KİMİ SEVDİĞİNE DİKKAT ET!

Bismillahirrahmanirrahim

“Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.” Tevbe Sûresi, 9:128.

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.

“Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.” (Taberânî , el-Heysemî )

Bu asırda hepimiz hayatta birilerini örnek almaya çalışıyoruz. Kimi zaman bu bir filozof, kimi zaman bilim insanı, kimi zaman başarılı iş adamları vs… Bundan dolayı etrafta birçok biyografi kitapları var. İnsanlar bu kişileri kendilerine rehber almaya çalışıyorlar. “ Peki ben bir müslüman olarak kimi rehber almalıyım? Hayatımı kimin kuralları, tavsiyeleri, nasihatlari ve örnekliği ile sürdürmeliyim?” diye sorular eminim sizin de aklınıza gelmiştir. Bu sorulara Risale-i Nur’lardan Lemalar kitabından cevap bulalım:

Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gururundan gayet müthiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.

Hayatımızı müslümanca yaşama çevirmeye çalışırken gerçekten rehber arıyoruz ve çoğu davranışımızda “Acaba bu hareketim müslümanlığa yakışır mı?” diye sorulardan kendimizi alamıyoruz. Üstadın dediği gibi; “Ne yerdeyiz , ne gökteyiz…” kararsız bir halde giderken…

İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum.

Bu örneği biraz kendimize yaklaştıralım: Hiç navigasyon kullandınız mı? Navigasyonu açıyorsun önüne karışık bir harita çıkıyor. Sonra gideceğin yeri yazıyorsun, sana en kısa en kolay yolu gösteriyor çoğunlukla. İşte bizim ulaşmak istediğimiz yer Allah’ın rızası, ona en kısa en selametli adeta otoban gibi rahat yol da Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnet-i seniyyesi…

Tabi burda Üstad pusuladan örnek vermiş. Eski zamanları düşünün denize açılmış bir gemidesiniz. Hava karanlık, bulutlardan ayın bile yansıması görünmüyor. İşte bunun gibi , bu asırda sanki o karanlığa kocaman bir ışık gibi sünnet-i seniye bize nur saçan bir pusula oluyor ve bizi bir çok zarardan kurtarıyor, bize doğru yolu gösteriyor.

Hem o seyahat-i ruhiyede,çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum.

Hayatımızın her alanında birilerini örnek almaya çalışıyoruz demiştik yukarıda ki paragrafta. Bunu birkaç örnekle anlamaya çalışalım. Kendimize bir çalışma programı yapacağız. Hemen başarılı bir bilim insanının biyografisine bakıyoruz … Genelde onların da -sanki sabah namazına kalkar gibi- sabahın erken saatlerinde güne başladıklarını görüyoruz.

Halbuki Müslüman değiller!!!
Fakat adetullah kanunlarını bir şekilde keşfetmişler. Nedir Adetullah kanunları ?Allah’ın bu kainata koyduğu kurallar. Mesela başarılı olman için düzenli çalışman gerekir gibi.. Böyle kuralları biz Peygamber Efendimiz (sav) in sünnetlerinde, yaşayış tarzında görebiliyoruz .

Erken uyumak, erken uyanmak, sabah namazından sonra uyumamak Peygamber Efendimizin sünnetinde de vardır ama sen sünneti seniyyeyi tam bilmediğin için sanki bunu bilim insanları ya da bu başarılı iş insanları keşfetmiş gibi onlara hayranlık duyuyorsun.

Halbuki sana en güzel örnek, en mükemmel rehber Peygamber Efendimiz (sav)dir .

Çünkü onun ahlakı Kur’an ahlakıdır, Kur’an’ın yaşayış biçimidir, sünneti seniyyesi Kur’an’ın en büyük tefsiridir.

Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum.

Konuyu biraz daha anlayabilmek için , “neden” sorusunu tekrar edelim.

Peki neden sürekli Peygamber Efendimize uymayı bu kadar önemsiyoruz? Yani Kur’an bize yetmez miydi ? Bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz (sav) : “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” buyurmuştur. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…”(Hûd, 112) âyetinin ağırlığını çok iyi anlamıştır. Burdan anlıyoruz ki; her hareketinde, her davranışında, her sözünde “dosdoğru olma” gayesi vardı.

O’nun bize örnek olması bu ayetle kesinleşmiştir:
İçinizden Allah’ın lutfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır. (Ahzâb Suresi – 21)

Başka bir ayete gelelim ve onun Risale-i Nur’daki açılımını okuyalım:

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”( Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.)
âyet-i azîmesi, ittibâ-ı sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilân ediyor. Evet, şu âyet-i kerime, kıyâsât-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır.


Ne demek istiyor? Burada mantık ilminden bir örnek veriyor Üstad. Buradaki kıyas-ı istisnâ-î kelimesinin anlamı: “neticesi veya tersi bizzat kendi içerisinde zikredilen kıyas şekli.” Yani bu ayette neticesi ve tersi içinde bir mantık önermesi var.

Şu âyet-i kerime der ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek.

Burda “Habibullah” kelimesine dikkat çekmek istiyorum. Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul demek.

Peki bu kimdir ? Tabi ki Peygamber Efendimiz (sav)’dir.

O zaman sen Allah’ı seviyorsan onun en sevdiği kuluna benzemeye çalışacaksın. Yoksa Allah’ı sevdiğini iddia etmen söz konusu değil!

Allah’ı tanısan seversin, sevsen kendini sevdirmeye çalışırsın, sevdirmen için de en sevdiği kuluna benzemen gerekiyor. Yani düşünsene Allah’ın mührü var onun davranışlarında, “bak kulum ben bu kulumdan razıyım O’nu örnek al” diyor sana adeta… Farklı yollara sapmaya gerçekten hiç gerek yok. Hayatımıza ne kadar çok sünneti alabilirsek, o kadar Rabbimiz razı olacak, o kadar basit hareketlerimiz ibadet hükmüne geçecek…

İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder.

Peygamber Efendimizin sünnetlerine uymak deyince aklımıza hemen yatmak, oturmak, kalkmak vesaire gibi basit şeylerden çok önce farzlar gelmeli. Haşa Peygamber Efendimiz (sav) bir farz kaçırmış mıdır? Tam tersi daha çok ibadet ediyor değil mi!
Hazret-i Aişe (ra) Validemizin anlattığına göre, Hazret-i Peygamber (sav) Efendimiz, geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar uzun müddet teheccüde devam ederlerdi. Durumdan müteessir olan muhterem zevcesi:”Ey Allah’ın Resûlü, geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde niçin böyle yapıyorsun?” diye sorunca;”Ey Âişe! Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı?” karşılığını vermiştir. (Buhari, Teheccüd, 6)

O zaman şöyle bir şey diyebilir miyim “Benim namazım yok, tesettürüm yok. Allah’ın hiç bir emrini yerine getirmiyorum, hayatımda Peygamber Efendimiz (asm) ile ilgili hiç bir şey yok, aklımdan bile geçmiyor. Ama ben Allah’ı çok seviyorum bakma böyle yaptığıma!” o zaman bu ayet bunu yalanlıyor değil mi?

Yasakladığı şeyleri yaparak , günahlara dalarak, farzlarını yerine getirmeyerek Allah’ı sevdiğini iddia edemezsin. Yani kalpte yok demek ki , kalbe inmemiş bu sevgin sözde kalmış…

Ne demiştik:

Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder.Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek.


