetlerinden sıyrılmak için bu gece büyük bir kâr. Eninde sonunda bu dünyadan çıkacağız, elimizde sermayemiz yok ve müptelası olduğumuz zevkler ise;

Ey nefsim, meftun olduğun o zevkleri hiçe indirirler.

Emirdağ Lahikası

Kadir gecesinin bizlere armağan edilmesinin temelde diğer ümmetlerin ömürlerinin Efendimiz aleyhisselam’ın ümmetine kıyasen daha uzun olduğu ve daha önceki ümmetlerden bin sene cihad eden insanları düşününce bizim ömrümüzün kısalığı, az ibadet edişimiz üzerine Rabbimiz bizlere Kadir gecesini ihsan ediyor. 

bk: (el-Muvaṭṭaʾ, “İʿtikâf”, 15)

Kur’ân-ı Kerim’de bu gecenin faziletini anlatan bir sure var ve bu surenin adı hepimizin bildiği Kadir Suresi. Bu surede yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ فٖى لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ ﴿١﴾ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِۜ ﴿٢﴾ لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ ﴿٣﴾ تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙۛ ﴿٤﴾ سَلَامٌ۠ۛ هِىَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ

Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Bilir misin nedir Kadir gecesi? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. O gece melekler ve ruh, Rablerinin izniyle her bir iş için iner dururlar. O gece tan yeri ağarıncaya kadar esenlik doludur. (Kadir Sûresi)

Diğer bir rivayette:

Bir kere Rasûlüllah (s.a.s) Ashab-ı Kirâma İsrailoğullarından birinin, silahını kuşanarak Allah yolunda bin sene cihad ettiğini bildirmişti. Ashabın buna hayret etmeleri üzerine Cenabı Hak bu Kadir sûresini indirmiştir (Tecrîd-Sarîh Tercemesi, VI, 313). 

söylenmiştir.

Bu geceye Kadir gecesi denilmesi şeref ve kıymetinden dolayıdır. Çünkü:

1) Kur’ân-ı Kerim bu gecede inmeye başlamıştır.

2) Bu gecede yapılan ibadet, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin ayda yapılan ibadetten daha faziletlidir.

3) Gelecek bir seneye kadar cereyan edecek olan her türlü hadiseler Allah Teâlâ’nın ezelî kaza ve takdiri ile ilgili meleklere bu gece bildirilir (Tecrîdi Sarih Tercemesi, VI, 312).

4) Bu gecede yeryüzüne Cebrail ve çok sayıda melek iner.

5) Bu gece tan yerinin ağarmasına kadar esenliktir, her türlü kötülükten uzaktır. Yeryüzüne inen melekler uğradıkları her mü’mine selam verirler.

Bu geceki fırsatı daha iyi anlamak için Risale-i Nur’dan şu kısmı okuyalım:

Ramazan-ı şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile her bir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i cennet getirir. Ramazan-ı şerifte her bir harfin, on değil bin ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin her bir harfi binler ve ramazan-ı şerifin cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır. 

   Evet, her bir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nurani şecere-i tûba hükmüne geçiyor ki milyonlarla o bâki meyveleri, ramazan-ı şerifte mü’minlere kazandırır. İşte gel; bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette olduğunu anla! 

Mektubat

Bu sayıların çokluğu Rabbimizin bizden ne derece razı olduğunun göstergesidir. Rabbimizin itibar ettiği, kıymet verdiği ve bizi kurtarmak için her türlü imkanı seferber ettiği bir geceye itibar etmemek gibi bir densizliği yapamayız. Bu gecenin kıymetini, kadrini bilmek bizi Allah katında şerefli, kıymetli yapar. 

Allah’ın bize verdiği en kıymetli hediyelerden biri affedilme müjdesidir.

Madem Rabbimiz bizi affı ile müjdeliyor o halde neden Kadir Gecesi net değil, neden hangi gün olduğunu kesin olarak bilmiyoruz? diye düşünebiliriz.

Rabbimiz bir takım hikmetlere dayanarak Kadir gecesini ve onun dışında da bazı şeyleri de gizli tutmuştur. Bunlar:

-Cuma günü içerisinde duanın kabul olacağı saat; 

-beş vakit içerisinde Salât-ı vusta; 

-ilâhî isimler içerisinde İsm-i Azam; 

-bütün taatlar ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî; 

-zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölümdür. 

Bunların gizli tutulmasından maksat mü’minlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah’a ibadet ve taat içerisinde olmalarını sağlamaktır. Biz Mü’minler bu geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadet ve taatle değerlendirmeliyiz. Üstad hazretleri:

İnsanlarda veli, cumada dakika-i icabe, ramazanda Leyle-i Kadir, esma-i hüsnada ism-i a’zam, ömürde ecel meçhul kaldıkça; sair efrad dahi kıymettar kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihayeti muayyen bin sene ömre müreccahtır. 

Mektubat

diyor.

  • Evet bu gecenin kıymeti çok büyük ama zamanımız kısıtlı ve aciziz bütün ibadetleri bir anda yapamayacağız o halde nasıl ihya edeceğiz? Nasıl istifade edeceğiz?

Tabii ki az vakitte çok kazandıran ameller ile yani bir nevi yükte hafif, pahada değerli eşyalar misali şeytan ve nefsin elinden sevapları kaçırmalıyız.

Bir gecede kaçırdığımız tüm zamanları kurtarma, telafi etme imkanı var.  

Bu gece uyanık geçirilmeye, fedakarlık gösterilmeye değmez mi? Neden bu gece affedilenlerden olmayalım?

Dünyalık bir hedef için günlerce uyanık kalan insanlar var. Üstelik dünyalık hedeflerin kesin bir sonucu, kazanma ihtimali olmadığı halde uyanık kalanlar takdir edilir. Bizler için müjdelerle dolu kesin bir fırsat var. Hem affedilmek hem Allah’ın rızasını kazanmak hem de 80 senelik ibadet sevabını kazanmak için uyanık olmaya gayret etmeliyiz.

“Kim Kadir gecesini, faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah`tan bekleyerek ibadet ve taatla geçirirse geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, Kadir, 1). 

Sırrıyla bizler de inşallah geçirdiğimiz her geceyi Kadir gecesi bilip Allah’a ibadet ve taatla ve tövbe ile geçirip O’na iltica etmeliyiz. Bu gece affedileceğimize ciddi bir şekilde inanarak ve ısrarla af dilemeliyiz.

Kadir gecesini, namaz kılarak, Kur’ân-ı Kerim okuyarak, tevbe, istiğfâr ederek, Kur’an’ı daha iyi anlamak için tefsir okuyarak (Risale-i Nur) ve dua ederek, nefis muhasebesi yaparak değerlendirebiliriz.

Üzerinde namaz borcu olan kardeşlerimizin nafile namazı kılmadan önce hiç değilse beş vakit kaza namazı kılmaları daha faziletlidir. Kaza namazımız yoksa nafile kılabiliriz.

Süfyan-ı Sevrî: “Kadir gecesi dua ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir. Kur’ân okuyup sonra dua etmek daha güzeldir.” (Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 313) demiştir.

Hz. Aişe validemiz demiştir ki; Rasûlüllah (s.a.s)’e:

“- Ey Allah’ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?” diye sordum. Rasûlüllah (s.a.s):

“- Allahümme inneke afüvvün tühıbbü’l-afve fa’fu annî: Allah’ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet.” diye dua et, buyurdu (Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VI, 314).

Duada bahsedilen ‘Afüv’ ismi günahları yok eden bir aftır. Rabbimiz sonsuz rahmetiyle günahlarımızı meleklere dahî unutturur. Hatta günahlarımızı ahirette bize bile unutturur. Kadir gecesinin sırrı ‘Afüv’ ismindedir.

Bu gece ümitsizlerin ümidi, çaresizlerin çaresidir bu yüzden affedildiğimize inanarak bu geceden sonra daha çok dikkat etmeye çalışmalıyız. Beyaz bir elbiseyi kirlerden korur gibi günahlardan uzak durmaya gayret etmeliyiz. İşte tüm zamanları kurtarma sırrı buradadır, affedildiğine inanan bir Müslüman daha dikkatli davranmaz mı? Tabii ki bilemeyiz ama tövbe gibi düşünelim, aynı günahlara dönmemek üzere kararlı olmalıyız. Çünkü affedilmiş olma ihtimalimiz var. Allah’ın rahmetine güvenmeliyiz ama şeytanın bizi Allah’ın rahmetiyle kandırmasına izin vermemeliyiz. Ümit ve korku dengesini koruyarak ilerleyelim. 

Bu gecenin öyle bir anı vardır ki o anda yapılan ibadet ve dualar mutlaka makbul olur. Bu önemli anı yakalamak için gecenin bütününü tevbe ve istiğfar ile geçirmek gerekir. Bu da kişinin imanını tazeler. Gecenin bütününü ibadetle geçiremeyeceksek bile en azından teravihten sonra bir miktar oturup dua etmeliyiz ama yine de önümüzdeki seneye kalıp kalmayacağımızı bilmiyoruz ve bu fırsat insanın eline her zaman geçmiyor bu yüzden geceyi elimizden geldiğince ihya etmeye çalışalım. 

Bu gecenin faziletinden insanlara bahsedelim. Bu gece konuşma gecesi değildir. Gözyaşları ile dua etme gecesidir. Bizlere de dua etmeyi unutmayın. Efendimiz Aleyhisselamın tabiri ile birbirimize günahsız dil ile dua edelim. 

 سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ 

 “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” 

Bakara suresi 32.ayet

 رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

 Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.

Âli imrân suresi 8.ayet

Gençlik bir kere yaşanır! Nasıl yaşayacaksın?

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

 بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..

Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!

Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.

Bu dersimizde ehemmiyetli bir kısım olan ‘Gençlik Rehberi’ni okuyup istifade etmeye çalışacağız.

Gençlik Rehberi’nde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:  

   Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde bir Cumhuriyet Bayramı’nda oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. 

Asâ-yı Mûsa

Üstad, Allah demenin yasak olduğu, Kur’an’ın Arapça okunmasının yasak olduğu bir dönemde, iman davasında koşturduğu için, Allah dediği için iftiralarla hapishanelere atılıyor, ama hepsinden de beraatle çıkıyor. Risale-i Nur hakkında ise bir çok alimlerin ve o zamanki diyanet işlerinin onayıyla; ‘imani hakikatleri anlatan, güzel örneklerle insanlara, gençlere, ihtiyarlara, kadınlara, tavsiyeler veren ilmi kaynaktır’ diye defalarca onaylanıyor.

Üstad Cumhuriyet Bayramı’nda karşısına bakıyor ve karşılaştığı manzarada lise mektebinin büyük kızlarının (artık çocuk değiller ve mesuliyetleri var) dans ettiklerini görüyor. Anladığımız kadarıyla tesettürleri yok ve kadın erkek aynı ortamdalar ve ilerleyen zamanlarda ne halde olacakları Üstada hakikat cihetinden ilham olunuyor ve okuduğumuz yerde onlara üzüldüğünden bahsediyor.

Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar,

Asâ-yı Mûsa

Bir otobüse bindiğimizde fark ederiz, nur yüzlü tesettürlü teyzeye mi yer veriliyor, yoksa açık giyinen, makyajla, botoksla kendini güzelleştirmeye çalışan bir teyzeye mi? Buradan bile belli oluyor, sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyor, yaşlanmışsın, hürmet, sevgi bekliyorsun ama o halin o insanlarda merhamet celbetmiyor.

Onların o acınacak hallerine ağladım.

