
Bismillahirrahmanirrahim
Yaz mevsimindeyiz, tatil zamanı, nefsimizin en çok gaflete düşmek istediği zamanlar, “Şimdi kim kalkıp abdest alacak, namaz kılacak.” diye, nefsimiz ibadet noktasında dahi tatil yapmak istiyor. Biz de bu derste gaflete düşmek isteyen nefislerimizi önümüze alıp, manen cerrahi bir ameliyat yapacağız inşaallah. Rabbim istifademizi artırsın. Bizlere ilim meclislerinde bulunmayı nasip eylesin. Aynen onun gibi bizleri cennette de beraber eylesin.
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillahi Rabbil Alemîn vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve âlâ âlihi ve sahbihi ecmain.
(Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.)
Nefsimizin hoşuna gitmeyecek bir ders olduğu konu başlığından da anlaşılıyor. 14. Söz’ün hâtimesini okuyacağız.
Gafil uyuyan demektir. Yani kendini habersiz sanıyor ama aslında habersiz değil, bir nevi kendisini kandırıyor.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
“…Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir.” (Âl-i İmrân Sûresi 185. Âyet)
Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup dünyaya talip bedbaht nefsim! (Sözler)
Şimdi nefs-i emmâremizi karşımıza alıp sorsak, gerçekten de gaflete dalmak istiyor. Dünya hayatını tatlı görüyor. Ahireti unutmak, dünyaya talip olmak istiyor.
Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna… Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez. (Sözler)
Neden deve kuşuna benzetilmiş ve burada sembolik olarak kullanılmış?
Çünkü başını kuma sokuyor ve koca gövdesi dışarıdayken avcıdan saklanacağını zannediyor. Aslında sadece gözlerini kapatıyor. Nasıl ki küçük yaştaki çocuklarla saklambaç oynarken, elleriyle gözünü kapatır ve görünmediğini zanneder, aynen öyle de bizim nefs-i emmaremiz de ölüme karşı aynen böyle bir tavır sergiliyor. Gözünü kapatıp, sanki ölümün bir çaresi, kurtuluşu varmış gibi hareket ediyor. Biz görmeyince, düşünmeyince ölüm gelmiyormuş gibi düşünüyor, unutmak istiyor. Aslında nefsimiz başını kuma sokmak istiyor.
Ey nefis! Şu temsile bak, gör; nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalbeder. (Sözler)
Hasr-ı nazar yani at gözlüğüyle sadece dünyaya bakmak demektir. Bakalım bize neleri kaybettiriyor?
“Aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalbeder.” Bu cümleyi anlamaya çalışalım. Öncelikle şunu düşünelim. Dünyada aziz bir lezzet var mı?
Risale-i Nur’dan öğrendiğimiz gibi dünyanın 3 yüzü vardır.
- Bir yüzü Esmâ-i İlâhiyeye bakar. Sana Allah’ın esmalarını tanıttırır.
- Bir yüzü ahiretin tarlasıdır.
Bu yüzleri iyiydi. Peki kötü yüzü neydi?
- Nefs-i Emmâreye bakan yüzüdür.
O zaman bizler ahireti görmeyerek, dünyaya sadece nefs-i emmâre açısından baktığımızda ne oluyor? Dünyada yaşadığımız her an, her olayda Allah’ı hatırlayıp, Allah’ın rahmetini, merhametini, hikmetini, esmalarını tanıyarak alacağımız o manevi lezzeti öldürüyoruz. Yalnızca dünyalık, geçici, zahmetli bir lezzet kalıyor. Risale-i Nur’da tarif edildiği gibi: “Bir üzüm yedirir yüz tokat vurur.”
Dünyalık lezzet budur. Çünkü fanidir, bitecek. Şu an aldığın lezzeti gelecekte belki alamayacaksın ve o alamadığın lezzet yüzünden acı çekeceksin. Çünkü zeval-i lezzet elemdir.
Peki ben dünyalık mı bakıyorum?
Yoksa “Hayır ben ahirete yönelmiş biriyim. Bu kadar da dünyaya dalmış değilim.” mi diyoruz?
Mesnevi-i Nuriye’de tam da bu konuyla alakalı; dünyalık bakış açısıyla bakıyor muyuz? / bakmıyor muyuz? sorusunu açıklayan bir bölüm var orayı okuyalım.
Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. (Mesnevi-i Nuriye)
Yani dünyalık işlerde, kazandığına da sevinmiyor, kaybettiğine de üzülmüyor. Neden?
Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. (Mesnevi-i Nuriye)
Çünkü her şey fani, o kadar kıymet verdiğim, belki ömrümü harcadığım, yaşlılığımda biraz rahat ederim diye çabaladığım, (yaşlılığı görecek miyiz o da kesin değil.) gayret ettiğim dünya bu kadarmış. Bende faniymişim, dünyada faniymiş..
Sen de yolcusun.