Burada da “elbette” kelimesine dikkat çekmek istiyorum. İman eden ona itaat edecek diyor. İtaat etmiyorsam, o zaman imanıma dönüp bakmam gerekiyor. Acaba, imanımım üzeri tozlanmış mı, haşa Kuran-ı Kerim’i sarıp sarmalayıp belki tozlanmak üzere raflara terk ettiğimiz gibi, ben imanımı da mı öyle unuttum. Almadım tozlarını, tazelemedim imanımı… Ya da ben iman ettiğimi sanıyorum ama sadece inkar mı etmiyorum!…

…inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. (Emirdağ Lahikası) “

Evet bu cümleler çok ağır biliyorum.

“Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin… “ (Nisa 136. ayet)
Bakın hitabın başında iman edenler diyor, zaten iman edenlere bir daha iman et diyor!
İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. (Mektubat) Senin başını secdeye götürmeyen imanının, cennete götüreceğinden nasıl eminsin?! Bunları ümitsizliğe kapılalım diye demiyorum. Tam tersi iş işten geçmeden fark edelim ki sonsuz hayatımızı mahvetmeyelim. “Bizler de tahkiki imanı ve Allah’ın rızasını kazanabilen kullardan olabilelim inşallah” diye ümit ve dua ederek söylüyorum.

Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.

Sana burada sapasağlam dosdoğru şüphesiz ve makbul yani Allah’ın kabul damgası vurulmuş bir insan örnek gösteriliyor. Zaten sen her namazında Fatiha suresini okurken “sırat-ı müstakim” yani dosdoğru yolda olanlardan olmayı Allah’tan kavli olarak istiyorsun. Peki fiili dua nedir? Sünnet-i seniyyeyi hayatına yavaş yavaş geçirmeye çalışmandır. Neden yavaş yavaş diyorum? Çünkü adetullah kanunları var. Bir anda mükemmel olamazsın. Adım adım, alıştıra alıştıra geçireceksin hayatına! Merdivende bir anda 10 basamak atlayamadığın gibi, bu konuda da adım adım basamak basamak ilerleyeceksin…

“Önce ne yapmalıyım peki?” diyorsan. Önce günahlarından tövbe etmeli ve onları hayatından çıkarmalısın. Sonrasında farzları hayatında en öncelikli konuma koymalısın. Bunlara uymakta, uygulamakta sıkıntı çekmemek içinde öncelikle sağlam bir imana sahip olmalısın ki ilmin amele dönüşebilsin.

Evet, bu kâinatı bu derece in’âmât ile dolduran Zât-ı Kerîm-i Zülcemâl, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mucizât-ı san’atla tezyin eden o Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe, zîşuurlar içinde en mümtaz birisini Kendine muhatap ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır.

Peygamber Efendimiz (sav)’in peygamberlik öncesi ahlakı da çok güzeldi değil mi? “Muhammed-ül Emin” lakabı ona o zamanlardan verilmişti. Güvenirliğine emanete sahip çıkmasına ve güzel ahlakına binaen, İslamiyeti ilan etmesinden sonra bile hala müşrikler mallarını ona emanet ediyorlardı. İşte böyle seçkin bir şahsiyeti Rabbimiz kendine muhatap alıyor ve O’nu bizlere imam, önder ve örnek yapıyor.

Hem bu kâinatı had ve hesaba gelmez tecelliyât-ı cemal ve kemâlâtına mazhar eden o Zât-ı Cemîl-i Zülkemal, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esmâ ve san’atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibâına sevk edecek. Tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.

Elhasıl: Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibâını istilzam edip intaç ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor.

Burada bir dipnot geçmek istiyorum:

Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübâtım var ki, mesâil-i şeriatla, Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimaiyede gayet nâfi birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum. Bu dâvâmda tereddüt edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar.

Yani ”Sünnet-i seniyyenin düsturları ruhani, akli, ve kalbi hastalıklara faydalı deva olduğu gibi; sosyal yani toplumsal hayatın sıkıntılarına da devadır. Ve bunu hem kendim hem Risale-i Nur’lar tasdik ediyor.” diyor Üstad.

Mesela Peygamber Efendimiz(sav) zamanında başka bir ülkeden bir doktor geliyor. Müslümanlara ücretsiz bakacağım diyor. Sonra günlerce haftalarca bekliyor ama gelen giden yok. Merak ediyor neden kimse hasta olmuyor diye? Anlıyor ki Sünnet-i seniyyeye uyarak yeme içme, uyku adaplarına bile uyduklarından dolayı, toplumda hastalık görünmüyor. Doktor şaşkınlıkla ülkesine geri dönüyor. Düşünelim mesela acıkmadan yemek yemeseydik, midemizin 3te 1ini yemek, 3te 1ini su 3te 1ini hava ile doldursaydık, öncelikle obezite olmazdı. Ve obeziteye bağlı tansiyon, şeker, kalp hastalıkları vs olmazdı. Namazlar cemaatle kılınıyor yani en azından namaza gitmek için bir hareket var. Yani şimdikilerin “kardiyo” diye tabir ettikleri hafif spor sayılabilir. Düşünsenize 1400 sene önce diş fırçalama adabı, zaten 5 vakit namaz olduğundan sürekli abdest alınması, temizlik had safada. Bunlar gibi bir çok hikmetli alışkanlık onların çoğu hastalıklardan korunmasına vesile oluyordu belli ki…
Peki tamam yazının bu kısmına kadar geldiysek inşallah sünnet-i seniyyeyi hayatımıza geçirmeye karar vermişizdir. Peki her şeyi yüzde yüz hayatıma geçirebilir miyim? Muhtemelen yapamam peki burda nasıl bir davranışta bulunmalıyım?

Sünnet-i Seniyyenin herbir nev’ine tamamen bilfiil ittibâ etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur.

Yani çok büyük alimler evliyalar tamamen uyabilmişler. Peki ben ne yapacağım?

Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkast, taraftarâne ve iltizamkârâne talip olmak, herkesin elinden gelir.

Yani bizzat yapamasan da o niyette olacaksın, ona taraftar olacaksın.
Hadis-i Şerifte diyor ki: “Kişinin amelleri niyetlerine göredir” (Buhari, 11/359)
Ben muvaffak olamasam bile buna niyetleneceğim yani… Uyamasam bile taraftar olacağım. “Peygamber Efendimiz (sav) yaptıysa doğrudur.” Diyeceğim. Buna inanıp, savunacağım. Aslında ben buna niyet ettiğim zaman muvaffak olamasam bile, inşallah sevap olarak yazılacak. Allah sonuca bakmıyor niyetine bakıyor. Niyet et, gayret et, sonucu Allah’a bırak. Bir şey bütün bütün elde edilmezse tamamen terk de edilmez. Evet yüzde yüz yapamıyorum ama elimden geleni yapmaya çalışacağım.

Farz ve vâcip kısımlara zaten ittibâa mecburiyet var. Ve ubudiyetteki müstehap olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde, günah olmasa dahi, büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise büyük hata vardır. Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittibâ ettikçe, o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok; fakat Habibullahın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır.

