
Bismillahirrahmanirrahim
“Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.” Tevbe Sûresi, 9:128.
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.
“Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.” (Taberânî , el-Heysemî )
Bu asırda hepimiz hayatta birilerini örnek almaya çalışıyoruz. Kimi zaman bu bir filozof, kimi zaman bilim insanı, kimi zaman başarılı iş adamları vs… Bundan dolayı etrafta birçok biyografi kitapları var. İnsanlar bu kişileri kendilerine rehber almaya çalışıyorlar. “ Peki ben bir müslüman olarak kimi rehber almalıyım? Hayatımı kimin kuralları, tavsiyeleri, nasihatlari ve örnekliği ile sürdürmeliyim?” diye sorular eminim sizin de aklınıza gelmiştir. Bu sorulara Risale-i Nur’lardan Lemalar kitabından cevap bulalım:
Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gururundan gayet müthiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.
Hayatımızı müslümanca yaşama çevirmeye çalışırken gerçekten rehber arıyoruz ve çoğu davranışımızda “Acaba bu hareketim müslümanlığa yakışır mı?” diye sorulardan kendimizi alamıyoruz. Üstadın dediği gibi; “Ne yerdeyiz , ne gökteyiz…” kararsız bir halde giderken…
İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum.
Bu örneği biraz kendimize yaklaştıralım: Hiç navigasyon kullandınız mı? Navigasyonu açıyorsun önüne karışık bir harita çıkıyor. Sonra gideceğin yeri yazıyorsun, sana en kısa en kolay yolu gösteriyor çoğunlukla. İşte bizim ulaşmak istediğimiz yer Allah’ın rızası, ona en kısa en selametli adeta otoban gibi rahat yol da Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnet-i seniyyesi…
Tabi burda Üstad pusuladan örnek vermiş. Eski zamanları düşünün denize açılmış bir gemidesiniz. Hava karanlık, bulutlardan ayın bile yansıması görünmüyor. İşte bunun gibi , bu asırda sanki o karanlığa kocaman bir ışık gibi sünnet-i seniye bize nur saçan bir pusula oluyor ve bizi bir çok zarardan kurtarıyor, bize doğru yolu gösteriyor.
Hem o seyahat-i ruhiyede,çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum.
Hayatımızın her alanında birilerini örnek almaya çalışıyoruz demiştik yukarıda ki paragrafta. Bunu birkaç örnekle anlamaya çalışalım. Kendimize bir çalışma programı yapacağız. Hemen başarılı bir bilim insanının biyografisine bakıyoruz … Genelde onların da -sanki sabah namazına kalkar gibi- sabahın erken saatlerinde güne başladıklarını görüyoruz.
Halbuki Müslüman değiller!!!
Fakat adetullah kanunlarını bir şekilde keşfetmişler. Nedir Adetullah kanunları ?Allah’ın bu kainata koyduğu kurallar. Mesela başarılı olman için düzenli çalışman gerekir gibi.. Böyle kuralları biz Peygamber Efendimiz (sav) in sünnetlerinde, yaşayış tarzında görebiliyoruz .
Erken uyumak, erken uyanmak, sabah namazından sonra uyumamak Peygamber Efendimizin sünnetinde de vardır ama sen sünneti seniyyeyi tam bilmediğin için sanki bunu bilim insanları ya da bu başarılı iş insanları keşfetmiş gibi onlara hayranlık duyuyorsun.
Halbuki sana en güzel örnek, en mükemmel rehber Peygamber Efendimiz (sav)dir .
Çünkü onun ahlakı Kur’an ahlakıdır, Kur’an’ın yaşayış biçimidir, sünneti seniyyesi Kur’an’ın en büyük tefsiridir.
Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum.
Konuyu biraz daha anlayabilmek için , “neden” sorusunu tekrar edelim.