Asâ-yı Mûsa

Hiç başkasının günahına ağladık mı? Üstad oradaki gençlerin günahlarına, onların gelecekteki hallerine ağlıyor. 

O zamanda, toplumun çoğunun Müslüman ve imanlı olduğu insanlarda bile o hal varsa, 50 sene sonra, daha fazla insanın dinden uzaklaştığı, ateist, deist, dine düşman olduğu çağda nasıl olacak? Şuanki asra baktığımızda anne tesettürlü, çocukta tesettür yok. Oradan bir taş atılmış, çığ gibi büyüyor. Üstada o hal gösterilmiş ki, mahkemelere de , başka şehirlere de sürülse, hapishanelerde defalarca zehirlense de, ‘benim Müslüman kardeşlerimin imanı, gençlerin imanı…’ diye yanıyor. Bizimde bu yangından nasiplenmemiz gerekiyor.

Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz. 

 Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır. Öyle de gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalalet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı. 

Asâ-yı Mûsa

Eski Yeşilçam ünlülerini düşünelim. O zamanlar genç, güzel, yakışıklı, başarılı, zengindiler ama şimdi yüzlerine bakılmıyor. Çoğunluğu bir köşeye atılmış, fakir halde vefat ediyor. 

Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken sefahet ve dalaleti terviç eden bir şahs-ı manevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:

Asâ-yı Mûsa

Şahs-ı maneviyi, bir düşünce tarzı olarak düşünebiliriz. Ve o şahs-ı manevi karşımızdaymış gibi cevap verebiliriz.

Biz, hayatın her bir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz, bize karışma.

Asâ-yı Mûsa

Çoğu insan bunu söylüyor. Sana ne, ben hayatımı lezzetle geçireceğim, ben diğer şeyleri düşünmek istemiyorum, gençliğimi yaşamak istiyorum, gençlik bir defa gelir diyor. Halbuki ölüm de bir defa geliyor. Sadece yaşlanınca vefat edilmiyor, 17 -18 yaşında kalp krizi geçirilebilir, trafik kazası olabilir yani sebepler birer perdedir. Ecelin ne zaman geleceği belli değil. Bu yüzden; yaşlanınca yaparım, namazı da üniversiteyi kazanınca, evlenince, yaşlanınca kılarım diyemeyiz. Ne zamana kadar erteleyeceğiz?

Ben de cevaben dedim:  

   Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalalet ve sefahete atılıyorsun, kat’iyen bil ki senin dalaletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve ma’dumdur ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır.

Asâ-yı Mûsa

Ahirete inanmayan biri için ölüm, akreplere, böceklere yem olmaktır. Ne kadar acı! Çünkü ahirete, yeniden dirilmeye inanmıyor. Bu düşünceye göre çok sevdiğin bir insanı bir daha asla göremeyeceksin. Böyle düşünce çekilebilir bir hayat değil. Mesela Filistin’deki kardeşlerimiz vefat ediyorlar. Biz onların ahirette haklarının alınacağını düşünüyoruz ki bir nebze ferahlıyoruz. Çünkü onların şehid olduğunu biliyoruz, ölüm acısını bile çekmeyeceğini, şu an hala kendilerini yaşar halde sandıklarını, o şehitlik makamında olduğunu bildiğimiz için rahatız. Evet onlar için üzülüyoruz ama aslında kendimiz adına üzülüyoruz, çünkü onlar için elimizden gelen şeyleri yapamadığımızı biliyoruz. 

Tam tersini yani; zalimin izzetinde ve mazlumun zilletinde göçüp gittiğini düşündüğümüzde, kaldıramayız.

İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalalet yoluyla senin başına ve varsa ve ölmemiş ise kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î lezzetini imha ettiği gibi; gelecek istikbal zamanı dahi itikadsızlığın cihetiyle yine ma’dum ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hazıra uğrayan bîçarelerin başları, ecel celladının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihane, cüz’î lezzetini zîr ü zeber eder.

Asâ-yı Mûsa

Böyle bir şeye inanırsan, kimseyi sevemezsin ki. Üçüncü Lem’a’da geçtiği gibi, birini seviyorsan onu sonsuz kabul ediyorsun. Çünkü sevdiğin şeyin yok olacağına, ayrılık acısına dayanamıyorsun. Evladımızı düşündüğümüzde onun ölümünü bile düşünmek istemiyoruz, katlanamıyoruz. Onun sonsuz yok olacağını düşünmek ne kadar ağır bir düşünce… 

Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez. 

Çünkü gaflet, hissi iptal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede iptal-i his etmiş ki bu elîm elemin acısını, ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. 

Ecnebilerin tağutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalalete gidenlere ve onları körü körüne taklit edip ittiba edenlere binler nefrin ve teessüfler! 

Lem’alar

Mesela bir salgın çıkıyor ve o zaman anlıyorlar ki ölüm var ve ölüm yakın. Ya da bir yakını vefat edince o zaman ‘ölüm var ne yapacağım ben !? ’ diyor. O zamana kadar sıkıntı yok, ölüm aklına bile gelmiyor, başkalarına gelir, beni alakadar etmez diyor. Gaflet onu perdeliyor. Hissetmiyor gibi görünüyorlar, kendilerini kandırıyorlar ama ölüm gerçeğiyle karşılaşınca uykuları kaçıyor. Çünkü hiç düşünmemişlerdi.

Eğer dalaleti ve sefaheti bırakıp iman-ı tahkikî ve istikamet dairesine girsen iman nuruyla göreceksin ki o geçmiş zaman-ı mazi, ma’dum ve her şeyi çürüten bir mezaristan değil belki mevcud ve istikbale inkılab eden nurani bir âlem ve bâki ruhların istikbaldeki saadet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesi haysiyetiyle değil elem, belki imanın kuvvetine göre cennetin bir nevi manevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi;

Asâ-yı Mûsa

Kabir bir bekleme salonu gibi, cennetten bir bahçede bekliyorsun kıyameti. Böyle düşününce rahatlarız. Bazı insanlar için dünya çekilmez oluyor. Hastalıkları, sıkıntıları var ve ölümü kurtuluş olarak görüyor. Böyle bir insana ölünce yok olacaksın demek teselli olamaz. Tam tersi Rabbime kavuşacağım,

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَؕ

 “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz”

Bakara Sûresi 156

Hepimiz O’na döneceğiz. Her fani ölümü tadacak. O’na dönüşümüz rahmet-i Rahman’a kavuşmaktır. Merhametine kavuşmaktır. Rabbim o kadar merhametli ki ruhunu bile başı boş bırakmıyor, Azrail’i ona eşlik ettiriyor. Eğer imanlı bir zat isen Azrail sana bir dost olarak geliyor, bir dostun seni elinden tutup cennet bahçesine götürmesi gibi. İmansız isen canı vermek zor oluyor. Allah kuluna zulmetmez. Biz Rabbimizin adaletine güveniyoruz, inanıyoruz.

Filistin’deki kardeşlerimiz zaten gerçek imana sahipler. Biz kendimize bakacağız. Biz bu imanın neresindeyiz?

Cennetin bir nevi manevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi;

Asâ-yı Mûsa

Filistin’de ki vefat etmiş çocukların hepsinin şu an cennet bahçesinde olduğunu biliyoruz. Hepsi masum bir şekilde, tertemiz gidiyorlar. Daha mesuliyet yaşına gelmeyen çocukların cehennemde bir işi yok. Onlar cennetin çocukları olacaklar.

…gelecek istikbal zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki iman gözüyle görünür ki saadet-i ebediye saraylarında hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve nimetlerle dolduran bir Rahman-ı Rahîm-i Zülcelali ve’l-ikram’ın ziyafetleri kurulmuş ve ihsanlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyat var diye iman sinemasıyla müşahede ettiğinden, derecesine göre bâki âlemin bir nevi lezzetini hissedebilir. Demek, hakiki ve elemsiz lezzet, yalnız imanda ve iman ile olabilir.

Asâ-yı Mûsa

Gelecek mutluluğu biz cennette bulacağız. Cennete inandığın için imanınla gönlün de rahat ve ferah. 

İmanın bu dünyada dahi verdiği binler fayda ve neticelerinden yalnız bir tek fayda ve lezzetini, bu mezkûr bahsimiz münasebetiyle Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye olarak yazılan bir temsil ile beyan edeceğiz. Şöyle ki: 

 Mesela, senin gayet sevdiğin bir tek evladın sekeratta ölmek üzere iken ve meyusane, elîm, ebedî firakını düşünürken birden Hazret-i Hızır ve Hakîm-i Lokman gibi bir doktor geldi, tiryak gibi bir macun içirdi. O sevimli ve güzel evladın gözünü açtı, ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferah veriyor, anlarsın.

Asâ-yı Mûsa

İman ettiğimiz zaman şöyle düşünüyoruz; bir yakınım vefat etti ama yok olmadı. Bir odadan başka bir odaya geçen bir insan gibi; bu dünya odasından, ölüm kapısıyla başka bir oda olan berzah alemine gitti. Bu duvarların arkasını gözümüz görmediği halde duvarın arkasında birilerinin var olduğunu biliyorsak, aynen öyle de onlar orada berzah alemine geçiyor, ben duvarların arkasını göremiyorum ama onlar orada yaşıyorlar, yok olmadılar. Bunun verdiği rahatlığı başka bir inanç vermiyor.

İşte o çocuk gibi sevdiğin ve ciddi alâkadar olduğun milyonlar sence mahbub insanlar, o mazi mezaristanında –senin nazarında– çürüyüp mahvolmak üzere iken birden hakikat-i iman, Hakîm-i Lokman gibi o büyük idamhane tevehhüm edilen mezaristana kalp penceresinden bir ışık verdi. Onunla baştan başa bütün ölüler dirildiler. Ve “Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, yine sizinle görüşeceğiz.” lisan-ı hal ile dediklerinden aldığın hadsiz sevinçler ve ferahları, iman bu dünyada dahi vermesiyle ispat eder ki: İman hakikati öyle bir çekirdektir ki eğer tecessüm etse bir cennet-i hususiye ondan çıkar, o çekirdeğin şecere-i tûbası olur dedim.

O muannid döndü dedi: ”Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.” 

Cevaben dedim: ”Hayvan gibi olamazsın. Çünkü hayvanın mazi ve müstakbeli yok. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar. Hâlık’ına şükreder. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, bir şey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister fakat o his dahi gider. O elemden de kurtulur. Demek, en büyük bir rahmet, bir şefkat-i İlahiye, gaybı bildirmemektedir ve başa gelen şeyleri setretmektedir. Hususan masum hayvanlar hakkında daha mükemmeldir. Fakat ey insan, senin mazi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla setr-i gaybdan hayvana gelen istirahatten tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler, elîm firaklar ve gelecekten gelen korkular ve endişeler; senin cüz’î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Madem hakikat budur. Ya aklını çıkar, at; hayvan ol, kurtul veya aklını imanla başına al, Kur’an’ı dinle. Yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi safi lezzetleri kazan!” diyerek onu ilzam ettim. 

Asâ-yı Mûsa

Daha önce bir hayvanın şöyle dediğini duydunuz mu: “Ya Covid başladı ne yapacağız? Ya bize bulaşırsa?” ya da “Ekonomi kötü, ya aç kalırsak!?”  diye dert ettiğini ya da depresyona girdiğini gördünüz mü?

Hayır.

İman olmazsa bu dünya çekilecek gibi bir yer değil. İmtihanlar, musibetler ile Allah bu dünyanın fani olduğunu bize defalarca gösteriyor. Görmek istememek ayrı bir mevzu. Örneğin; deprem oluyor, herkes dualar ediyor, deprem geçiyor, eğlence yerleri tekrar açılıyor. Çünkü unutmak istiyorlar. Görmek istemiyorlar.