Özet olarak eğer aklımızdan “farzları yapsam bana yeter.” diye bir fikir geçiyorsa, onu diyen nefse ve şeytana şunları diyelim :

“Bu ne rahatlık, amellerine güveniyor musun gerçekten? Sanki hesaba çekilmiş de sonsuz cenneti kazanmış gibi rahatsın ey nefsim! Sünnetleri terk ederek nasıl Peygamberinden (sav) şefaat isteyeceksin?”

Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, zât-ı Ahmediye (a.s.m.) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil’ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem, binler mucizâtın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemâlâtının şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’ân-ı Hakîmin hakaikinin tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibâıyla milyonlar ehl-i kemal, merâtib-i kemâlâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktidâ edilecek en güzel nümunelerdir ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittibâ-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittibâ etmeyen, tembellik ederse hasâret-i azîme, ehemmiyetsiz görürse cinayet-i azîme, tekzibini işmam eden tenkit ise dalâlet-i azîmedir.

Allah’ım! “Şüphesiz sen pek büyük bir ahlâk üzeresin” sırrına mazhar olarak en üstün meziyetleri kendisinde toplayan ve “Ümmetimin fesadı zamanında benim sünnetime yapışana yüz şehid ecri vardır” buyuran zâta salât et.

Dikkat ve Hafıza – 2

1) Bir intiba hasselerimizden ne kadar fazlasını alâkadar ederse, hâfıza o nispette emniyetli olur. Bir defa yazmak, birkaç defa okumaya muadildir.

2) Bir intibâ ne kadar fazla tedâî uyandırırsa, o nisbette iyi hıfz ve hatırlama olur. Te- lâhuk-u efkâr neticesinde zihin inkişaf eder.

3) Mahfuzatımız zihnimizin sermayesidir. Hâfızasında sermaye olmayan bir zekâ, faydalı bir halde işleyemez.

4) Anlayarak ve dimâğen hazmederek ezberlemeli.

5) Aynen ezber, lisanda terakki ve inkişaf için faydalıdır.

6) Mealen ezber, muhakeme kabiliyetini inkişaf ettirir.

10) Hafıza fikirlerin tedâî’sine tâbidir. Muhtelif hâdiseler ne kadar muhtelif suret ve tarzlarda düşünülürse, o nispette kolay hıfz olunurlar

11) Hâfıza, alâkaya tâbidir. Hafızaya hâkim olan, alâkadır.

12) Bir şeyi ezberledikten sonra vakit vakit tekrarlar yapmak zarureti vardır.

13) Evvelce idrak edilmiş olan şeylerin zihinde teşekkülü, temsilî muhayyiledir. Hatıraları maziden şimdiye getirir

14) Vücuda getirici muhayyile, zihnin evvelce idrak ettiği şekillerden tamamen ayrı olarak, yeni terkipler husûle getirmek hususundaki kabiliyetidir. Vücuda getirici muhayyilenin âmil ve sebepleri şunlardır:

* Fikrî âmiller.

* Hissî âmiller.

* Gayr-ı şuûrî âmiller.

15) İnsan, sâhip olduğu bilgiler arasında ne kadar fazla tahlil ve terkip ameliyesi yapmışsa, muhayyilesinin vücuda getirici kabiliyeti o derece artar.

16) Zihinde hayâller ne kadar kuvvetli ve çok olursa, muhayyile unsurları o kadar bol ve sağlam demektir. Bunun için, bellenen şeylerin Kur ‘anî hakikatler gibi açık ve sağlam olması, hem hafıza, hem muhayyile için çok faydalıdır.

Dava Adamı Notları – Zübeyir Gündüzalp

İrade Terbiyesi ve Nefse Hakimiyet

1) Terbiyenin en makbul olanı, kendi kendimizi terbiye etmektir.

2) Şuurlu çalışmalı ve düşünerek okumalıdır. Zihnî egzersizler, idmanlar, münazaralar yapmalı. Zihni inkişaf ettirmeli, hafızayı kuvvetlendirmeliyiz.

3) Takip edilecek gaye ise, kesîf ve devamlı dikkat cehdleri temin etmekten ibarettir. Zihnî terbiyede esas, her gün bu kabil zor ve devamlı cehdleri kemâl-i cesaretle tekrar etmeye alışmaktır.

4) Cehdlerimizin aynı gaye ve istikâmete doğru teveccüh etmiş olması lâzımdır.

5) İrade kudreti; çok cehd sarfından ziyade, zihnin bütün kuvvetlerinin aynı gayeye ve aynı istikâmete doğru sevk edilmesi ile izah edilebilir.

6) Zihnen çalışmak dikkatli olmaktır. Tefekkür etmek, dikkatin bir noktaya teksif ve temerküzünden başka bir şey değildir. Görülüyor ki, zihnî faaliyetin her ikisinde de dikkat esastır.

7) Tabiatımızın, manevi bünyemizin ilmi -teferruatına varıncaya kadar- bize yabanî olmamalıdır. Zihnî ve nefsi hasselerimizin ve arzularımızın sebepleri bizce malum olmalıdır.

8) Fikirler kuvvetlerini hislerden, teessürî hallerden alırlar.

9) Fikirler hisler ile beslenir, kuvvet bulur. Fikir kendi başına bir kuvvet değildir. His ve heyecan, onun mücadele için, muvaffak olabilmesi için muhtaç olduğu kuvvet menbaıdır. Fikrin mücâdelede muvaffak olabilmesi için iki kuvvete ihtiyacı vardır. O da his ve heyecandır.

10) Fikirler tahkiki imandan gelen aşk ve kuvvetle kuvveden fiile çıkarlar.

11) Fikrin, hareketlerimiz üzerindeki tesiri zayıf olabilir. Fakat his ve heyecanın kuvvet ve tesiri büyüktür.

12) İrademi kuvvetlendirmekten ibaret olan gayem, bir defa vâzıh bir surette meş’ur oldu mu, bilhassa çalışmak hususunda iradem şuurlaştı mı, bütün haricî âlemden, ahvâlden ve bütün intibalardan his ve fikrimi çekip kurtarmalıyım.

13) İnsanın yapmadığı işler, yapmak istemediği ve yapamayacağına inandığı işlerdir.

14) Müsbet bir şeyi devam ettirmek, insandaki istidatları kemâle ulaştırır.

15) “Her şeye el atan, her şeyi terk eder.”

16) Bir şeyi halledip bitirmeden veya bir eseri anlayarak okuyup tamamlamadan diğerine başlamak, unutkanlığa sebep olur.

17) Sürekli ve iradî dikkat cehdleri sarf etmeye kendimi alıştırmalıyım.

18) Okunan ilmî ve imanî meseleyi zihnen tekrar etmeli, sonra sesli olarak okumalı, sonra kelimelerle anladığını yazmaya çalışmalı, şuurlu çalışmalı, düşünerek okumalıdır.

19) İmanî bir fikrin kendimize mâl edilmesi ve hayatımıza tatbik edilmesi için, onun aklımızda kalması gerekir. Bunun için, şuurlu olarak daimî tekrarlar, egzersizler yapmak gerekir.

20) “İnsanın düşünce ve niyeti ne ise, o insan, ancak onlara göre bir insandır.”

Bir Dava Adamının Notlarından – Zübeyir Gündüzalp

UHUVVET (KARDEŞLİK)

Bu gün çokça bahsettiğimiz “ Uhuvvet (kardeşlik) nedir, nasıl olmalıdır? “ bu konu hakkında bilgilerimizi güncelleyelim.