Peki neden sürekli Peygamber Efendimize uymayı bu kadar önemsiyoruz? Yani Kur’an bize yetmez miydi ? Bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz (sav) : “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” buyurmuştur. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…”(Hûd, 112) âyetinin ağırlığını çok iyi anlamıştır. Burdan anlıyoruz ki; her hareketinde, her davranışında, her sözünde “dosdoğru olma” gayesi vardı.
O’nun bize örnek olması bu ayetle kesinleşmiştir:
İçinizden Allah’ın lutfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır. (Ahzâb Suresi – 21)
Başka bir ayete gelelim ve onun Risale-i Nur’daki açılımını okuyalım:
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”( Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.)
âyet-i azîmesi, ittibâ-ı sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilân ediyor. Evet, şu âyet-i kerime, kıyâsât-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır.
Ne demek istiyor? Burada mantık ilminden bir örnek veriyor Üstad. Buradaki kıyas-ı istisnâ-î kelimesinin anlamı: “neticesi veya tersi bizzat kendi içerisinde zikredilen kıyas şekli.” Yani bu ayette neticesi ve tersi içinde bir mantık önermesi var.
Şu âyet-i kerime der ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek.
Burda “Habibullah” kelimesine dikkat çekmek istiyorum. Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul demek.
Peki bu kimdir ? Tabi ki Peygamber Efendimiz (sav)’dir.
O zaman sen Allah’ı seviyorsan onun en sevdiği kuluna benzemeye çalışacaksın. Yoksa Allah’ı sevdiğini iddia etmen söz konusu değil!
Allah’ı tanısan seversin, sevsen kendini sevdirmeye çalışırsın, sevdirmen için de en sevdiği kuluna benzemen gerekiyor. Yani düşünsene Allah’ın mührü var onun davranışlarında, “bak kulum ben bu kulumdan razıyım O’nu örnek al” diyor sana adeta… Farklı yollara sapmaya gerçekten hiç gerek yok. Hayatımıza ne kadar çok sünneti alabilirsek, o kadar Rabbimiz razı olacak, o kadar basit hareketlerimiz ibadet hükmüne geçecek…
İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder.
Peygamber Efendimizin sünnetlerine uymak deyince aklımıza hemen yatmak, oturmak, kalkmak vesaire gibi basit şeylerden çok önce farzlar gelmeli. Haşa Peygamber Efendimiz (sav) bir farz kaçırmış mıdır? Tam tersi daha çok ibadet ediyor değil mi!
Hazret-i Aişe (ra) Validemizin anlattığına göre, Hazret-i Peygamber (sav) Efendimiz, geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar uzun müddet teheccüde devam ederlerdi. Durumdan müteessir olan muhterem zevcesi:”Ey Allah’ın Resûlü, geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde niçin böyle yapıyorsun?” diye sorunca;”Ey Âişe! Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı?” karşılığını vermiştir. (Buhari, Teheccüd, 6)
O zaman şöyle bir şey diyebilir miyim “Benim namazım yok, tesettürüm yok. Allah’ın hiç bir emrini yerine getirmiyorum, hayatımda Peygamber Efendimiz (asm) ile ilgili hiç bir şey yok, aklımdan bile geçmiyor. Ama ben Allah’ı çok seviyorum bakma böyle yaptığıma!” o zaman bu ayet bunu yalanlıyor değil mi?
Yasakladığı şeyleri yaparak , günahlara dalarak, farzlarını yerine getirmeyerek Allah’ı sevdiğini iddia edemezsin. Yani kalpte yok demek ki , kalbe inmemiş bu sevgin sözde kalmış…
Ne demiştik:
Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder.Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek.
Burada da “elbette” kelimesine dikkat çekmek istiyorum. İman eden ona itaat edecek diyor. İtaat etmiyorsam, o zaman imanıma dönüp bakmam gerekiyor. Acaba, imanımım üzeri tozlanmış mı, haşa Kuran-ı Kerim’i sarıp sarmalayıp belki tozlanmak üzere raflara terk ettiğimiz gibi, ben imanımı da mı öyle unuttum. Almadım tozlarını, tazelemedim imanımı… Ya da ben iman ettiğimi sanıyorum ama sadece inkar mı etmiyorum!…
“…inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. (Emirdağ Lahikası) “
Evet bu cümleler çok ağır biliyorum.
“Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin… “ (Nisa 136. ayet)
Bakın hitabın başında iman edenler diyor, zaten iman edenlere bir daha iman et diyor!
İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. (Mektubat) Senin başını secdeye götürmeyen imanının, cennete götüreceğinden nasıl eminsin?! Bunları ümitsizliğe kapılalım diye demiyorum. Tam tersi iş işten geçmeden fark edelim ki sonsuz hayatımızı mahvetmeyelim. “Bizler de tahkiki imanı ve Allah’ın rızasını kazanabilen kullardan olabilelim inşallah” diye ümit ve dua ederek söylüyorum.
Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
Sana burada sapasağlam dosdoğru şüphesiz ve makbul yani Allah’ın kabul damgası vurulmuş bir insan örnek gösteriliyor. Zaten sen her namazında Fatiha suresini okurken “sırat-ı müstakim” yani dosdoğru yolda olanlardan olmayı Allah’tan kavli olarak istiyorsun. Peki fiili dua nedir? Sünnet-i seniyyeyi hayatına yavaş yavaş geçirmeye çalışmandır. Neden yavaş yavaş diyorum? Çünkü adetullah kanunları var. Bir anda mükemmel olamazsın. Adım adım, alıştıra alıştıra geçireceksin hayatına! Merdivende bir anda 10 basamak atlayamadığın gibi, bu konuda da adım adım basamak basamak ilerleyeceksin…
“Önce ne yapmalıyım peki?” diyorsan. Önce günahlarından tövbe etmeli ve onları hayatından çıkarmalısın. Sonrasında farzları hayatında en öncelikli konuma koymalısın. Bunlara uymakta, uygulamakta sıkıntı çekmemek içinde öncelikle sağlam bir imana sahip olmalısın ki ilmin amele dönüşebilsin.
Evet, bu kâinatı bu derece in’âmât ile dolduran Zât-ı Kerîm-i Zülcemâl, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mucizât-ı san’atla tezyin eden o Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe, zîşuurlar içinde en mümtaz birisini Kendine muhatap ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır.
Peygamber Efendimiz (sav)’in peygamberlik öncesi ahlakı da çok güzeldi değil mi? “Muhammed-ül Emin” lakabı ona o zamanlardan verilmişti. Güvenirliğine emanete sahip çıkmasına ve güzel ahlakına binaen, İslamiyeti ilan etmesinden sonra bile hala müşrikler mallarını ona emanet ediyorlardı. İşte böyle seçkin bir şahsiyeti Rabbimiz kendine muhatap alıyor ve O’nu bizlere imam, önder ve örnek yapıyor.
Hem bu kâinatı had ve hesaba gelmez tecelliyât-ı cemal ve kemâlâtına mazhar eden o Zât-ı Cemîl-i Zülkemal, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esmâ ve san’atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibâına sevk edecek. Tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
Elhasıl: Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibâını istilzam edip intaç ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor.
Burada bir dipnot geçmek istiyorum:
Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübâtım var ki, mesâil-i şeriatla, Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimaiyede gayet nâfi birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum. Bu dâvâmda tereddüt edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar.
Yani ”Sünnet-i seniyyenin düsturları ruhani, akli, ve kalbi hastalıklara faydalı deva olduğu gibi; sosyal yani toplumsal hayatın sıkıntılarına da devadır. Ve bunu hem kendim hem Risale-i Nur’lar tasdik ediyor.” diyor Üstad.
