Sabır ve Tevekkül: İki Büyük İlaç

​Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Vessalatü vesselamü ala Resulina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain

​Aziz, sıddık, vefadar kardeşlerim. 

​Bazen şu dar-ı dünyada hayat, içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Dertler, hastalıklar, geçim telaşı, kayıplar üst üste geliyor; insan aczini, fakrını derinden hissediyor. Kalp daralıyor, ruh sanki bir mengeneye sıkışmış gibi nefessiz kalıyor. İşte tam da bu “bıçak kemiğe dayandı” dediğimiz noktada, Kur’an eczanesinden süzülen Nurlar, imdadımıza yetişiyor. Bediüzzaman Hazretleri, bizlere manevi yaralarımız için iki büyük ilaç gösteriyor: 

Sabır ve Tevekkül. 

​Bu hakikatler, sadece dilde gezinen kuru bir teselli değil; kalbi tedavi eden, ruha “Hu” dedirip nefes aldıran âb-ı hayattır. 

​1) Hakiki Teselli Kaynağı. 

​Üstadımız, Lem’alar’da hastalara ve musibetzedelere hitaben ne güzel buyuruyor

​“Ve o iki ilaç ise biri sabır ile tevekküldür. Hâlık’ının kudretine istinad, hikmetine itimattır.

​Bu cümle ne büyük bir sırdır! Bizler kul olarak esbaba teşebbüs eder, elimizden geleni yaparız. Ama neticeyii Kâinatın Sultanı’na bırakırız. O’nun kudretine dayanır, hikmetine güveniriz. Çünkü biliriz ki, bizim için “hayır” sandığımızda “şer”, “şer” sandığımızda “hayır” olabilir; lakin O (c.c), bizim için en hayırlısını bilendir. Sabır, işte bu güvenin kalpteki sessiz tezahürüdür. 

​2) Misafirlik Şuuru ve Dünyanın Mahiyeti. 

​Kardeşlerim, unutmayalım ki biz bu dünyaya kazık çakmaya gelmedik. Biz burada misafiriz. Misafire düşen edep, ev sahibinin düzenine, takdirine razı olmaktır. Bugün insanlık, dünya hayatını tek gaye edinmiş, bir “bekleme salonu” olan şu dünyayı “ebedi ikametgah” sanarak hata ediyor. Kariyer, statü, mal mülk derken iç huzuru kaybediyoruz. 

​Bakınız Üstadımız bu hali nasıl ihtar ediyor:

​“Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yapsa, zâhiren bir cennet içinde olsa da manen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkiyeye ciddi müteveccih ise saadet-i dâreyne mazhardır. (Sözler) 

​Demek ki huzur, mekanın genişliğinde değil, imanın genişliğindedir. Dünyayı bir bekleme salonu, bir imtihan meydanı bilen için sıkıntılar yük değil, bilakis ebedi saadetin anahtarıdır. 

​3) Sabır Kuvvetini İktisatlı Kullanma. 

​Peki, bunca sıkıntıya nasıl dayanacağız? Risale-i Nur bize sabrın “teknik” yönünü de öğretiyor. Sabır, pasif bir bekleyiş değil; aktif bir “mevcudiyeti muhafaza” halidir. Şikâyeti bırakıp şükre yönelmektir. 

​En büyük hatamız şudur: Geçmişin elemlerini düşünüp “ah” ederiz, geleceğin endişelerini düşünüp “of” ederiz. Oysa geçmiş gitmiş, gelecek ise gelmemiştir. Elimizdeki sabır kuvvetini sağa sola dağıtınca, bugüne sabır kalmıyor. 

​Dördüncü Söz’de ve Hastalar Risalesi’nde geçen şu muazzam düstura kulak verelim

​“Eğer sağa sola yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner.

​Ne kadar net değil mi. 

​Geçmiş: Hüzün verir, ama elden bir şey gelmez. Allah’a bırak. 

​Gelecek: Endişe verir, ama meçhuldür. Allah’a emanet et. 

​Şu An: İşte sabır kuvvetini sadece şu ana odaklarsan, o dağ gibi görünen dertler omuzdan iner, hafifler. 

​Hâtime ve Dua

​Elhasıl kardeşlerim;

Sabır, acıya katlanmak değil; o acılı anı Allah adına karşılayıp, sitem etmeden rıza makamına yürümektir. Tevekkül, “Ben yapamıyorum, Sen yaparsın Ya Rab” deyip O’nun rahmet kapısına iltica etmektir. 

​Rabbimiz (c.c.) Bakara Suresi’nde müjdesini vermiştir

“Ve sabredenleri müjdele!” (Bakara, 155) 

“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153) 

​Geliniz, başımıza gelen her hadiseye “Vardır bir hikmeti” gözlüğüyle bakalım. Geçmişin “keşke”leri ve geleceğin “acaba”ları arasında boğulmayalım. “Bu da geçer yahu” deyip, sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyelim. 

​Cenab-ı Erhamürrahimin, bizleri sabredenlerden, şükredenlerden ve tevekkül ile teslim olanlardan eylesin. İmanımızı inkişaf ettirip, dünya ve ahiret saadetine mazhar kılsın. Âmin

​El-Fatiha…

MÜSLÜMANIN ZAMAN YÖNETİMİ VE ÖMÜR SERMAYESİ

Bugünkü konumuz, çoğu zaman kıymetini fark edemediğimiz bir sermaye üzerine olacak: zaman.
Ne yazık ki biz Müslümanlar, zaman yönetimi konusunda ciddi zorluklar yaşıyoruz. Oysa İslam’da tembellik, gevşeklik ve uyuşukluk asla yer bulmaz. Müslüman, çalışkan, gayretli ve planlı olmalıdır. Fakat günümüzün manzarasına baktığımızda, en tembel insanların çoğu zaman Müslüman kimliğiyle anıldığını görmek üzücüdür.

Düşünün; en küçük miktarda bir parayı bile dikkatle harcarken, ömür sermayemizi çoğu zaman şuursuzca tüketiyoruz. Saatlerimizi sosyal medyada geçiriyor, bir yılın sonunda farkına varmadan günlerimizi, hatta aylarımızı boşa harcamış oluyoruz.

İşte bugün, bu önemli meseleye dikkat çekmek için Kur’an-ı Kerim ayetleri, hadis-i şerifler ve Risale-i Nur’dan bölümler ışığında bir ders yapacağız.

 “İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.” ( Mesnevi-i Nuriye )

Gerçekten öyle değil mi? Yani yolculuk burada bitmiyor. Burası sadece bir durak gibi düşünün. Esas daha yolculuğa çıkmadık. O yolculuk çok daha uzun.

Gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre diyor ya; peki herkes ihtiyarlığa erişebiliyor mu? Herkes ulaşamıyor değil mi? Bakın bununla ilgili ayeti kerime bile var:

Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O’dur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız. Mü’min Suresi 67.

Aslında biz de bugün “belli bir vakte kadar yaşamakta olduğumuz” konusunda akıl yormaya çalışacağız. Çünkü Allah bize şöyle bir söz vermedi: “Ya kulum, ben seni yüz yaşına kadar yaşatacağım ya da doksana kadar yaşatacağım” diye bir söz vermedi.

Şimdi hepimizin ezbere bildiği bir sure var. Ve bu surede aslında boş durmamamız gerektiğini söylüyor. Hangi sure olabilir? İnşirah, değil mi? 

Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.” İnşirah 7-8

Bize burada şöyle demiyor: “Bir işi bitirdin mi? Şöyle bir köşene çekil, bir kafanı dinle, yoruldun” demiyor. Yani insan, bir işi bitirdiğinde başka bir işle dinlenmeli. Çünkü ömür sermayesi o kadar kıymetli. Evet, dinlenme vaktimiz olacak mı? Evet, dinlenme vaktimiz de olacak. Tefekkür vaktimiz olacak. Kendimizi muhasebe vaktimiz olacak… . Hani bir işi bitir, diğerine koyul derken. Hani hiçbir şekilde dini şeyler dışında dünyalık yapma olarak da anlamayalım bunu.

Fatır suresi otuz yedinci ayette bir sahne anlatılıyor:

Onlar cehennemde, “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim” diye bağrışırlar. (Onlara şöyle denilir:) “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” Fatır 37.

Şimdi bize Rabbimiz bunu dese biz ne diyeceğiz? Ne kadar ağır değil mi? O zaman şimdi ben düşüneceğim, öğüt alacağım ve hayatımı demek ki Allah’ın rızası dairesinde düzeltmek zorundayım. Ayet bana direkt bunu söylüyor. Ben sana bunu akıl edebilecek bir akıl verdim. Ben sana bunu düşünebilecek bir ömür verdim. Öğütler de verdim.  

Bizim uyarıcımız kim? Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. Şu an yanımızda mı? Değil. Peki bizi uyaran şu an ne? Kur’an ı Kerim ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den bize gelen sünnetler, hadis i şerifler değil mi? Yani biz aslında hâlâ uyarılmaya devam ediyoruz

Maddi kayıplarımızı mesela para olarak düşünelim, bi şekilde geri döndürebiliriz ama ömür sermayesi geri dönmüyor. Gerçekten bu dünyaya bir defa geldik ve ahirete de bi defa gideceğiz. 

Ayet-i Kerimelere devam edeceğim, bakalım siz hangi noktalara dikkat edeceksiniz. Benim en çok dikkatimi çeken “belirlenmiş bir süreye kadar” tabiri oldu.

Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin. Allah da sizi belirlenmiş bir süreye kadar dünya nimetlerinden güzelce yararlandırsın, fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek o dehşetli günün azabından korkarım. Hud 3.

Peki insan neden kaale almıyor bunları? Yani neyi yanlış anlıyoruz da bize, sanki ömrümüz sonsuzmuş gibi geliyor. Şimdi bununla ilgili Mesnevi-i Nuriye’de çok güzel bir kısım var. 

Ey dünyaperest (dünyaya aşık) insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden (camdan) olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip(yansıyıp), göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.

Bir asansör hayal edin; karşılıklı iki ayna olduğunda, sonsuz bir derinlik hissi oluşur. Oysa gerçekte küçücük bir alandasınız. Bu bir göz yanılsamasıdır. Demek ki bu dünya da, şu bizim o tahayyül ettiğimiz zaman kavramımız da aynen böyle. Aslında yanılıyoruz. O yanılsamayı gerçek zannediyoruz. Geçmiş zaman ve gelecek zaman. Şu an yoklar. Bizim hayalimizde varlar. Yaşandı, bitti ya da daha gelmedi mesela.

O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten (şimşekten) daha çabuk geçer; hayatın, çaydan (nehirden) daha sür’atli akar. 

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ  (Allah’tan başka ilah yoktur) kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.(Mesnevi-i Nuriye)

Normalde ehl-i dünya bir insan, yani dini şeylerde hiçbir şekilde ilgisi olmayan, hatta belki iman etmeyen insanlara baktığın zaman;  afedersiniz ama hayvan gibi yaşamak istiyorlar değil mi? Yani; ben önüme gelen yemeği yiyeyim, içeyim, bedensel ne haz varsa yaşayayım…  Dünyalık gayeleri bu; hayvan gibi olmak. Yani bunu hayvan da yapıyor maalesef. Halbuki Allah bize ne kadar çok letaif vermiş değil mi? Vicdanın var, kalbin var, ruhun var. Allah’tan başkasına razı olmayan Latife-i Rabbaniyen var. O yüzden mesela o insanlar ne kadar haz peşinde de koşsalar, ne kadar onları mutluluk sansalar da içlerinde bir boşluk var. O aslında Allah’a iman etmenin boşluğu, bizde o boşluk olmadığı için farkında değiliz. O boşluğu bütün dünyalık şeyleri de yaşamaya çalışsalar dolduramıyorlar, hatta bazen dünyanın en zengin insanları o boşluğun çözümünü bulamadığı için, dünyada da istediği her şeye ulaşmış , intihara meyl edebiliyor. 

Demek ki biz de —zamanımızın kabir kadar dar olduğunu söyledik ya— öyle bir mertebeye yükselmeliyiz ki, bizi bu zaman bağı sınırlamasın. Nasıl bir mertebeye çıkmalıyız? Öyle bir imanı kalbimizde, aklımızda, fikrimizde ruhumuzda yerleştireceğiz ki, bu zaman sınırına takılmayacağız yani. Lailaheillallah kelime i kudsiyesi ile kalbi söylettirmek ruhu işlettirmektir diyor.

 Nurun İlk Kapısı diye küçük bir kitap var. Oradan bir alıntı okuyacağım:

Ey ihtiyarsız (yani elinde olmadan) sür’atle kabre, haşre, ebede giden Said-i şakî! (ÜStad burada kendi ismini koymuş, biz de kendi ismimizi koyacağız. ey şikayet eden filan)  Bil ki:

Uzun ve kısalığı nisbetinde (oranında) iki hayatın levazımatını (lazım olan şeyleri) tahsil etmek için, Mâlik-i Kerîm sana bir sermaye-i ömür verdiği halde, sen o sermayenin kısm-ı âzamını (çoğunluğunu) hayat-ı bakiyeye nispeti (oranı) bir bahrin (denizin) bir katre (damla) seraba nispeti gibi olan şu hayat-ı faniye katresinde zayi ettin. Eğer aklın varsa, elde kalan kısmının yarısını veya üçte birini, veya lâakal (en azından) onda birisini deniz gibi hayat-ı bakiyeye sarf et. Yoksa, “Eyvahlar olsun” diyeceğin bir zaman gelecek. 

(Nurun ilk kapısı / 5. Ders)

Diyor ki: o dünya ve ahiretin oranı, o zamanların oranı, birisi bir damla su, birisi okyanus. O kadar fark var. Sonuçta, bir damla hükmündeki dünya hayatını sonsuzlukla karşılaştırıyoruz. Ama sen öyle bir akılsızlık ettin ki, o bir damla kıymetinde olmayan dünyaya okyanus kıymetini verdiğinden dolayı ne oldu? Şu hayatı faniye katresinde, o damlasında zayi ettin. Allah’a yönelmemiz gereken, Allah’a ayırmamız gereken vaktimizi, bütün vaktimizi dünyaya harcayarak o bir damlacık olan değerini de zayi ettik. Eğer aklın varsa elde kalan kısmının yarısını– bak şimdi sonuçta şu an bunun farkına vardık ya. Diyor ki bak bundan sonra şunu yapmalısın. Eğer aklın varsa elde kalan kısmının yarısını veya üçte birini veya en azından laakal onda birisini deniz gibi hayatı bakiyeye sarf et. Yoksa eyvahlar olsun diyeceğin bir zaman gelecek. 

O zaman da geri dönüş olmayacak. Hatta bu eyvahlar olsun kısmının Risalede başka bir bölümü daha var. Büyük ihtimal çoğunuz okumuşsunuzdur. On yedinci Sözde geçiyor. Diyor ki, Allah muhafaza bunu kabirde öldüğümüzde söyleyenlerden olmayız inşallah:

Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.(17. söz)

Evet bu ders ağır demiştik. Bi de bu sahnenin Kur’an’da anlatıldığı bi ayet-i kerime okuyayım size: 

Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen! En’am 27.

“Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de âdeta ahiretten sahneleri, birer ‘fragman’ gibi bize gösteriyor. Daha gitmeden bize diyor ki bak gittiğin yerde böyle pişman olanlar olacak. Sen de onlardan olma. Bakın diyoruz ya hani uyarıcı gönderildi. Gördüğün bir ayet, duyduğun bir hadis i şerif ya da geldiğin veya dinlediğin bir ders. Uyarılmaya devam ediyoruz. Şu an bu ayet mesela bize iniyor. Inmeye devam ediyor. Rabbim bize nasip ediyor okumayı, duymayı, dinlemeyi. Değil mi? İş işten geçmeden farkına var diyor yani. 

Suçlular, Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen! Secde 12.

Bu kadar ayetler, bölümler okuduk şunu nefsimize soralım artık değil mi: 

Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona harcıyorsun? (Sözler)

Şimdi bu kadar şeyi ümitsizliğe düşelim diye okumadık tabiki, bakın yine 21. Söz’deki şu cümleyi hatırlıyor musunuz? 

“Her yeni gün, sana, hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namazını kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider…” (Sözler)

Her yeni gün bize verilen bir fırsat, Allah seni tabiri caizse tertemiz bir sayfa olarak yeni güne uyandırıyor. Onu hangi ameller ile dolduracağın sana kalmış. 24 saat yani 1440 dakika…

Şimdi, bu farkındalığın ardından insanın aklına şu soru geliyor: Peki ne yapacağız? Tamam hadi değerlendirelim ömrümüzü. Hemen 3. Lema’dan okuyalım:

Ey insanlar! Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü bâki, uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? (Tabiki isteriz değil mi, tabiki isteriz! )  Madem istemek insaniyetin iktizasıdır; Bâkî-i Hakikînin yoluna (esas sonsuz olan Rabbinizin yoluna) sarf ediniz. Çünkü Bâkîye müteveccih olan (yönelik olan) şey, bekànın cilvesine (yansımasına) mazhar olur.

Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekàya âşıktır. Ve madem bu fâni ömrü bâki ömre tebdil eden (çevirebile) bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette, insaniyeti sukut etmemiş (insanlığı yok olmamış) bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. (Ona uygun hareket edecek)

İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer. (3. Lema / 3. Nükte)

Tamam, bu da kolay. Bunu da okumak kolay bak. Nasıl yaşayacağım ya ben bunu? Zamanı nasıl yönetmem lazım? Öyle bir ömür yaşayayım ki bana inşallah sonsuzluğu kazandırsın. 

Birincisi:  Rabb’im diyor ki: beş vakit namazlarını tam kılarsan ve aralarında günah işlemezsen aradaki mübah amellerini ben sevap sayarım diyor.

Müslim’de geçen iki hadis:

“Bir Müslüman, farz namazın vakti geldiğinde güzelce abdest alır, huşû içinde ve rükûunu da tam yaparak namazını kılarsa, büyük günah işlemedikçe, bu namaz önceki günahlarına kefâret olur. Bu her zaman böyledir.” (Müslim, Tahâret,7)

“Büyük günahlardan kaçınıldığı müddetçe, beş vakit namaz ile iki cuma (namazı), aralarında işlenen küçük günahlara kefârettir.” (Müslim, Tahâret 14)

İkincisi: Uyku konusunda gerçekten çok aldanıyoruz Yani ömrümüz sonsuzmuş gibi rahat rahat vakitsizce uyuyabiliyoruz. Halbuki yabancılar mesela 

İslamiyetle hiçbir alakası olmayan insanların  uyku düzenine bakıyorsun: Sünnet-i

seniyyeyi uyguluyor farkında olmadan. Çünkü fıtrat budur. Sabahın beşinde, altısında

kalkıyor adamlar. Namaza mı kalkıyorlar? Yoo. İşe güce kalkıyorlar. Ders çalışmaya kalkıyorlar. Bir şeyler yapmaya, bulmaya kalkıyorlar. O zaman bakın, uykudan başlayarak bizim sünnet-i seniyeye uymamız gerekiyor. Rabbimiz ne diyordu Al-i İmran Suresi 31 . ayetinde:

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” Al-i İmran 31.

Şimdi.Allah bize bir her hareketi onaylanmış, mühürlenmiş bir örnek göndermiştir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem. Hayatında çözemediğin noktalar varsa: “ya ben şöyle yapsam acaba doğru mu?” dediğin zaman sünnete bakacaksın. Ben vaktimi şöyle kullanıyorum ya da uykumu şöyle yapıyorum. Ama acaba doğru mu? Sünneti seniyye’ye bakacaksın. Bakın, Allah bize bu konuda ne büyük bir kolaylık nasip etmiş.

Üçüncüsü: “Essalât-ı imadu’d din” ne demek? Namaz dinin direğidir. Namaz dinin direği olduğu gibi zamanımızın da direği olacak. Namazı öyle bir şekilde kılmalı ve hayatımıza öyle bir biçimde yerleştirmeliyiz ki, namaz zaten kendiliğinden bizim vaktimizi planlar hâle gelsin.
Düşünün, sabah ders çalışmaya başladınız. Aralarda mola verdiniz, başka şeylerle ilgilendiniz. Derken ezan okunuyor; “Aa, öğlen olmuş!” diyorsunuz. Namaz sizi adeta uyandırıyor. Kalkıp abdest alıyorsunuz, yeniden tazeleniyorsunuz. Dünyanın telaşı içinde boğulurken, ruhunuz bir anda nefes alıyor. Nitekim Yirmi Birinci Söz’de geçtiği gibi, “namaz ruhun teneffüsüdür.” Böylece manevi bir nefes almış oluyorsunuz ve yenilenmiş bir şekilde işinize geri dönüyorsunuz.

Yine bazen bir işe dalarsınız; öğleden sonra farkına bile varmadan saatler geçer. Tam o sırada ikindi ezanı okunur. “Aman Allah’ım, ikindi olmuş ama ben daha hiçbir şey yapmamışım!” dersiniz. İşte namaz o anda sizi yeniden farkındalığa çağırır; “Vakit geçiyor, toparlan!” der adeta.

Sonuçta, ahir zamanda beş vakit namazın bize farz kılınması elbette tesadüf değildir. Çünkü biz zamanı çok kolay israf edebilen varlıklarız. Rabbimiz, bize “Günde beş kez durun, toparlanın, zamanın farkına varın” diyor. Beş vakit namaz, bu uyarıların ilahî bir düzenidir. Zira Rabbimizin bizim ibadetimize ihtiyacı yok; aslında bu düzene ihtiyacı olan biziz.

Dördüncüsü: Allah, hiçbirimizi dünyaya başıboş göndermediği gibi, her birimizi farklı istidat ve yeteneklerle donatmıştır. Önemli olan, bu yetenekleri Allah rızası yolunda kullanmak ve ne yapıyorsak Allah için yapabilmektir.

Burada insanı uyandıran iki temel hakikatten de bahsedilir; bu, İhlas Risalesi’nde de geçer. Birincisi, ölümü sıkça tefekkür etmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü sıkça anınız.” (Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26) buyurmuştur. Neden? Çünkü ölüm düşüncesi insana vaktin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır. Ölümü tefekkür eden kişi, hangi işin gerçekten önemli, hangisinin ise değersiz ve boş olduğunu daha iyi anlar. Böylece faydalı olanla mâlâyânîyi (boş şeyleri) ayırt etmeyi öğrenir.

İkincisi ise, Allah’ın bizi her an gördüğünün farkında olmaktır.Bu da ‘ihsan şuuru’ olarak ifade edilir. İnsan bu şuura sahip olduğunda, hayatını Allah rızası dairesinde yaşamaya yönelir. İşte gerçek ihlas ve huzur da bu farkındalıkla mümkündür.

Tarihçe-i Hayat’tan aldığımız şu bölümle bitirelim:

Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır…

Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin (Tarihçe-i Hayat)

Amelleri yiyip bitiren : Gıybet

Selamun aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu.

Dersimiz biraz ağır bir ders olacak. Maalesef Kur’an’ınn bize emrettiği ve bizim hafife aldığımız bir günah var. Konumuz onunla ilgili olacak. Hayırlı amellerimizi, odunun ateşi yakıp bitirmesi gibi yakıp bitiren büyük bir günah. Rabbim hepimize bu günahtan kurtulmayı nasip eylesin ve bizler de hakikaten bu günaha karşı set çekmeye niyet edelim. 

Dersten sonra Hucurat suresinin mealini okumanızı tavsiye ederim. Gerçekten İslam’da insanın kıymeti ne kadar ehemmiyetli, Rabbim insanı ne kadar mükerrem bir varlık olarak görüyor; insanın hakkını, olmadığı ortamda bile nasıl koruyor,  o ayetlerde açıklıyor. Hucurat suresinde üç Âyet-i Kerîmenin mealiyle başlayacağız inşallah. 

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿١٠﴾

﴾10﴿ Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız.

(Hucurât Suresi – 10 . Ayet Meali)

Demek ki bütün Mü’minleri kardeş olarak görmemiz gerekiyor. Demek ki ben şuan dünyanın diğer tarafında mazlum bir Mü’min kardeşime üzülemiyorsam,  onu kardeş olarak görmüyorum anlamına geliyor. Bununla ilgili bir Hadis-i Şerîf’te şöyle geçiyor:

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!”

Müslim, Îmân 93-94. Tirmizî, Et’ime 45, Kıyamet 56; 

Yani ben Müslüman kardeşimi sevemezsem iman etmiş olmuyorum. Kutsal kitabımız Mü’minlerin kardeş olduğunu söylüyor, Peygamber efendimiz (s.a.v) de Kur’an-ı Kerîm’in beyan edicisi olarak bize diyor ki: … Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız….

Benim Mü’min kardeşimi gerçekten kardeş gibi sevmem gerekiyor. Selam vermek de bu kardeşlik bağının bir göstergesi olarak görünüyor. 

Hucurat suresinin 11. Ayet-i Kerîmesinden devam edelim. 

Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; zira onlar kendilerinden daha iyi olabilirler. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler; çünkü alay edilenler edenlerden daha iyi olabilirler. Biriniz diğerinizi aşağılamayın, birbirinize kötü ad takmayın. İman ettikten sonra fâsıklıkla anılmak ne kötüdür! Günahlarına tövbe etmeyenler yok mu, işte zalimler onlardır.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi insanın Rabbimiz katındaki değerinin ne kadar yüksek olduğunu görüyoruz. Birbirinizle alay edemezsiniz diyor. Çünkü o hakir gördüğün, belki alay ettiğin insanın Allah katında senden çok büyük derecesi vardır bilemezsin. 

Resulullah (s.a.s): “Arabın Arab olmayana hiç bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” (Ahmed b. Hanbel, V, 411)

buyurmuştur.

Neden? Belki onlar kendilerinden daha iyidirler.

Hiç şüphesiz Allah Teâlâ kıyâmet günü: “Nerede benim rızâm için birbirlerini sevenler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bugün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireceğim” buyurur. (Müslim, Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53)

Aslında yine Müslüman olarak birbirimizi sevmenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatan bir Hadis.

Yine Hucurat Sûresi 12.Ayette Mealen

Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Tabii ki bundan tiksindiniz! Allah’a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur.

Ayet-i Kerîmenin başında neyden bahsetti? Su-i zandan, sonunda neyden bahsetti? Gıybetten. Demek ki aslında gıybetin arka planında su-i zan varmış. Neden? Demek ki ben o kardeşimin hareketini kötü yorumluyorum, kötüye yoruyorum ki, sonunda gıybete sebebiyet veriyor. Ama bu durum Ayet-i Kerîme ile yasaklanmış. 

Ne denmiş? Birbirinizin kusurunu araştırmayın, biriniz diğerinin arkasından çekiştirmesin.Senin olmadığın ortamda bile Allah senin o izzet-i nefsini, insanın insana göstermesi gereken saygıyı senin arkandan koruyor. Hem de ayet-i Kerîme ile. 

Yine başka Hadis-i Şerifler var. Onlardan bahsedelim. 

 “Her kim gıyabında kardeşinin kusurlarını söyletmezse, kıyâmet gününde Allah da onun kusurlarını örtmeyi tekeffül eder.” (İbn Ebi’d-Dünya).

Yani buna kefil olur.

 “Ey kalbiyle değil, sadece diliyle iman edenler topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayınız, ayıplarını araştırmayınız. Zira kim kardeşinin ayıp ve kusurlarını araştırırsa,  Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah, kimin kusurunu araştırırsa, onu evinin içinde bile olsa rezil ve rüsva eder.” (Ebu Davûd, Edeb, 40; Ayrıca bk. Tirmizî, Birr, 84).

Çünkü benim kalbim gerçekten Müslümanca, Müslüman kardeşimi sevebilseydi, onun arkasından zaten gıybet yapmazdım. Onun kusurunu araştırmak değil, tam tersi örtmeye çalışırdım. Başkasının karşısında kendi öz kardeşimizi korumaz mıyız? Ne kadar kavga da etsek aile içinde, dışarıdan bir laf geldiği zaman orada kardeşimizi savunuruz. Müslümanlar da böyle. Kardeşlerimize asla söz söyletmememiz gerekiyor. Hele ki benim zaten söylememem gerekiyor.

Yirmibeşinci Söz’ün Birinci Şu’lesinin Birinci Şuaının Beşinci Noktasının makam-ı zemm ve zecrin misallerinden olan bir tek âyetin, mu’cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi; Kur’an’ın nazarında gıybet ne kadar şeni’ bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet Kur’anın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur. (Uhuvvet Risalesi)

25.Söz Kur’an’ın mucize oluşunu anlatıyor. Burada bir tek ayetten ne kadar mana çıkaracağız beraber bakacağız inşallah. 

bir tek âyetin, mu’cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi (nefret ettirmesi) ; Kur’an’ın nazarında gıybet ne kadar şeni’ bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet Kur’anın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur. (Uhuvvet Risalesi)

Kur’an-ı Kerimde geçen bir ayeti biz inkar edersek Allah korusun dinden çıkarız. O halde Kur’an’ın beyanından sonra benim bir şey söylemeye hakkım ve haddim yok. Çünkü ben Müslümanım diyorum ve Müslümanım diyorsam benim bu sınırlar içerisinde davranmam gerekiyor. 

İşte

اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا

…Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? …

âyetinde altı derece zemmi (kötülemeyi), zemmeder (kötüler). Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder (yasaklar). Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih (yönelik) olduğu vakit, manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:

Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.  

İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor? (Uhuvvet Risalesi)

Ayet-i Kerîmede yasaklanan bir şeyi aklımız almıyor mu ki bu çirkin bir amele düşüyoruz? Neden? Çünkü Kur’an’ın bir çok yerinde ne diyordu? Hiç düşünmez misiniz? Hiç akletmez misiniz? Hiç tefekkür  etmez misiniz?
Aklın çalışıyorsa Kur’an’ın hükmüne uyacaksın kardeşim. Gıybet yapmayacaksın. ‘’Ama ben doğruyu söylüyorum’’ demeyeceksin. Neden? Zaten gıybet, doğruyu söylemek . Yalan söylesen bir de üzerine iftira ekleniyor. Allah muhafaza.

İkincisi,

يُحِبُّ

(hubb: sevmek.)

lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur (nefret edilen) bir işi sever?