“Müminler ancak kardeştirler; sizde kardeşlerinizin arasını düzeltin.” Hucurat suresi 49:10.

Kardeşlerinizin arasını ıslah edin, yani barıştırın . Müslüman olarak bizim asli vazifemiz; bir husumet , bir dargınlık olduğu zaman kardeşlerimizi barıştırmamız ve onlara “bu konuda dinimiz ne diyor” onu hatırlatmamız gerekiyor. Günümüze bakacak olursak bazen istemeden, iki kardeşimizin arasını düzeltmemiz gerekirken adaletli olmamız gerekirken , biz tam tersi belki farkında bile olmadan fitneye sebebiyet veriyoruz. Çok dikkat etmemiz gereken bir konu!! Peki ne yapmamız gerekiyor o an? Dargın olan kardeşlerimize aralarında geçen güzel anları, hatıralarını anlatıp , güzel huylarından bahsetmemiz kalplerini tekrar yumuşatabilir.

“Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenlere gelince, Allah iylik yapanları ve iyi kullukta bulunanları sever. “ Âl-i imran suresi 3:134

Hepimiz Rabbimizin bizden razı olmasını bizi sevmesini isteriz değil mi? Asıl gayemiz amacımız budur. Bir haber gelse, Rabbimizin bizden razı olduğunu, sevdiğini öğrensek ; dünyanın en mutlu insanı biz oluruz değil mi? Peki “Rabbimizi nasıl razı ederiz, bizi nasıl sever?” diye düşünüyoruz Rabbimiz âyet-i kerime ile bizi nasıl, ne yaparsak seveceğini açık bir şekilde söylüyor. Bizim öfkemiz mi kıymetli, affedici olmamamız mı; yoksa Allah’ın rızası, sevgisi mi daha kıymetli?

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hz. bu konuda bakın ne diyor :

Mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset; hakikatça ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayât-ı şahsiyece ve hayât-ı içtimaiyece ve hayât-ı manevîyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayât-ı beşeriye için zehirdir.

Uhuvvet Risalesi

Tarafgirliğe başladığı an insan mümin kardeşinin güzelliklerini görmüyor, sadece yanlışlarını topluyor. Halbuki biz; kasaptan et alıyoruz ;kemiği yiyor muyuz? Hayır, etin hatırı için kemiğe de para veriyoruz. Koca karpuz alıyoruz kabuklarını yiyor muyuz? Hayır, karpuzun hatırı için koca karpuzu taşıyoruz. Bu yüzden müminin kabuk tarafı da olur, kemik tarafı da olur. Dört dörtlük olamaz. Öyle diyor ya Hz. Mevlana “ Yüzde ısrar etme doksan da olur, insan dediğin de noksan da olur.”

Biri sizinle küsse mutlu olur mu? Hayır. Siz biri ile küseniz mutlu olur musunuz? Hayır; çünkü kin nefret insanı yoran, kalbini ruhunu zehirleyen bir duygudur. Kalbiniz ne zaman mutmain olur, barışıp helallik aldığımız zaman.

“Bir Müslümanın, din kardeşini üç gün üç geceden fazla terkedip küs durması helâl değildir: İki Müslüman karşılaşırlar biri bir tarafa öteki öbür tarafa döner. Halbuki o ikisinin en iyisi önce selâm verendir.”

(Buhârî, Edeb 62, İsti’zân 9)

Eminim bu Hadis-i şerifi hepimiz duymuşuzdur. Çoğumuzun hayatında dikkate aldığı bir hadis-i şeriftir belki de. Peki hiç düşündük mü neden 3 gün? Rabbimiz mümin mümine küsmeyecekte diyebilirdi. Bu üç gün sakinleşip, düşünüp, pişman olup helallik almamıza vesile olur. Kavga eden 2 kişi karakolda ki amir tarafından hatır gönül için sarılıyor, ama dışarı çıkınca tekrar kavga ediyor. Şüphesiz bizi yaratan Rabbimiz bizi bizden çok daha iyi biliyor. 3 gün içinde öfkemizin, asap damarlarımızın yumuşayacağını biliyor. Daha aklı selim davranacağımızı biliyor ki, bize böyle 3 gün gibi bir süre veriyor.

Başta ayetler olmak üzere hadisler ve Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bizlere yaşama formülü veriyor, toplumda duruşumuzu tespit ediyor.

İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü’mine adavet ederler. Halbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler.

Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazan bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adalet-i İlahiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır.

Lem’alar

Rabbimiz haşir de mizan terazisi ile günahlarımızı ve sevaplarımızı ölçerek bize rahmet ve adalet ile muamele edecek. Biz de müslüman kardeşlerimize kalbimizde bir mizan terazisi kurup öyle muamele etmeliyiz. İyi yönleri ve kötü yönlerini ölçmeliyiz tek bir hatasında hüküm vermemeliyiz.

Evet, hayat vahdet ve ittihadın neticesidir. Şerefli bir hayat ancak birlik içerisinde yaşanabilir. Birlik bozulursa maddî ve manevî hayat da bozulur. İslâm kardeşliği hepimizin muhtaç olduğu bir kuvvettir. Bu kuvvet Asr-ı Saâdet’te mühim hizmetler yapmış, birbirine düşman kabileleri, milletleri birleştirmiştir. Öyle ki, bedenleri ayrı, ruhları bir insan-ı kâmil olan sahabeler bütün dünyaya meydan okumuşlardır.

Fahr-i Kâinatın, o kumandan-ı akdesin tesis ettiği kardeşler ordusu kısa bir zamanda İslâm’ın nurunu yeryüzüne yaydı. Kaleler ve ülkeler fethedildi. İslâmiyet dünyanın başına geçti. Hakikî adalet düzeni kuruldu. İnsanlığın hakikati anlaşıldı. Allah Resûlü’nün aziz sahabeleri İslâm kardeşliğini tam manâsıyla yaşadılar, tam ihlâsı kazandılar.

İslâm tarihi boyunca Müslümanlar birlik ve beraberlik halindeyken düşmanlarına galip gelmişlerdir. Osmanlı Devleti 30’dan fazla milleti 5-6 asır İslâm bayrağı altında muhafaza etmiş. İslâm kardeşliği sayesinde elde edilen kuvvetle İslâm’ın hakikatlerini 7 kıtaya yaymıştır. İttihad-ı İslâm’ı, Allah’ın dinini hâkim kılmak için cihad meydanlarında canlarını feda eden o kahraman ve Müslüman ecdadımız ; “Müslümanlar birbirlerinin kardeşidirler. Dili, rengi ne olursa olsun; îmanı olan herkes kardeşimizdir.” anlayışı içinde hareket ediyorlardı. İşte onun için zilletten, esaretten, ezilmekten kurtulmuşlardı. Yahudî, Yunan, Bulgar, Moskof, hiçbir Müslümanın kılına dokunamazdı. Dünyanın neresinde olursa olsun herhangi bir Müslüman, Fâtih’in, Selîm’in ve Muhteşem Süleyman’ın din kardeşiydi.