Yine o mütemerrid şahıs döndü dedi: ”Hiç olmazsa ecnebi dinsizleri gibi yaşarız.” 

Cevaben dedim: ”Ecnebi dinsizleri gibi de olamazsın. Çünkü onlar bir peygamberi inkâr etse diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse kemalâta medar bazı seciyeleri bulunabilir.

Asâ-yı Mûsa

Mesela Japonlar, fıtrata uygun yaşıyorlar, hayatlarına baktığımız zaman sünneti seniyyeyi biz bilmiyoruz da onlar biliyor gibi yaşıyorlar. Neden? Çünkü bi şekilde onun fıtrata uygun olduğunu bulmuşlar. İmansız müslüman gibi oluyorlar. Çünkü hayatlarını fıtrata göre, Allah’ın koyduğu sünnetullah kurallarına göre yaşıyorlar ama iman olmayınca sadece dünyasına fayda veriyor.

Fakat bir Müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve daveti umumî olan Âhir Zaman Peygamberi aleyhissalâtü vesselâmı inkâr etse  ve zincirinden çıksa, daha hiçbir Peygamberi, hattâ Allah’ı kabul etmez. Çünki bütün Peygamberleri ve Allah’ı ve kemalâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar. Ve hiçbir Müslüman, hakikî Yahudi veya Mecusi veya Nasrani olmaz. Belki dinsiz olur, seciyeleri bozulur; vatana, millete muzır bir halete girer.” isbat ettim. O muannid ve mütemerrid şahsın daha tutunacak bir yeri kalmadı. Kayboldu, Cehennem’e gitti.


Asâ-yı Mûsa

Peygamber Efendimiz’den (sav) önceki hiçbir din bütün dünyaya gelmemiştir, bölgesel gelmiştir. Onun için bazı şeyler sınırlıdır onlarda ama Rabbimiz Peygamberimizi (sav) tüm dünyaya gönderiyor ve tüm dünyanın uygulayacağı bir din gönderiyor. 

Peygamber Efendimiz (sav) bütün ahlakı bütün davranışı kemâlatta idi. En mükemmel insan, Rabbimizin en sevgili kulu. Böyle bir insandan yüz çevirip nasıl mutlu olmayı beklersin? O en güzel örnektir.

   İşte ey bu Medrese-i Yusufiyede benim ders arkadaşlarım! Madem hakikat budur. Ve bu hakikati Risale-i Nur o derece kat’î ve güneş gibi ispat etmiş ki yirmi senedir mütemerridlerin inatlarını kırıp imana getiriyor. Biz dahi hem dünyamıza hem istikbalimize hem âhiretimize hem vatanımıza hem milletimize tam menfaatli ve kolay ve selâmetli olan iman ve istikamet yolunu takip edip, boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde, Kur’an’dan bildiğimiz sureleri okumak ve manalarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek ve kazaya kalmış farz namazlarımızı kaza etmek ve birbirinin güzel huylarından istifade edip bu hapishaneyi güzel seciyeli fidanlar yetiştiren bir mübarek bahçeye çevirmek gibi a’mal-i saliha ile hapishane müdür ve alâkadarları, cani ve kātillerin başlarında zebani gibi azap memurları değil belki Medrese-i Yusufiyede cennete adam yetiştirmek ve onların terbiyesine nezaret etmek vazifesiyle memur birer müstakim üstad ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız. 

Asâ-yı Mûsa

El Bâki Huvel Bâki

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا  مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖين

 “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin”…

Bakara suresi 32.Ayet

…Duaları da, “Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun” diyerek son bulur. 

Yunus suresi 10.Ayet

Bu Ramazan Ne Tutuyoruz?

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Bugünkü dersimiz  Ramazan ve oruç hakkında olacak inşaAllah.. 

  • Bu aya neden Ramazan denilmiş?
  • Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Ramazan hakkında neler söylemiş?
  • Bizler Ramazan’da neler yapıyoruz? 
  • Ramazan’a neden bu kadar ehemmiyet veriyoruz?
  • Neden oruç tutuyoruz?
  • Nasıl tutmamız gerekiyor?
  • Biz mi orucu tutuyoruz, oruç mu bizi tutuyor?

Yaz sonunda, güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına “ramdâ” kelimesinden alınmıştır. Bu yağmurun yeryüzünü temizlediği gibi, Ramazan ay’ı da müminleri günah kirlerinden temizler.

Enes b. Mâlik (r.a.)´dan rivayet edilen bir Hâdis-i Şerifte Hz. Peygamber: 

“Bu aya ramazan isminin verilmesi günahları yaktığı içindir.” buyurmuştur.

Bu açıklamalara baktığımızda günahların hem temizlenme hem de yakma manâsı var. Çünkü Risale-i Nur da geçtiği gibi:

Ateş bazan sudan ziyade temizlik yapar.

Sikke-i Tasdik-i Gaybî

Oruç denilince orucun farzları, imsakta başlayıp iftarda bitmesi aklımıza geliyor. Bu oruç sadece bedenîdir. Oruç Kur’an’da iki farklı isimle geçer. Savm ve Sıyâm. Rabbimizin bizden istediği savm ve sıyamı nasıl yaşayabiliriz, şimdi bunları anlamaya çalışalım. 

Savmı zihnimize tutturduğumuz bir oruç gibi düşünelim. Hayatımıza, kalbimize, gözümüze, kulağımıza bakar. Bu bizim kalbimiz için ilaçtır. Bizdeki duyguları düşünelim. Savm duygularımıza da bakar. Mesela bir Hadis-i Şerifte:

“Yiğit dediğin, güreşte rakibini yenen kimse değildir; asıl yiğit kızdığı zaman öfkesini yenen adamdır.” 

Buhari

buyurulmuştur. 

Bir Müslüman olarak Ramazan’da öfkemizi yenebiliyor muyuz? Savm bizden bunu ister. İfrat ve tefritte olan duygularımızı vasat mertebesine indirmemizi ister. Öfke konusunda açlık buna bahane olmamalı. Savm ile duygularımızı terbiye ederiz. Gözlerimizi haramdan uzak tutar, kulaklarımızla gıybet gibi men edilmiş sözleri dinlemez, dilimizle, ayaklarımızla, ellerimizle hâkeza Rabbimizin bizlere haram kıldığı işleri işlememek ile savmı yerine getirmiş oluruz. Rabbimizin bizlerden istediği şey, bedenimizi aç bırakmanın yanı sıra duygularımızı da terbiye etmemiz. Ramazan ayı günahları yakma ayı demiştik, duygularımızı da yakmalıyız. 

Sıyâm nedir bunun üzerine konuşalım. Sıyâm ise ruh ile tutulandır. Ruhumuza ilaçtır. Elbette herkes tutamaz. Sıyâm tutarken her anından lezzet alırsın. 

Bir örnek verelim. Mukâbele üzerinden gidelim. Sadece oruç tuttuğumuzda o Kur’an-ı Kerim’i düz okumuş, takip etmiş oluruz.  Savm orucunu tutarken Kur’an-ı Kerim’i sanki Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dan dinliyormuşcasına lezzet alırız, hissederiz.  Sıyâm da ise Cebrâîl Aleyhisselâm’ dan direkt bize geliyormuş gibi dinlemiş ve okumuş oluruz. Öyle lezzet alırız. 

Kur’an-ı Kerim sadece Peygamber Efendimiz’e inmemiştir. Bütün İslâm âlemine; gelmiş, geçmiş ve gelecek olan her müslümana Allah tarafından indirilmiştir. 

Peki Savm ve Sıyâmı nasıl yapacağız? Bizler âciz insanlarız. Elbette her anımız savm ve sıyam olamaz. Ama kısacık dahi olsa savm ve sıyamı yaşayabiliriz. Zor gelebilir belki ama eğer okuduğumuz Kur’an’dan lezzet alıyorsak ve yaşadığımız açlık hali bize çile değil lezzet veriyorsa sıyama geçmiş olabiliriz. İnşâallah nasip olur. Allah bunu Kur’an-ı Kerim’de anlatıyorsa demek ki yapabiliriz. 

Namazın kıblesi Kâbe olduğu gibi hayatın kıblesi de oruçtur. 

Sıyâm da bazı değişiklikler var: Normalde orucu, yemek içmek bozar. 

…birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Tabii ki bundan tiksindiniz!…

Hucurât Suresi – 12.Ayet Meali

Gıybet edilmesi ölü kardeşinin etini yemek manasında olduğu için orucu bozmaz ama sıyâm bozulur. Çünkü ayette de belirtildiği gibi gıybet etmek ölü kardeşinin etini yemek gibidir. 

Bununla ilgili bazı rivâyetlerde öğreniyoruz ki Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm  gıybet edenlere kusmalarını emredince ağızlarından et/kan parçaları çıkıyor. Akla gelebilecek bir soru var, ‘ben sıyam tutuyordum o halde sıyam’ım bozuldu’ diyemeyiz çünkü sıyam tuttuğumuzdan emin olamayız.

Bir Hâdis-i Şerifte de ‘’Oruç insanı Cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır. Tıpkı sizi harpte ölüme karşı muhafaza eden bir kalkan gibi.’’ (Nesâî, Savm) 

Nefisle olan mücadelede nefsin arzu ve isteklerine, şeytanın telkinlerine karşı oruç kişiyi öyle koruyacaktır. Oruç, kişi ile günahlar arasında bir kalkan gibidir. Oruçlu gözünü, gönlünü, dilini, elini, tüm azalarını korur. Oruç sadece bedenle eda edilen, zahiri yönü olan bir ibadet değildir.

Oruç dediği burada savm olarak geçiyor. 

Şimdi Ramazan Risalesine geçelim.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَ الْفُرْقَانِ 

O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır. Artık içinizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin… (Bakara Sûresi 185)

  Birinci Nükte:   

   Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeair-i İslâmiyenin a’zamlarındandır.  

Ramazan Risalesi

Evet Savm olarak geçti. Ramazan Risalesini daha iyi anlamak için öncesinde bu kelimeleri öğrendik.

Erkân-ı Hamse islamın 5 şartı demektir. Oruç birincilerindendir. 

Şeair-i İslâmiyenin a’zamlarındandır. Yani islamın şeairidir. Şeairi o dinin sembolü, yansıtıcısı olarak düşünebiliriz. Mesela Ezan bir islam şeairidir.

Diğer ibadetler gizli yapılabilir ama oruç aşikar yapılan bir ibadettir. Bir şekilde fark edilir. Zaten farzların riyası olmaz.

İşte Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri; hem Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlahiyenin şükrüne bakar hikmetleri var. 

(Ramazan Risalesi)

Şeairin bir manasıda ilanattır. İslamın âlemetidir. Her tarafa bir ilanattır. Ezan, tesettür, selam vermek ve oruç gibi hem ibadet yönü hem şeair yönü kuvvetli olan temsiller şu anki bulunduğumuz küreselleşen dünyada İslamî Şahsiyetimizi muhafaza eder.

Ramazan ayı geldiğinde bütün dünya biliyor ki Müslümanlar oruç tutuyorlar, teravihe gidiyorlar mukabele yapıyorlar. Müslüman beldelerde mukabeleler teravih namazları gibi aşikar ibadetler farklı bir manevi atmosfer teşkil ediyor. Şehirde gayri müslimler varsa onların dahi dikkatini çekiyor. 