Neden? En başta konuştuk Müslüman kardeşimi sevmem gerekiyor. Onun iyiliğini istemem gerekiyor. O zaman bizim Müslüman kardeşimizin arkasından çekiştirmememiz, gıybetini yapmamamız gerekirken bunu yapıyorsak demekki vicdanımızda da bir sıkıntı var, kalbimizde de bir sıkıntı var. Sevmem gereken şeyi sevmiyorum, nefret etmem gereken şeyden nefret etmiyorum, tam tersini yapıyorum. Normal şartlarda bir günaha düşersen mesela ne olur? Vicdanın sızlar ve seni tövbeye götürür değil mi? Bu durumda sen gıybetten lezzet alıyorsun. Ey kalbim, nereye gidiyorsun ? Yanlış şeyleri sevmeye başlamışsın da fıtratını bozmuşsun…

sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever? (Uhuvvet risalesi)

Zehirli bal gibi.. Şeytan gıybet edenlerin ağzına bal çalarmış ama zehirli bir bal. Anlık bir keyif veriyor ardından sana günahını bırakıyor ve sevabını alıp götürüyor. Çok büyük bir kayıp..

Üçüncüsü

 اَحَدُكُمْ 

(sizden biri)

 kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder? (Uhuvvet Risalesi)

Hayat-ı içtimaiye toplum hayatı demektir. İnsan bir toplum içinde yaşamaya mecburdur. Hiç kimse köşesine çekilip tek başına yaşayamaz. 

En basitinden ekmeğini yapan bir fırıncıya, hasta olunca sana bakacak bir doktora, eğitim için öğretmene vs. ihtiyacın var. İnsanlar olarak toplum hayatına muhtacız. O zaman اَحَدُكُمْ  kelimesi bize ne diyor? “Cemaatten hayatını alan” çünkü sen toplum hayatına bağlısın. Toplum hayatımıza ne olmuş ki böyle çirkin bir ameli kabul ediyor? Ben medeniyim diyorsan, insanlarla güzel bir şekilde anlaşman gerekir. 

   Dördüncüsü, 

 اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ 

(etini yemeyi)

 kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz? (Uhuvvet Risalesi)

Ayet-i Kerîme’de ölü kardeşinin etini yemek olarak tarif ediliyor. İnsanlıkta böyle bir davranış olabilir mi? Hayvanlar bile kendi cinsini yemiyor. 

Yamyam birini görsen hayret edip “nasıl yapar bunu” diye yargılarsın. “Bunu yapan bir insan olamaz. Ancak canavar olabilir.” dersin. 

Demek ki gıybet insanlığa da aykırı bir durumdur.  

   Beşincisi, 

 اَخٖيهِ 

kardeşinin

 kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi a’zânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz? (Uhuvvet Risalesi)

Mü’minler bir bedenin azaları gibidir. Ben aslında sadece kardeşime zarar vermiyorum. Kendime de zarar veriyorum. Çünkü o da benim vücudumdan bir parça gibi, toplum hayatı noktasında da beni tamamlayan bir parçam, herkesin bir vazifesi var. 

Hiç rikkat-i cinsiyeniz, yani kendi cinsinize acımanız yok mu?

Mesela dünyanın bir ucunda bir insana bir şey olsa ve biz bunun haberini alsak üzülüyoruz değil mi? 

Peki bile bile bu duruma nasıl düşüyoruz? Şeytanın oyununa bakın. Bu kadar büyük bir günahı bize bal gibi yutturuyor.  

   Altıncısı, 

 مَيْتًا 

(ölü olarak)

 kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz? (Uhuvvet Risalesi)

Gıybet nedir? Birinin arkasından onun olmadığı bir ortamda konuşmaktır. O insan orada bulunmadığı ve kendisini savunamadığından dolayı senin için manen ölü hükmündedir. Yani bir ölünün hakkına giriyorsun. Normal şartlarda bizim dinimizde ölüye bir saygı, hürmet vardır. Elbette insana karşı da saygı vardır ama ölüye karşı daha fazladır. Ölüye karşı daha hassas olunur. Arkasından kötü söz söylenmez.

İşte gıybet ettiğinde senin için şahsiyeti manen ölü olan kardeşinin etini yemiş okuyorsun. Çok ağır bir kelime ve Cenâb-ı Hakk bunu Kur’an-ı Kerim’de kullanıyor. 

Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle: Zemm ve gıybet, (insanları kötülemek ve arkasından konuşmak) aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’cazkârane altı derece o cürümden zecreder. (Uhuvvet Risalesi) 

Yani yasaklar. 

Îcazkârane: Az sözle çok şey anlatmak.

İ’cazkarane: Mucize olarak.

   Gıybet, ehl-i adavet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. (Uhuvvet Risalesi)

Kimler kullanıyormuş gıybeti? 

Ehl-i adavet = Düşmanlık edenler

Kıskançlık edenler ve inat edenler. 

Neden alçak bir silah?

Çünkü arkasından vuruyorsun? Onun olmadığı bir ortamda onu kötülüyorsun. Genelde nefsimiz bu konuda kendini savunurken “yüzüne karşıda söylerim.” der ama asla söylenmiyor. 

 İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zât demiş: 

 اُكَبِّرُ نَفْسٖى عَنْ جَزَٓاءٍ بِغِيْبَةٍ ٭ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ 

   Yani: “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünki gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların silâhıdır.” (Uhuvvet Risalesi )

Yani gıybet bir insanın izzetine yakışmaz. Halk arasında denildiği gibi, delikanlı bir adamın yapacağı iş değildir. 

Peki gıybet tam olarak nedir? 

   Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir.  (Uhuvvet Risalesi)

Yaptığın gıybettir diye uyarı aldığımızda, “ama ben doğruyu söylüyorum” diye savunma yapıyoruz. Zaten doğru olursa gıybettir. 

Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır. (Uhuvvet Risalesi)

– Peki gıybet günahını en çok kim sırtlanır? Dinleyen mi, anlatan mı? 

– Dinleyen. 

– Neden? 

– Çünkü o dinlemese anlatamayacaktı. 

Bazen ben gıybet etmedim, o söyledi diyerek nefsimiz kendini temize çıkarmaya çalışıyor ama böyle bir durum söz konusu değil. İki kat günah kazanmış oluyoruz. 

  Gıybet, mahsus (hususi) birkaç maddede caiz olabilir: (Uhuvvet Risalesi)

Gıybetin caiz olduğu, gıybet sayılmadığı yerler varmış. Bakalım: 

Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.  (Uhuvvet Risalesi)

Misal iş yerinde bir çalışanın hatasını gördünüz. Çalıştığın yere veya bir insana zarar veriyor. Bu hatayı benimle mevkidaş olan birine söylersem gıybet olur ama ben bunu o insandan sorumlu birine, patronuna, müdürüne, yani o hataya engel olacak, düzeltecek birine söylersem gıybet olmuyor. 

Bir örnek daha verelim. Bir kardeşini uyuşturucu kullanırken gördün, bu olayı kendi arkadaş çevrende konuşman gıybettir ama anne veya babasına söylemen, doktora gitmesine vesile olmak için doktora söylemen gıybet değildir. 

   Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesaî etmek ister. Senin ile meşveret (istişare) eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: “Onun ile teşrik-i mesaî etme. Çünki zarar göreceksin.”  (Uhuvvet Risalesi)

“Garazsız olarak” bu nokta çok önemli, duygularını katmayacaksın, sadece iyilik için neyse onu söyleyeceksin.

 Yani niyet kontrolü yapmalıyız. 

Misal bir insan evlenecek ve evleneceği kişi hakkında sana soru soruyorlar. Direkt “O çok fena, şöyle kötü şeyler yapmıştı.” diye konuşmazsın. Sadece özelliklerinden bahsedebilirsin. Artılarını eksilerini söyleyebilirsin. Aynı şekilde biriyle iş kuracaklar ve o kişi  hakkında sana danıştılar. “Onunla iş kurulur mu?” diye sordular. Asla kötülemeden, hakaret etmeden, artılarını, eksilerini anlatırsın. 

   Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filan yere gitti.” 

   Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor. (Uhuvvet Risalesi)

Misal bir YouTube kanalı düşünelim. Bangır bangır günahı yayıyor. Bunu söylemeliyiz. Çünkü çocuklarımızı, gençlerimizi bu insandan korumamız gerekiyor. Bu insan kötü bir iş yapıyor. Ondan uzak durun, dinlemeyin, izlemeyin diye uyarılar yapıp, tuzaklarına düşmesine engel olmalıyız. Zulmünü yaymaya çalışan birini kesinlike söylemeliyiz. 

   İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a’mal-i sâlihayı yer bitirir.  (Uhuvvet Risalesi)

Ahir zamandayız ve gerçekten salih amel çok zor kazanılıyor. İhlaslı bir amel işlemek bu asırda çok zor. Belki birkaç salih amel işledik onu da gıybet ile kaybetmek hiç akıl kârı değil. 

Düşünün sevap hanenizin altında onu sürekli boşaltan bir delik var. Onu nasıl doldurabilirsin? 

İşte gıybet de aynen böyle salih amellerimizi yakıyor. Odunun ateşi yaktığı gibi.. Belki bir sürü namaz kıldık, sadaka verdik, oruç tuttuk, soğuk kış günlerinde sabah namazına kalktık ama gıybet ettiğimiz için ahirete gittiğimizde Allah muhafaza sevap defterimizi bomboş bir şekilde buluyoruz. Çok dehşet verici değil mi? İflas etmek gibi.. 

   Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit  

 اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ 

“Allahım, bizi ve gıybetini ettiğimiz zâtı mağfiret et.”

demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, “Beni helâl et” demeli. (Uhuvvet Risalesi)

Evet sadece bu duayı yapmak yetmiyor. Muhakkak helallik de almalıyız. Bu da işin en zor kısmı bu yüzden gıybetten uzak durmalıyız. 

Gıybetin çok tehlikeli bir türü daha var ki onu yaptığımız zaman helallik istemek daha da zorlaşıyor. 

Külli gıybet: herhangi bir topluluk veya memleket hakkında genel konuşmak, “Sivaslılar şöyle, fenerliler de hep böyle zaten, Araplar da böyle” diye kötülediğimizde o topluluktaki herkesin hakkına girmiş oluyouz . Özellikle Araplar hakkında konuşmak çok tehlikeli, çünkü söz Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a kadar gidiyor.

Şimdi milyonlarca insanın hakkına girdin. Nasıl helallik isteyeceksin? 

Şeytan bize hafif göstermeye çalışıyor ama çok ağır bir durum. 

Evet Gıybetin iki dünyamızı da mahveden bir amel olduğunu aklımıza, kalbimize yazmamız gerekiyor.  

Son olarak yukarıdaki Hadis-i Şerîf’i tekrar okuyalım.  

“Ey kalbiyle değil, sadece diliyle iman edenler topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayınız, ayıplarını araştırmayınız. Zira kim kardeşinin ayıp ve kusurlarını araştırırsa,  Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah, kimin kusurunu araştırırsa, onu evinin içinde bile olsa rezil ve rüsva eder.” (Ebu Davûd, Edeb, 40; Tirmizî, Birr, 84).

 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى 

GAFLET

Bismillahirrahmanirrahim 

Yaz mevsimindeyiz, tatil zamanı, nefsimizin en çok gaflete düşmek istediği zamanlar,  “Şimdi kim kalkıp abdest alacak, namaz kılacak.” diye, nefsimiz ibadet noktasında dahi tatil yapmak istiyor.  Biz de bu derste gaflete düşmek isteyen nefislerimizi önümüze alıp, manen cerrahi bir ameliyat yapacağız inşaallah. Rabbim istifademizi artırsın. Bizlere ilim meclislerinde bulunmayı nasip eylesin. Aynen onun gibi bizleri cennette de beraber eylesin.

Bismillahirrahmanirrahim 

Elhamdülillahi Rabbil Alemîn vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve âlâ âlihi ve sahbihi ecmain. 

(Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.)  

Nefsimizin hoşuna gitmeyecek bir ders olduğu konu başlığından da anlaşılıyor. 14. Söz’ün hâtimesini okuyacağız.

Gafil uyuyan demektir. Yani kendini habersiz sanıyor ama aslında habersiz değil, bir nevi kendisini kandırıyor. 

 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ 

“…Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir.” (Âl-i İmrân Sûresi 185. Âyet)

Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup dünyaya talip bedbaht nefsim! (Sözler) 

Şimdi nefs-i emmâremizi karşımıza alıp sorsak, gerçekten de gaflete dalmak istiyor. Dünya hayatını tatlı görüyor. Ahireti unutmak, dünyaya talip olmak istiyor. 

Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna… Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez. (Sözler) 

Neden deve kuşuna benzetilmiş ve burada sembolik olarak kullanılmış?

Çünkü başını kuma sokuyor ve koca gövdesi dışarıdayken avcıdan saklanacağını zannediyor. Aslında sadece gözlerini kapatıyor. Nasıl ki küçük yaştaki çocuklarla saklambaç oynarken, elleriyle gözünü kapatır ve görünmediğini zanneder, aynen öyle de bizim nefs-i emmaremiz de ölüme karşı aynen böyle bir tavır sergiliyor. Gözünü kapatıp, sanki ölümün bir çaresi, kurtuluşu varmış gibi hareket ediyor. Biz görmeyince, düşünmeyince ölüm gelmiyormuş gibi düşünüyor, unutmak istiyor. Aslında nefsimiz başını kuma sokmak istiyor. 

Ey nefis! Şu temsile bak, gör; nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalbeder.  (Sözler) 

Hasr-ı nazar yani at gözlüğüyle sadece dünyaya bakmak demektir. Bakalım bize neleri kaybettiriyor? 

“Aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalbeder.” Bu cümleyi anlamaya çalışalım. Öncelikle şunu düşünelim. Dünyada aziz bir lezzet var mı? 

Risale-i Nur’dan öğrendiğimiz gibi dünyanın 3 yüzü vardır.  

  • Bir yüzü Esmâ-i İlâhiyeye bakar. Sana Allah’ın esmalarını tanıttırır.
  • Bir yüzü ahiretin tarlasıdır.

Bu yüzleri iyiydi. Peki kötü yüzü neydi?

  • Nefs-i Emmâreye bakan yüzüdür. 

O zaman bizler ahireti görmeyerek, dünyaya sadece nefs-i emmâre açısından baktığımızda ne oluyor? Dünyada yaşadığımız her an, her olayda Allah’ı hatırlayıp, Allah’ın rahmetini, merhametini, hikmetini, esmalarını tanıyarak alacağımız o manevi lezzeti öldürüyoruz. Yalnızca dünyalık, geçici, zahmetli bir lezzet kalıyor. Risale-i Nur’da tarif edildiği gibi: “Bir üzüm yedirir yüz tokat vurur.” 

Dünyalık lezzet budur. Çünkü fanidir, bitecek. Şu an aldığın lezzeti gelecekte belki alamayacaksın ve o alamadığın lezzet yüzünden acı çekeceksin. Çünkü zeval-i lezzet elemdir. 

Peki ben dünyalık mı bakıyorum?

Yoksa “Hayır ben ahirete yönelmiş biriyim. Bu kadar da dünyaya dalmış değilim.” mi diyoruz?

Mesnevi-i Nuriye’de tam da bu konuyla alakalı; dünyalık bakış açısıyla bakıyor muyuz? / bakmıyor muyuz? sorusunu açıklayan bir bölüm var orayı okuyalım. 

Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. (Mesnevi-i Nuriye) 

Yani dünyalık işlerde, kazandığına da sevinmiyor, kaybettiğine de üzülmüyor. Neden? 

Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. (Mesnevi-i Nuriye)

Çünkü her şey fani, o kadar kıymet verdiğim, belki ömrümü harcadığım, yaşlılığımda biraz rahat ederim diye çabaladığım, (yaşlılığı görecek miyiz o da kesin değil.) gayret ettiğim dünya bu kadarmış. Bende faniymişim, dünyada faniymiş..

Sen de yolcusun. 

Evet bende yolcuyum. Nefsimiz ölüm hakikatini okurken, dinlerken hiç kendine kondurmaz. Mesela cenaze evine gidersin, hiç kimse ölümü nefsine almaz. Gözünün önündedir, bir yakının vefat etmiştir ama sanki o ölüm sana hiç gelmeyecek gibidir. Mezarlığa gidersin, orada yüzlerce belki binlerce mezarlık görürsün ama hâla nefsine almazsın. Çünkü nefis sonsuz yaşayacağını zannediyor. Tevehhüm-ü ebediyet, kendini ebedi zannediyor, böyle vehmediyor. 

Bak, ihtiyarlık şafağı kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. (Mesnevi-i Nuriye) 

Yani saçımızın beyazlaması bize ihtiyarlığın sinyallerini veriyor. 

Vücudunda tavattun (vatan) etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır.. (Mesnevi-i Nuriye) 

Demek ki her hastalığın bize ölümü hatırlatması gerekiyor. Saçımdaki bir beyaz tel bile bana ölümü hatırlatmalı! 

Ölümü hatırlamakla alakalı Hz. Ömer’in (r.a.) hayatından çok güzel bir örnek var onu hatırlayalım:

Hz. Ömer (r.a.), ona her gün ölümü hatırlatması için belli bir ücret karşılığında bir adam tutuyor. Bir müddet sonra o adama artık gerek kalmadığını söylüyor. Adam sebebini soruyor.  Hz. Ömer ise “Sakalım beyazlamaya başladı. Artık her aynaya baktığımda ölümü hatırlıyorum.” diyor. 

Maahâzâ ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. (Mesnevi-i Nuriye)

Bizler hep dünya hayatının rahatı için çalışıyoruz. Hâlbuki dünya hayatı fani, bitiyor. Yarına çıkacağımız bile garanti değil. En fazla 40 – 50 sene daha yaşayacağız. Muhakkak bitecek. O zaman şu cümleyi tekrar okuyalım.  

Maahâzâ ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet..

Bu dünyada rahat görmeyeceğiz zaten, burası cennet değil, hatta bu dünya mü’minin zindanıdır. Mü’min için cehennemdir, kafire cennettir. Neden? 

Çünkü mü’minin gideceği cennete kıyasla bu dünya cehennemdir. Kâfirin de gideceği cehenneme nispeten burası cennet gibidir. O zaman bir mü’min olarak bu dünyadan çok bir şey beklememek gerekiyor. 

 O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan! (Mesnevi-i Nuriye) 

Çok ağır bir hakikat. İşte burada nefs-i emmare kendini uyutmak istiyor. Hepimizin nefs-i emmaresi var. Kendini uyutmak, dünyaya dalmak istiyor. “Ya ölümü niye andın ki şimdi? Canımızı sıktın.” demek istiyor. 

Ama Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm:

“Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” (Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26) buyuruyor.

Neden? Çünkü dünyaya dalmamak için..

Çünkü sen bu dünya için yaratılmadın. Sen de olan yetenekler, istidatlar sadece bu dünya için verilmiş olamaz. 

Misal, sana milyonluk istidatlar verilmiş olsun. Hayvana ise beşlik-onluk değerinde istidatlar verilmiş. Şimdi milyonluk istidatların ile bu dünyaya gönderilmişsin. Bu dünyada da sadece hayvanların aldığı birtakım maddi lezzetler var. Sen sadece bu lezzetler için yaratılmış olamazsın. Bu yüzden hayvanın tam lezzet aldığı o maddi lezzetler sana lezzet vermiyor, tatmin etmiyor. Üstelik hayvandan farklı olarak gelecek kaygısı ve geçmişin elemini çekiyorsun. Aklın, şuurun, fikrin var. 

Mesela kurbanlık hayvanlar kesilirken ölümün acısını bile hissetmiyor. Sen ise sadece kendi acını değil, çevrendekilerin de acısını çekiyorsun. Yakınlarını kaybediyorsun. En başta insan olarak Filistin’de aç kalan çocukların acısını çekiyorsun. Dünyanın herhangi bir yerinde, bir hayvanın veya canlının çektiği acıya iştirak ediyorsun. Çünkü sana vicdan, merhamet gibi duygular verilmiş. 

Şimdi sen bu kadar donanımlı iken nasıl bu dünya için yaratılmış olabilirsin? Çünkü bu dünya senin için zulüm… 

O zaman bizim daha güzel bir dünyaya, hayata ihtiyacımız var. O da ancak ahirette olabilir. Bizim de o ahiret için çalışmamız gerekiyor. 

O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. (Mesnevi-i Nuriye)

Evet sıratı, mizanı bu dünyada geçeceğiz. Çünkü öbür dünyada çalışma, ibadet yok. O ölüm anı geldikten sonra artık yapacak hiçbir şeyin kalmıyor. Hiçbir geri dönüşün yok. “Rabbim izin ver, ben biraz daha ibadet edeyim. Aslında daha çok çalışacaktım.” deme şansın yok. Sana verilen süre doldu. Misal, üniversite sınavındayken sınav süresi bittikten sonra “Yarım kaldı devam edeceğim.” diyebilir misin? Alırlar kağıdını biter. İşte dünya imtihanı da böyle, bir sınırı var ve biz bu sınırın farkında değiliz. Ne zaman öleceğimizi hiçbirimiz bilmiyoruz. O zaman hazırlık yapmak zorundayız. 

Bangır bangır ölüm hakikati bize bağırıyor! 

Sözler’den devam edelim 

  Mesela, şu karyede yani Barla’da iki adam bulunur. (Sözler) 

O zamanlar Barla ulaşımı çok zor bir belde. Kıyıda köşede kalmış bir köy gibi düşünebiliriz.

Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız bir tek burada kalmış, o dahi oraya gidecek. (Sözler) 

Şöyle düşünelim. Bizim ailemiz, arkadaş grubumuzun çoğu İstanbul’a gitmiş. Yalılarda, saraylarda krallar gibi yaşıyorlar. Sen de sıranı bekliyorsun, seni de çağıracaklar. Gitmek ister misin? Elbette koşa koşa gidersin. Orada rahat bir hayat seni bekliyor. Köy hayatının zorluklarından kurtulacaksın. Belki oranın çetrefilli hayatından kurtulacaksın.

Bunun için şu adam İstanbul’a müştaktır, orayı düşünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse “Oraya git!”, sevinip gülerek gider. İkinci adam ise yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler, zanneder.(Sözler)

Aslında aynı yere gidiyorlar ama bu adam ne zannediyor? Perişan olmuşlar, bir yerlere saklanmışlar, mahvolmuşlar, görünmüyorlar… Ne olabilir sizce bu? Ölüm olabilir değil mi? Hakikat açık zaten. Kabir kimine cennetten bir bahçe, kimine cehennemden bir çukur. Ama iman etmeyen kafirlere yok oluş gibi geliyor. Sadece bedenin var, bedenin de orada haşerata yem olacak, tamam bitti gitti. Bu mu yani? Bize verilen bu kadar istidat bunun için mi? Hayır. Olamaz.

Şu bîçare adam ise bütün onlara bedel yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.(Sözler) 

Kendini o kadar kimsesiz, sahipsiz hissediyor ki burada yaşadığı ayrılık acısını dünyalık sarhoşluklarla kapamak istiyor. Ehl-i dünya veya Müslüman olsa bile Müslümanca yaşamayan ve bu hakikatleri bilmeyen insanlar şu an öyle yapıyorlar. Sarhoş olmak sadece alkol demek değil, uyuşturucu değil, kimi kendini dizilerle sarhoş eder, kimi oyunlarla sarhoş eder, kimi malayani uğraşlarla sarhoş eder, beş-on dakika için kalk şu namazını kıl dediğin insan,  buna üşenirken saatlerini sosyal medyaya verir, belki spor salonlarına veya başka şeylere verir ama gün içinde toplasan bir saatini Allah’ın huzuruna gitmek için vermek insanın nefsine zor geliyor. Üzücü bir durum.

Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. (Sözler)

Habibullah kimdir? Peygamber efendimiz (s.a.v.)dir değil mi? Bütün sevdiklerimizi sıralayalım. Önce Efendimiz (asm)’ dan başlasak, evliyalar, asfiyalar, alimler… bildiğimiz tanıdığımız iyi zatlar hep kabirdeler, ahiretteler.

Burada kalan bir iki tane ise onlar da gidiyorlar.(Sözler)

Sevdiğimiz insanları ahirette ve dünyada olduklarına göre oranladığımızda buradaki sevdiklerimiz bir iki tane oluyor. Dünya üzerinde geçmişten şimdiye kadar sevdiğimiz tüm insanları oranladığımızda şu an yaşayan sevdiklerimiz bir iki tane kalıyor. Hepimiz vefat edeceğiz. 100 sene sonra hiç birimiz burada değiliz.

Ölümden ürküp kabirden korkup başını çevirme. Merdane kabre bak; dinle, ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak, ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.(Sözler)

İkinci adam arkadaşlarını yok olmuş zanneden adamdı. Yok oluş zannettiği hayatın korkusunu şimdiden yaşayan zattı. Neden sürekli ölüme savaş açtı, ölümü yendi diye haber yapıyorlar? Çünkü ölümden korkuyorlar ama ölümü yenemeyiz.

Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder.(Sözler)

Biriyle dinimiz hakkında konuştuğumuzda bize söylediği şey genellikle “Bu kadar da derine dalma, bu kadar da abartma. ” tarzında cümleler oluyor. Sanki (haşa!) yeni moda müslümanlıkta namaz kılmak yok gibi, tesettür farz değil gibi lanse ediyorlar. Sanki haşa cenneti garantilemiş gibi. Peki bu kadar basitleştirebileceğimiz bir şey mi? Sonsuz hayattan bahsediyoruz. Çok ağır bir şey.

Bu dünya için kendini ikna ettiğin bahaneler senin ölüm vaktini değiştirir mi?

Kabirdeki hesabımızı değiştirir mi?

“Rabbim herkes böyle yapıyordu, ben faize girdim ama herkes faize girmişti…” Sizce bu bahanemiz kabul olur mu?

Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.”(Sözler)

Az önce sarhoşluktan bahsettik. Geçim derdi diyor. Geçim derdinde bize haramlar helal mi oluyor? Hayır. Böyle bir şey yok.

Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor.(Sözler)

Daha da hızlanarak ölüme gidiyoruz. Ahir zaman geldikçe insanların ömrü kısalıyor. Hz.Nuh aleyhisselâm 950 sene ümmetine tebliğ yapıyor. Şimdi kaç sene yaşıyoruz ki en fazla? Hadi en fazla 100 yıl yaşayalım…

Size böyle nimet eden bir zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız. (Sözler-10.söz)

Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.

Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin? (Sözler)

Dünya üzerinde çeşitli canlılar var. Mesela okyanustaki plankton denilen mikroskobik canlıları düşünelim. Ve dünyanın oksijeninin çoğunu bunlar üretiyorlarmış. Dünya üzerindeki minicik bir canlı fakat aldığımız oksijenin çoğunu onlar üretiyorlar. Küçücük bir canlıya bu kadar görev veriliyorsa, kendimizi düşünelim. Aklımız var, şuurumuz var, Rabbim bize peygamberler göndermiş, kitaplar göndermiş, bizi tabiri caizse muhatap almış. Bizi başıboş mu bırakacak? Bize adeta demiş ki şunları yaparsan senden razı olurum, Cennet gibi bir fiyat veririm ama şunları da yapma. Bizi yaratan, bize kılavuzu da vermiş. Kur’an-ı Hakîm’i vermiş, bize bir öğretmen göndermiş (Peygamber Efendimiz (a.s.m)), O’nun gibi yaşa, Benim rızamı kazan diyor. Her şey bu kadar açıkken bize de uymaktan başka bir şey düşmüyor.

Ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, tâlim ve tâlimat olan ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem hakiki vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir davettir. Hem Hâlık-ı Rahim’inin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilâkis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir. (Lem’alar)

Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.

Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin? (Sözler)

Haşirde Peygamber Efendimiz (a.s.m) hariç herkes ‘nefsî ! , nefsî !’ diyecek. Biz de gittiğimizde anne, baba ve çocuklarımız aklımıza gelmeyecek. Kendi derdimize düşeceğiz. Sadece bir kişi ‘ümmeti ! , ümmeti ! ’ diyecek. O kişi de alemlere rahmet Hz.Muhammed (aleyhisselâm) dır. Peki biz sanıyor muyuz ki şu an peşinden gittiğimiz, belki çok şeyler feda ettiğimiz, hatta belki (Allah muhafaza etsin) harama razı olduğumuz çok şeyler bizleri orada tanıyacak ? Şeytan bile ‘ben onlara sadece vesvese verdim, yapmasalardı.’ diyecek ve bizi yalnız bırakacak. O halde bizlerin yapması gereken şey, bu hayattaki amacımızı, gayemizi bulup öğrenmeye çalışmak olmalı. Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışacağız, Efendimiz (aleyhisselâm’ın sünnetine uymaya çalışacağız. Bu asırda çok zor. O halde uyanlarla birlikte olacağız ve birbirimizi tutmaya çalışacağız. Çünkü bu asırda tek kalanı şeytan çok güzel yakalıyor, şeytanın en fazla yaptığı oyunlarından biri insanı yalnız bırakmak. Çünkü yalnızken insan çok güzel kandırılır. Meselâ sana namazı ertelettirir, ertelettirir, sonra bir bakarsın namazın kaçmış. Ama yanında bir iki tane namaz kılan biri olsaydı, seni uyarırdı ve beraber namaz kılardınız. Rabbim bizlere hayırlı çevreler ve hayırlı niyetler nasip etsin. Rabbim inşallah, bizleri ne için yarattıysa onun için yaşamayı bizlere nasip eylesin ve bu yolu bu asırda bizlere kolaylaştırsın. Amellerimizi ve ibadetlerimizi ihlaslı bir şekilde yapmayı bizlere nasip eylesin ve bizlerden kabul eylesin, hatalarımızı ve kusurlarımızı da affetsin, amin.

El Baki, Hüvel Baki

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Tefekkür

Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin’nin-nebiyyi’il-ümmiyyi ve alâ âlihi ve sahbihî ve sellim 

Allahumme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi seyyidina Muhammed.

Bugün çok önemli bir vazifemiz olan Tefekkür’den bahsetmeye çalışacağız. Konumuz tefekkür ama bu konu çok kapsamlı bir konu. Kainat kitabını ve Allah’ın kelâmı olan Kur’an-ı Kerîm’i okurken tefekkür etmemiz gerektiğini, tefekkür etmenin önemini, bize neler kattığını, tefekkür etmediğimizde ise nasıl hasaretler içerisinde olduğumuzu biraz anlamaya çalışacağız. 