Başta Peygamber efendimiz (sav) ve Sahâbe efendilerimiz aralarındaki uhuvvet (kardeşlik) bağı ile İslamı tüm dünyaya yaydılar. Daha sonra Osmanlı Devletindeki ittifak ile tüm dünyaya hüküm ettiler. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hz. ve talabeleri aralarındaki uhuvvet (kardeşlik) ile Risale-i Nur külliyatını bizlere ulaştırdılar ve bu dersi yapmak nasıp oldu.

Bizde başta evimiz, daha sonra bulunduğumuz toplumda uhuvvet (kardeşlik) ile , gelecek nesillere hasbelkader bir şeyler aktaralım değil mi?

Mü’min Kardeşlerim!

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, bakınız çok muhtaç olduğumuz İslâm kardeşliğini bizlere ne güzel ders veriyor:

“Sizden biriniz kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe tam îman etmiş olamaz!
(T2515 Tirmizî, Sıfatü”l-kıyâme, 59)

Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yardımlaşmakta bir tek vücut gibidirler. O vücudun bir âzası rahatsız olduğu zaman diğer âzâlar da onun acısına ortak olur. Mü’minler parçaları birbirine bağlanmış bir bina gibidirler, birbirlerine destek olurlar.

Öyleyse sevgili kardeşlerim! Bizim yeryüzünde, bu dünya misafirhanesinde 2 milyara yakın din ve îman kardeşimiz var. Bize bu kadar hakikî kardeşi îmandan başka hangi şey kazandırabilir? Bunlarla aramızda çok kuvvetli bağlar var.

Her ikinizin; Hàlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbûdunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir...
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği; ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o râbıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbâb-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve îtisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın.

Uhuvvet Risalesi

Allah kalplerimizi muhabbet, uhuvvet, ve şefkatle doldursun! Nefis ve şeytanın şerrinden muhafaza eylesin amin.

EL BAKİ HÜVEL BAKİ

Dikkat ve Hafıza

1) Bir şeyi unuttuğumuzda Üstad; “Ben tabiatperestliği inkâr ettiğim gibi, unutmayı da inkâr ediyorum. Unutma yoktur. Himmetsizsiniz” derdi.

2)Hâfızanın, tecrübe ile âdeta ihtisas peyda ettiği görülmektedir. Hâfıza, zekânın en büyük sermayesidir.

3)Tatbik edilmeyen tecrübeler, malumat yığınından başka bir şey değildir.

4)İntiba ne kadar şiddetli olursa, hâfıza o kadar kuvvetli olur. Meselâ; heyecanla öğrendiklerimizi unutamayız.

5)Hıfz, dikkat ve alâkanın gücü derecesinde kuvvetli olur.

6)Çok defa kolayca öğrenilen şeyler çabuk unutulur

7)Sarf edilen gayret, fikirde birçok bağların vücuda gelmesine sebep olur.

8)Hafızada fasılalı tekrar, fasılasız tekrardan daha faydalıdır. Çünkü zihin, fâsılalar esnasında şuursuz bir surette o mevzu hakkında faaliyette bulunur.

9)İyi bir hafızanın bazı vasıfları şunlardır:

a-Kolaylık ve çabukluk, yani az zamanda ve fazla zahmet çekmeksizin bir mevzuu anlama kabiliyeti.

b-Sağlamlık, yani uzun zaman değişmemesi.

c-Kavrayış, yani hafızanın mümkün olduğu kadar fazla şeyleri muhafaza etme kabiliyeti.

10)Ezberleme ya aynen, ya mealen olur. Aynen ezberlemeyi itiyat etmemeli. Bir şeyin hulâsasını bellemek itiyadını kazanmalı.

12)Zihnen çalışan insanlar, yalnız arzu ettikleri şeyleri hatırda tutmaya muvaffak olurlar.

13)Biz dikkatimize -mevzumuzu tekrarlamak suretiyle- büyük mikyasta hâkim olabiliriz.

14)İdrak ne kadar gayretle yapılmış ise, hıfz etme o nispette kuvvetli olur. Sarf edilen gayret, fikirler arasında bağların meydana gelmesine sebep olur. idrak zamanı ne kadar uzarsa, bellemek ihtimali o kadar ziyadedir.

15)İntiba ne kadar tekerrür ederse, hafıza o nispette emniyetli olur. Birkaç defa görülen veya okunan eser, diğerlerinden daha ziyade hatırlanır. İntiba ne kadar vazıh ve berrak olursa, onu bellemek ve unutmamak imkânı o derece artar. Açık yazılmış makale, vazıh söylenen konferans gibi…

Bir Dava Adamının Notları 1

Başarıya Götüren Prensipler – 3

1) Dinleyiniz, hitap ettiğiniz kimseye ehemmiyet veriniz, zarif iltifatta bulununuz.

2) Kendinizden bahsetmeyiniz. Sizi dinleyen kimseye onu ilgilendiren şeylerden bahsediniz.

3) Karşınızdakini konuşturunuz, dilini çözünüz. Onun sevdiği mevzulardan bahsediniz.

4) Her insanın iki ciheti vardır. Bir cihetini gören insan kördür.

5) Düşün, söyle. Evvel düşün, sonra söyle. Muhakemesiz sözler, kırıcı ve dağıtıcıdır.

6) Önüne çıkan her insana sırlarını söyleyen, hoşsohbet değildir.

7) “İnsan ne kadar âlim olursa olsun, cahillerin yanında cahildir.”

8) Düşünmekle -muhakeme ve muhasebe etmekle- üzülmek, birbirinden farklı olan hallerdir.

9) Düşünmek demek, meselenin neden ibaret olduğunu tespit ettikten sonra lâzım gelen tedbirleri sükûnetle almak demektir.

10) Bir insan meş’ûr ve sebatkâr bir şekilde çalışmasını ve nizamlı yaşamasını bilmezse, kabiliyetlerini inkişaf ettiremez.

11) Mütedeyyin bir mü’mindeki sıkıntı hâli onda ruhî inkişaf ve terakkiye olan istidadın delili ve tereşşuhâtıdır. Hem meşakkat, alâmet-i makbûliyettir.

12) Meşakkat bizim gıdamızdır.

13) Menfi bir şey duyunca, iç âleminde müdâfaat ile onun şuur altına ve üstüne tesirini izale et.

14) Nefis, bizi kötülüğe sevk etmek ister. Aklımıza fena şeyler gelir. Onlar terakkimize vesiledir. Onlarla mücadele ederek hizmete devam!

Dava Adamı Notları’ndan (Zübeyir Gündüzalp)

Tesettür Bahaneleri

Biraz tefekkür ile konumuza giriş yapalım.

Yenidoğan bir bebek düşünelim, onu üşümesin diye sarıp sarmalarız değil mi, kat kat kıyafetler giydiririz. Onu soğuktan korumak isteriz. Onu maddi bir soğuktan korumaya çalıştığımız gibi hemen omzuna bir cevşen takarız mesela, manevi sıkıntılardan da korumak için..

Şimdi bir çocuğumuz olduğunu düşünelim ve onun bir hatasını görüyoruz. Onun hatasını kusurunu kendine söylersin ama başkalarına karşı örtersin ..

Şimdi de kendi evimizi düşünelim: misafir geldiğinde evinin derli toplu olmasını istediğin gibi, misafir gelmesine ramak kala evde kavga kıyamet kopsa bile onun üzerini örter misafire yansıtmamaya çalışırsın…

Aynen bu misallerdeki gibi -teşbihte hata aranmaz- Rabbin seni korumak istiyor, senin o bebeğe duyduğun merhametten sonsuz kat merhametli olduğundan seni manevi soğuklardan korumak için Rabbimiz tesettürü emrediyor olamaz mı?

