
Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Vessalatü vesselamü ala Resulina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain
Aziz, sıddık, vefadar kardeşlerim.
Bazen şu dar-ı dünyada hayat, içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Dertler, hastalıklar, geçim telaşı, kayıplar üst üste geliyor; insan aczini, fakrını derinden hissediyor. Kalp daralıyor, ruh sanki bir mengeneye sıkışmış gibi nefessiz kalıyor. İşte tam da bu “bıçak kemiğe dayandı” dediğimiz noktada, Kur’an eczanesinden süzülen Nurlar, imdadımıza yetişiyor. Bediüzzaman Hazretleri, bizlere manevi yaralarımız için iki büyük ilaç gösteriyor:
Sabır ve Tevekkül.
Bu hakikatler, sadece dilde gezinen kuru bir teselli değil; kalbi tedavi eden, ruha “Hu” dedirip nefes aldıran âb-ı hayattır.
1) Hakiki Teselli Kaynağı.
Üstadımız, Lem’alar’da hastalara ve musibetzedelere hitaben ne güzel buyuruyor
“Ve o iki ilaç ise biri sabır ile tevekküldür. Hâlık’ının kudretine istinad, hikmetine itimattır.
Bu cümle ne büyük bir sırdır! Bizler kul olarak esbaba teşebbüs eder, elimizden geleni yaparız. Ama neticeyii Kâinatın Sultanı’na bırakırız. O’nun kudretine dayanır, hikmetine güveniriz. Çünkü biliriz ki, bizim için “hayır” sandığımızda “şer”, “şer” sandığımızda “hayır” olabilir; lakin O (c.c), bizim için en hayırlısını bilendir. Sabır, işte bu güvenin kalpteki sessiz tezahürüdür.
2) Misafirlik Şuuru ve Dünyanın Mahiyeti.
Kardeşlerim, unutmayalım ki biz bu dünyaya kazık çakmaya gelmedik. Biz burada misafiriz. Misafire düşen edep, ev sahibinin düzenine, takdirine razı olmaktır. Bugün insanlık, dünya hayatını tek gaye edinmiş, bir “bekleme salonu” olan şu dünyayı “ebedi ikametgah” sanarak hata ediyor. Kariyer, statü, mal mülk derken iç huzuru kaybediyoruz.
Bakınız Üstadımız bu hali nasıl ihtar ediyor:
“Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yapsa, zâhiren bir cennet içinde olsa da manen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkiyeye ciddi müteveccih ise saadet-i dâreyne mazhardır. (Sözler)
Demek ki huzur, mekanın genişliğinde değil, imanın genişliğindedir. Dünyayı bir bekleme salonu, bir imtihan meydanı bilen için sıkıntılar yük değil, bilakis ebedi saadetin anahtarıdır.
3) Sabır Kuvvetini İktisatlı Kullanma.
Peki, bunca sıkıntıya nasıl dayanacağız? Risale-i Nur bize sabrın “teknik” yönünü de öğretiyor. Sabır, pasif bir bekleyiş değil; aktif bir “mevcudiyeti muhafaza” halidir. Şikâyeti bırakıp şükre yönelmektir.
En büyük hatamız şudur: Geçmişin elemlerini düşünüp “ah” ederiz, geleceğin endişelerini düşünüp “of” ederiz. Oysa geçmiş gitmiş, gelecek ise gelmemiştir. Elimizdeki sabır kuvvetini sağa sola dağıtınca, bugüne sabır kalmıyor.
Dördüncü Söz’de ve Hastalar Risalesi’nde geçen şu muazzam düstura kulak verelim
“Eğer sağa sola yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner.
Ne kadar net değil mi.
Geçmiş: Hüzün verir, ama elden bir şey gelmez. Allah’a bırak.
Gelecek: Endişe verir, ama meçhuldür. Allah’a emanet et.
Şu An: İşte sabır kuvvetini sadece şu ana odaklarsan, o dağ gibi görünen dertler omuzdan iner, hafifler.
Hâtime ve Dua
Elhasıl kardeşlerim;
Sabır, acıya katlanmak değil; o acılı anı Allah adına karşılayıp, sitem etmeden rıza makamına yürümektir. Tevekkül, “Ben yapamıyorum, Sen yaparsın Ya Rab” deyip O’nun rahmet kapısına iltica etmektir.
Rabbimiz (c.c.) Bakara Suresi’nde müjdesini vermiştir
“Ve sabredenleri müjdele!” (Bakara, 155)
“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)
Geliniz, başımıza gelen her hadiseye “Vardır bir hikmeti” gözlüğüyle bakalım. Geçmişin “keşke”leri ve geleceğin “acaba”ları arasında boğulmayalım. “Bu da geçer yahu” deyip, sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyelim.
Cenab-ı Erhamürrahimin, bizleri sabredenlerden, şükredenlerden ve tevekkül ile teslim olanlardan eylesin. İmanımızı inkişaf ettirip, dünya ve ahiret saadetine mazhar kılsın. Âmin
El-Fatiha…