“Tefekkür nedir?” diye sorunca aklımıza gelen ilk şey hemen “düşünmek” oluyor. O kadar basit mi? Asla değil. Bizi diğer varlıklardan, mahluklardan ayıran en büyük özelliklerden birisi düşünmektir. Her insan düşünür ama her insan tefekkür edemez. Düşünmek, bir konuya yoğunlaşmak fakat tefekkür akıl ve kalbin beraber çalışması oluyor. Bir makine gibi aslında. Rabbimizi tanımak ve O’na kulluk etmek için bize verilen cihazlar var. Bunu biliyoruz. Bu da bize verilen çok önemli bir cihaz. Rabbimizi bize tanıttıran bir cihaz. Tefekkürün kelime manasına baktığımızda birçok anlama geliyor. En çok kullanılan karşılıkları; düşünmek, zikretmek, hatıra getirmek, akıl ve kalbin beraber çalışma mekanizması, bilgileri işleyip ortaya mahsul(iman) çıkaran ve sonucu Allah’a bağlayan bir makine diyebiliriz. 

Peki biz neden tefekkür edemiyoruz? Tefekkürün bir diğer manası da hayret uyandıran şey demekmiş. Kendimizi düşünelim. etrafımıza baktığımız zaman ne kadar hayret edebiliyoruz? Ne kadar dolu dolu ‘SubhanAllah, AllahuEkber’ diyoruz? diyemiyoruz. Neden? Ülfet diye bir hastalığımız var. Tefekkür dersini okurken bazı birkaç kavramı da öğrenmemiz gerekiyor.  Ülfet dediğimiz şey ne? Alışkanlık. Biz sürekli bir şeyleri görüp, yaşayıp bunları sıradan olarak görmeye başladığımızda ülfet hastalığına yakalanmış oluyoruz. Her gün kainat sayfasında hayret ve dehşet uyandıran muazzam meseleler var fakat bizlere yeterince hayret vermiyor. Bazen Risale-i Nur ile tefekkür ederken o hayreti yakalayabiliriz ama her zaman olmuyor çünkü ülfet kazanıyoruz, her gün güneş doğuyor, vakti geldiğinde yağmur yağıyor, topraktan bitki ve meyveler zaten çıkıyor gibi. Bir düşünelim nasıl oluyor? Tefekkür etmeyi bize emreden Kur’ân-ı Kerîm’dir. Rabbimizin emridir. Bizi tefekküre sevk eden bir Hadis-i Şerîf var:

“Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır.” 

(Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310)

Bazı rivayetlere göre bunun 60 sene olduğunu söyleyenler var fakat en çok kabul edilen bir sene olduğudur.

Bir saat tefekkür neden o bir sene nafile ibadetten daha faydalı ve daha hayırlı? 

Çünkü bir saat tefekkürün neticesinde biz Allah’ı tanıyoruz ve tanıdığımız o Yaratıcı karşısında hayret etmemek, AllahuEkber ve SubhanAllah dememek mümkün olmuyor. O tanıdığımız Rabbe şükran hissi oluşuyor ve daha dolu Elhamdülillâh diyoruz, daha güzel kılıyoruz namazlarımızı. Farkındalığımız artıyor aslında. Dolayısıyla tefekkür bizlere farketmeyi öğretiyor. Gaflet ve ülfet perdesini yırtıp çevremize bakmayı öğretiyor. Tefekkürü anlamamız için ülfeti anlamamız gerekiyor ki, o hastalığı bilip, bize engel olduğunu bilip onu yıkmaya çalışalım. Her gün olan şey, o olan şeyin mucize olduğu, hayret verici bir şey gerçeğini değiştirmez. Bizler insanız ve insan nisyandan geliyor, unutuyor, dolayısıyla bizlerin sürekli hatırlamaya ihtiyacı var. Bu hatırlatmaları da bize bu güzel eserler yapıyor. Risale-i Nur’a baktığımızda baştan sona bir tefekkür meyvesi olduğunu görüyoruz.

Mütefekkirler; İmam-ı Âzamlar, Gazzalîler, Bediüzzaman gibi büyük zâtlardır ve onların eserleri de tefekkürleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Hele ki Risale-i Nur’da Ayetül Kübra gibi bazı kısımlar var, üstad orada bizi kendi tefekkürünün içine alıyor. Tefekkürden tefekküre de fark var, sıradan bir insanın tefekkürü ile ilim bakımından daha üstün bir kişinin tefekkürü de bambaşka oluyor. Böyle eserlerle bizler belki de asla düşünemeyeceğimiz şeyleri öğreniyoruz. Çünkü ilim bakımından daha üstün kişilerin tefekkürüne dahil oluyoruz ve bu şekilde Allah’ı daha iyi tanıyoruz.

Bizi tefekkürden alıkoyan bir diğer kavram ise “Gaflet” tir. Gaflet’in kelime manası; terk etmek, önemsememek, idrak etmemek, fark etmemek (etrafında, çevrede olup biten şeylerin farkında olmamak, uykuda olmak) manalarına geliyor. Beraberinde “Dalalet” kelimesi de sapkınlık içinde olmak manasına geliyor. Müslüman çoğunlukla gaflettedir. Gaflet inkar etmek değildir, Müslüman genellikle farkında değildir ve farkında olmadığı şeyden mahrum kalıyor ama doğru yoldan sapanlar genellikle dalalette olanlardır.

Bu iki kelime arasında ne yazık ki bir bağlantı var. 

Dedik ya Müslüman genelde gaflettedir. Mesela ortada bir ilaç var ve bu ilaç senin hastalığına şifa olacak, sen bu ilacın şifa olacağını biliyorsun kabul de ediyorsun ama bu ilacı kullanmıyorsan bu gaflettir. Dalalet ise bu ilacın sana şifa olacağını kabul etmemektir ve hatta inkar etmektir. Ama kişi gaflette ola ola bu gafletini yenmezse gafletin neticesi de dalalete bir süre sonra ne yazık ki bağlanıyor. O sebeple bizlerin gaflet uykusundan uyanmamız gerekiyor. 

Peki gafleti öldüren şey nedir? Risale-i Nur’dan öğrenelim.

İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Tefekkür, gafleti izale eder.

Mesnevi-i Nuriye 

Gafleti izale eden şey tefekkürdür. Tefekkür ile o gafletin perdelerini yırtıp ancak o zaman sıkıntılı halden kurtulabiliriz. Bizim ülfette olduğumuzu anlatan bir ayet de var: 

Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler.

Yusuf Sûresi 105.Ayet

Kainat bir kitap, her bir varlık bir âyet ve bizlerin düşünüp acaba bu bana ne anlatıyor diye bir sormamız lazım.

İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümatını dağıtıyor. 

Mesnevi-i Nuriye

Buradaki teemmül daha detaylı düşünmek manasına geliyor.

Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvalinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilat ile tedkikat yap. Fakat âfâkî, hâricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit sathî (yüzeysel), icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur. 

Mesnevi-i Nuriye 

Üstad burada tefekkürü de ikiye böldü aslında. Bir enfüsi tefekkür, bir de âfâkî tefekkür dedi. Ve bizim teemmül dediğimiz daha etraflıca ve detaylı olarak düşünmemiz gereken şeyin enfüsi tefekkür olduğunu söyledi. Âfâki tefekkür ise dış alemde bizi az veya bazen hiç ilgilendirmeyen şeylere karşı da daha yüzeysel bir tefekkür yapmamız gerektiğini söyledi. Biz buradan şunu anlıyoruz: bizim en çok içimize yönelmemiz gerekiyor, en çok kendimizi okumamız gerekiyor. Âlemdeki her şey bizde dercedilmiş. 

Meselâ bize verilen bu duygu ve cihazlar nedir neyin nesidir hiç sorguluyor muyuz? Bende şefkat etmek hissi var, neden var, korku var, evham var, mutlu olmak var, sevmek var, ürkmek var, bir sürü duygularımız var. Bunlar bana neden verilmiş, bunları alıp laboratuvarda inceleyemiyoruz mesela. Niçin verildiğini, ne olduğunu gözlemleyemiyoruz. Bunu bi düşünmemiz lazım, tefekkür etmemiz lazım. Peki biz bunun cevabını nereden bulacağız? Başta söyledik üç şeyi beraber götüreceğiz. Kur’ân-ı Kerîm, Kâinat Kitabı ve Efendimiz aleyhissalatu vesselam.

Kur’ân-ı Kerîm bize kâinatı anlatıyor. Meselâ Rabbimiz bize Kur’ân-da dağlardan bahsediyor, yarattığı gezegenlerden bahsediyor, düzenden bahsediyor, nizamdan bahsediyor bizler oradan okuyoruz ve Kâinat kitabından da oluşunu seyrediyoruz. Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın Kelâm sıfatından gelen tecellidir, Kâinat da Kudret sıfatının tecellisidir. Kudret sıfatıyla biz onu görüyoruz. Kelâmdan okuyacağız, Kudrette tefekkür edeceğiz ve diyeceğiz ki “Evet, Rabbim bizlere bu kadar şeyleri yarattı ver var etti; peki benim vazifem nedir, vazifemi öğrenmedeki en doğru yol nedir? ” diye sorduğumuzda Efendimiz aleyhissalatu vesselamın hayatını en doğru yol olarak görüyoruz ki O (a.s.m) bize en güzel, en doğru örnektir.

Enfüsi tefekkürden devam edelim, âkıbetimizi düşünmek (dünyevi bir âkıbet değil, âhiretim ne olacak diye düşünüp uhrevi bir âkıbet kaygısı gütmek). Âhiretimi kazanabilecek miyim şeklinde bir enfüsi tefekkür ve günahlarını ve hatalarını düşünmek. Bir hata yaptığında bunun izalesine, affına çalışmak. O günaha ne için girdiğine bakmak, zaaflarını bilmek, öğrenmek ve bunların giderilmesine çalışmak. Aslında kendinle ilgilenmek. Dış dünya bizi o kadar meşgul ediyor ki, dış dünyada da bizim bazı vazifelerimiz var fakat bizi çok ilgilendirmeyen şeyler de var. Haberler, trendler, filanca ne yapmış, filanca ne etmiş, falanca filan günaha girmiş… yahu kendi günahımızla ilgilenelim. Kendi hatamızla ilgilenelim. Başkasının günahıyla ilgilenemeyiz, böyle bir vazifemiz zaten yok. Kendi hayatımızla ilgileneceğiz. Fakat biz bunların yerini değiştirdiğimiz için, dış dünya ile çok fazla ilgilenip kendimizi ihmal ettiğimiz için bir sonuca veya neticeye varamıyoruz. Dış dünya ile ilgili çok bilgi kirliliği var ama bir mahsulü yok. Ne işimize yarıyor? Bir meyvesi yok. Tefekkürde ise bir meyve olması lazım. Tefekkürü aklımızı kullanarak yapıyoruz, aklı bir orman gibi düşünelim. Ormanda meyve, sebze, yemişler, ağaçlar, çiçekler gibi bir sürü şey olsun. Tefekkür için o mahsulü işleyen ve bir netice ortaya çıkaran şeydir demiştik. Ormandaki şeyleri biz toplamasak, mutfağa getirmesek, bir aşçı bir şekilde yemeğe dönüştürmese çok bir anlam ifade etmiyor. Tefekkür de tıpkı o aşçı gibi, okuduğumuz tüm mahsülleri alıp, tefekkür makinesinden geçirip ortaya çıkan manayı, Rabbimizin esmasını görüp, ortaya çıkan şeyin de kalbe akması gerekiyor. 

Ortaya çıkan şey “iman” oluyor. Dolayısıyla sadece akıl ile gidince olmuyor. Akıl ve kalbin birlikte çalışması gerekiyor. Neticesinde iman ortaya çıkıyor. Tefekkür edilecek çok fazla şey var ama biz Âyetü’l-Kübra’dan kısa bir bölüm okuyalım:

Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârâne bir ziyafetgâh ve gaye san’atkârane bir teşhirgâh ve gayet haşmetkârâne bir ordugâh ve talimgâh ve gayet hayretkârâne ve şevk-engizâne bir seyrangâh ve temâşâgâh ve gayet mânidarâne ve hikmetperverâne bir mütalâagâh olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab-ı kebîrin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken, en başta göklerin nur yaldızıyla yazılan güzel yüzü görünür. “Bana bak, aradığını sana bildireceğim” der.

O da bakar, görür ki: Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür’atli yüz binler ecram-ı semaviyeyi direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevka’l-had çabuk ve beraber gezdiren, yağsız söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lambaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilal çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlukları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dairesindeki hesap rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden…

Asâ-yı Mûsa 

Burada hepimizin bildiği hakikatler anlatılıyor. Gök cisimlerinin hareketini, gezegenlerin, galaksilerin asılı durduğunu, döndüğünü, hem ilerleyip hem de de kendi yörüngelerinde kusursuz bir şekilde dönüp hareket ettiklerini biliyoruz. 

Peki neden hayret etmiyoruz?

Hakikaten Şöyle bir dönüp baktığımızda direksiz, görünürde bir yere asılmadan havada asılı duruyorlar. Ayrıca her şey o kadar dengeli ve sistematik ki, Dünya tam olması gereken yerde “Onu oraya Kim yerleştirdi?” diye soruyor insan. Güneş’e biraz yakın olsa o sıcakta yaşam kalmaz. Biras uzak olsa soğuktan yaşayamayız. En ufak bir mesafe değişikliğinde Dünya yaşanmaz bir hâle gelir, yok olur. Dünyadan kat kat büyük olan gök cisimleri direksiz asılı duruyor. Biz hiç bir göktaşı gelip bize çarpacak mı? diye korkmuyoruz. Çünkü öyle muazzam bi sistem işliyor ki temizliyor, o taşları durduruyor. Atmosfer tabakasıyla korunuyoruz. Bunların hepsi birer sebep, tüm bu düzene baktığımız zaman bu olanlara tesadüf, kendi kendine oluyor demek veya sebeplere vermek akla çok muhal geliyor. Hepsinin tek bir güç, bir kudret tarafından yapıldığını ve merhametli bir Rab tarafından yönetildiğini anlıyoruz. Çünkü bize sıkıntı vermiyor. Eskiden Dünya’nın döndüğü inkar ediliyordu. Çünkü hissetmiyoruz. Bu kadar süratle dönerken nasıl hissetmiyoruz? Evet Dünya’nın dönüşünü hissetmememiz şiddet-i zuhurundandır. Üstelik sadece dönmüyor aynı zamanda süratle ilerliyor. Bu kadar süratle hareket eden bir cismin sesini duymamamız da çok büyük bir nimet ve rahmettir. 

Yine Risale-i Nur’larda Üstad Hazretleri Allah’ın varlığını anlatırken şöyle diyor. “Şiddet-i zuhurundan gizlenmiş.” Allah’ın varlığı o kadar açık ve net ki, aslında o kadar şiddetli bir şekilde ortada ki şu kâinata, ağaca, her gün doğup batan Güneş’e bakınca, havada pamuk gibi hafif duran bulutlarda tonlarca su oluğunu görüp, bilip,  o çiçeklerin o incecik, nazenin dallarının toprağı delip çıktığını görünce tesadüf demek, kendi kendine olmuştur demek akla çok uzak geliyor.