Settar esmasını düşünelim: Setr “gizlemek, örtmek” kökünden geliyor; “Kullarının hatâ, kusur, ayıp ve günahlarını örten, bağışlayan” anlamında Allah için kullanılır.

Sen o kadar değerli kıymetlisin ki, Rabbim sana özel parmak izi, retina yapısı, yüz yapısı, ses verdiği gibi, diğer manevi letaiflerin, sevdiğin sevmediğin şeyler…seni sen yapan şeyler, yalnızca sende var. Rabbim hepimizi özel yaratmış, senden bir başka daha yok. Peki bu kadar özel yarattığı kulunu, maddi manevi kötülüklerden, kötü nazarlardan saklaması normal değil mi?

Mesela kışın şiddetli geçtiği bir şehirde yaşıyor olsak, dışarısı buz gibi. Hem sen kat kat giyinirsin, hem çocuğunu öyle giydirirsin. Hele bir de Erzurum’a giden Adanalı olduğunuzu düşünün 🙂 Peki orda çocuğuna kat kat giydirirken ona eziyet mi ediyorsun yoksa onu soğuktan, hasta olmasından mı korumaya çalışıyorsun?

Aynen bu örnek gibi Rabbim bize tesettürle eziyet mi etmek istiyor yoksa bizi korumak mı istiyor, ayetle cevap verelim:

Ahzap Suresi 59. Ayet: “Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır. Allah ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir.”
Demek ki eziyet için değil, esirgemek (korumak) için…

Rabbin seni korumak istiyor! Diyor ki kulum, seni cinsel objeye dönüştürmeye çalışanlardan kendini koru, sana kötü nazarlar edenlerden, belki kötü hayaller kuranlardan, hased edenlerden koru kendini… Ben seni biliyorum sen bu kötü nazarlardan bile rahatsız olacak bir kalbe sahipsin, yaratan yarattığını bilmez mi… Sen cinselliğin ile değil, insanlığın ile öne çık, zekan ile ahlakın ile öne çık… Böyle yap ki incinme, kırılma, üzülme…

Bunu kendi nefsimize alamıyorsak, kız çocuğumuz olduğunu düşünelim. Sen ister misin o gözünün içine baktığın kız çocuğuna bazı insanlar kötü nazarlarla baksınlar, o kız çocuğunu kötü kötü hayal etsinler… Peki erkeklerin hiç mi suçu yok, onları mı savunuyoruz? Hayır! Tesettür ayeti önce erkeklerin gözlerine inmiştir:

Nur Suresi 30. Ayet: “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır.”

Hani sen gözünü harama çevirmiş dik dik bakıyorsun ya Allah ondan habersiz mi sanıyorsun?! Peki bu göz haramı sadece erkeklere mi? Hayır, bir sonraki ayette şöyle:

Nur Suresi 31. Ayet: “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Dışarıda kalanlardan başka ziynetlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar…” (diye devam ediyor)

Bu ayetin tefsirini ayrıntılı bi şekilde kaynaklardan okuyabilirsiniz ancak burada bir noktaya değinmek istiyorum: Buradaki ziynet ne? Senin taktığın altın, pırlanta kolye küpe vs mi; yoksa senin bedenin mi? Hangisi daha değerli bir insan mı bir metal parçası mı? Sen daha değerlisin, sen kendi değerinin farkında değilsin… O ziynetleri insan takmazsa güzel duruyor mu? Bence hayır. Aradan insanı çıkar değeri kalmıyor…

O zaman ben bu kadar değerliysem, kendimi kendimden daha değerli birine beğendirmeliyim… Başka insanların beğenmesi, bir yere kadar… Ben bu kadar değerliysem, kendimi değersiz hissedip, markaların, modanın, “like”ların arkasına sığınmama gerek yok… En değerli elbise neymiş yine ayetten öğrenelim:

Araf Suresi 26. Ayet: “Ey Âdem oğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takvâ elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.”

Takva elbisesi hepsinden daha güzel, daha hayırlı…
Buraya kadar okuduysan kardeşim seni tebrik etmekle beraber, eğer tesettürlüysen benim bu yazıya, bu derse ihtiyacım yok diye düşünme. Allah korusun belki bir gün sen de ya da ben de şeytanın bu hilelerine kanıp, tesettürden vazgeçebiliriz. Hz Yusuf (as) nefsine güvenmezken biz nasıl güvenelim? Zaten emin ol, şeytan bir anda çıkarmıyor tesettürden; adım adım, normalleştire normalleştire çıkarıyor… Önce el ve ayak bileklerinden veriliyor tavizler, sonra alın çizgisinden bir tutam saç.. vs seni moda diye gösterdikleri tesettür(?!)e alıştırıyorlar. Biz tesettüre Kuran ve hadis çizgisinden bakmalıyız.

Gelelim tesettüre girmemek ya da tesettürden çıkmak için bahanelere:

Tesettürün hakkını verememek:

Bu vesveseye karşı şöyle düşünmek lazım; ben acaba kıldığım namazın hakkını verebiliyor muyum? Tuttuğum orucun hakkını verebiliyor muyum? Zaten böyle bir düşünce kulluğa uygun bir düşünce değil. Sen insansın hatasız kusursuz olamazsın, Sübhan olan Allah’tır. Sen kusursuz değilsin. Sen elinden gelenin en iyisini ve Kuran’a hadis-i şeriflere en uygununu yapmaya çalışacaksın. Yaptığın hatalardan yine Rabbine sığınacak ve daha güzelini yapabilmek için yardım isteyecek, dua edeceksin.

Şimdi aynı durumu dünyalık bir sınavda düşünelim. Bir sınava giriyorsun 0-100 arası puanlama var. Sen der misin ya ben 100 alamayacağım en iyisi hiç girmeyeyim… Geçme notu 50 ise 60’la geç 70’le geç. Kaybedecek neyin var? Zaten sonsuzu kaybetme riskin var, en azından denemelisin değil mi…

Bunun tesettürden çıkma bahanesi olarak gören kardeşlerimde de aynısı geçerli, çıkma kardeşim bin defa düşsen bin defa hata yapsan Rabbimizden başka kim var sığınacak, kim var affedecek? Kendine seni hayra çağıran bir çevre edin, emin ol onlarla işin daha kolay oluyor. Öyle bir çevren yoksa her zaman Kitap Ayracı’nın kapısı sana açık…

Ya geri açılırsam korkusu:

Ne kaybedersin? Diyelim 5-6 sene tesettürlüydün sonra maalesef nefsin ve şeytanın oyunlarına karşı dayanamadın tesettürden çıktın. O 5-6 sene kayıp değil, en azından o süreçte Rabbinin farzını yerine getirdin, günahlardan sakındın. Ki yapılan araştırmalara göre kendi kararıyla tesettüre girenlerden çok az kısmı buna düşüyor. Aslında gözünde büyüttüğün gibi değil. Tabi ki nefsimizi temize çıkarmayacağız, takvamızı artırmaya, ibadetlerimizle desteklemeye ve kendimizi bizi hayra çağıran kötülükten alıkoyan bir çevreyle desteklemeye çalışacağız.

