
Selamun aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu.
Dersimiz biraz ağır bir ders olacak. Maalesef Kur’an’ınn bize emrettiği ve bizim hafife aldığımız bir günah var. Konumuz onunla ilgili olacak. Hayırlı amellerimizi, odunun ateşi yakıp bitirmesi gibi yakıp bitiren büyük bir günah. Rabbim hepimize bu günahtan kurtulmayı nasip eylesin ve bizler de hakikaten bu günaha karşı set çekmeye niyet edelim.
Dersten sonra Hucurat suresinin mealini okumanızı tavsiye ederim. Gerçekten İslam’da insanın kıymeti ne kadar ehemmiyetli, Rabbim insanı ne kadar mükerrem bir varlık olarak görüyor; insanın hakkını, olmadığı ortamda bile nasıl koruyor, o ayetlerde açıklıyor. Hucurat suresinde üç Âyet-i Kerîmenin mealiyle başlayacağız inşallah.
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿١٠﴾
﴾10﴿ Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız.
(Hucurât Suresi – 10 . Ayet Meali)
Demek ki bütün Mü’minleri kardeş olarak görmemiz gerekiyor. Demek ki ben şuan dünyanın diğer tarafında mazlum bir Mü’min kardeşime üzülemiyorsam, onu kardeş olarak görmüyorum anlamına geliyor. Bununla ilgili bir Hadis-i Şerîf’te şöyle geçiyor:
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!”
Müslim, Îmân 93-94. Tirmizî, Et’ime 45, Kıyamet 56;
Yani ben Müslüman kardeşimi sevemezsem iman etmiş olmuyorum. Kutsal kitabımız Mü’minlerin kardeş olduğunu söylüyor, Peygamber efendimiz (s.a.v) de Kur’an-ı Kerîm’in beyan edicisi olarak bize diyor ki: … Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız….
Benim Mü’min kardeşimi gerçekten kardeş gibi sevmem gerekiyor. Selam vermek de bu kardeşlik bağının bir göstergesi olarak görünüyor.
Hucurat suresinin 11. Ayet-i Kerîmesinden devam edelim.
Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; zira onlar kendilerinden daha iyi olabilirler. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler; çünkü alay edilenler edenlerden daha iyi olabilirler. Biriniz diğerinizi aşağılamayın, birbirinize kötü ad takmayın. İman ettikten sonra fâsıklıkla anılmak ne kötüdür! Günahlarına tövbe etmeyenler yok mu, işte zalimler onlardır.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi insanın Rabbimiz katındaki değerinin ne kadar yüksek olduğunu görüyoruz. Birbirinizle alay edemezsiniz diyor. Çünkü o hakir gördüğün, belki alay ettiğin insanın Allah katında senden çok büyük derecesi vardır bilemezsin.
Resulullah (s.a.s): “Arabın Arab olmayana hiç bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” (Ahmed b. Hanbel, V, 411)
buyurmuştur.
Neden? Belki onlar kendilerinden daha iyidirler.
Hiç şüphesiz Allah Teâlâ kıyâmet günü: “Nerede benim rızâm için birbirlerini sevenler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bugün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireceğim” buyurur. (Müslim, Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53)
Aslında yine Müslüman olarak birbirimizi sevmenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatan bir Hadis.
Yine Hucurat Sûresi 12.Ayette Mealen
Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Tabii ki bundan tiksindiniz! Allah’a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur.
Ayet-i Kerîmenin başında neyden bahsetti? Su-i zandan, sonunda neyden bahsetti? Gıybetten. Demek ki aslında gıybetin arka planında su-i zan varmış. Neden? Demek ki ben o kardeşimin hareketini kötü yorumluyorum, kötüye yoruyorum ki, sonunda gıybete sebebiyet veriyor. Ama bu durum Ayet-i Kerîme ile yasaklanmış.
Ne denmiş? Birbirinizin kusurunu araştırmayın, biriniz diğerinin arkasından çekiştirmesin.Senin olmadığın ortamda bile Allah senin o izzet-i nefsini, insanın insana göstermesi gereken saygıyı senin arkandan koruyor. Hem de ayet-i Kerîme ile.
Yine başka Hadis-i Şerifler var. Onlardan bahsedelim.
“Her kim gıyabında kardeşinin kusurlarını söyletmezse, kıyâmet gününde Allah da onun kusurlarını örtmeyi tekeffül eder.” (İbn Ebi’d-Dünya).
Yani buna kefil olur.
“Ey kalbiyle değil, sadece diliyle iman edenler topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayınız, ayıplarını araştırmayınız. Zira kim kardeşinin ayıp ve kusurlarını araştırırsa, Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah, kimin kusurunu araştırırsa, onu evinin içinde bile olsa rezil ve rüsva eder.” (Ebu Davûd, Edeb, 40; Ayrıca bk. Tirmizî, Birr, 84).