  Bizim Kur’an-ı Kerim gibi bir kitabımız var. Allah’ın kelâm sıfatından bahsettik. Kur’an Allah’ın kelâm sıfâtını gösteriyor. Allah orada daha 1400 sene öncesinden kâinattan bahsediyor, bize kâinatı anlatıyor. Misal Âyet-i Kerîme de demiri çıkardık demiyor da “indirdik” diyor. İnsanlar teknoloji gelişene kadar demirin yerin altından çıktığını zannediyordu. Sonradan keşfedildi ki uzayda süpernovaların patlamasıyla aslında gökten iniyor daha sonra yerden çıkıyor. Kur’an bu bilimsel mucizeyi bize 1400 sene önce anlatıyorsa bu Kur’an’ın Hâk kelâmı olduğunu ispat eder. Allah sana kâinatı böyle yarattım, şöyle düzenledim diyerek anlatıyor ve ben yine dönüp kâinatı okuduğumda aynen öyle olduğunu görüyorum. Üstelik bu bilgiler teknolojinin gelişmesiyle çok çok asır sonra ortaya çıkmışlardır. Şu anda bilimin bize söylediği hakikatler eğer bu kâinatı tanıtıyorsa, bilim bize Kur’an-ı anlatan bir argüman olur. Doğru neticeye vardığımız sürece bizim için bir tefekkür vesilesidir. 

Geçmiş derslerimize bu konuyla alakalı 3 kavram öğrenmiştik. Sırasıyla tatmak – tartmak – tanımak diye devam eden bir vazifemiz vardı. Tefekkür burada tartmayı sağlıyor. Evet hepimiz tadıyoruz. Güneşi tadıyoruz, Allah’ın yarattığı manzaraları, nimetleri, rızıkları vs. tadıyoruz. Ardından bir tartma olması gerekiyor. İşte o tartma tefekkür oluyor. Tartmaktan sonra ne geliyordu? Tanımak.. Eğer ki o tefekkürün (tartmanın) neticesinde tanıma meydana gelmiyorsa, Allah’ın yansıyan, tecelli eden esmalarını kâinat kitabından okuyamıyorsak, o zaman tartmakta boğulmuşuz demektir. Felsefenin şu an boğulduğu nokta burası, belki tartmak çok detaylı yapılıyor. Bir canlının hücrelerine, atomlarına kadar giriliyor, inceleniyor ama neticeye bağlanmıyor. Orada Allah’ın Hakîm esmasını görmüyor. O düzeni, nizamı, o muhteşem sistemi görmediği için bi tefekkür olmuyor. Dolayısıyla tanıma da olmuyor. Tefekkür olabilmesi için bizi Allah’a götürmesi, neticeyi Allah’a vardırması, Allah’ın esmasını okutması gerekiyor. 

  Şimdi âfâki ve enfüsi tefekküre geçelim. Tefekkürün bu iki çeşidinden enfüsi tefekkürü daha sık yapmalıyız. Afâki tefekkürde ise bütünden bakmak gerekiyor.  Üstad Risale-i Nur’larda bu iki tefekkürü mânâ-yı ismi ve mânâ-yı harfi olarak anlatıyor. Mânâ-yı ismi cisme bakmaktır. Sadece o maddenin kendisine bakmak, onu bütünüyle görememektir. Mânâ-yı harfi ise daha geniş çerçeveden, daha bütünsel bakmaktır. Bir kitap düşünelim sadece tek bir harf görünecek şekilde bütün harfleri kapattık. O harf ne ifade eder? Hiçbir şey.. Tek tek bütün harflere diğerlerini kapatarak baktığımızda hiçbir şey ifade etmez. Bir mana taşıması için bütün kelimeyi, cümleyi okumamız gerekir. Demek ki ancak bütününe bakınca bir mana oluşuyor. Şimdi kâinata da, yaşadığımız, başımıza gelen hâdiselere de bütünsel bakmalıyız. Detaylara takılıp bütünden koptuğumuzda o detaylarda boğuluyoruz.

Misal arıyı incelediğimizde işte bal yapan bir sinek, şöyle kanatları var, çiçekleri dolaşıp bal yapıyor. Peki bir odaya girdiğinde dışarı çıkamayan, açık pencereyi dahi bulamayan, akılsız, şuursuz, ilimsiz olan bu arı nasıl muazzam bir şekilde bal yapıyor? Geometri öğrenmemiş ama altıgen olarak petekleri olabilecek en mantıklı şekilde hazırlıyor. Bu işi arıya vermek oldukça komik bir durum. Şimdi arıya şöyle bütünsel baktığımızda yani arıyı kainatla değerlendirdiğimizde arının kainata ne kadar büyük bir faydası olduğunu görüyorsun. Kâinattan arıyı çektiğimizde bir süre sonra yaşam duruyor. Güneşi al hiçbir şey kalmaz. Buradan hepsinin bir işbirliği halinde olduğunu anlıyoruz. Hepsinin bir vazifesi var. Ayrı ayrı vazifelerde birbirinden haberdar gibi  çalışıyorlar ve hepsine birden bütünsel baktığımızda muazzam bir sisteme şahit oluyoruz. Mükemmel bir işbirliği ile kusursuz bir hizmet ortaya çıkıyor. En ufak bir kusur veya dengesizlik var mı? Muazzam bir denge var. Birisi görevini ihmal etse bütün bu yaşam hercümerç olur. Ama yaşam devam ediyor. En ufak bir hata bile olmadan muazzam bir şekilde işlemeye devam ediyor. Bütün bunları sebeplere verdiğimizde işin içinden çıkamıyoruz. Çünkü sebeplerde akıl yok, şuur yok, ilim yok. Bu akılsız, şuursuz, ilimsiz odadan çıkmayan hayvanın bütün bu sistemden haberdar olması gerekiyor. Çünkü bu sistemin bir parçası,  sadece kendini değil tüm kâinattan ve oradaki düzeni bilmeli ki bu düzen bozulmasın. Bu sadece arı için değil, tüm canlılar için geçerli. Hepsinin tüm kâinatı bilmesi, bu düzenden haberdar olması gerekiyor. Dolayısıyla nereye varıyoruz? Tüm bunları işleten, yaptıran, hepsinden haberdar olan bir güç var. Kuvvet sahibi, kudret sahibi, ilim sahibi biri var. Evet Biz O’nun (c.c.) esmalarını hem okuyoruz, hem de kâinatta tecellilerini görüyoruz. 

Bu şekilde baktığında muazzam bir sistem içerisine dahil olduğunu görüyorsun ve sen de bu sistemin en güzel parçasısın. Bu yüzden kendine baktığında muazzam bir tefekkürün oluyor. 

Şimdi böyle bakıp tefekkür edince her şeyin Allahuekber dediğini, hepsine bakıp SubhanAllah dememiz gerektiğini kısaca hayret edici  olduğunu gördük. 

  • Peki bizi bu hayretten alıkoyan nedir?

–  Bizim sebeplerle çok iştigal etmemiz. Biz sebeplerle o kadar meşgulüz ki, her konuda o kadar sebepleri takılıyoruz ki esas manayı kaçırıyoruz. Sadece dünyevî meseleler de değil hususî hayatımızda da bunu düşünelim. Misal dünyevi işlerde bal denilince aklımıza ilk arı geliyorsa sebeple bir bağlılık var demektir. Aklımıza ilk Allah’ın gelmesi lazım, daha sonra arının eliyle o balı bize yedirdiğini tefekkür etmemiz lazım. 

Süt deyince aklımıza inek, koyun geliyorsa sebeplerle çok içli dışlıyız demektir. Hâlbuki orada Allah’ın yansıyan esmasını tefekkür etmemiz gerekir. Sonra koyun vesilesiyle bize gönderdiğini tefekkür edeceğiz. Sebepler dünyasında yaşadığımız için Allah her şeyi bir sebebe bağlı kılmış. İşte bizim vazifemiz o sebebin perde arkasını okumak ve görmektir. 

Sebeplere takılmanın hususî hayatımızda nasıl olduğuna bakalım. Misal Başımıza bi olay geldiğinde “Şunun yüzünden bunu yaşadım, Böyle olmasaydı bunu yaşamazdım.” diyoruz. Aslında tüm musibetlerde, başa gelen olaylarda Allah’ın bize göstermek istediği bir esma var. Esmalar sadece kâinatta yansıyan şeyler değil. Bizim yaşadığımız imtihanlarda da yine Allah’ın bize kendini tanıttırması var. Orada da yansıyan esmalar var. O olayları da iyi okumamız gerekiyor. Böyle bakınca sebeplere takılı kalmıyoruz. Bu iş başıma falanca yüzünden geldi diye boşu boşuna su-i zan edip, nefret duygusunu hissetmemiş oluyorsun. İnsana büyük bir olgunluk ve huzur kazandırıyor. En önemlisi asıl mesajı anlamış oluyorsun. Bu noktalara dikkat etmeliyiz. 

Peki bu tefekkür bana ne kazandırdı? 

Ben tefekkür ettim, âfâkî âleme baktım,  Allah’ı tanıdım, daha bir büyük elhamdülillah dedim. Ayrıca hususî dünyamda da tefekkür etmeme sebebiyet veriyor ve yaşadığım hadiselerde beni tevekküle götürüyor. Çünkü bütün bu sistemi yöneten, gezegenleri tesbih tanesi gibi çeviren güç benim başıma gelenlerden habersiz olabilir mi? Benim yaşadığım bu zorluktan, imtihandan habersiz olabilir mi? Hepsi onun ilmi ve izni dairesinde gerçekleşiyor ve başıma geliyor. Ayrıca O güç merhamet sahibi, kudret sahibi o zaman benim korkmama, endişe etmeme gerek yok. İşte burada tevekkül devreye giriyor. “Ben Allah’a güveniyorum, Allah’a dayanamıyorum, Allah’a tevekkül ediyorum.”

 Bunu yapınca ne kazanıyorum?

En başta bir kuvvet kazanıyorum. O imtihanda boğulmuyorum, dağılmıyorum, o imtihanda vazifemi unutmuyorum. Esas vazifemi yapmaya devam ediyorum. Çünkü her şey Allah’ın izniyle oluyor. Her şey O’nun (c.c.) bilgisi dahilinde, benim hakkımı koruyacak olan da O’dur. Bu düşünceyle vazifeni yapmaya devam edip o güçle Allah’a dayanıyorsun. İntisabın Allah oluyor. Bu sayede dünya hayatını da daha güzel yaşamaya devam ediyorsun. En önemlisi her tefekkürün de büyük bir ibadet sevabı kazanıyorsun. 

Bu tefekkür konusunda bizim için önemli bir uyarı da var. 

Her şeyde tefekkür edebilir miyiz? Her şeyi düşünebiliriz miyiz? 

  • Hayır. Mesela Allah’ın zâtı hakkında düşünemeyiz. Bununla alakalı şöyle bir Hadis-i Şerîf var.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm buyuruyor: 

“Allah’ın yarattıklarını düşünün, sakın Allah’ın  zatını düşünmeyin, helak olursunuz.” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 5705). 

Bir başka Hadis-i Şerif’te:

“Yaratıkları düşünün, Yaratanı(n zatını) düşünmeyin. Çünkü, onun kadrini hakkıyla takdir edemezsiniz.” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 5706).

   Tefekkürle alakalı bir kaç âyete bakalım. 

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır.”

| Âl-i İmrân Sûresi 190. Âyet 

“Yeryüzünü enine boyuna uzatan, onda sabit dağlar ve ırmaklar meydana getiren, orada meyvelerin her birinden çifter çifter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine O bürüyüp örtüyor. Düşünen insanlar için şüphesiz bütün bunlarda ibretler vardır.”

| Ra’d Sûresi 3. Âyet 

“Gökten su indiren O’dur. Ondan hem kendiniz için içecek su hem de hayvanlarınıza yedireceğiniz bitkiler verir.

Allah o su ile size ekin, zeytin, hurma, üzüm ve daha türlü türlü ürünler de bitirir. İşte bunda düşünen bir topluluk için büyük ibret vardır.”

| Nahl Sûresi 10 ve 11. Âyetler 

“Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün. İşte bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.”

| Haşr Sûresi 21. Âyet 

Tefekkürün bizi götürdüğü bir yol daha var. Şimdi bizler Allah’ı tanımak ve ona kulluk etmek için gönderildik. Kulluğun içinde şükür var. Bizim en küllî ibadetimiz olan namaza baktığımızda küllî bir şükrü barındırıyor. Tefekkür de bizi şükre götürüyor. Hatta bazı âlimler tefekkürün manasını şükür olarak tarif ediyor. Çünkü tefekkür şükre götürüyor. Nasıl şükre götürüyor? Çünkü Allah’ı tanıyınca yani kâinatı okudun, Kur’an Kerim’i okudun bu muazzam sistem karşısında hayret ettin. Allah’ın yansıyan esmalarını okudun dolayısıyla bir hayret uyandı. Allah’ı tanımaya başladın ve o tanıdığın Allah’a karşı senin hizmetine sunduğu bu muazzam sisteme karşı teşekkür etmemek, bir mahcubiyet hissetmemek mümkün değil. Netice olarak tefekkürümüz kadar şükredebiliyoruz. 

Tefekkür etmezsek,  zaten farkında olmadığımız bir nimetin şükrünü eda edemeyiz? Güneşin her gün doğmasının bize bakan yönünü bilmeden nasıl şükre gidebiliriz? Evet şükrü eda edebilmemiz için önce tefekkürden geçmemiz gerekiyor. 

Son olarak tefekkür edeceğimiz ve şükretmemiz gereken bir nimete bakalım. 

Gezegenler ve bazı gök cisimleri normalde insan kulağının dayanamayacağı bir şiddette ses çıkarmaktadırlar. Lakin Allah insanın kulağını bu büyük ve küçük seslerden muhafaza etmek için ‘işitme aralığı’ denilen bir ayarla yaratmıştır. Ne çok yüksek sesleri, ne de çok düşük sesleri duyuyoruz. İkisinin arasındaki sesleri duyuyoruz. Mesela insanların alt işitme aralığı 20 hertz,  üst aralığı ise 20.000 hertzdir. Yani biz 20 ile 20.000 aralığındaki sesleri duyabiliriz. Bu da bizim için çok büyük bir nimettir. Çünkü bu ölçü olmasaydı hem küçük mikropların ayak sesini, hem de gezegenlerin dehşetli seslerini işitecektik. O zaman da dayanılmaz bir hayat olacaktı ama o kadar muazzam bir denge de yaratmış ki Allah-u Teâla, ne Dünya’nın dönüşünün farkındayız ne de karıncanın, mikrobun sesini işitiyoruz. Her şeyde mükemmel bir denge görüyoruz. Bir kan tahlili yaptırınca değerlere baktığımız zaman o denge o kadar küçük farklarla ayarlanmış ki, onun dengede kalıyor olması bile büyük bir mucize. Aslında her gün mucize yaşıyoruz. Bunun farkında olmak lâzım..

Bir Âyet-i Kerîme ve vecize ile bitirelim. 

De ki: “Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!”

| Mülk Sûresi 23. Âyet 

 “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar” diye ihtar ediyorlar.

Şualar 

El Bâki Hüvel Bâki 

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا  مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Ahsen-i Takvim: İnsanın değeri nasıl ortaya çıkar?

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa’y-i maddî itibarıyla zayıf bir hayvandır, âciz bir mahluktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufatı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki yabani emsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabani keçi ve öküz gibi). 

   Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîm’e misafir olmuş ki nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî’ masnuatını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş.

(Sözler – Risale-i Nur)

Tin Suresi 4. Ayet: Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.