Ben zaten aile baskısı ile kapanmıştım:

Ailen bilmiyor olabilir: Sana nasıl davranacaklarını bilmiyorlardı belki, tesettürün hikmetlerini belki kendileri bilmiyorlar ki sana anlatabilsinler… O zaman aileni kaldır aradan Rabbine dön, bırak çocukluk inadını… Tesettürün hikmetini, dindeki yerini, Rabbinin merhameti olduğunu sen öğren sen araştır. Allah razı olsun ailenden, onlar senin sonsuzunu kurtarmak istediler. Belki sen baskı olarak gördün ama belki onların tek bildiği yöntem buydu. Onlara teşekkür etmelisin…

Tesettür için hazır değilim:

Namazda ya da oruçta ben hazır değilim diyebiliyor musun? Rabbim ben hazır değildim neden ikindi vakti girdi ki?! gibi bir tepkiyi hayal edebiliyor musun? … Ya da Rabbim neden ramazan ayı geldi ki, ben oruç tutmaya hazır değilim, biraz ertelesek şu ramazan ayını…

Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat’î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın? (Sözler)

Nefsimize soralım yarına çıkacağımız garanti mi?

Biraz hayalimizde canlandıralım: Bir gün yolda yürüyorsun, bir bakıyorsun karşından Peygamber Efendimiz (sav) geliyor. Şu an ki giyim kuşamını ya da tesettürünü bilmiyorum. Ama sen o halini düşün, Peygamber Efendimiz (sav)in karşısına çıkabilir misin bu halinle, ya da köşe bucak saklanır mısın, utanır mısın halinden? Ya da Peygamber Efendimiz (sav) sana bakabilir mi, yoksa hadisi şerifte geçtiği gibi, eşine şu hanıma söyle “üzerine düzgün bir şeyler giysin” deyip senden yüz mü çevirir acaba?… Peki ben haşirde, Peygamber Efendimiz (sav)’den nasıl şefaat isteyeceğim, ne yüzle bende senin ümmetinim ya Resulallah (sav) diyeceğim?

Ben Tesettüre girersem beni dışlarlar/yalnız kalırım/iş bulamam:

Çevrendeki insanlara dikkat et, insanlara kendini beğendirmeye çalışan insanlar, en sonunda çok büyük pişmanlıklar yaşıyorlar. Şekilden şekle giriyorlar, sırf ilgi çekmek için saçma şeylere bulaşıyorlar. Ama hiçbir zaman yaranamıyor, kendilerini beğendiremiyorlar. Belki ömürlerini buna adıyorlar sonra ellerinde hiçbir şey kalmamış bir şekilde kabre giriyorlar maalesef. Eğer bir yerde bu zinciri kırarlar Rabbimizin rızasını ararlarsa ne mutlu, yoksa sonsuz hüsran…

Hem deme: ‘Ben de herkes gibiyim.’ Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.” (Sözler)

Hem seni Allah’tan uzaklaştıran bir çevreden ne kazanmayı bekliyorsun? Neden bu kadar korkuyorsun? Hani Şems-i Tebrizi diyor ya: “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme… Nereden bilebilirsin hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” 

Hakiki Rezzak olan Allah’tır o rızkına kefil ve sen yalnız değilsin, sen “şu aklın hayal edemediği kainatı yaratan ve bu kainatta küçücük nokta bile olmayan insana lütfedip ona Kitaplar, Peygamberler gönderen ve senin sonsuzu kazanman için önüne fırsatlar sunan” Rabbinlesin.

O razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok, O kabul etse bütün dünya reddetse tesiri yok. (Lemalar)

Artık bırak başkalarının fikirlerini düşüncelerini, elalem ne der deme, el Alim olan Allah ne der de!

Madem hakikat budur. Ve madem her güzel, güzelliğini sever ve elinden geldiği kadar muhafaza etmek ister ve bozulmasını istemez. Ve madem güzellik bir nimettir. Nimete şükredilse manen ziyadeleşir. Şükredilmezse değişir, çirkinleşir. Elbette aklı varsa, hüsün ve cemalini günahları kazanmak ve kazandırmak ve çirkin ve zehirli yapmak ve o nimeti küfran ile medar-ı azab bir surete çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fâni, beş-on senelik cemali bâkileştirmek için, meşru’ bir tarzda istimal ile, o nimete şükredecek. Yoksa ihtiyarlıkta uzun zaman istiskale maruz kalıp, me’yusane ağlayacak.
Eğer terbiye-i İslâmiye dairesinde, âdâb-ı Kur’aniye zînetiyle o cemal güzelleştirilse; o fâni hüsün, manen bâki kalacağı ve Cennet’te hûrilerin cemalinden daha şirin ve daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadîste kat’iyyetle sabittir. Eğer o güzelin zerre mikdar aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî neticeyi elinden kaçırmayacak… (İman ve Küfür Muvazeneleri)

Peki bu kadar okuduğumuz şeye rağmen hala neden tesettür nefsimize bu kadar ağır geliyor?

Kalbimize bir bakalım, acaba benim imanımda sıkıntı mı var, acaba benim imanımın üzeri kalın tozlarla mı kaplanmış, bi cilalamam mı gerekiyor? Farkında olduğum olmadığım günahlarımdan nasuh bir tövbe mi etmem gerekiyor? Acaba benim kalbimde şüpheler mi var? Olabilir ama içindeki şüphelerin hepsinin cevabı İslam da var, korkma sor, korkma araştır. Ama doğru kaynaklardan araştır.

Peki ben nereden araştırıp, aklımdaki soruların cevabını nereden bulabilirim ve nasıl imanımı inkişaf ettirebilirim diyorsan:

Reçete bu asrın manevi yaralarına deva ve şifa olan Kur’an-ı Kerim’in bu asra bakan tefsiri Risale-i Nurlarda. Korkma sen de dal bu nur deryasına. İnsanın başına sonsuzu kazanmak ve kaybetmek gibi büyük bir dava açılmış, geç kalma kardeşim.

Selametle…

Merhamet

1- “İnsanlara merhamet etmeyen kimseye, Allah merhamet etmez.” (Hadis meali)

2- “Rıfk ve merhametten mahrum olan kimse, bütün hayırlardan, iyiliklerden mahrum olabilir ve olur.” (Hadis meali)

3- “Şefkatten daha hayırlı bir şey yoktur.” (Hadis meali)

4- “Başkalarını sık sık affedin, fakat kendinizi ve nefsinizi asla.

5- Ölürse; iman ahlakıyla, Allah’a ibadet ve takvasıyla, din kardeşlerine olan şefkat, hürmet ve sevgisiyle yer beğensin. Kalırsa el beğensin.

6- Mü’mine eziyet haramdır.

7- Lûtf; güzellikle, tevazu ve mahviyetle, gönül alarak yapılan muameledir. Temiz kalplilik ve yüksek insanlık hislerinin eseridir.

8- Bağışlamak, affetmek ve müsâmaha göstermek, başkalarının hatalarından ziyade kendi hatalarını aramak, bulmak ve kurtulmaya çalışmak; olgunluğun, kâmilliğin şiârıdır. Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmaktır.

