MÜSLÜMANIN ZAMAN YÖNETİMİ VE ÖMÜR SERMAYESİ

Bugünkü konumuz, çoğu zaman kıymetini fark edemediğimiz bir sermaye üzerine olacak: zaman.
Ne yazık ki biz Müslümanlar, zaman yönetimi konusunda ciddi zorluklar yaşıyoruz. Oysa İslam’da tembellik, gevşeklik ve uyuşukluk asla yer bulmaz. Müslüman, çalışkan, gayretli ve planlı olmalıdır. Fakat günümüzün manzarasına baktığımızda, en tembel insanların çoğu zaman Müslüman kimliğiyle anıldığını görmek üzücüdür.

Düşünün; en küçük miktarda bir parayı bile dikkatle harcarken, ömür sermayemizi çoğu zaman şuursuzca tüketiyoruz. Saatlerimizi sosyal medyada geçiriyor, bir yılın sonunda farkına varmadan günlerimizi, hatta aylarımızı boşa harcamış oluyoruz.

İşte bugün, bu önemli meseleye dikkat çekmek için Kur’an-ı Kerim ayetleri, hadis-i şerifler ve Risale-i Nur’dan bölümler ışığında bir ders yapacağız.

 “İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.” ( Mesnevi-i Nuriye )

Gerçekten öyle değil mi? Yani yolculuk burada bitmiyor. Burası sadece bir durak gibi düşünün. Esas daha yolculuğa çıkmadık. O yolculuk çok daha uzun.

Gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre diyor ya; peki herkes ihtiyarlığa erişebiliyor mu? Herkes ulaşamıyor değil mi? Bakın bununla ilgili ayeti kerime bile var:

Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O’dur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız. Mü’min Suresi 67.

Aslında biz de bugün “belli bir vakte kadar yaşamakta olduğumuz” konusunda akıl yormaya çalışacağız. Çünkü Allah bize şöyle bir söz vermedi: “Ya kulum, ben seni yüz yaşına kadar yaşatacağım ya da doksana kadar yaşatacağım” diye bir söz vermedi.

Şimdi hepimizin ezbere bildiği bir sure var. Ve bu surede aslında boş durmamamız gerektiğini söylüyor. Hangi sure olabilir? İnşirah, değil mi? 

Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.” İnşirah 7-8

Bize burada şöyle demiyor: “Bir işi bitirdin mi? Şöyle bir köşene çekil, bir kafanı dinle, yoruldun” demiyor. Yani insan, bir işi bitirdiğinde başka bir işle dinlenmeli. Çünkü ömür sermayesi o kadar kıymetli. Evet, dinlenme vaktimiz olacak mı? Evet, dinlenme vaktimiz de olacak. Tefekkür vaktimiz olacak. Kendimizi muhasebe vaktimiz olacak… . Hani bir işi bitir, diğerine koyul derken. Hani hiçbir şekilde dini şeyler dışında dünyalık yapma olarak da anlamayalım bunu.

Fatır suresi otuz yedinci ayette bir sahne anlatılıyor:

Onlar cehennemde, “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim” diye bağrışırlar. (Onlara şöyle denilir:) “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” Fatır 37.

Şimdi bize Rabbimiz bunu dese biz ne diyeceğiz? Ne kadar ağır değil mi? O zaman şimdi ben düşüneceğim, öğüt alacağım ve hayatımı demek ki Allah’ın rızası dairesinde düzeltmek zorundayım. Ayet bana direkt bunu söylüyor. Ben sana bunu akıl edebilecek bir akıl verdim. Ben sana bunu düşünebilecek bir ömür verdim. Öğütler de verdim.  

Bizim uyarıcımız kim? Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. Şu an yanımızda mı? Değil. Peki bizi uyaran şu an ne? Kur’an ı Kerim ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den bize gelen sünnetler, hadis i şerifler değil mi? Yani biz aslında hâlâ uyarılmaya devam ediyoruz

Maddi kayıplarımızı mesela para olarak düşünelim, bi şekilde geri döndürebiliriz ama ömür sermayesi geri dönmüyor. Gerçekten bu dünyaya bir defa geldik ve ahirete de bi defa gideceğiz. 

Ayet-i Kerimelere devam edeceğim, bakalım siz hangi noktalara dikkat edeceksiniz. Benim en çok dikkatimi çeken “belirlenmiş bir süreye kadar” tabiri oldu.

Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin. Allah da sizi belirlenmiş bir süreye kadar dünya nimetlerinden güzelce yararlandırsın, fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek o dehşetli günün azabından korkarım. Hud 3.