İnsan olarak birçok yönümüz var. Meleki, nebati, hayvani ve insani gibi. Nebati yönlerimize örnek verecek olursak; bizde bitkiler gibi büyürüz. Hayvani yönümüz ise onlar gibi yeriz, içeriz, uyuruz ve çoğalırız. İnsanî cihetimiz daha çok akılla alakalıdır. Allahın bize bahşettiği tefekkür etmek kabileyeti var. Bir sanata baktığımızda, o sanattan sanatkara ulaşabilecek donanıma sahibiz. Maddi cihetten baktığımız da hayvanlardan daha güçsüz varlıklarız. Etimiz yenmez, arı gibi bal yapamayız.  İnsanın en güzel şekilde yaratılması iman cihetidir. İnsan, Esfel-i safilin ile alay-i illiyyin arasında gidip gelebilen bir varlıktır. 

Esfel-i safilin: Hayvandan daha aşağı olan mertebe. 

Alay-i illiyyin: Meleklerden daha üstün olan mertebe. 

Biz ikisine de gidebilecek kabiliyetteyiz. Eğer ki dünya hayatımızı sadece madde ciheti ile geçirirsek, o zaman hayvandan hiçbir farkımız kalmıyor. Çünkü bizim bu dünyaya asıl gönderilme sebebimiz kulluktur. Allah’ın bize verdiği görevler, kurallar var. Manevî cihazlarımız var. Bu cihazlarla kendimizi tanıyıp, Rabbimizi tanıyıp, O’nun bizden ne istediğini bilip, kulluğumuzu yaptığımız da asıl vazifeyi yapmış oluyoruz. Ama bu sadece ibadet edeceğiz hiçbir şekilde dünya ya çalışmayacağız anlamına gelmiyor. Bunları beraber götüreceğiz. Dünya işlerini esas maksat yapmayacağız. Kulluk çerçevesinde, helal dairede yaşayarak dünya işlerini de halledeceğiz.

Ve o misafirin tenezzühüne ve temaşasına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyya etmiştir ki o dairenin nısf-ı kutru –yani merkezden muhit hattına kadar– gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bizim fakirliğimiz sonsuz, ihtiyacımızın olup, gücümüzün yetmediği bir çok şeyin fakiriyiz. Güneşe, suya, gıdaya ihtiyacımız var. Ama bunları karşılamaya gücümüz yetmez. Yani bunları icat etmekten aciziz. Bir güneşi doğdurmaya, yağmuru yağdırmaya gücümüz yetmiyor. Bu acz ve fakrımızın farkında olarak hareket ettiğimiz de, Allah’a her an ne kadar muhtaç olduğumuzun şuuru ile hareket ederiz. 

İşte eğer insan, enaniyetine istinad edip hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider.

(Sözler – Risale-i Nur)

Çok lüks bir hayatımız olsa dahi, esas maksat geçici dünya hayatı olup, kulluk vazifeleri unutulursa dar bir daire de boğulur gideriz. Sonsuz hayatımızı geçici dünya hayatına satmış oluruz. 

Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letaif, ondan şikayet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve davacı olacaklardır. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bizi hayvandan ayıran bir çok cihazlarımız var. Kalp, vicdan, akıl. Bu cihazları yaratılışına uygun bir şekilde kullanmazsak eğer, bunların hepsi bizden şikayetçi olacak. Hatta o cihazlarımız bize şahitlik edecek. Eğer gözünü Allah için kullanmadıysan senden şikayetçi olacak. Kulağınla haram dinlediysen senden şikayetçi olacak. 

Eğer kendini misafir bilse misafir olduğu Zat-ı Kerîm’in izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra a’lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler. 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Bu beden bize emanet..

Allah’a satarak kıymetlendiriyoruz. 

Evet insana verilen bütün cihazat-ı acibe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî  yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde bir elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevali, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlık’ına şükreder. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bizi hayvanlardan ayıran kulluğumuza ne kadar vakit ayırıyoruz? Esas vazifeyi unutup, “ne yapayım patron kızıyor” diyerek, bir vakit namazı dünya hayatı için arka plana attığımız zaman çok büyük tehlike başlıyor demektir. Hayvandan bir farkımız kalmıyordur. Bize verilen cihazlarla hayvan gibi yaşayamayız. Yoksa kendimize zulmetmiş oluruz. 

Demek ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikr etse; yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsil ile bu hakikati beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki: 

   Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır.” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr, on altın ile a’lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir te’dib gördü ve dehşetli bir azap çekti.

(Sözler – Risale-i Nur)

Aynı bu misal gibi bizler de, bize verilen cihazlara baktığımızda, bin altın hükmündeki varlıklarız , diğer hayvanları, bitkileri de on altın olarak düşünelim. Biz onlar gibi yiyip, içip, uyur ve çoğalırsak büyük bir akılsızlık etmiş oluruz. Bizim pusulamız da Kur’an’ı Kerim, onu açacağız, okuyacağız. Kâinat kitabından Allah’ın yansıyan esmalarını da okuyacağız. Kur’an’ı Kerim’den Allah’a kulluk etmemiz gerektiğini, hangi cihazın ne için olduğunu anlayacağız. Sünnete baktığımızda nasıl yaşamamız gerektiğini anlayacağız. 

O pusulayı okumadan bin altını nasıl harcamamız gerektiğini anlayamayız. 

İşte edna bir şuuru olan anlar ki ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir. 

Aynen onun gibi insandaki cihazat-ı maneviye ve letaif-i insaniye ki her birisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Mesela, güzelliğin bütün meratibini fark eden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit ezvak-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zaika-i lisaniyesi ve hakaikin bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı ve kemalâtın bütün envaına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede? Hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede?

(Sözler – Risale-i Nur)

Bizdeki en büyük özelliklerden biri akıl nimetidir. Hayvanlarda da göz var, kulak var, mide var. Belki hayvanlardaki göz bizmkinden daha büyük ama onun gözü kainat kitabını okuyup tefekkür edemez. Rabbinin esmalarını okuyamaz. Sanattan sanatkara ulaşamaz. Manzaranın lezzetini anlayamaz. Biz ise göz nimeti ile kâinatı seyredip, Allah’ın sanatlarını tefekkür ettiğimiz Allah’a ulaşıyoruz. Musavvir, muhyi ve daha nice esmalarını temaşa ederek Rabbimizi daha iyi tanıyoruz. Allah’ı tanıdıkça da ona daha iyi kulluk etmeye çalışıyoruz. 

Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan, kendine has bir amelde (münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus) ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf, hususidir.  

İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle insanın hâsseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peyda etmiştir. Ve ihtiyacatın kesreti sebebiyle çok çeşit çeşit hissiyat peyda olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiş. Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makasıda müteveccih arzulara medar olmuş. Ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle âlât ve cihazatı ziyade inbisat peyda etmiştir. Ve ibadatın bütün envaına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için bütün kemalâtın tohumlarına câmi’ bir istidat verilmiştir. 

   İşte şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir.

(Sözler – Risale-i Nur)

Belki şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makasıda müteveccih vezaifini görüp acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde ilan etmek ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek ve nimetler içinde imdadat-ı Rahmaniyeyi görüp şükretmek ve masnuatta kudret-i Rabbaniyenin mu’cizatını temaşa ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir. 

(Sözler – Risale-i Nur)

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Bin Aydan Hayırlı Kadir Gecesi

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ وَ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

KADİR GECESİNİN FAZİLETİ

Bu geceye kadir denilmesinin sebebi onun şeref ve kıymetinden dolayıdır. Çünkü Kur’an-ı Kerim bu gece inmeye başlamıştır. 

Ramazanı şerif Kur’an-ı Kerim de ismi geçen tek aydır, ve yine kadir geceside Kur’an-ı Kerim de ismi geçen tek gecedir. Allah’ın bu geceye verdiği kıymet o kadar büyüktür ki, bu geceyle alakalı bir sure indirmesinden de bunu anlıyoruz.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ ﴿١﴾ وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ ﴿٢﴾ لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ ﴿٣﴾ تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ ﴿٤﴾ سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ ﴿٥

Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. ﴾1﴿

Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin! ﴾2﴿

Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. ﴾3﴿

Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. ﴾4﴿

O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir. ﴾5﴿

Kadir suresinin nazil olmasıyla alakalı bazı rivayetler var. Bir rivayette efendimiz (sav) sahabilere İsrail oğullarından bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silahlı olarak cihad ettiğini anlatmıştı, sababiler de bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az gördüler. Bunun üzerine kadir suresi indirildi.

Başka bir rivayette de efendimiz (sav) İsrail oğullarından 4 kişinin 80 sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı ve sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail (a.s) geldi “Ya Muhammed ümmetin, o bir kaç kişinin 80 sene ibadetinde hayrete düştüler, Allah sana ondan hayırlısın indirmiştir. “ diyip kadir suresini okudu ve bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır buyurdu.

Diğer bir rivayette Resulullah’a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil Kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı.

Rabbimiz başka bir ayette şöyle buyuruyor;

Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlara doğruyu bildiren doğruluğa ait apaçık delillerden ibaret olan hakla batılı ayırt eden Kur’ân bu ayda indirildi.

(Bakara suresi 185)

Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız.

(Duhân suresi 2)

Berat kandilinde Kur’an’ı kerim levh-i mahfuzdan dünya semasına toptan indiriliyor. Kadir gecesinde de artık yavaş yavaş dünyaya indirilmeye başlıyor. 

Bu geceye Kadir Gecesi denilmesi şeref ve kıymetinden dolayıdır. Çünkü:

a) Kur’ân-ı Kerim bu gecede inmeye başlamıştır.

b) Bu gecedeki ibadet, içerisinde Kadir Gecesi bulunmayan bin ayda yapılan ibadetten daha faziletlidir.

c) Gelecek bir seneye kadar cereyan edecek olan her türlü hadiseler Allah Teâlâ’nın ezelî kaza ve takdiri ile ilgili meleklere bu gece bildirilir (Tecrîdi Sarih Tercemesi, VI, 312).

d) Bu gecede yeryüzüne Cebrail ve çok sayıda melek iner.

e) Bu gece tanyerinin ağarmasına kadar esenliktir, her türlü kötülükten uzaktır. Yeryüzüne inen melekler uğradıkları her mü’mine selam verirler.

Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruluyor:

Kim Kadir Gecesini, faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah’tan bekleyerek ibadet ve taatla geçirirse geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Kadir, 1).

“Bu ayda öyle bir gece vardır ki bin aydan daha hayırlıdır. Bu gecenin hayrından mahrum kalan, bin ayın hayrından mahrum kalmış gibidir.” (Nesâî, Sıyâm, 5.)

Ramazanın sıyamı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeye gelen nev-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: 

   Ramazan-ı şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile her bir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i cennet getirir. Ramazan-ı şerifte her bir harfin, on değil bin ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin her bir harfi binler ve ramazan-ı şerifin cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır. 

   Evet, her bir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nurani şecere-i tûba hükmüne geçiyor ki milyonlarla o bâki meyveleri, ramazan-ı şerifte mü’minlere kazandırır.

Mektubat

Bu dünya mü’min için bir tarla hükmünde, dünya ahiretin tarlasıdır. Burada ekip biçtiklerimizin mahsulünü ahirette alacağız. Hepimiz cennette ebedî saadet içinde yaşamak istiyoruz. Peygamber efendimiz (sav) ile görüşmek, Allah’ın cemalini görmek.. İşte bunları kazanmak için çalışıyoruz. Peki bize verilen ömür de ebedî saadeti kazanacak şeyleri yapıyor muyuz? Maalesef hayır..

Çok cüz’i bir amelimiz var. Allah’ın sonsuz rahmeti olmazsa biz bu ameller ile zaten kazanamayız. 

Allah bize sonsuz rahmeti ve keremi ile bazı vakitler veriyor sonsuzu kazandıran. Bu vakitlerde az ameli çok sayıyor. Bizi affetmek ve cennetine almak istiyor. Rabbimiz bizim cennete girmemizi bizden daha çok istiyor. 

Sonsuz cömertliği ile zaten normal vakitler de bire on veriyor, ihlasa göre bu rakam yükseliyor tabi. Ve bazı vakitleri bize bir fırsat olarak sunuyor;

Mesela üç aylarda bire yüz veriyor. Ramazanda bire binler veriyor. Kadir Gecesinde ise sonsuz keremiyle Kur’an’ın her harfi için tam otuz bin sevap yazıyor, bir harf okuyorsun bunu otuz bin ile çarpıyor. Diğer amelleri de böyle düşünelim.

Bize verilen bu ömrün tamamını bile ibadet ile geçirsek yine de sonsuz hayatın karşılığı olmuyor. E bir de bunun yanında günahlarımız var. Yine de Allah bize sonsuz rahmeti ile bu güzel ayları, geceleri vererek bizim sonsuzu kazanmamıza istiyor.

Evet bir tek ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir.

Leyle-i Kadir ise nass-ı Kur’an ile bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i kātıadır. 

Mektubat

Ramazan kendi başına seksen sene bir ömür semeratını kazandırıyor. Kadir gecesi ise tek başına bunu kazandırıyor. Biz kadir gecesini hakkıyla idrak edersek, bir Ramazan da iki farklı ömrü, sevapla kazanmış oluyoruz.

Diyelim ki kadir gecesini yakaladık, ve o günü sabaha kadar ibadetle ve taatle geçirdik.Bu gece Kadir gecesi olduğuna kanaat getirdik, ama şu demek değildir, kadir gecesini sabaha kadar ibadetle geçireyim sonra bütün sene kafama göre yaşayayım. Yani kadir gecesinin bereketinden, feyzinden, faydalanmak için bizim zaten bütün vakitlerimizi Allah’ın rızası dairesinde geçirmeye çalışan kullar olmamız gerekiyor. Bunlar inanan kullar için Allah’ın onlara sunduğu bir fırsat. Ben bütün vaktimi günahla geçireyim bir kadir gecesini sabahlayayım bağışlanayım, nasıl olsa kadir gecesinde bütün günahlar bağışlanıyor diye düşünemeyiz. 

PEKİ BU GECEYİ NASIL GEÇİRMELİYİZ? 

Süfyan-ı Sevrî: “Kadir Gecesi dua ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir. Kur’ân okuyup sonra dua etmek daha güzeldir.” (Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 313) demiştir.

Hz. Aişe validemiz demiştir ki; Rasûlüllah (s.a.s)’e:

“- Ey Allah’ın Rasûlü! Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?” diye sordum. Rasûlüllah (s.a.s):

“- Allahümme inneke afüvvün tühıbbü’l-afve fa’fu annî: Allah’ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet.” diye dua et, buyurdu (Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VI, 314).

Bu gecenin öyle bir anı vardır ki o anda yapılan ibadet ve dualar mutlaka makbul olur. Bu önemli anı yakalamak için gecenin bütününü tevbe ve istiğfar ile geçirmek gerekir. Bu da kişinin imanını tazeler.

Bütün bu anlattıklarımız bir yana, bizim bu geceye değer vermemize bu gecenin kadrini bilmemize tek bir sebep Rabbimiz’in bu geceye değer vermesi. Yani Allah-u teâlâ bizzat ayetinde bu geceye değer verdiğini, bu gecenin bin aydan hayırlı olduğunu buyuruyor. Allah’ın bu geceye kıymet vermesi bizim bu geceye kıymet vermemiz için yeterli bir sebep. Allah bu geceye değer vermiş. Bu geceyi diğer gecelerden üstün kılmış. O yüzden biz de hem lisan-ı halimizle hem lisan-ı kalimizle diyeceğiz ki, “Allah’ım Senin değer verdiğin geceye biz de elbette sen değer verdiğin için değer vereceğiz. Gerekirse bu gece bir çok şeyden feragat edeceğiz. Nefsani şeylerden uzaklaşıp meleki bir vaziyette sadece ibadet ve taat ile uyanık bir halde geçireceğiz.”