Bir şeair gayri müslimlerin dahi dikkatini çekmeli. Hatta Osmanlı zamanında bazı gayri müslimler Ramazan ayında kokular etrafa yayılmasın diye yemek pişirmezler ve Müslümanlara saygı gösterirlerdi. 

5 vakit namazını tam kılmayanlar bile Ramazan ve oruçla oluşan o manevi atmosfer ile teravih namazına gidiyorlar. Rabbimiz bizi 5 vakit namazını tam ve dosdoğru kılanlardan eylesin. 

Cenab-ı Hakk’ın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:  

   Cenab-ı Hak zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halkettiği ve bütün enva’-ı nimeti o sofrada  

 مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ  “Umulmadık yerlerden.”  (Talâk Sûresi 3)

bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemal-i rububiyetini ve rahmaniyet ve rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikatı tam göremiyor, bazen unutuyor.

(Ramazan  Risalesi)

Sofra-i nimet derken dünyadaki bütün nimetleri düşünelim.

Umulmadığı yerden rızıklandırıyor. Bununla ilgili Hûd Suresinin 6. Âyetinde:

“Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın. Allah onların halen bulunduğu yeri de emanet olarak konulacağı yeri de bilir; hepsi apaçık kitapta vardır.”

Bizler bu nimetleri gafletle sebeplere veriyoruz. Bu yüzden bir uyanış yaşamamız gerekiyor. Rabbimiz Nimetin asıl sahibini bulmak için Ramazanın bir hikmeti olarak Allah Teâla bizi nimetlerden bir süre uzaklaştırıyor. Allah şu 29-30 gün uzaklaşma emri veriyor ve o gaflet perdesi bu sayede yırtılıyor. Şimdi şöyle diyebiliriz biz nimetlerin Allah c.c.  tarafından geldiğini biliyoruz. Peki iftar vakti yemeği maddi olarak yapana getirene teşekkür ediyoruz. Asıl sahibi olan ve bize ihsan eden Allah’a nasıl teşekkür edebiliriz. Dersimizin devamında bunu daha iyi anlayacağız. 

Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî’nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın “Buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârane göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmaniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar insan ismine lâyık mıdırlar? 

(Ramazan Risalesi)

Allah yeryüzünü bir sofra-i nimet olarak yaratmış bu sofraya çeşitli nimetler dizmiş ve hârika insanlarla donatmış. Mükemmel rububiyetini, sonsuz şefkatini ve hârika muazzam cömertliğini göstermiş. Fakat insanlar gaflet perdesi altında ve sebepler dairesinde bu ulvi hakikati tam göremiyor. İşte Ramazan ayında mü’minler bir ordu hükmüne geçiyor ve Allah’ın “Buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir kulluk tavrı göstermeleri ile, Allah’ın rububiyetine, eşsiz şefkatine ve sayısız nimetlerine mukabil muazzam ve düzenli bir ordu gibi karşılık veriyorlar. Nasıl ki bir ordu düşünün hepsi kurallara tamamen uyuyor aynı anda hareket ediyor. Bizde Ramazan’da o Allahü Ekber sesini duymadan hareket etmiyoruz ve o nimetlerin bize ait olmadığını anlıyoruz. Eğer o nimetler bizim veya bizden olmuş olsaydı, Allah’ın iznini beklememize gerek kalmazdı. Allah her şeyin sahibi olduğu gibi bizim de sahibimizdir. Malikimiz olduğu için Allah’ın izni olmadan hiçbir şey yapamayacağımızı Ramazan’da nefsimize göstermiş ve öğretmiş oluyoruz. Tekrar nefsimizi terbiye etmiş oluyoruz. Günahlarımızdan temizleniyoruz, gerekirse yakıyoruz. 

İkinci Nükte:   

   Ramazan-ı Mübareğin savmı, Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

(Oruçta aç kalınmalı Savm da ayrı olarak şükür gerekiyor.)

Birinci Söz’de denildiği gibi, bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiat ister. Tablacıya bahşiş verildiği halde, çok kıymetdar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’am edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet (aptallık) olduğu gibi, Cenab-ı Hak hadsiz enva’-ı nimetini nev’-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. 

(Ramazan Risalesi)

Yukarıda bir örnek vermiştik. Yemeği hazırlayana, malzemeleri getirene teşekkür ediyoruz. Ellerine sağlık diyoruz. Peki Allah’a nasıl şükretmeliyiz? Üstelik bize verdiği nimetler sadece o yemek değil. Şu an nefes almamız, organlarımız, onların çalışması, her gece uyuyup sabah uyanmak dahi ayrı bir nimet, anne,  baba ve sevdiklerimiz ayrı birer nimettir. Biz şu ana kadar sadece zahiri gıda olan nimetten bahsettik. 

Ona mukabil, o nimetlerin fiatı olarak, şükür istiyor. O nimetlerin zahirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiat veriyoruz, onlara minnetdar oluyoruz; hattâ müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki Mün’im-i Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.  

İşte Ramazan-ı Şerif’teki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünki sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymetdar bir nimet-i İlahiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder.

(Ramazan Risalesi)

Allah, insanın beşiği olan yeryüzünü sayısız nimetlerle doldurmuştur. Üstelik bütün bu nimetler insana göre yaratılmıştır. Allah’ın bu nimetlere karşı insandan istediği tek ücret ise şükürdür. Pazarda bedeli ödenmeden alınan bir mal nasıl hırsızlık ve haram oluyorsa, şükrü eda edilmemiş nimetlerden faydalanmak da bir yönü ile gasp, hırsızlık demektir ki, bunun cezası da şiddetli olacaktır

.

İnsan, ihtiyacını ne kadar derinden hissederse, şükür ve teşekkürü de o derinlikte ve o seviyede olur. Çok aç bir adamın kuru bir ekmekten aldığı lezzet, duyduğu minnet ve ettiği şükür, tok adamın yediği en âlâ yemekten aldığı lezzetten, duyduğu minnetten ve ettiği teşekkürden daima üstün olacaktır. Demek nimetlere olan ihtiyacı derinden hissetmek çok mühimdir.

Şimdi tok olduğumuzu varsayalım, tıka basa yemek yedikten sonra önümüze gelen yemeklerin tadından lezzet alamayız ama aç olduğumuzu düşünürsek, tıpkı Filistin’deki kardeşlerimiz gibi, kuru bir ekmek bulduklarındaki sevinçlerini ( ki kuru ekmeği de bulamıyorlar, hayvan dışkısı yiyerek bile hayatta kalmaya çalışıyorlar.) Bir de onlara sormak lazım, aldıkları, yedikleri şeylerden ne kadar lezzet alıyorlar? Bizimle kıyas edelim, onların aldıkları lezzet ile bizim aldığımız lezzet arasındaki fark…

Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur.

Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in’âmıdır; Onun emrini bekliyorum” diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder.

İşte, bu suretle oruç çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

(Ramazan Risalesi) 

İnşallah biz de Razaman’ı bu şekilde yaşayanlardan oluruz.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE

Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

İnsanlar maişet cihetinde muhtelif bir surette halk edilmişler. Cenâb-ı Hak, o ihtilâfa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor. Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir; ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz, yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakikî o hâleti kendi nefsinde hissetmiyor.

(Ramazan Risalesi)

Oruç; zengin ile fakir arasında kuvvetli bir köprü ve tesirli bir empati kurma aracıdır. Zengin oruçtaki açlıkla fakirin hâline intikal eder ve onunla hemhal olur, onun derdine ve yardımına koşar. Ramazan insanlara ‘açın halinden aç anlar’ fikriyle; zenginin, malını fakire, onu anlayarak vermesini sağlar. Böyle bir ramazan başka hiçbir dinde ve ideolojide yoktur.

Mesela filistindeki olayları gördüğü ve bildiği halde kılı kıpırdamayan kimsenin yemeklerden sonra hamd etmesi, şükretmesi kâfi değildir. Ne zaman karınca kararınca onlara yardım eder, onlar için gözyaşı dökersek, ki bunu basit görmeyelim dua etmek bile büyük bir yardımdır, o zaman hakiki şükreden bir kul oluruz inşallah.

Rabbim bizleri bu Ramazanda ve bundan sonraki her Ramazanda hem daimî müslüman eylesin, hem şükreden bir müslüman eylesin, hem de açın halinden anlayan ve onlara dua eden bir kul eylesin. Rabbim nasip ettiği kadar savmı ve sıyamı yaşayabilen bir kul eylesin bizleri. Amin amin amin.

 سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ 

 “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” 

Bakara suresi 32.ayet

 رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

 Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.

Âli imrân suresi 8.ayet

BERAT KANDİLİ

Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..

Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!

Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.

Berat Kandili geliyor. Dersimizde Berat’ı anlamaya çalışacağız inşallah. Neden bu kadar önem veriyoruz, bu gece neler olmuş, müjdeler nelerdir? O halde dersimize Berat’ın kelime manasını öğrenerek başlayalım.

“Berat” ifadesi, Arapça berâe / berâet kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Beraet, “iki şey arasında ilişki olmaması; kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması” anlamına geliyor. Şaban ayının on beşinci gecesinde Müslümanların Allah’ın affı ve bağışlaması ile günah yükünden kurtulacağı umularak bu geceye “Berat Gecesi” deniyor.

Hadislerde Berat ismi geçmiyor fakat Hz. Peygamber (asm) Efendimizin :

“Allah Teâlâ -rahmetiyle- şabanın onbeşinci gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesi koyunlarının kılları sayısından daha fazla kişiyi bağışlar.” 

(Tirmizî, Savm, 39; İbn Mâce, İkametü’s-salât, 191)

buyurduğu rivayet edilmiştir.

Diğer bir rivayete göre de Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

“Şabanın ortasında gece ibadet ediniz, gündüz oruç tutunuz. Allah, o gece Güneş’in batmasıyla dünya semasında tecelli eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu benden af isteyen onu affedeyim, yok mu benden rızık isteyen ona rızık vereyim, yok mu bir musibete uğrayan ona âfiyet vereyim, yok mu şöyle, yok mu böyle!..’ der.” 

(İbn Mace, İkametü’s-salât, 191)

Bir kısım alimlerimiz kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Kâbe istikametine çevrilmesinin hicretin ikinci yılında Berat gecesinde vuku bulduğunu kabul ediyorlar. Bu durum da Berat gecesine ayrı bir önem katıyor. 

Gelelim, Berat gecesine ait olan 5 haslete:

1) Her önemli iş bu gecede ayırt edilir.

Bizler de yaptığımız işlerin geçmiş bir senemizin muvazenesini yapalım.

2) O gecedeki ibadetin fazileti büyüktür.

Bu gece ibadet etmeye ayrı bir önem ve özen gösterelim

3) İlâhi rahmet yayılır.

4) Mağfiret gecesidir.

5) O gece, Resûlullah’a (s.a.s.) şefaat hakkının tamamı verilmiştir.

Hz. Muhammed (s.a.s.), Şaban’ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat istemiş, bu şefaatin üçte biri verilmiş, ondördüncü gecesi yine istemiş, üçte biri daha verilmiş, onbeşinci gece yine talep etmiş, bu gece şefaatın tamamı ihsan edilmiştir. Bu şefaatten mahrum olanlar, devenin ürküp kaçtığı gibi Allah’tan kaçanlardır. 

(bk. er-Râzî ve Ebussuud Efendi Tefsirleri, ed-Duhân sûresi 3. ve 4. âyetlerin tefsiri; Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, İstanbul 1959, III, 904, 905)

Efendimiz aleyhisselam’ın Şâban ayına ve özellikle bu ayın on beşinci gecesine ayrı bir önem vererek onu ihya ettiğine dair rivayetleri göz önüne alan bazı âlimler bu geceyi namaz kılarak, Kur’an okuyarak ve dua ederek geçirmenin sevaba vesile olacağını, bu geceye mahsus olmak üzere belli bazı ibadet ve kutlama şekilleri ihdas edip âdet haline getirmenin ise dinde yeri bulunmadığını söylemişler. 