Mesela Peygamber Efendimiz(sav) zamanında başka bir ülkeden bir doktor geliyor. Müslümanlara ücretsiz bakacağım diyor. Sonra günlerce haftalarca bekliyor ama gelen giden yok. Merak ediyor neden kimse hasta olmuyor diye? Anlıyor ki Sünnet-i seniyyeye uyarak yeme içme, uyku adaplarına bile uyduklarından dolayı, toplumda hastalık görünmüyor. Doktor şaşkınlıkla ülkesine geri dönüyor. Düşünelim mesela acıkmadan yemek yemeseydik, midemizin 3te 1ini yemek, 3te 1ini su 3te 1ini hava ile doldursaydık, öncelikle obezite olmazdı. Ve obeziteye bağlı tansiyon, şeker, kalp hastalıkları vs olmazdı. Namazlar cemaatle kılınıyor yani en azından namaza gitmek için bir hareket var. Yani şimdikilerin “kardiyo” diye tabir ettikleri hafif spor sayılabilir. Düşünsenize 1400 sene önce diş fırçalama adabı, zaten 5 vakit namaz olduğundan sürekli abdest alınması, temizlik had safada. Bunlar gibi bir çok hikmetli alışkanlık onların çoğu hastalıklardan korunmasına vesile oluyordu belli ki…
Peki tamam yazının bu kısmına kadar geldiysek inşallah sünnet-i seniyyeyi hayatımıza geçirmeye karar vermişizdir. Peki her şeyi yüzde yüz hayatıma geçirebilir miyim? Muhtemelen yapamam peki burda nasıl bir davranışta bulunmalıyım?
Sünnet-i Seniyyenin herbir nev’ine tamamen bilfiil ittibâ etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur.
Yani çok büyük alimler evliyalar tamamen uyabilmişler. Peki ben ne yapacağım?
Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkast, taraftarâne ve iltizamkârâne talip olmak, herkesin elinden gelir.
Yani bizzat yapamasan da o niyette olacaksın, ona taraftar olacaksın.
Hadis-i Şerifte diyor ki: “Kişinin amelleri niyetlerine göredir” (Buhari, 11/359) Ben muvaffak olamasam bile buna niyetleneceğim yani… Uyamasam bile taraftar olacağım. “Peygamber Efendimiz (sav) yaptıysa doğrudur.” Diyeceğim. Buna inanıp, savunacağım. Aslında ben buna niyet ettiğim zaman muvaffak olamasam bile, inşallah sevap olarak yazılacak. Allah sonuca bakmıyor niyetine bakıyor. Niyet et, gayret et, sonucu Allah’a bırak. Bir şey bütün bütün elde edilmezse tamamen terk de edilmez. Evet yüzde yüz yapamıyorum ama elimden geleni yapmaya çalışacağım.
Farz ve vâcip kısımlara zaten ittibâa mecburiyet var. Ve ubudiyetteki müstehap olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde, günah olmasa dahi, büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise büyük hata vardır. Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittibâ ettikçe, o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok; fakat Habibullahın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır.
Özet olarak eğer aklımızdan “farzları yapsam bana yeter.” diye bir fikir geçiyorsa, onu diyen nefse ve şeytana şunları diyelim :
“Bu ne rahatlık, amellerine güveniyor musun gerçekten? Sanki hesaba çekilmiş de sonsuz cenneti kazanmış gibi rahatsın ey nefsim! Sünnetleri terk ederek nasıl Peygamberinden (sav) şefaat isteyeceksin?”
Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, zât-ı Ahmediye (a.s.m.) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil’ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem, binler mucizâtın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemâlâtının şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’ân-ı Hakîmin hakaikinin tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibâıyla milyonlar ehl-i kemal, merâtib-i kemâlâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktidâ edilecek en güzel nümunelerdir ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittibâ-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittibâ etmeyen, tembellik ederse hasâret-i azîme, ehemmiyetsiz görürse cinayet-i azîme, tekzibini işmam eden tenkit ise dalâlet-i azîmedir.
Allah’ım! “Şüphesiz sen pek büyük bir ahlâk üzeresin” sırrına mazhar olarak en üstün meziyetleri kendisinde toplayan ve “Ümmetimin fesadı zamanında benim sünnetime yapışana yüz şehid ecri vardır” buyuran zâta salât et.