Evet bende yolcuyum. Nefsimiz ölüm hakikatini okurken, dinlerken hiç kendine kondurmaz. Mesela cenaze evine gidersin, hiç kimse ölümü nefsine almaz. Gözünün önündedir, bir yakının vefat etmiştir ama sanki o ölüm sana hiç gelmeyecek gibidir. Mezarlığa gidersin, orada yüzlerce belki binlerce mezarlık görürsün ama hâla nefsine almazsın. Çünkü nefis sonsuz yaşayacağını zannediyor. Tevehhüm-ü ebediyet, kendini ebedi zannediyor, böyle vehmediyor.
Bak, ihtiyarlık şafağı kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. (Mesnevi-i Nuriye)
Yani saçımızın beyazlaması bize ihtiyarlığın sinyallerini veriyor.
Vücudunda tavattun (vatan) etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır.. (Mesnevi-i Nuriye)
Demek ki her hastalığın bize ölümü hatırlatması gerekiyor. Saçımdaki bir beyaz tel bile bana ölümü hatırlatmalı!
Ölümü hatırlamakla alakalı Hz. Ömer’in (r.a.) hayatından çok güzel bir örnek var onu hatırlayalım:
Hz. Ömer (r.a.), ona her gün ölümü hatırlatması için belli bir ücret karşılığında bir adam tutuyor. Bir müddet sonra o adama artık gerek kalmadığını söylüyor. Adam sebebini soruyor. Hz. Ömer ise “Sakalım beyazlamaya başladı. Artık her aynaya baktığımda ölümü hatırlıyorum.” diyor.
Maahâzâ ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. (Mesnevi-i Nuriye)
Bizler hep dünya hayatının rahatı için çalışıyoruz. Hâlbuki dünya hayatı fani, bitiyor. Yarına çıkacağımız bile garanti değil. En fazla 40 – 50 sene daha yaşayacağız. Muhakkak bitecek. O zaman şu cümleyi tekrar okuyalım.
Maahâzâ ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet..
Bu dünyada rahat görmeyeceğiz zaten, burası cennet değil, hatta bu dünya mü’minin zindanıdır. Mü’min için cehennemdir, kafire cennettir. Neden?
Çünkü mü’minin gideceği cennete kıyasla bu dünya cehennemdir. Kâfirin de gideceği cehenneme nispeten burası cennet gibidir. O zaman bir mü’min olarak bu dünyadan çok bir şey beklememek gerekiyor.
O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan! (Mesnevi-i Nuriye)
Çok ağır bir hakikat. İşte burada nefs-i emmare kendini uyutmak istiyor. Hepimizin nefs-i emmaresi var. Kendini uyutmak, dünyaya dalmak istiyor. “Ya ölümü niye andın ki şimdi? Canımızı sıktın.” demek istiyor.
Ama Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm:
“Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” (Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26) buyuruyor.
Neden? Çünkü dünyaya dalmamak için..
Çünkü sen bu dünya için yaratılmadın. Sen de olan yetenekler, istidatlar sadece bu dünya için verilmiş olamaz.
Misal, sana milyonluk istidatlar verilmiş olsun. Hayvana ise beşlik-onluk değerinde istidatlar verilmiş. Şimdi milyonluk istidatların ile bu dünyaya gönderilmişsin. Bu dünyada da sadece hayvanların aldığı birtakım maddi lezzetler var. Sen sadece bu lezzetler için yaratılmış olamazsın. Bu yüzden hayvanın tam lezzet aldığı o maddi lezzetler sana lezzet vermiyor, tatmin etmiyor. Üstelik hayvandan farklı olarak gelecek kaygısı ve geçmişin elemini çekiyorsun. Aklın, şuurun, fikrin var.
Mesela kurbanlık hayvanlar kesilirken ölümün acısını bile hissetmiyor. Sen ise sadece kendi acını değil, çevrendekilerin de acısını çekiyorsun. Yakınlarını kaybediyorsun. En başta insan olarak Filistin’de aç kalan çocukların acısını çekiyorsun. Dünyanın herhangi bir yerinde, bir hayvanın veya canlının çektiği acıya iştirak ediyorsun. Çünkü sana vicdan, merhamet gibi duygular verilmiş.
Şimdi sen bu kadar donanımlı iken nasıl bu dünya için yaratılmış olabilirsin? Çünkü bu dünya senin için zulüm…
O zaman bizim daha güzel bir dünyaya, hayata ihtiyacımız var. O da ancak ahirette olabilir. Bizim de o ahiret için çalışmamız gerekiyor.
O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. (Mesnevi-i Nuriye)
Evet sıratı, mizanı bu dünyada geçeceğiz. Çünkü öbür dünyada çalışma, ibadet yok. O ölüm anı geldikten sonra artık yapacak hiçbir şeyin kalmıyor. Hiçbir geri dönüşün yok. “Rabbim izin ver, ben biraz daha ibadet edeyim. Aslında daha çok çalışacaktım.” deme şansın yok. Sana verilen süre doldu. Misal, üniversite sınavındayken sınav süresi bittikten sonra “Yarım kaldı devam edeceğim.” diyebilir misin? Alırlar kağıdını biter. İşte dünya imtihanı da böyle, bir sınırı var ve biz bu sınırın farkında değiliz. Ne zaman öleceğimizi hiçbirimiz bilmiyoruz. O zaman hazırlık yapmak zorundayız.