Tarihçe-i Hayat’ta

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ    

Aziz, sıddık kardeşlerim, bu medrese-i Yusufiyede ders arkadaşlarım,

Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadirde otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta herbir amel-i salihin ve herbir harf-i Kur’ân’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binlere, yirmi bine veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’ân ile ve istiğfar ve salâvat ile meşgul olmak büyük bir kârdır.

Said Nursî

Tarihçe-i Hayat

Diye geçiyor.

Kadir gecesinde hasene, Berat gecesinde ise salih ameller katlanarak gelir. Bu gecede zaman içinde zaman olur. Ne demek zaman içinde zaman? Bir gecede 50 senelik ibadet kazanılabilir. Görünüşte bir gece fakat 50 sene kıymetinde bir zaman. Bu gece çekirdek gibidir. Çekirdeği toprağa ekiyoruz. Bu geceki çekirdeğimizde neler varsa önümüzdeki bir senenin meyvesini biiznillah öyle alacağız. Bu anlamda çok fazla ehemmiyeti var. Bu gece kaza namazına, Kur’an’a başlamazsak bir sene boyunca başlamamız çok zor olur. Bu gece eylemimiz olmazsa bu seneden nasibimiz az olur. Bu çekirdek ve program yalnızca bu gece vardır. Geleceğimiz hakkında kaygılarımız varsa bu fırsatı çok iyi değerlendirmeliyiz. Özellikle af isteyip tövbe ederek Allah’ın rahmetini kazanmaya çalışmalıyız. Allah’ın rahmetini küçük görmemeliyiz. Kaza oruç ve namazlarımız varsa muhakkak başlamalıyız ve yeise düşmemeliyiz. Neden bu kadar sevap var diye şaşırabiliriz. Çünkü bizdeki şefkat ve merhamet Allah’ın şefkatiyle asla aynı değil, bu yüzden bu kat kat sevaplar bize çok abartılı geliyor. Allah bizleri düşündüğümüzden çok daha fazla seviyor.

Berat Gecesi, aynı zamanda dua gecesidir. Dua, kulluğun ve ibadetin özüdür. Dua, hayatın zorlukları karşısında bizlere direnme gücü veren eşsiz bir nimettir. Dua, kulun halini Rabbine arz etmesi, acziyetini kabul etmesi, O’nun lütuf ve inayetine sığınmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de

…  اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ  …

“…Bana dua edin, duanızı kabul edeyim..”

Mü’min Suresi – 60 . Ayet Meali

 diye buyrulmaktadır. 

Kaynakların belirttiğine göre Berat gecesine ait özel bir namaz yoktur. Bahsedilen Berat Gecesi Namazı’ nın bid’at olduğuna dair bahisler var. Önemli olan bu geceyi ibadetle ihlasla dua ile geçirmektir. Varsa kaza namazlarımızı kılmakla, Kur’an-ı Kerim okumakla, dua etmekle, muhasebe yapmakla, ilim öğrenmek, tefsir okumak ve Risale-i Nur okumakla geçirebiliriz. Berat gecesindeki istiğfarlar çok kıymetli. Peki kılmadığımız namazların tövbesini nasıl yapacağız? Kaza namazı kılarak. 

       Affedilmenin yollarından bahsedelim.

  • Affedilmek için affet. Allah bizi merhametli görmek istiyor. Af istemeye yüzümüz olmalı.
  • Affedilmenin yollarını aramak. Bir kusur işlediğimizde hemem ardından telafi edecek iyilikler yapmak. İnsanlara imanı anlatmak, tebliğ yapmak günahlara kefaret olur. Çünkü insanlara bir aylık bir yıllık değil, sonsuzunu kurtarmaktan bahsediyoruz. Bundan daha büyük bir iyilik var mıdır? 
  • İstiğfar ve istiaze. Bu iki başlık çok derindir. Bunları araştırılmalı, okumalıyız. Kusurumuzu itiraf etmeliyiz. Günahlarımıza bakarak Allah’a yönelmemek, hastaneye gitmeye hâlim yok demek gibidir. Gitmezsen elbette iyi hissedemezsin. 

Duhan sûresinin 3-7. âyetlerini bazı alimlerimiz Berat Gecesi’nden bahsettiğini bildiriyor, bazı alimlerimiz de Kadir Gecesi’nden bahsediyor diyorlar. Genel olarak baktığımızda bazı müfessirlerimiz de Kur’an’ın tamamının Berat gecesi levh-i mahfûzdan dünya semasına indiği, Kadir gecesinde de âyetlerin peyderpey inmeye başladığı şeklinde bir yorumu benimsiyorlar. Levh-i Mahfuzdan dünya semâsına toptan inmesine ‘İNZAL’ Kadir gecesinde parça parça inmeye başlanmasına ‘TENZİL’ denir.

Duhan suresi 3 ile 7. ayetlerde;

Biz onu mübarek bir gecede indirdik; biz daima uyarmaktayız. O gecede bizim katımızdan bir emirle hüküm ve hikmet konusu olan bütün işler ayrılır. Rabbinden, eğer doğru biliyorsanız göklerin, yerin ve bunlar arasında olan her şeyin Rabbinden bir rahmet olarak biz devamlı göndermekteyiz. O her şeyi işitir ve bilir.

Duhan Sûresi 3-7.Ayet Mealleri

Bu gece ile ilgili hadis ve rivayetlere bakalım.

  • Hz. Âişe (r.a.) şöyle buyurmuştur:

“Bu gece (Şaban’ın onbeşinci gecesi) Hz. Peygamber’i (odanın içinde) aramaya başlamıştım ki (O’nu) başını secdeden kaldırırken buldum. Buyurdu ki: “Ey Aişe, Allah ve Rasulü’nün seni korkutmasından mı korktun? dedim. Hz. Aişe validemiz “Diğer hanımlarından birinin yanına gittiğini zannettim” dedi. Peygamberimiz buyurdu ki Allah Teâlâ Şabanın 15.gecesinde (bu gecede) dünya semasına iner, Ben-i Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları bağışlar.” buyurdu. (İbn Mace, İkametü’s-Salat, 191, (I, 444), H.No.1389)

  • Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir:

“Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban’ın on beşinci gecesinde rahmetiyle yetişip her şeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.”(İbni Mâce, İkame, 191.)

  • “Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.”(et-Tergîb ve’t-Terhib, II/118.)
  • “Allah Teâlâ Şâban’ın on beşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah’a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar.”(İbni Mace, İkametü’s-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38.)

Bu kadar müjdeler ve bilgilerden sonra bizler de bu geceyi büyük kâr bilip bu geceyi  dolu dolu geçirelim inşallah.

Dersimizi bir dua ile bitirelim.

Ey, kullarına sayısız lütuf ve ihsanlarda bulunan, onların kar­şılığına ihtiyacı olmayan Allah’ım!. Celal ve Kerem sahibi Rabbim! Biz âciz kullarına sonsuz nimet ve imkanlar bahşeden Sen­sin! Senden başka ilah yok! Sana sığınıp yalvaranlara yardım edersin! Korkanların güvenip sığınacağı yegâne melcei yine Sensin!

Ya Rabbi, Senin nezdindeki kitabında, Levh-i Mahfûz’da şa­yet beni kötü, mahrum, ilâhî rahmetten kovulmuş, fakir bir insan olarak yazmış isen fazlınla bu kötü kaderimi; âsî, mahrum, ilâhî huzurdan kovulmuş, darlık içinde hayat geçirmeye mahkum bir fakir insan oluşuma ait yazgımı siliver Allahım! Beni, nezdindeki ana kitapta iyilerden, salih kullarından, rızkı bol, zengin ve hayır­lı işlerde yarışan ve muvaffak olan kullarından olarak yazıver.

Allah’ım! -Senin sözün haktır- Nebiyy-i Zişan’ın lisanı üzere gönderdiğin mukaddes Kitabında şöyle buyurdun: “Allah diledi­ğini siler. (Dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O’nun yanındadır.” (Ra’d Sûresi, 39)

İlahî! “Her hikmetli iş nezdimizde bir emir ile o zaman ayrılır.” (Duhan, 4) buyurduğun mükerrem Şaban ayının 15. gece­si en büyük tecellin ile bildiğimiz bilmediğimiz, Senin bildiğin be­la ve musibetleri bizlerin üzerinden kaldırmanı diliyoruz. Şüphe­siz Sen, sonsuz güç ve kuvvet sahibisin! Lütuf ve ihsanı bol olan Rabbimizsin!

Allah’ım! Seyyidimiz, Efendimiz Hazret-i Muhammed’e, âli­ne, ashabına, evlâdına, ezvâc-ı tâhirâtına salât ü selâm eyle! Du­alarımızı Habibin hürmetine kabul eyle! Âmin!..

 سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ 

 “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” 

Bakara suresi 32.ayet

 رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

 Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.

Âli imrân suresi 8.ayet

MİRAÇ YOLCULUĞU

Bismillahirrahmanirrahim

Bismillahirrahmanirrahim

Bugün inşallah Miraç Kandili ile ilgili bir ders yapacağız. Daha çok o gece neler yaşandığına dair bir ders olacak. İnsan ne kadar çok okusa da her defasında farklı dersler çıkarabilir. Biliyoruz ki yaşanıp biten bir olay değil. Bizler hâlâ o geceden dersler çıkarmaya devam ediyoruz. Önemini ve ehemmiyetini anlatmaktan aciziz ama ne kadar anlayabilirsek bizim için kârdır. Kendimizi o geceye hazırlayıp kıymet ve ehemmiyetini hatırlamaya çalışalım inşaallah.

Bildiğimiz üzere 31.Söz Miraç hâdisesinden bahsediyor. Üstad burada akılda soru kalmayacak şekilde Miracın hikmetini, gayelerini, gerekliliğini  delillerle anlatıyor. 

İnsan kıymetini bildiği şeyi daha iyi eda edebilir bu yüzden biz bu geceye kadar bu gecenin kıymetini öğrenmek için, Kur’an-ı Kerim’deki bu geceyle alakalı âyetleri Hadis-i Şerifleri ve 31. söz’deki Miraç bahsini yeniden okuyup pekiştirmeliyiz.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

Otuz Birinci Söz  

 Mi’rac-ı Nebeviyeye dairdir  

Mi’rac mes’elesi, erkân-ı imaniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin nurlarından meded alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzât isbat edilmez. Çünki Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melaikeyi kabul etmeyen veya semavatın vücudunu inkâr eden adamlara Mi’racdan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. Öyle ise biz, Mi’racda istib’ad ile vesveseye düşen bir mü’mini muhatab ittihaz ederek, ona karşı beyan edeceğiz.

Sözler

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 سُبْحَانَ الَّذٖٓى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَى الَّذٖى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ 

Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir. 

İsrâ Sûresi 1. Ayet

Bazı alimlerimiz bu ayet i kerimeyi kelime kelime inceleyerek Miraç hadisesinin hem bedenen hemde ruhen olduğunu ispat ediyor. Biz bunlardan yalnız bir tanesini anlamaya çalışalım. 

سُبْحَانَ الَّذٖٓى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا

İsra seyahatinin anlatıldığı bu ayet-i kerimede,  أَسْرَى بِعَبْدِهِ  denilerek  عَبْد  ifadesi kullanılmıştır. Abd lafzı, ruh ve bedenin toplamından ibarettir ve Kur’an’da geçtiği bütün yerlerde ruh ve beden bütünlüğünü ifade etmiştir.