Peki insan neden kaale almıyor bunları? Yani neyi yanlış anlıyoruz da bize, sanki ömrümüz sonsuzmuş gibi geliyor. Şimdi bununla ilgili Mesnevi-i Nuriye’de çok güzel bir kısım var. 

Ey dünyaperest (dünyaya aşık) insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden (camdan) olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip(yansıyıp), göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.

Bir asansör hayal edin; karşılıklı iki ayna olduğunda, sonsuz bir derinlik hissi oluşur. Oysa gerçekte küçücük bir alandasınız. Bu bir göz yanılsamasıdır. Demek ki bu dünya da, şu bizim o tahayyül ettiğimiz zaman kavramımız da aynen böyle. Aslında yanılıyoruz. O yanılsamayı gerçek zannediyoruz. Geçmiş zaman ve gelecek zaman. Şu an yoklar. Bizim hayalimizde varlar. Yaşandı, bitti ya da daha gelmedi mesela.

O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten (şimşekten) daha çabuk geçer; hayatın, çaydan (nehirden) daha sür’atli akar. 

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ  (Allah’tan başka ilah yoktur) kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.(Mesnevi-i Nuriye)

Normalde ehl-i dünya bir insan, yani dini şeylerde hiçbir şekilde ilgisi olmayan, hatta belki iman etmeyen insanlara baktığın zaman;  afedersiniz ama hayvan gibi yaşamak istiyorlar değil mi? Yani; ben önüme gelen yemeği yiyeyim, içeyim, bedensel ne haz varsa yaşayayım…  Dünyalık gayeleri bu; hayvan gibi olmak. Yani bunu hayvan da yapıyor maalesef. Halbuki Allah bize ne kadar çok letaif vermiş değil mi? Vicdanın var, kalbin var, ruhun var. Allah’tan başkasına razı olmayan Latife-i Rabbaniyen var. O yüzden mesela o insanlar ne kadar haz peşinde de koşsalar, ne kadar onları mutluluk sansalar da içlerinde bir boşluk var. O aslında Allah’a iman etmenin boşluğu, bizde o boşluk olmadığı için farkında değiliz. O boşluğu bütün dünyalık şeyleri de yaşamaya çalışsalar dolduramıyorlar, hatta bazen dünyanın en zengin insanları o boşluğun çözümünü bulamadığı için, dünyada da istediği her şeye ulaşmış , intihara meyl edebiliyor. 

Demek ki biz de —zamanımızın kabir kadar dar olduğunu söyledik ya— öyle bir mertebeye yükselmeliyiz ki, bizi bu zaman bağı sınırlamasın. Nasıl bir mertebeye çıkmalıyız? Öyle bir imanı kalbimizde, aklımızda, fikrimizde ruhumuzda yerleştireceğiz ki, bu zaman sınırına takılmayacağız yani. Lailaheillallah kelime i kudsiyesi ile kalbi söylettirmek ruhu işlettirmektir diyor.

 Nurun İlk Kapısı diye küçük bir kitap var. Oradan bir alıntı okuyacağım:

Ey ihtiyarsız (yani elinde olmadan) sür’atle kabre, haşre, ebede giden Said-i şakî! (ÜStad burada kendi ismini koymuş, biz de kendi ismimizi koyacağız. ey şikayet eden filan)  Bil ki:

Uzun ve kısalığı nisbetinde (oranında) iki hayatın levazımatını (lazım olan şeyleri) tahsil etmek için, Mâlik-i Kerîm sana bir sermaye-i ömür verdiği halde, sen o sermayenin kısm-ı âzamını (çoğunluğunu) hayat-ı bakiyeye nispeti (oranı) bir bahrin (denizin) bir katre (damla) seraba nispeti gibi olan şu hayat-ı faniye katresinde zayi ettin. Eğer aklın varsa, elde kalan kısmının yarısını veya üçte birini, veya lâakal (en azından) onda birisini deniz gibi hayat-ı bakiyeye sarf et. Yoksa, “Eyvahlar olsun” diyeceğin bir zaman gelecek. 