9- “Allah, yumuşak huylu, din kardeşlerine şefkat ve merhamet eden kulu sever. Yerde olanlara merhamet ediniz ki, size de gökte olanlar merhamet etsin.” (Hadis meâli)

10- İslâm dini, hamiyet hissinin kaynağıdır. Her Müslüman, iman ve İslâmiyet’i, nâmus ve haysiyetini hizbü’l-Kur’ân müntesiblerini, birbirlerini; dinsizlere karşı korumak, müdafaa etmek ve ihtimam göstermekle mükelleftir.

11- “İnsaf dinin yarısıdır.”

12- Mesai arkadaşlarına hürmet ve sevgi beslemeyenler, dava ve idare adamı olamazlar. Sevgi, şefkat, müsamaha, hürmet; müdebbir ve muvaffakiyetlere namzet bir dava adamının mümtaz hasletleridir.

13- “Hiçbir şey ilim ve hilimden daha efdâl olarak toplanmış değildir.”

14- Cemaatin bütün düzeni ve ahengi; cemaat fertlerinin yekdiğerine şefkat, merhamet, sevgi ve hürmetkâr davranışlarıyla mümkündür.

15- Merhamet tohumunu eken, muhakkak huzur ve saadet meyvesini elde eder.

16- Allah’ın rızasını kazanmak, aziz ve muhterem olmak istersen, din hizmetinde devamlı muvaffak olmanın sırrını ara; hizmet arkadaşlarının hürmete şayan olduklarını bil ve hürmet et.

17- Sulh, cenkten daha iyidir.

18- Dava arkadaşlarınla ve ehl-i imanla bir iş göreceğin zaman tatlılıkla, mü- lâyemetle, mahviyet ve tevazu ile muamele et. Bu güzel ahlâklara riayetle hâsıl olacak bir hizmette, sertlik, şiddet, hiddet, inatçılık göstermek manasız, hatta ahmaklık olur.

19- İslâm düşmanları karşısında çarpışan yiğitlere şefkat, muhabbet ve hürmet et. Tâ ki, Kur’an ve iman hizmeti yolunda başını koyarlarken, senden zorluk çekmesinler.

20- Hizmet-i iman meydanına yeni girenlerin veya fıtrî hususiyet taşıyanların iplerini uzat. Onları pek sıkma, kabiliyetine göre kaldırabileceği bir hizmet göster. Herkesin mizacı bir olmaz. Bu dirayet ve feraseti, müsamaha ve şefkati göstermezsen, onun ipini koparmış, kaçırmış, bir adam kaybetmiş olursun. Bu acemilik, bu hamlık ve idaresizliği yapmamak için sık sık kendinle konuş, idare ve müsamaha icaplarını zaman zaman oku ve kendine ihtar et.

Dava Adamı Notları- Zübeyir Gündüzalp

Başarıya Götüren Prensipler – 2

1) Günlük içtimai hadiselerle meşguliyet, kabiliyetlerin inkişafına mânidir. Bu noktaya dikkat lâzımdır.

2) Kabiliyetleri inkişaf ettirebilmek için her şeyden evvel meşru ve sebatkâr bir şekilde çalışmayı bilmek lâzımdır.

3) Tuğlaları üst üste koymak tekrar değil, tesistir.

4) İnsan kalben ne düşünürse, kendisi odur.

5) Bir mücâdelede mağlup düşmek, bir ahd ve gayrette muvaffakiyetsizliğe uğramak, mücâhede ve gayretin icaplarındandır. Gayeye erişmek ve yükselmek isteyenlerin “beklemeye mecbur oldukları” faydalı bir imtihandır.

6) Zihinleri müspet düşüncelerle dolu iken, insanların hakikî hâlinin, kuvvetinin yüzde elliye yakın bir nispette ziyadeleştiği, tecrübelerle sabittir. Maneviyatı kırık kimselerin de normal kuvvetlerinin üçte birinden aşağı bir derecede kuvvetsiz bulundukları görülmüştür.

7) Senin ne bedeninde, ne zihninde hiç bir arıza yok. Seni yıldıran, karşılaştığın haller değil, o haller hakkında düşündüklerindir. O haller başına gelmeden onları olmuş gibi düşünmek akılsızlıktır.

8) Meseleyi düşünmeli, fakat üzülüp gam ve keder içinde kalmamalı.

9) Düşünmekle -muhakeme ve muhasebe etmekle- üzülmek, birbirinden farklı olan hallerdir.

10) Düşünmek demek, meselenin neden ibaret olduğunu tespit ettikten sonra lâzım gelen tedbirleri sükûnetle almak demektir.

11) Dehâ dikkati değil, dikkat dehâyı verir.

12) Bir insan meş’ûr ve sebatkâr bir şekilde çalışmasını ve nizamlı yaşamasını bilmezse, kabiliyetlerini inkişaf ettiremez.

13) Kişi, çalışmak, sadâkat ve sebat etmek suretiyle kendisini yetiştirmek iradesine sâhip değilse, kabiliyetlerini geliştirmekte muvaffak olamaz.

14) Sizin ne düşündüğünüzü bilsem, ne olduğunuzu bilirdim. Biz neysek, düşüncelerimiz bizi öyle yapmıştır. Bizi müspet ve menfiye, fayda ve zarara, hidayet ve dalâlete, ferah ve sıkıntıya, gam ve meserrete, neşe ve neşveye sevk eden âmil, ruh hâletimizdir. Bir adam bütün gün ne düşünüyorsa, o adam odur. Başka türlü nasıl olabilir?

15) Denizde bir balık taifesi var, bütün rızkını öğleye kadar toplar.

16-Zihindeki menfi fikirleri çıkartmak, bedendeki urları çıkartmaktan daha mühimdir.

17) Menfi bir şey duyunca, iç âleminde müdâfaat ile onun şuur altına ve üstüne tesirini izale et.

18) Muvazeneli, satırdan, kitâbî konuş. Kim ne çekerse dilinden çeker.

19) Her sohbette müstemî ol. Daima, “Öğrenmeye, yetişmeye muhtacım” diye dinle.

20) Herkesin kaldıracağı şekilde konuş. Az ve öz konuş.

Dava Adamı Notlarından…

KONUŞMADA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR

1- İkide bir nasihat etmeye kalkışmayın.

2- Palavra atmayın.

3- Ateşi körükleyecek mevzulardan sakının.

4- Münakaşadan sakının.

5- Öğünmeyin.

6- Konuşurken gösteriş yapmayın.

7- Hitabın tesirlisi; göze bakıp, kalbe hitap etmektir.

8- Hitap ederken üç şeyi bilmek ve kullanmak gerekir:

•Vuzuh ile apaçık beyan etmek ve anlatmak.

•Hakikati söylemek, müspet ilimlere müstenit, faydalı malumatı ve bilgileri söylemek.

•Güzel okumak, kelimenin mânâsına göre sese âhenk vermek.

9- Münakaşa ile hiçbir dava kazanılmaz.

10- Davasını “ifade eden” kazanır.

11- Sadırdan değil, satırdan konuş ki tâbî olsun.

12- Konuşmalarda en küçük bir alaylı kelime dahi kullanmaktan sakınınız.

12- İstihza, alay edilende kapanmaz bir yara açar.

14- Kalpler kırılınca ruhta kin ve adavet başlar.

15- Şekva etmek, arkadan çekiştirmek iradesiz kişilerin işidir.

16- Tenkit, bir zehr-i katildir.

17- Ciddiyeti esas tut.