Buradaki âyet-i kerîmeye  سُبْحَانَ  ile başlanıyor. Bu kelime de mealen ‘bütün acz ve kusurlardan münezzeh olan Allah’ manasını ifade ediyor. Kur’ân-ı Kerîme baktığımızda Subhan lafzı Allah’ın azametini anlatırken, bizim beşer olarak idrak edemediğimiz ve şu anki aklımızla anlayamadığımız olaylardan bahsederken سُبْحَانَ kelimesini kullanıyoruz. Örneğin Rabbimizin bu kâinatı yaratmasından bahsederken, bu gezegenleri nasıl döndürdüğünden… Buradan da anlıyoruz ki bu olay beşer idrakini aşan bir olay. Yani hem beden hem de ruh ile gerçekleşen bir seyahat. Çünkü sadece rüya ile olsa o zaman bu kadar şaşılacak bir konu olmasına gerek yok.

Şimdi konu ile alakalı yaşanılan şeylere bakalım. Miraç Hâdisesiyle alakalı çok fazla Hadis-i Şerif var. Biz birkaçına bakacağız.

İsrâ, gece yürüyüşü mânâsına geliyor. Efendimiz Aleyhisselâm’ın Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürümesine isrâ denir. Oradan yükselmesine ise Mirac diyoruz. Mirac kelime anlamı olarak yükselme, merdiven manasına gelir.

Efendimiz s.a.v bu olayı şöyle anlatır;

Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim… Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselâm- beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.

«−Gelen kim?» denildi.

«−Cibrîl!» dedi.

«−Berâberindeki kim?» denildi.

«−Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-» dedi.

«−Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.

«−Evet!» dedi.

«−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı.

Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı gördüm.

«−Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi.

Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:

«−Sâlih evlât hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!” dedi.

Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hazret-i Yahyâ ve Hazret-i Îsâ -aleyhimesselâm- ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı.

Sonra Cebrâîl beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda Hazret-i İdrîs -aleyhisselâm- ile, beşinci kat semâda Hârûn -aleyhisselâm- ile, altıncı kat semâda ise Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ile karşılaştık.

«−Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi. 

Ben onu geçince, ağladı. O’na:

«–Niye ağlıyorsun?» denildi.

«−Çünkü, benden sonra bir delikanlı peygamber oldu, O’nun ümmetinden Cennete girecek olanlar, benim ümmetimden Cennete girecek olanlardan daha çok!» dedi.

Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve İbrâhîm -aleyhisselâm- ile karşılaştık.

Cebrâîl -aleyhisselâm-:

«−Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!» dedi.

Ben selâm verdim; O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:

«−Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.

Daha sonra bana:

«−Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara Cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arâzisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de Cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir.» dedi.

Burada Hz. İbrahim (a.s) bize çok güzel bir tavsiyede bulunuyor. Cennete ağaç dikmemiz gerektiğini ve onu nasıl ekeceğimizi de söylüyor. Dolayısıyla bir zikir öğretiyor. Bizim bunu sık sık çekmemiz lazım. Tesbih namazını kılarken bu zikri çekiyoruz. 

Mirac hâdisesinin özet halini okuyoruz. Daha detaylı halinde her bir peygamber ile neler konuştuğundan, neler gördüğünden, her katta bambaşka şeyler gördüğünden bahsediliyor. Mesela Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz birinci kat semada bir melek grubunu gördüğünü ve o meleklerin kıyamda Allahu Teâlâya ibadet ettiğini görüyor. Peygamberimiz (a.s):  Bunlar kimdir?” diye soruyor. Cebrail aleyhisselam: “Bunlar yaratıldığı andan kıyamete kadar bu şekilde ibadet ediyorlar. Dua et Allah ümmetine de nasib etsin.” diyor ve Efendimiz (sav) de dua ediyor.

İkinci kat semada yine bir grup melek görüyor. Onlarda rükuda ibadet halindeler. Yine Cebrail aleyhisselam: “Dua et ümmetine de bu nasib olsun.” diyor. Efendimiz (sav) orada da dua ediyor.

Üçüncü kat semada da bir grup meleği secde halinde görüyor. Aynı şekilde orada da dua ediyor. 

Dördüncü katta da en son oturuşumuz yani teşehhüd halinde olan melekleri görüyor.

Biz en sonunda namazı hediye olarak alıyoruz. Namazımızın her bir hareketini, rüknünü, bir grup melek kıyamete kadar yapıyor. Biz bunların hepsini yaparak onların da ibadetlerini yapmış oluyoruz.

Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.

Cebrâîl -aleyhisselâm- bana:

«−İşte bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!» dedi.”

Burada dört nehir vardı: İkisi bâtınî nehir, ikisi zâhirî nehir.

«–Bunlar nedir, ey Cibrîl?» diye sordum. Cebrâîl -aleyhisselâm-:

«–Şu iki bâtınî nehir, Cennetin iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!»[4] dedi…” 

(Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418)

Sidretü’l-Müntehâ’da Cebrâîl -aleyhisselâm-:

“–Ey Allâh’ın Resûlü! Buradan öteye yalnız gideceksin!” dedi. Resûlullâh:

“–Niçin ey Cibrîl?” diye sordu.

O da cevâben:

“–Cenâb-ı Hak bana buraya kadar çıkma izni vermiştir. Eğer buradan ileriye bir adım atarsam, yanar kül olurum!..” dedi. 

(Râzî, XXVIII, 251)

Artık bundan sonraki yolculuğa Allâh Resûlü yalnız de­vâm etti. Kendisine hârikulâde tecellîler lütfedildi. Cenâb-ı Hakk’ın cemâliyle müşerref oldu. Bu yolculuktaki hârikulâdeliklerin lâyıkıyla ifâdeye dökülmesi, hayâl ötesi bir hakîkati, beşer idrâkinin çerçevesine sığdırmaya çalışmak gibi zor bir keyfiyettir. Hakîkati ve asıl mâhiyeti Allâh ile O’nun Habîbi arasında ebedî bir sır olarak kalan muhteşem tecellîler, tamâmen “âlem-i gayb” şartları dâhilinde tahakkuk etmiştir.

Bu hâdise ile Efendimiz’in (sav) ne kadar üstün olduğunu daha iyi anlıyoruz. Meleklere belli bir yere kadar izin var. Bütün mahlukat içinde sadece Efendimiz (sav) Miraca yükselmiştir. Sidretü’l Münteha’ya kadar giden varlıklar var ama onun ötesi için yalnızca Peygamber Efendimiz’e (sav) izin verilmiştir ve orada Allah ile görüşmüştür.

Biz yaşananların az bir kısmını biliyoruz. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm neler görmüş, Allah-u Teâla ile neler konuşmuş hepsini bilemiyoruz. Bunlar Allah-u Teâla ile arasında sır olarak kalmış. Fakat bu konuyla alakalı onlarca Hadis-i Şerif var ve orada yaşadıklarının bir kısmını bize aktarıyor efendimiz (s.a.v). Bazı rivâyetlerde Allah-u Teâla ile 70 bin kelam veya 90 bin kelam konuştuğu bildirilmiş. Bunların bir kısmının da Kudsî Hâdis olarak bize geldiğini söylemişlerdir. 

  Bazen beşer aklımızla Efendimiz (s.a.v) Miraca çıktı mı çıkmadı mı? diye şüpheler olabilir. İnsan şöyle düşünmelidir: Başta Allah’ın ‘Sübhan’ lafzından bahsettik. O’nun (c.c.) her şeye gücü yettiğini, bütün eksikliklerden, noksanlıklardan münezzeh olduğunu biliyoruz. Ayrıca Bu dünyada olanları tefekkür eden bir insanın Miracı inkar etmesi düşünülemez. Çünkü Mirac iman erkanlarına tam bir şekilde iman edenlere anlatılır.  Eğer bizler Allah’a iman ediyorsak. Her şeyi yarattığına, bütün kâinatı O’nun (c.c.) döndürdüğüne iman etmişsek, o azameti gözümüzle görebiliyorsak, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Miraca çıktığına neden iman etmeyelim? Neden aklımız almasın? 

Hz. Ebubekir (as.) ın bu konuda çok güzel bir tespiti var.  Peygamber Efendimiz (s.a.v) Miraçtan döndüğünde yaşadıklarını insanlara anlatmaya başlamış. Henüz Hz. Ebubekir ile görüşmeden müşrikler bu hâdiseyi duyup Hz. Ebubekir’e gidiyorlar ve senin Efendin Miraca çıkmış. Allah ile görüşmüş diyorlar. Hz. Ebubekir ise

 “O (sav) söylediyse doğrudur.” diyor. Müşrikler: “Sen akıllı bir adamsın buna nasıl inanırsın? diye sorduklarında şöyle diyor: “Ben her gün semadan O’na (s.a.v) vahiy geldiğine iman ediyorum. O’nun (s.a.v) semaya çıktığına neden iman etmeyeyim?”

Bizler meleklere iman etmiş kimseler olarak onların semadan geldiklerini biliyoruz. Hepsi farklı vazifeler için yeryüzüne geliyorlar. Yağmur damlası indiren melekler, vahiy getiren melek… Hepsi bir an da semaya çıkıp gelebiliyor. Biz buna iman ediyorsak, bütün mahlukattan üstün olan, Allahu Teâla’nın habibi, en sevgili kulunu semâya çıkarmasını niye aklımıza sığıştırmayalım? Bütün âlemleri gezdirmesine niye şaşıralım? Bütün âlemleri onun uğruna yarattığını söylüyor. Bütün âlemleri, cenneti, cehennemi, kürsüyü zaman ve mekandan münezzeh bir şekilde O’na (s.a.v) göstermesine, okutmasına, söyletmesine neden iman etmeyelim? 

Miracı yaşayan bir peygamberin ümmeti olduğumuz için çok şanslıyız. Çünkü diğer peygamberlerin hiçbirine mirac nasip olmamıştır. Kab-ı kavseyne kadar yükselip aklımızın idrak edemediği bir şekilde Rabbimiz ile görüşen yalnızca Peygamber Efendimiz (s.a.v)’dir. Böyle bir Peygamberin (s.a.v) ümmeti olduğumuz için ne kadar şükretsek azdır. Bu öyle bir şan ki diğer peygamberler dahi O’nun (s.a.v) ümmeti olmak için dua ediyorlar. Bilindiği üzere Hz. İsa Aleyhisselam’ın duası kabul olmuştur ve yeryüzüne inerek Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetinden biri olacaktır. 

   Aslında Mirac hâdisesi ile yaratılışımızı daha iyi anlıyoruz. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v) her şeyi bizzat görmüş. Sünnet-i seniyyeyi düşünelim. Miraca kadar bazı şeyleri ilmel yakîn bilen Peygamber Efendimiz (s.a.v) Miraçta aynelyakin ve hakkel yakîn olarak o ilimleri öğrenmiştir. Bizzat şahit olduğu hakikatleri anlatmıştır. Bizler yaratılış olarak meraklı varlıklarız. Bu merakımızdan dolayı uzaya çıkılıyor, yeni şeyler keşfediliyor. Bizler merakla o bilgileri okuyoruz, araştırıyoruz. Bununla ilgilenen insanlara da büyük bir hürmet duyuluyor. Hâlbuki Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm sadece madde boyutuyla değil şu anda göremediğiniz bütün âlemleri geziyor. 18 bin alemden bahsediyoruz. Bütün âlemleri zamandan sıyrılmış bir şekilde geziyor. Cenneti ve cehennemi gördüğünde orada kimlerin olacağını da görüyor. Mesela Cennette Bilâl-i Habeşî’nin (as.) ayak seslerini duyduğunu söylüyor. Hâlbuki o anda Bilâl-i Habeşî Mekke’deydi. Bütün zamanlar, olmuşlar, kader defteri her şey O’na (s.a.v) gösteriliyor. Dolayısıyla rivâyetlerde geçtiği gibi Miraçtan önceki ruh hâli ile sonraki ruh hâli arasında çok fark var.