(Nurun ilk kapısı / 5. Ders)

Diyor ki: o dünya ve ahiretin oranı, o zamanların oranı, birisi bir damla su, birisi okyanus. O kadar fark var. Sonuçta, bir damla hükmündeki dünya hayatını sonsuzlukla karşılaştırıyoruz. Ama sen öyle bir akılsızlık ettin ki, o bir damla kıymetinde olmayan dünyaya okyanus kıymetini verdiğinden dolayı ne oldu? Şu hayatı faniye katresinde, o damlasında zayi ettin. Allah’a yönelmemiz gereken, Allah’a ayırmamız gereken vaktimizi, bütün vaktimizi dünyaya harcayarak o bir damlacık olan değerini de zayi ettik. Eğer aklın varsa elde kalan kısmının yarısını– bak şimdi sonuçta şu an bunun farkına vardık ya. Diyor ki bak bundan sonra şunu yapmalısın. Eğer aklın varsa elde kalan kısmının yarısını veya üçte birini veya en azından laakal onda birisini deniz gibi hayatı bakiyeye sarf et. Yoksa eyvahlar olsun diyeceğin bir zaman gelecek. 

O zaman da geri dönüş olmayacak. Hatta bu eyvahlar olsun kısmının Risalede başka bir bölümü daha var. Büyük ihtimal çoğunuz okumuşsunuzdur. On yedinci Sözde geçiyor. Diyor ki, Allah muhafaza bunu kabirde öldüğümüzde söyleyenlerden olmayız inşallah:

Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.(17. söz)

Evet bu ders ağır demiştik. Bi de bu sahnenin Kur’an’da anlatıldığı bi ayet-i kerime okuyayım size: 

Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen! En’am 27.

“Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de âdeta ahiretten sahneleri, birer ‘fragman’ gibi bize gösteriyor. Daha gitmeden bize diyor ki bak gittiğin yerde böyle pişman olanlar olacak. Sen de onlardan olma. Bakın diyoruz ya hani uyarıcı gönderildi. Gördüğün bir ayet, duyduğun bir hadis i şerif ya da geldiğin veya dinlediğin bir ders. Uyarılmaya devam ediyoruz. Şu an bu ayet mesela bize iniyor. Inmeye devam ediyor. Rabbim bize nasip ediyor okumayı, duymayı, dinlemeyi. Değil mi? İş işten geçmeden farkına var diyor yani. 

Suçlular, Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen! Secde 12.

Bu kadar ayetler, bölümler okuduk şunu nefsimize soralım artık değil mi: 

Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona harcıyorsun? (Sözler)

Şimdi bu kadar şeyi ümitsizliğe düşelim diye okumadık tabiki, bakın yine 21. Söz’deki şu cümleyi hatırlıyor musunuz? 

“Her yeni gün, sana, hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namazını kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider…” (Sözler)

Her yeni gün bize verilen bir fırsat, Allah seni tabiri caizse tertemiz bir sayfa olarak yeni güne uyandırıyor. Onu hangi ameller ile dolduracağın sana kalmış. 24 saat yani 1440 dakika…

Şimdi, bu farkındalığın ardından insanın aklına şu soru geliyor: Peki ne yapacağız? Tamam hadi değerlendirelim ömrümüzü. Hemen 3. Lema’dan okuyalım:

Ey insanlar! Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü bâki, uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? (Tabiki isteriz değil mi, tabiki isteriz! )  Madem istemek insaniyetin iktizasıdır; Bâkî-i Hakikînin yoluna (esas sonsuz olan Rabbinizin yoluna) sarf ediniz. Çünkü Bâkîye müteveccih olan (yönelik olan) şey, bekànın cilvesine (yansımasına) mazhar olur.

Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekàya âşıktır. Ve madem bu fâni ömrü bâki ömre tebdil eden (çevirebile) bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette, insaniyeti sukut etmemiş (insanlığı yok olmamış) bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. (Ona uygun hareket edecek)

İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer. (3. Lema / 3. Nükte)

Tamam, bu da kolay. Bunu da okumak kolay bak. Nasıl yaşayacağım ya ben bunu? Zamanı nasıl yönetmem lazım? Öyle bir ömür yaşayayım ki bana inşallah sonsuzluğu kazandırsın. 

Birincisi:  Rabb’im diyor ki: beş vakit namazlarını tam kılarsan ve aralarında günah işlemezsen aradaki mübah amellerini ben sevap sayarım diyor.

Müslim’de geçen iki hadis:

“Bir Müslüman, farz namazın vakti geldiğinde güzelce abdest alır, huşû içinde ve rükûunu da tam yaparak namazını kılarsa, büyük günah işlemedikçe, bu namaz önceki günahlarına kefâret olur. Bu her zaman böyledir.” (Müslim, Tahâret,7)

“Büyük günahlardan kaçınıldığı müddetçe, beş vakit namaz ile iki cuma (namazı), aralarında işlenen küçük günahlara kefârettir.” (Müslim, Tahâret 14)

İkincisi: Uyku konusunda gerçekten çok aldanıyoruz Yani ömrümüz sonsuzmuş gibi rahat rahat vakitsizce uyuyabiliyoruz. Halbuki yabancılar mesela 