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

 وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Allah’ın ibadetimize ne ihtiyacı var?

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain

Birinci Sual: Çok tembellerden ve târikü’s-salâtlardan işitiyoruz, diyorlar ki Cenab-ı Hakk’ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki Kur’an’da çok şiddet ve ısrar ile ibadeti terk edeni zecredip cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur’aniyeye nasıl yakışıyor ki ehemmiyetsiz bir cüz’î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Burada iki tane önemli soru var. 

Tembeller ve namazı terk edenler ‘Allah’ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var’ diyorlar. 

Allah, Kur’an da namazı terk edenleri cehennem ile tehdit ediyor. Buna binaen namaz ibadeti için tehdit ediyor ve ısrarla Kur’an’ı Kerim’in bir çok yerinde bize namaz emrediliyor. Sürekli hatırlatılıp, ısrar ediliyor. 

Bu soruları sormaktaki gaye ne olabilir?

Namaz ibadeti bizim için en külli ibadettir. Namazın ehemmiyetini bilmemekten, namazı anlamamışız demektir. 

Kendimizi tanımıyoruz. Neye ihtiyacımız olduğunu bilmediğimiz için bu soruları soruyoruz.

Allah’ı bilip tanımadığımız için soruyoruz., Allah’ı bilip tanısak, daha iyi anlamış olurduk. 

Elcevap: Evet, Cenab-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın, manen hastasın. İbadet ise manevî yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde ispat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi’ ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: “Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Ne kadar manasız olduğunu anlarsın. 

(Lem’alar  – Risale-i Nur)

Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı zaten yok. Allah’ın bir ismi de Samed’tir. Herşey herkes ona muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Biz Allah’ın bu Samed ismini anlamış olsak bu soruyu sorma gereği duymazdık. Bizler manen hastayız ve ibadetlere ihtiyacımız var. Nasıl maddi cismimizin ihtiyaçları var, zaman zaman hasta da oluyoruz. Bunun ilacı vardır. Hekime gideriz ve ne eksiğimiz varsa onu gidermeye ve şifa bulmaya çalışırız. Aynı zamanda manevî cihazlarımız da var. Malum biz sadece etten, kemikten ibaret değiliz. Ruhumuz, kalbimiz, latifelerimiz var. Bunlara iyi bakmayıp, gıdalarını vermediğimiz de  manen hasta oluruz elbette. Bunun ilacı ise ibadetlerdir.

Mesela; doktora gitsek ve bize bir ilaç verse bunu kullanıp 2 hafta sonra tekrar gel dese ve tekrar gittiğimiz de doktorun soracağı ilk şey ‘ilacı kullandın mı?’ Olur. Doktorun buna ihtiyacı olduğu için mi sorar? Hayır. Bunu kullanmam gerekiyor ki tekrar bana soruyor. Biz ‘kullanmadık’ dersek, azarı işitiriz. Kalkıp da doktora ‘ bu ilacı kullanmama ne ihtiyacın var ‘ diye saçma bir soru sormayız. Doktor verdiyse biliyordur ve benim buna ihtiyacım olduğu içindir. Bana kızması, ikaz etmesi, ısrarla kullan demesi yine benim o ilaca ihtiyacım olduğunu bildiği içindir. 

Bizlerde manen hastayız ve ibadet ilaçlarına ihtiyacımız var. Maneviyatımız hasta olmasa dahi, bizde ki cihazların ibadetlere şiddetle ihtiyacı var. 

Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur.

(Mektubat – Risale-i Nur)

Bizim mühendisimiz Allah, bizi O (c.c), bizi yaratan olduğu için, neye ihtiyacımız olduğunu bildiği için, ısrarla Kuran’da ibadeti hatırlatır. Bizler gaflete düşüyoruz. Unutuyoruz . Bir namazın kaçması ehemmiyetli gelmiyormuş gibi geliyor. Hele ki ahir zamanda hiç kılmayanları görünce ‘Benim bir namazı kaçırmamdan ne olur ki?’ gibi bir dehşetli yanılgıya düşebiliyoruz. Dolayısıyla bizim bunları sürekli okumaya, tekrar etmeye, tanımaya ve bu namazın ne olduğu? Allah, bunu benden neden istiyor? Ben Allah’a iman ediyorsam ve O’nun rahmetli, hikmetli Rab olduğuna iman ediyorsam onun sözlerine çok iyi bakmam gerekiyor. O ibadetlere sarılmam gerekiyor. 

Namaz kılmak, zahiren baktığımız da oturuyorsun kalkıyorsun. İnsan düşünüyor ‘Benim bu basit hareketleri yapmamam da nasıl böyle bir azab oluyor ki?’  

Amma Kur’an’ın terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise nasıl ki bir padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. 

   Öyle de ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı ezel ve ebed’in raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve manevî bir zulüm eder. Çünkü mevcudatın kemalleri, Sâni’e müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder.

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Mesela; bir gemi düşünelim. Ticari gemi olsun. Bir ülkeden bir ülkeye siparişleri götüren bir gemi. Büyük kâr elde edilecek. O gemi de binlerce insan var. Gemideki bir insan geminin tabanını delse, yaptığı küçük bir hareket büyük birşeye sebep olmaz mı? O kadar insanın hayatını tehlikeye atıyor. Ülkesinin elde edeceği kâra zarar veriyor. Dolayısıyla büyük bir cezaya müstahak olur. O küçük hareketin verdiği netice büyük birşeye sebebiyet verdiği için cezaya müstahak olur . Aynen bunun gibi bizde kâinat gemisindeyiz. Bir sürü mahluklar var. İnsan eşrefi mahlukattır. Bizde bu geminin dümenci neferi hükmündeyiz. O gemiye yön veren biziz. Bütün mahlukat ne için yaratılmışsa onu yapıyor. Bizde kendimizi tanımalıyız ve ne için var edilmişsek onun için yaşamalıyız. İnsan şöyle bir kendine yöneldiğinde şunları görebilir:

-Bu akıl tefekkür için yaratılmıştır. 

-Bu kalp iman için yaratılmıştır. 

-Bu beden ibadet için yaratılmıştır. Der.

Bunu terkettiğimizde bütün mevcudatın hakkına girmiş oluyoruz.  O yüzden büyük bir cezaya müstahak oluyoruz. 

Çünkü mevcudatın kemalleri, Sâni’e müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terk eden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez, belki de inkâr eder.

(Lem’alar  – Risale-i Nur)

Sen kendin ibadet etmediğin de, mevcudatın ibadetini de göremezsin. Biz kendi cihazlarımızı körelttiğimizde , manen hasta olduğumuz da herşeye kendi penceremizden bakarız. 

Neden aynı kainata baktığımız halde aynı şeyleri göremiyoruz? Mesela; kimi insan çiçekten Allah’a ulaşıyor. O çiçeğin zikrini duyanlar var. Kimisi de bakıyor ve nasılsa solup gidecek diye değer vermiyor. Kalbimiz, ruhumuz  karardıysa aynı şeyleri göremeyiz. 

Sen ibadet edersen kâinatı da ibadet eder görürsün.

Sen başıboş olursan kâinatı da başıboş görürsün.

O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve her biri birer mektub-u Samedanî ve birer âyine-i esma-i Rabbaniye olan mevcudatı; âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, camid, perişan bir vaziyette telakki ettiğinden mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Bir çiçek basit değil, onda Allah’ın esmaları yansıyor ve Allah’ın dellalığını yapıyor. Dolayısıyla âlî bir makamdadır. 

Evet herkes, kâinatı kendi âyinesiyle görür.

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Biz birşeye baktığımız da o güzelliği göremiyorsak , bir meyve doğradığımızda orada Allah’ı hatırlayamıyorsak , hususî inadetlerimize bakmamız gerekiyor. Bu asırda manen hepimiz hastayız. Tedavimiz de Allah’ı tanıyıp, kulluk ve ibadet etmek. Bunun en külli hâli de namazdır. 

Cenab-ı Hak insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın itikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. 

   Mesela, gayet meyus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve meyus suretinde görür

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Biz herşeye kötü, olumsuz ve başıboş bakıyorsak sıkıntı var demektir. İman; berrak, şeffaf bir gözlüktür. Hakikati bize olduğu gibi gösterir. Ama biz o gözlüğümüzü kirletirsek, hakikat bizden saklanıyor.

Gayet sürurlu ve neşeli, müjdeli ve kemal-i neşesinden gülen bir adam, kâinatı neşeli, güler gördüğü gibi; mütefekkirane ve ciddi bir surette ibadet ve tesbih eden adam, mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibadeti terk eden adam; mevcudatı, hakikat-i kemalâtına tamamıyla zıt ve muhalif ve hata bir surette tevehhüm eder ve manen onların hukukuna tecavüz eder. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

İbadetlerimizi yaptığımız, vazifemizi yerine getirdiğimiz zaman kâinatı olduğu gibi Allah’ı haykıran bir mekan olarak görürüz. 

Hem o târikü’s-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını, onun nefs-i emmaresinden almak için dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlahiye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Aslında biz kendimize de zulmediyoruz ibadet etmeyerek. Kendimizi tanısak ve bilsek, bizim o ibadetlere ne kadar muhtaç olduğumuzu anlardık. Allah’ın bizi tehdit etmesi bile bize olan şefkatinden. 

Mesela; karşıdan karşıya geçen birini düşünelim. Biz süratle gelen bir arabayı görüyoruz ama karşıya geçen kişi görmüyor. Biz ona bağırıp çağırırız gitme, dur deriz. Bu bağırma ve çağırma bizim ona şefkatimizdendir. Onu o kazadan uzaklaştırmaya çalışırız. Allah’ta bizi bizden daha iyi bildiği için bazen tehditle bunu hatırlatıyor ki zarar görmeyelim. Bu zulmü kendimize yaptıkça dünyamız da cehenneme dönüyor. 

İbadeti terk eden hem kendi nefsine zulmeder –nefsi ise Cenab-ı Hakk’ın abdi ve memlûküdür– hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet nasıl ki küfür, mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlahiyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur. 

   İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikati ifade etmek için Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, mu’cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-i belâgat olan mutabık-ı mukteza-yı hale mutabakat ediyor. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Bizim bu bedene zulmetmeye hakkımız yok, çünkü bizim değil. Bu beden Bize emanet. Emaneti sahibine satmakla mükellefiz. 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

SERMAYENİ KATLAMA FIRSATI KAÇMAK ÜZERE!

Bir insana emanet olarak verilen en büyük sermayesi ömürdür. Maalesef şuursuzca harcadığımız boş zaman değil, bize sınırlı bir şekilde verilen ömrümüz oluyor. Mesela bir insana 10 bin lira verilip bunu rahat rahat harca desek, gidip bununla bir çuval sakız almaz heralde. Ama biz ömür sermayemizi bundan daha saçma şeylerde rahat rahat harcayabiliyoruz. Bize hiçbir faydası olmayan kısa videolar izleyerek, malayani şeylerle saatlerimizi, belki toplasak günlerimizi harcıyoruz. Peki neleri kaçırıyoruz?

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”

Öyle kıymetli ve bereketli zamanlardayız ki, bu kıymetli vakitleri malayani işlerle harcayarak heba etmememiz gerekiyor. Bir anımızı bile boş geçirmemeye gayret etmeliyiz. Çünkü mübarek 3 aylardayız. Hatta Recep ayı bitmek üzere. Elimizden kayıp gidiyor. Rİsale-i Nur’da üç ayların sevabı şöyle geçiyor:

“Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuz bine çıkar.”  Şualar, On Dördüncü Şua.

Allah’ın ömrümüzü bereketlendirmek için verdiği bu mübarek aylarda demekki bir anı bile boş geçirmeye hakkımız yok. Hadis-i Şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” (Buhârî, Rikak 1)

Bununla beraber öyle zamandayız ki Peygamber Efendimiz (sav): “Zaman öyle yaklaşır /peş peşe gelir / hızlanır ki, bir sene bir ay, bir ay bir hafta, bir hafta bir gün, bir gün bir saat, bir saat bir ateş kıvılcımı kadar olur.” (bk. Tirmizi, Zühd,24) buyurmuştur.

Şu an size kaç yaşındasınız desem, herkes yaşını söyler. Mesela diyelim 30 yaşında olsun. Peki sence kaç yıl yaşadın desem, belki çocukluğu sanki dün gibi, su gibi geçti ömür. Yine ömrümüzün kıymetini hatırlatan bir hadis-i şerifle devam edelim:

“Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil:

  • İhtiyarlığından önce gençliğini,
  • Hastalanmadan önce sıhhatini,
  • Fakirliğinden önce zenginliğini,
  • Meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve
  • Ölümünden önce hayatını!” (Buhârî, Rikāk, 3; Tirmizî, Zühd, 25)

Ayet-i kerimelerde de Rabbimiz şöyle buyuruyor:

 Ve onlar orada, “Rabbimiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, iyi işler yapalım” diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı da gelmişti. Şimdi tadın bakalım! Zalimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur! (Fâtır 37. Ayet)

Kabirde bu çığlıkları atan, böyle yalvaran biz de olabilirdik. O zaman ömür sermayesi bitmeden bazı şeylerin farkına varıp, sonsuza yatırım yapmamız gerekiyor. Hani Üstad Risale-i Nur’da bahsediyor ya: 

“Demek herbir tek adamın başına öyle bir dâvâ açılmış ki, eğer İngiliz, Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa, yalnız o dâvâyı kazanmak için bütününü sarf edecek.” (Sikke-i Tasdiki Gaybi) Peki bu dava nedir? Sonsuzu kazanmak ya da kaybetmek davası…

Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım” der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır. (Mü’minûn Suresi 99-100. Ayetler)

Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir.  (Sözler 292.sh – Risale-i Nur)

Bilseydiniz gayret ne kadar kıymettardır, bir dakika boş durmazdınız. (Z. Gündüzalp)

Zübeyir Gündüzalp abinin bu sözünü duyduktan sonra aklımıza şu ayet-i kerime geliyor: 

O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul. Ve yalnız rabbine yönel. (İnşirâh 7-8)

Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. (Lem’alar 249.sh – Risale-i Nur)

İnsanı derinden sarsan bi hadis-i şerif ile devam ediyoruz:

“Hiçbir kul, kıyamet gününde, 

  • ömrünü nerede tükettiğinden, 
  • ilmiyle ne gibi işler yaptığından, 
  • malını nereden kazanıp nerede harcadığından, 
  • vücudunu nerede yıprattığından 

sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizî, Kıyamet 1)

Lâyemut (sonsuz) değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan. (Lemalar)

Sanki Risalede geçen bu cümleler bizim dilimizle söyleniyor gibi:

Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar gider.  (Sözler 235.sh – Risale-i Nur)

Maahâzâ ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!  (Mesnevi-i Nuriye 131.sh – Risale-i Nur)

Sonuç olarak böyle dememek için uyanmamız gerekiyor:

Niyazi-i Mısrî gibi feryad eyleyerek dedim:

Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,

Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.

Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,

Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber. (Lemalar)

El Baki Hüvel Baki.