Bütün âlemleri gezmiş. Biz şu an orada yaşananların çok azını biliyoruz. Sonuç olarak zaman ve mekandan münezzehti. Ne kadar uzun sürdüğünü, ne kadar çok şey yaşandığını tahmin edemiyoruz. Orada Peygamberler ile ayrı ayrı görüştüğünü, uzun konuşmaların geçtiğini, hepsinin farklı tavsiyeler verdiğini, kendi kavimlerini anlattığını biliyoruz. Seçilen Peygamberlerin ve neler konuştuklarının da çok büyük bir ehemmiyeti var. Alınacak çok fazla mesaj var. 

    Peygamber Efendimiz’in (sav) bize birçok hediye ile geldi. O hediyelerden en birincisi tabii ki namazdır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi namazın her bir hareketi aslında bir meleğin kıyamete kadar sürecek olan ibadetidir. Aslında her namaz kıldığımızda manen Miraca çıkıyoruz. Bu bilinç ve şuurla namazlarımızı kılmaya çalışalım. Okuduğumuz Tahiyyatın da Miraçta Allah (c.c) ile Peygamber Efendimiz (sav) arasında geçen konuşma olduğunu biliyoruz. 

Tahiyyat duasının anlamını hatırlayalım.

“Bütün tâzimler, övgüler, mülkler, kavlî, bedenî ve malî ibadetler Allah’a mahsustur. 

Ey Peygamber! Sana selâm olsun, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. 

Selâm bize ve Allah’ın sâlih kullarına olsun. Kesin olarak bilir ve beyan ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve şehâdet ederim ki Hz. Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir.” 

(Buhârî, “Eẕân”, 148, 150; Müslim, “Ṣalât”, 55)

   Orada dahi bizi unutmuyor. Allah (c.c.) ona selam verdiğinde bizleri de o selama dahil ediyor. Salih kul olduğumuz zaman Miractaki bu selama da muhatap oluyoruz. İnşâallah o salihlerden oluruz.

  Yukarıda abd ifadesinden bahsetmiştik. Abd kul demektir. Bu kelimenin burada şöyle bir önemi var. Allah Teâla Resulühi, nebiyihi demiyor, abdihi diyor. Müfessirler bunu şu şekilde yorumlar. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Miraca abd (kul) olarak çıkıyor. Bu kulluğun bir şerefidir. En yüksek makam, Allah-u Teâla’nın kulu olarak çıkıyor. 

Kulluk mertebesi ile ilgili Peygamber Efendimiz (asm) şöyle demiştir: “Ben bütün Peygamberlerden üstün yaratıldım ama bununla övünmüyorum. Mahşerde ilk benim ümmetim hesaba çekilecek ama bununla övünmüyorum.  Livâü’l-hamd sancağının sahibiyim ama bununla da övünmüyorum.” Daha birçok üstünlüğü var ve hiçbiriyle övünmüyor. “Peki ne ile övünüyorsun Ya Resûlullah?” denilince “Abdullah olmakla övünüyorum.” diyor. Yani Allah’a kul olmak.. Evet aslında bizim de en büyük gayemiz Allah’a kul olmaktır. Allah’ın rızası dairesinde bir hayat yaşamaktır. Bunu da ancak Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yolundan gitmekle, O’na (a.s.m) benzemekle, sünnet-i seniyyeye sarılmakla yapabiliriz. 

Diğer hediyelerden bahsedelim.

  • Ümettinden Allah’a şirk koşmayan herkesin günahlarının affedileceği müjdesini getirmiştir. 

Rabbimiz tövbe edildiği takdirde her ne ne günah işlenmiş olursa olsun affedeceğini söylüyor. Kul hakkı hariç onun için helallik almak gerekir. Bu öyle büyük bir müjde ki, ne kadar yanlış yapsakta samimi bir şekilde tövbe edince bizi kabul eden bir Rabbimiz var. Bizler için her daim tövbe kapısı açık.. 

  • Bakara Sûresinin son âyetleri vahyediliyor. (Amenerrasulü her yatsıdan sonra okuduğumuz o ayetler.)
  • İsra Sûresi’nin 22–39. âyetlerinde bahsedilen on iki adet İslâm prensibini getirmiştir.
  • İyi amele niyetlenen kişiye –onu yapamasa bile– bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı; fakat kötü amele niyetlenen kişiye –onu yapmadığı müddetçe– hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesini getirmiştir. 

Bu hediyeler hakkında söylenecek, anlaşılacak çok mesaj var. Hepsini daha ayrıntılı olarakta okuyalım. 

Allahım! Onun işaretiyle ay parçalanan, parmaklarından kevser gibi sular akan, gözün asla şaşmadığı Mirac mu’cizesinin sahibi, Efendimiz Muhammed’e ve bütün âl ve ashabına, dünyanın iptidâsından mahşerin âhirine kadar salât et.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا  مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

HER ZERREDE ALLAH’I BULMAK İSTER MİSİN?

Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..

Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!

Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.

Konumuz 30. Söz’ün ikinci maksadından “zerre risalesi” olacak. 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَا تَاْتٖينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰى وَ رَبّٖى لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

İnkâr edenler, “Bize kıyamet gelmeyecek” dediler. De ki: “Bilâkis! Gaybı bilen Rabbime andolsun ki o size mutlaka gelecektir.” Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, O’nun bilgisi dışında kalamaz. Bundan daha küçük veya daha büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta kayıtlı olmasın.

(Sebe’ suresi 3.ayet)

30. Sözün birinci maksadı ene, ikinci maksadı ise zerre. Peki neden böyle? 

Bizler ‘ene yi tanıyarak, Rabbimizin bize verdiği büyük emaneti tanıyarak Rabbimize ulaşıyorduk. Şimdi ise kâinatın en küçük maddesinden yani zerresinden yine Allah’ı bulacağız. Allah’ın bu kadar değer verdiği ve halife-i arz dediği insanı, insanın maksadını, ene sini, ona verilen emaneti tanıyarak Allah’a ulaşabiliyoruz, kâinatın en küçük maddesi olan zerreyi tanıyarak da Allah’a ulaşabiliyoruz. Bazı bilim adamları ve bu asırdaki insanlar, bu hakikati bilmeyenler, zerreye -haşa- ilahlık veriyorlar. ‘‘Her şeyi zerrenin hareketleri, atomların hareketleri, dönüşleri oluşturuyor.’’ diyerek, açıklama yaptıklarını sanıyorlar. Halbuki olayın perde arkasındaki Allah’ı göremiyorlar.

Şu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskal zerre miktarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder. Şu maksat, bir mukaddime ile üç noktadan ibarettir.

 MUKADDİME  

   Tahavvülat-ı zerrat; Nakkaş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelanıdır.

Sözler

Tahavvülat-ı zerrat; Atomların hareketleri anlamına geliyor. Çoğumuz okulda atomların hareketlerini, protonları, nötronları, elektronları, bunların temel bilgilerini öğrendik.

Tahavvülat-ı zerrat; yani atomların zerrelerin hareketleri neymiş?

Nakkaş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelanıdır. Yoksa maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, manasız bir hareket değildir.

Sözler

Bilim adamlarının açıkladıkları gibi veya tabiata tapanların dedikleri gibi tesadüf oyuncağı ya da karışık değil, hepsi bir kader defterinde yazılmış, onunla hareket eden maddenin en küçük yapı taşlarıdır.

Çünkü bütün mevcudat gibi zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde “Bismillah” der. Çünkü nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi… 

   Hem vazifesinin hitamında “Elhamdülillah” der. Çünkü bütün ukûlü hayrette bırakan hikmetli bir cemal-i sanat, faydalı bir hüsn-ü nakış göstererek Sâni’-i Zülcelal’in medayihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir.

Sözler

Risale-i Nur’un bütün kitaplarında geçen bir ayet-i kerime var, 

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

…O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…

İsrâ suresi 44.ayet

Zerreler de Bismillah der. Çünkü kendilerinden kat kat büyük vazifeler üstleniyorlar. Biz akıllı şuurlu olarak insanı biliyoruz. Küçücük bir canlıya akıl, şuur veremeyiz. Demek ki onu, o vazifelere gönderen, onlara o talimatı veren, her şeyi bilen, her şeye hâkim, her şeye kudreti yeten bir zat lazım. 

Her zerrede –hem hareketinde hem sükûnetinde– iki güneş gibi iki nur-u tevhid parlıyor.

Sözler

Yani Allah’ın birliğini gösteren bir nur parlıyor.

Çünkü Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde icmalen ve Yirmi İkinci Söz’de tafsilen ispat edildiği gibi her bir zerre, eğer memur-u İlahî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse o vakit her bir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir.

Sözler

Eğer bir olan Allah’ı kabul etmiyorsan sebepler sayısınca, hatta zerreler sayısınca ilahları kabul etmen gerekiyor. 

Böyle bir durumda her bir zerreye ilim, hadsiz kudret, her şeyi gören bir göz, her şeye bakan bir yüz, her şeye geçer bir söz vermiş oluyoruz. Eğer bu hakikatleri bilmezsek küçücük bir zerreye bu kadar çok özellik yüklemiş oluyoruz -haşa-.

Evet, havanın her bir zerresi, her bir zîhayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki onların teşkilatları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizamatı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, faraza çuha makinesi gibi olsa bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkeza… O binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye, bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hakîmane ve üstadane yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar, gider. 

Sözler

Hayatımızda hiç gitmediğimiz bir ülkeye gitmek, oranın otobanı, il yolu, ilçe yolu, köy yolu vs. bilmek ve hangi eve neyi teslim edeceğimizi bilmeden ve bir haritaya veya navigasyona bakmadan, kimse tarif etmeden gidip malzemeleri eriştireceğimiz yeri bulmak, şu insan halimizle bile çok ağır ve mümkün değil. Hepimiz navigasyona bakıyoruz, eskiden haritalara bakıyorduk vs.  peki bu atomlar bunu nasıl yapıyorlar? 

Burada hava zerresinden örnek verilmiş. Mesela ben nefesimi alıyorum, benim vücudumda işe yarıyor, akciğerimde, kanımda dolaşıyor, ilerliyor nereye gideceğini biliyor, hangi dokumda hangi hücremde ihtiyaç varsa gidiyor ve oraya ulaşıyor. Aynı hava zerresi bir bitkiye de, bir ağaca da, bir hayvana da gidiyor. Sanki binbir çeşit olan her şeyi biliyormuş gibi hepsi yerli yerince görevlerini yapıyor. Bu nasıl mümkün olabilir?

Yukarıda bahsedildiği gibi bu zerrenin bir ilmi mi var, bir kudreti mi var, her şeyi biliyor mu, görüyor mu? Olmuyor değil mi? Çok anlamsız kalıyor. O zaman onu yönlendiren bir zat var, ona emir veren bir zat var. Asıl o zat her şeyi biliyor, her şeyi görüyor, her şeyi kudretiyle, hikmetiyle idare ediyor.