Çünkü benim kalbim gerçekten Müslümanca, Müslüman kardeşimi sevebilseydi, onun arkasından zaten gıybet yapmazdım. Onun kusurunu araştırmak değil, tam tersi örtmeye çalışırdım. Başkasının karşısında kendi öz kardeşimizi korumaz mıyız? Ne kadar kavga da etsek aile içinde, dışarıdan bir laf geldiği zaman orada kardeşimizi savunuruz. Müslümanlar da böyle. Kardeşlerimize asla söz söyletmememiz gerekiyor. Hele ki benim zaten söylememem gerekiyor.
Yirmibeşinci Söz’ün Birinci Şu’lesinin Birinci Şuaının Beşinci Noktasının makam-ı zemm ve zecrin misallerinden olan bir tek âyetin, mu’cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi; Kur’an’ın nazarında gıybet ne kadar şeni’ bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet Kur’anın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur. (Uhuvvet Risalesi)
25.Söz Kur’an’ın mucize oluşunu anlatıyor. Burada bir tek ayetten ne kadar mana çıkaracağız beraber bakacağız inşallah.
bir tek âyetin, mu’cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi (nefret ettirmesi) ; Kur’an’ın nazarında gıybet ne kadar şeni’ bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet Kur’anın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur. (Uhuvvet Risalesi)
Kur’an-ı Kerimde geçen bir ayeti biz inkar edersek Allah korusun dinden çıkarız. O halde Kur’an’ın beyanından sonra benim bir şey söylemeye hakkım ve haddim yok. Çünkü ben Müslümanım diyorum ve Müslümanım diyorsam benim bu sınırlar içerisinde davranmam gerekiyor.
İşte
اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا
…Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? …
âyetinde altı derece zemmi (kötülemeyi), zemmeder (kötüler). Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder (yasaklar). Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih (yönelik) olduğu vakit, manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:
Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.
İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor? (Uhuvvet Risalesi)
Ayet-i Kerîmede yasaklanan bir şeyi aklımız almıyor mu ki bu çirkin bir amele düşüyoruz? Neden? Çünkü Kur’an’ın bir çok yerinde ne diyordu? Hiç düşünmez misiniz? Hiç akletmez misiniz? Hiç tefekkür etmez misiniz?
Aklın çalışıyorsa Kur’an’ın hükmüne uyacaksın kardeşim. Gıybet yapmayacaksın. ‘’Ama ben doğruyu söylüyorum’’ demeyeceksin. Neden? Zaten gıybet, doğruyu söylemek . Yalan söylesen bir de üzerine iftira ekleniyor. Allah muhafaza.
İkincisi,
يُحِبُّ
(hubb: sevmek.)
lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur (nefret edilen) bir işi sever?
Neden? En başta konuştuk Müslüman kardeşimi sevmem gerekiyor. Onun iyiliğini istemem gerekiyor. O zaman bizim Müslüman kardeşimizin arkasından çekiştirmememiz, gıybetini yapmamamız gerekirken bunu yapıyorsak demekki vicdanımızda da bir sıkıntı var, kalbimizde de bir sıkıntı var. Sevmem gereken şeyi sevmiyorum, nefret etmem gereken şeyden nefret etmiyorum, tam tersini yapıyorum. Normal şartlarda bir günaha düşersen mesela ne olur? Vicdanın sızlar ve seni tövbeye götürür değil mi? Bu durumda sen gıybetten lezzet alıyorsun. Ey kalbim, nereye gidiyorsun ? Yanlış şeyleri sevmeye başlamışsın da fıtratını bozmuşsun…
sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever? (Uhuvvet risalesi)
Zehirli bal gibi.. Şeytan gıybet edenlerin ağzına bal çalarmış ama zehirli bir bal. Anlık bir keyif veriyor ardından sana günahını bırakıyor ve sevabını alıp götürüyor. Çok büyük bir kayıp..
Üçüncüsü,
اَحَدُكُمْ
(sizden biri)
kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder? (Uhuvvet Risalesi)
Hayat-ı içtimaiye toplum hayatı demektir. İnsan bir toplum içinde yaşamaya mecburdur. Hiç kimse köşesine çekilip tek başına yaşayamaz.
En basitinden ekmeğini yapan bir fırıncıya, hasta olunca sana bakacak bir doktora, eğitim için öğretmene vs. ihtiyacın var. İnsanlar olarak toplum hayatına muhtacız. O zaman اَحَدُكُمْ kelimesi bize ne diyor? “Cemaatten hayatını alan” çünkü sen toplum hayatına bağlısın. Toplum hayatımıza ne olmuş ki böyle çirkin bir ameli kabul ediyor? Ben medeniyim diyorsan, insanlarla güzel bir şekilde anlaşman gerekir.