İslamiyetle hiçbir alakası olmayan insanların  uyku düzenine bakıyorsun: Sünnet-i

seniyyeyi uyguluyor farkında olmadan. Çünkü fıtrat budur. Sabahın beşinde, altısında

kalkıyor adamlar. Namaza mı kalkıyorlar? Yoo. İşe güce kalkıyorlar. Ders çalışmaya kalkıyorlar. Bir şeyler yapmaya, bulmaya kalkıyorlar. O zaman bakın, uykudan başlayarak bizim sünnet-i seniyeye uymamız gerekiyor. Rabbimiz ne diyordu Al-i İmran Suresi 31 . ayetinde:

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” Al-i İmran 31.

Şimdi.Allah bize bir her hareketi onaylanmış, mühürlenmiş bir örnek göndermiştir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem. Hayatında çözemediğin noktalar varsa: “ya ben şöyle yapsam acaba doğru mu?” dediğin zaman sünnete bakacaksın. Ben vaktimi şöyle kullanıyorum ya da uykumu şöyle yapıyorum. Ama acaba doğru mu? Sünneti seniyye’ye bakacaksın. Bakın, Allah bize bu konuda ne büyük bir kolaylık nasip etmiş.

Üçüncüsü: “Essalât-ı imadu’d din” ne demek? Namaz dinin direğidir. Namaz dinin direği olduğu gibi zamanımızın da direği olacak. Namazı öyle bir şekilde kılmalı ve hayatımıza öyle bir biçimde yerleştirmeliyiz ki, namaz zaten kendiliğinden bizim vaktimizi planlar hâle gelsin.
Düşünün, sabah ders çalışmaya başladınız. Aralarda mola verdiniz, başka şeylerle ilgilendiniz. Derken ezan okunuyor; “Aa, öğlen olmuş!” diyorsunuz. Namaz sizi adeta uyandırıyor. Kalkıp abdest alıyorsunuz, yeniden tazeleniyorsunuz. Dünyanın telaşı içinde boğulurken, ruhunuz bir anda nefes alıyor. Nitekim Yirmi Birinci Söz’de geçtiği gibi, “namaz ruhun teneffüsüdür.” Böylece manevi bir nefes almış oluyorsunuz ve yenilenmiş bir şekilde işinize geri dönüyorsunuz.

Yine bazen bir işe dalarsınız; öğleden sonra farkına bile varmadan saatler geçer. Tam o sırada ikindi ezanı okunur. “Aman Allah’ım, ikindi olmuş ama ben daha hiçbir şey yapmamışım!” dersiniz. İşte namaz o anda sizi yeniden farkındalığa çağırır; “Vakit geçiyor, toparlan!” der adeta.

Sonuçta, ahir zamanda beş vakit namazın bize farz kılınması elbette tesadüf değildir. Çünkü biz zamanı çok kolay israf edebilen varlıklarız. Rabbimiz, bize “Günde beş kez durun, toparlanın, zamanın farkına varın” diyor. Beş vakit namaz, bu uyarıların ilahî bir düzenidir. Zira Rabbimizin bizim ibadetimize ihtiyacı yok; aslında bu düzene ihtiyacı olan biziz.

Dördüncüsü: Allah, hiçbirimizi dünyaya başıboş göndermediği gibi, her birimizi farklı istidat ve yeteneklerle donatmıştır. Önemli olan, bu yetenekleri Allah rızası yolunda kullanmak ve ne yapıyorsak Allah için yapabilmektir.

Burada insanı uyandıran iki temel hakikatten de bahsedilir; bu, İhlas Risalesi’nde de geçer. Birincisi, ölümü sıkça tefekkür etmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü sıkça anınız.” (Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26) buyurmuştur. Neden? Çünkü ölüm düşüncesi insana vaktin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır. Ölümü tefekkür eden kişi, hangi işin gerçekten önemli, hangisinin ise değersiz ve boş olduğunu daha iyi anlar. Böylece faydalı olanla mâlâyânîyi (boş şeyleri) ayırt etmeyi öğrenir.

İkincisi ise, Allah’ın bizi her an gördüğünün farkında olmaktır.Bu da ‘ihsan şuuru’ olarak ifade edilir. İnsan bu şuura sahip olduğunda, hayatını Allah rızası dairesinde yaşamaya yönelir. İşte gerçek ihlas ve huzur da bu farkındalıkla mümkündür.

Tarihçe-i Hayat’tan aldığımız şu bölümle bitirelim:

Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır…

Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin (Tarihçe-i Hayat)

Yorum bırakın