Evet, nasıl ki bir acemi, ham, âmî, âdi hem kör bir adam Avrupa’ya gitse; bütün fabrikalara, tezgâhlara girse üstadane kemal-i intizam ile her bir sanatta, her bir binada işler, öyle eserler yapar ki nihayet derecede hikmetli, sanatlı, herkesi hayrette bırakıyor. Zerre miktar şuuru olan bilir ki o adam, kendi başıyla işlemiyor. Belki bir üstad-ı küll, ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherat, gayet sanatlı, murassaatlı libaslar, lezzetli taamlar çıkıp gelse zerre miktar aklı olan demeyecek mi ki: “O adam, gayet mu’cizekâr bir zatın menşe-i mu’cizatı olan fabrikasının bir mandalı veyahut miskin bir kapıcısıdır.” 

Sözler

Sıradan, hiçbir tecrübesi olmayan, cahil, hatta kör bir adam düşünelim. Bu adam küçücük bir kulübede oturuyor, bu adama tahta, kemik gibi malzemeler veriyoruz ve bunlardan bir yığın eşya çıkıyor. Mücevherler, kumaşlar binbir  çeşit eşyalar.. Nasıl böyle bir şey olabilir? Mucize gibi bir olay. O zaman bu kadar icadı bu adama veremeyiz. Bu adamın böyle bir yeteneği yoktu.

Peki buradaki temsilin hakikati ne olabilir? Bitkileri, topraktaki erimiş maddeleri düşünelim. İnsanların, vefat eden hayvanların kemikleri birbirinden ayrılıyor toprağa karışıyor. Bizler böyle bir topraktan binbir çeşit meyve yiyoruz, çiçek topluyoruz, ağaçlar çıkıyor, hazineler, mücevherler çıkıyor vs. 

Baktığımız zaman hepsi bir topraktı. Nasıl oluyor? Toprağın içine atomlar gidiyor, su gidiyor, güneş gidiyor ve bunlardan biz binbir çeşit meyve yiyoruz. Bu atomlarda akıl mı var, fikir mi var? İnsanlar nasıl bir meyveye ihtiyaç duyduklarını nereden biliyorlar? Yaz günü kupkuru topraktan karpuz, kış günü “insanlar çok hasta olurlar c vitaminli portakal, limon vermeliyim.” diye düşünebilirler m zerreler? Aynı toprak, aynı su, aynı hava. Buradan çok net bir şekilde anlıyoruz ki onları yöneten, yönlendiren bir zat var.

Şimdi, Kur’an-ı Hakîm’in hikmeti nokta-i nazarında tahavvülat-ı zerratın pek çok gayeleri, hikmetleri ve vazifeleri vardır. 

 وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ 

gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazifelerine işaret eder. Numune olarak birkaçına işaret ediyoruz. 

   Birincisi: Cenab-ı Vâcibü’l-vücud’un tecelliyat-ı icadiyesini tecdid ve tazelendirmek için her bir tek ruhu model gibi ederek, her sene mu’cizat-ı kudretinden taze birer ceset giydirmek ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve bir tek hakikati başka başka surette göstermek ve kâinatların ve âlemlerin ve mevcudatların, taife taife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fâtır-ı Zülcelal kudretiyle zerratı tahrik ve tavzif etmiştir. 

Sözler

Hepimiz zamanında, bebektik, çocuktuk, ergenlik dönemi geçirdik ve biz sürekli o bedenimizi değiştirdik. Şuan bebeklik dönemindeki gibi değiliz, ondan daha büyüğüz, daha farklıyız. Hatta senede iki defa vücudumuzun tüm hücreleri değişiyor. Bitkileri de düşünebiliriz, bitkiler kışın neredeyse tamamen ölüyorlar, baharda tamamen yeniden canlanıyorlar, yaratılıyorlar. O zerreler yeniden vazifelendiriliyorlar. İnsanda da aynı şekilde misal bir bebeğin yüzüne bakıyoruz, bir kaç sene sonra hatta bir kaç ay sonra bile o bebeğin siması değişiyor, hareketleri, kendisi değişiyor, büyüyor. Sürekli yenilenen bir devir var. Hücreler ölüyorlar sonra yeniden yaratılıyorlar. Biz aslında sürekli yaratılmaya devam ediyoruz. Ve her zerremiz de vazifelerine devam ediyorlar. 

İkincisi: Mâlikü’l-mülki Zülcelal; şu dünyayı, bâhusus rûy-i zemin tarlasını bir mülk suretinde yaratmıştır. Yani neşv ü nemaya, taze taze mahsulat vermeye kabil bir surette müheyya etmiştir. Tâ ki nihayetsiz mu’cizat-ı kudretini orada ekip biçsin.

Sözler

Bir tarla gibi düşünüyoruz. Allah bize mucizelerini gösteriyor görmesini bilirsen. Bir bitkinin, ağacın, insanın sürekli değişmesi, mesela bitkilerin farklı farklı desenlerde çiçekler vermesi, çok güzel tatlarda meyveler vermesi gibi..

İşte şu zemin yüzündeki tarlasında, zerratı hikmetle tahrik ederek, intizam dairesinde tavzif edip her asırda her fasılda her ayda belki her günde belki her saatte mu’cizat-ı kudretinden yeni yeni birer kâinat gösterir, yeryüzü avlusuna başka başka mahsulat verdirir. Nihayetsiz hazine-i rahmetinin hedâyâsını, nihayetsiz kudretinin mu’cizatının numunelerini harekât-ı zerrat ile izhar eder. 

Sözler

Rabbimizin sonsuz bir güzelliği var. Sonsuz bir hikmetle yaratma isteği var. Kısa bir zamanda bize çok fazla sanatını gösteriyor. Bize ortalama 70-80 yıllık bir ömür bahşediliyor. Bu kısa ömürde Rabbimizin binbir çeşit sanatlarına şahit oluyoruz. Hem kendimizde, hem çevremizde, hem kâinatta, gökyüzünde, doğada vs. Bizim için sürekli sanatlarını yeniliyor. İnsanlar arasında “sıkıldım” kelimesi vardır. Hâlbuki sıkılmaya fırsat kalmıyor. Eğer dikkatle, tefekkürle bakarsan sıkılmak mümkün değildir. Çünkü Allah görmemiz için, O’na (c.c.) hamd etmemiz için sürekli sanatlarını yeniliyor.

Üçüncüsü: Nihayetsiz tecelliyat-ı esma-i İlahiyenin nakışlarını göstermekle, o esmanın cilvelerini ifade için mahdud bir zeminde hadsiz nukuş göstermek, küçük bir sahifede nihayetsiz maânîleri ifade edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkaş-ı Ezelî zerratı, kemal-i hikmetle tahrik edip kemal-i intizamla tavzif etmiştir.

Sözler

Rabbimiz hiçbir şeyi israf etmez, her şeyi hikmetli yapıyor. Bir atoma, bir hücreye birçok görev yüklüyor. Mesela insan vücudunu düşünelim; bir organa üç beş tane görev veriliyor, bir hücreye belki yüzlerce görev veriliyor. Çünkü Allah israf etmez. Her şeyi hikmetle yapar. O yüzden kısa bir zamanda, sınırlı bir zeminde, sonsuz esmalarını bize gösteriyor.

Dördüncüsü: Hadsiz âlem-i misal gibi gayet geniş âlem-i melekût ve gayr-ı mahdud sair uhrevî âlemlere birer mahsulat veya tezyinat veya levazımat gibi onlara münasip şeyleri yetiştirmek için şu dar mezraa-i dünyada, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelal, zerratı tahrik edip kâinatı seyyale ve mevcudatı seyyare ederek, şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsulat-ı maneviye yetiştiriyor. Nihayetsiz hazine-i kudretinden nihayetsiz bir seyli, dünyadan akıttırıp âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor. 

Sözler

Sınırlı bir hayattayız. Bu dünyada bizim ömrümüz gibi sınırlıdır. Dünyanın’da, kâinatında bir ömrü var. Bu kısa ömürde Rabbimiz sonsuz âlemlere meyveler yetiştiriyor. 

Aynen insanın mezara konulması gibi. Bir insan mezara, kabre konuluyor, bir tohum gibi kabre atılıyorsun, meyvelerini inşallah cennette veriyorsun. Amellerimizde o tohumlar gibi. Amellerimizle o tohumları ekiyoruz. Sevap ekersen cennet biçiyorsun, günah ekersen cehennem biçiyorsun -Allah muhafaza-. Biz hareketlerimizle ahirete tohumlar ekiyoruz.

Beşincisi: Nihayetsiz kemalât-ı İlahiyeyi, hadsiz celevat-ı cemaliyeyi ve gayetsiz tecelliyat-ı celaliyeyi ve gayr-ı mütenahî tesbihat-ı Rabbaniyeyi şu dar ve mahdud zeminde ve mütenahî ve az bir zamanda göstermek için zerratı kemal-i hikmetle kudretiyle tahrik edip, kemal-i intizamla tavzif ederek mütenahî bir zamanda, mahdud bir zeminde gayr-ı mütenahî tesbihat yaptırıyor. Gayr-ı mahdud tecelliyat-ı cemaliye ve celaliye ve kemaliyesini gösteriyor.Çok hakaik-i gaybiye ve çok semerat-ı uhreviye ve fânilerin bâki olan hüviyet ve suretlerinden pek çok nukuş-u misaliye ve çok manidar nüsuc-u levhiyeyi icad ediyor. Demek, zerreyi tahrik eden; şu makasıd-ı azîmeyi, şu hikem-i cesîmeyi gösteren bir zattır. Yoksa her bir zerrede, güneş gibi bir dimağ bulunması lâzım gelir.

Sözler

Bu kadar hikmetli işleri bir zerreden bekleyemeyiz. Demek Ki bütün bunlar Rabbimizden geliyor, ve onun sıfatlarını, nakışlarını, esmalarını bize yansıtıyor.

Evet zerre, acz ve cümuduyla beraber şuurkârane büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcibü’l-vücud’un vücuduna kat’î şehadet ettiği gibi harekâtında nizamat-ı umumiyeye tevfik-i hareket edip her girdiği yerde ona mahsus nizamatı müraat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vâcibü’l-vücud’un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan zatın ehadiyetine şehadet eder. Yani zerre kimin ise gezdiği bütün yerler de onundur. Demek zerre –çünkü âcizdir, yükü nihayetsiz ağırdır ve vazifeleri nihayetsiz çoktur– bir Kadîr-i Mutlak’ın ismiyle, emriyle kaim ve müteharrik olduğunu bildirir. Hem kâinatın nizamat-ı külliyesini bilir bir tarzda tevfik-i hareket etmesi ve her yere manisiz girmesi; tek bir Alîm-i Mutlak’ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir. 

Sözler

Zerrelerin bu kadar şeye kabiliyetli olması, hem bu zerreyi yönlendiren, hemde bu zerrenin girdiği bedenleri, canlı veya cansız olsun, onların o görev  yerlerini de yaratan zatın aynı olması gerekiyor. Tek bir zat olması gerekiyor ki bunlar bu kadar hikmetli bir şekilde, düzenli bir şekilde, hiçbir sıkıntı olmadan ilerlesin. 

Öyleyse zerreler başıboş değiller. Onları yöneten bir ilah var. Her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak, Alim-i Mutlak bir zâtı bize yansıtıyorlar. 

دَعْوٰيهُمْ فٖيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فٖيهَا سَلَامٌ وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ 

Orada onların duaları, “Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım!”; karşılıklı iyi dilekleri de “selâm” şeklinde olacaktır. Duaları da, “Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun” diyerek son bulur.

Yunus suresi 10.ayet

 سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ 

 “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” 

Bakara suresi 32.ayet

 رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

 Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.

Âli imrân suresi 8.ayet