Dördüncüsü,
اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ
(etini yemeyi)
kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz? (Uhuvvet Risalesi)
Ayet-i Kerîme’de ölü kardeşinin etini yemek olarak tarif ediliyor. İnsanlıkta böyle bir davranış olabilir mi? Hayvanlar bile kendi cinsini yemiyor.
Yamyam birini görsen hayret edip “nasıl yapar bunu” diye yargılarsın. “Bunu yapan bir insan olamaz. Ancak canavar olabilir.” dersin.
Demek ki gıybet insanlığa da aykırı bir durumdur.
Beşincisi,
اَخٖيهِ
kardeşinin
kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi a’zânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz? (Uhuvvet Risalesi)
Mü’minler bir bedenin azaları gibidir. Ben aslında sadece kardeşime zarar vermiyorum. Kendime de zarar veriyorum. Çünkü o da benim vücudumdan bir parça gibi, toplum hayatı noktasında da beni tamamlayan bir parçam, herkesin bir vazifesi var.
Hiç rikkat-i cinsiyeniz, yani kendi cinsinize acımanız yok mu?
Mesela dünyanın bir ucunda bir insana bir şey olsa ve biz bunun haberini alsak üzülüyoruz değil mi?
Peki bile bile bu duruma nasıl düşüyoruz? Şeytanın oyununa bakın. Bu kadar büyük bir günahı bize bal gibi yutturuyor.
Altıncısı,
مَيْتًا
(ölü olarak)
kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz? (Uhuvvet Risalesi)
Gıybet nedir? Birinin arkasından onun olmadığı bir ortamda konuşmaktır. O insan orada bulunmadığı ve kendisini savunamadığından dolayı senin için manen ölü hükmündedir. Yani bir ölünün hakkına giriyorsun. Normal şartlarda bizim dinimizde ölüye bir saygı, hürmet vardır. Elbette insana karşı da saygı vardır ama ölüye karşı daha fazladır. Ölüye karşı daha hassas olunur. Arkasından kötü söz söylenmez.
İşte gıybet ettiğinde senin için şahsiyeti manen ölü olan kardeşinin etini yemiş okuyorsun. Çok ağır bir kelime ve Cenâb-ı Hakk bunu Kur’an-ı Kerim’de kullanıyor.
Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle: Zemm ve gıybet, (insanları kötülemek ve arkasından konuşmak) aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’cazkârane altı derece o cürümden zecreder. (Uhuvvet Risalesi)
Yani yasaklar.
Îcazkârane: Az sözle çok şey anlatmak.
İ’cazkarane: Mucize olarak.
Gıybet, ehl-i adavet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. (Uhuvvet Risalesi)
Kimler kullanıyormuş gıybeti?
Ehl-i adavet = Düşmanlık edenler
Kıskançlık edenler ve inat edenler.
Neden alçak bir silah?
Çünkü arkasından vuruyorsun? Onun olmadığı bir ortamda onu kötülüyorsun. Genelde nefsimiz bu konuda kendini savunurken “yüzüne karşıda söylerim.” der ama asla söylenmiyor.
İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zât demiş:
اُكَبِّرُ نَفْسٖى عَنْ جَزَٓاءٍ بِغِيْبَةٍ ٭ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ
Yani: “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünki gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların silâhıdır.” (Uhuvvet Risalesi )
Yani gıybet bir insanın izzetine yakışmaz. Halk arasında denildiği gibi, delikanlı bir adamın yapacağı iş değildir.
Peki gıybet tam olarak nedir?
Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. (Uhuvvet Risalesi)
Yaptığın gıybettir diye uyarı aldığımızda, “ama ben doğruyu söylüyorum” diye savunma yapıyoruz. Zaten doğru olursa gıybettir.
Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır. (Uhuvvet Risalesi)
– Peki gıybet günahını en çok kim sırtlanır? Dinleyen mi, anlatan mı?
– Dinleyen.
– Neden?
– Çünkü o dinlemese anlatamayacaktı.
Bazen ben gıybet etmedim, o söyledi diyerek nefsimiz kendini temize çıkarmaya çalışıyor ama böyle bir durum söz konusu değil. İki kat günah kazanmış oluyoruz.
Gıybet, mahsus (hususi) birkaç maddede caiz olabilir: (Uhuvvet Risalesi)
Gıybetin caiz olduğu, gıybet sayılmadığı yerler varmış. Bakalım:
Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın. (Uhuvvet Risalesi)
Misal iş yerinde bir çalışanın hatasını gördünüz. Çalıştığın yere veya bir insana zarar veriyor. Bu hatayı benimle mevkidaş olan birine söylersem gıybet olur ama ben bunu o insandan sorumlu birine, patronuna, müdürüne, yani o hataya engel olacak, düzeltecek birine söylersem gıybet olmuyor.
Bir örnek daha verelim. Bir kardeşini uyuşturucu kullanırken gördün, bu olayı kendi arkadaş çevrende konuşman gıybettir ama anne veya babasına söylemen, doktora gitmesine vesile olmak için doktora söylemen gıybet değildir.
Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesaî etmek ister. Senin ile meşveret (istişare) eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: “Onun ile teşrik-i mesaî etme. Çünki zarar göreceksin.” (Uhuvvet Risalesi)
“Garazsız olarak” bu nokta çok önemli, duygularını katmayacaksın, sadece iyilik için neyse onu söyleyeceksin.
Yani niyet kontrolü yapmalıyız.
Misal bir insan evlenecek ve evleneceği kişi hakkında sana soru soruyorlar. Direkt “O çok fena, şöyle kötü şeyler yapmıştı.” diye konuşmazsın. Sadece özelliklerinden bahsedebilirsin. Artılarını eksilerini söyleyebilirsin. Aynı şekilde biriyle iş kuracaklar ve o kişi hakkında sana danıştılar. “Onunla iş kurulur mu?” diye sordular. Asla kötülemeden, hakaret etmeden, artılarını, eksilerini anlatırsın.
Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filan yere gitti.”
Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor. (Uhuvvet Risalesi)
Misal bir YouTube kanalı düşünelim. Bangır bangır günahı yayıyor. Bunu söylemeliyiz. Çünkü çocuklarımızı, gençlerimizi bu insandan korumamız gerekiyor. Bu insan kötü bir iş yapıyor. Ondan uzak durun, dinlemeyin, izlemeyin diye uyarılar yapıp, tuzaklarına düşmesine engel olmalıyız. Zulmünü yaymaya çalışan birini kesinlike söylemeliyiz.
İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a’mal-i sâlihayı yer bitirir. (Uhuvvet Risalesi)
Ahir zamandayız ve gerçekten salih amel çok zor kazanılıyor. İhlaslı bir amel işlemek bu asırda çok zor. Belki birkaç salih amel işledik onu da gıybet ile kaybetmek hiç akıl kârı değil.
Düşünün sevap hanenizin altında onu sürekli boşaltan bir delik var. Onu nasıl doldurabilirsin?
İşte gıybet de aynen böyle salih amellerimizi yakıyor. Odunun ateşi yaktığı gibi.. Belki bir sürü namaz kıldık, sadaka verdik, oruç tuttuk, soğuk kış günlerinde sabah namazına kalktık ama gıybet ettiğimiz için ahirete gittiğimizde Allah muhafaza sevap defterimizi bomboş bir şekilde buluyoruz. Çok dehşet verici değil mi? İflas etmek gibi..
Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit
اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ
“Allahım, bizi ve gıybetini ettiğimiz zâtı mağfiret et.”
demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, “Beni helâl et” demeli. (Uhuvvet Risalesi)
Evet sadece bu duayı yapmak yetmiyor. Muhakkak helallik de almalıyız. Bu da işin en zor kısmı bu yüzden gıybetten uzak durmalıyız.
Gıybetin çok tehlikeli bir türü daha var ki onu yaptığımız zaman helallik istemek daha da zorlaşıyor.
Külli gıybet: herhangi bir topluluk veya memleket hakkında genel konuşmak, “Sivaslılar şöyle, fenerliler de hep böyle zaten, Araplar da böyle” diye kötülediğimizde o topluluktaki herkesin hakkına girmiş oluyouz . Özellikle Araplar hakkında konuşmak çok tehlikeli, çünkü söz Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a kadar gidiyor.
Şimdi milyonlarca insanın hakkına girdin. Nasıl helallik isteyeceksin?
Şeytan bize hafif göstermeye çalışıyor ama çok ağır bir durum.
Evet Gıybetin iki dünyamızı da mahveden bir amel olduğunu aklımıza, kalbimize yazmamız gerekiyor.
Son olarak yukarıdaki Hadis-i Şerîf’i tekrar okuyalım.
“Ey kalbiyle değil, sadece diliyle iman edenler topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayınız, ayıplarını araştırmayınız. Zira kim kardeşinin ayıp ve kusurlarını araştırırsa, Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah, kimin kusurunu araştırırsa, onu evinin içinde bile olsa rezil ve rüsva eder.” (Ebu Davûd, Edeb, 40; Tirmizî, Birr, 84).
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