Bangır bangır ölüm hakikati bize bağırıyor!
Sözler’den devam edelim
Mesela, şu karyede yani Barla’da iki adam bulunur. (Sözler)
O zamanlar Barla ulaşımı çok zor bir belde. Kıyıda köşede kalmış bir köy gibi düşünebiliriz.
Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız bir tek burada kalmış, o dahi oraya gidecek. (Sözler)
Şöyle düşünelim. Bizim ailemiz, arkadaş grubumuzun çoğu İstanbul’a gitmiş. Yalılarda, saraylarda krallar gibi yaşıyorlar. Sen de sıranı bekliyorsun, seni de çağıracaklar. Gitmek ister misin? Elbette koşa koşa gidersin. Orada rahat bir hayat seni bekliyor. Köy hayatının zorluklarından kurtulacaksın. Belki oranın çetrefilli hayatından kurtulacaksın.
Bunun için şu adam İstanbul’a müştaktır, orayı düşünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse “Oraya git!”, sevinip gülerek gider. İkinci adam ise yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler, zanneder.(Sözler)
Aslında aynı yere gidiyorlar ama bu adam ne zannediyor? Perişan olmuşlar, bir yerlere saklanmışlar, mahvolmuşlar, görünmüyorlar… Ne olabilir sizce bu? Ölüm olabilir değil mi? Hakikat açık zaten. Kabir kimine cennetten bir bahçe, kimine cehennemden bir çukur. Ama iman etmeyen kafirlere yok oluş gibi geliyor. Sadece bedenin var, bedenin de orada haşerata yem olacak, tamam bitti gitti. Bu mu yani? Bize verilen bu kadar istidat bunun için mi? Hayır. Olamaz.
Şu bîçare adam ise bütün onlara bedel yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.(Sözler)
Kendini o kadar kimsesiz, sahipsiz hissediyor ki burada yaşadığı ayrılık acısını dünyalık sarhoşluklarla kapamak istiyor. Ehl-i dünya veya Müslüman olsa bile Müslümanca yaşamayan ve bu hakikatleri bilmeyen insanlar şu an öyle yapıyorlar. Sarhoş olmak sadece alkol demek değil, uyuşturucu değil, kimi kendini dizilerle sarhoş eder, kimi oyunlarla sarhoş eder, kimi malayani uğraşlarla sarhoş eder, beş-on dakika için kalk şu namazını kıl dediğin insan, buna üşenirken saatlerini sosyal medyaya verir, belki spor salonlarına veya başka şeylere verir ama gün içinde toplasan bir saatini Allah’ın huzuruna gitmek için vermek insanın nefsine zor geliyor. Üzücü bir durum.
Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. (Sözler)
Habibullah kimdir? Peygamber efendimiz (s.a.v.)dir değil mi? Bütün sevdiklerimizi sıralayalım. Önce Efendimiz (asm)’ dan başlasak, evliyalar, asfiyalar, alimler… bildiğimiz tanıdığımız iyi zatlar hep kabirdeler, ahiretteler.
Burada kalan bir iki tane ise onlar da gidiyorlar.(Sözler)
Sevdiğimiz insanları ahirette ve dünyada olduklarına göre oranladığımızda buradaki sevdiklerimiz bir iki tane oluyor. Dünya üzerinde geçmişten şimdiye kadar sevdiğimiz tüm insanları oranladığımızda şu an yaşayan sevdiklerimiz bir iki tane kalıyor. Hepimiz vefat edeceğiz. 100 sene sonra hiç birimiz burada değiliz.
Ölümden ürküp kabirden korkup başını çevirme. Merdane kabre bak; dinle, ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak, ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.(Sözler)
İkinci adam arkadaşlarını yok olmuş zanneden adamdı. Yok oluş zannettiği hayatın korkusunu şimdiden yaşayan zattı. Neden sürekli ölüme savaş açtı, ölümü yendi diye haber yapıyorlar? Çünkü ölümden korkuyorlar ama ölümü yenemeyiz.
Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder.(Sözler)
Biriyle dinimiz hakkında konuştuğumuzda bize söylediği şey genellikle “Bu kadar da derine dalma, bu kadar da abartma. ” tarzında cümleler oluyor. Sanki (haşa!) yeni moda müslümanlıkta namaz kılmak yok gibi, tesettür farz değil gibi lanse ediyorlar. Sanki haşa cenneti garantilemiş gibi. Peki bu kadar basitleştirebileceğimiz bir şey mi? Sonsuz hayattan bahsediyoruz. Çok ağır bir şey.
Bu dünya için kendini ikna ettiğin bahaneler senin ölüm vaktini değiştirir mi?
Kabirdeki hesabımızı değiştirir mi?
“Rabbim herkes böyle yapıyordu, ben faize girdim ama herkes faize girmişti…” Sizce bu bahanemiz kabul olur mu?
Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.”(Sözler)
Az önce sarhoşluktan bahsettik. Geçim derdi diyor. Geçim derdinde bize haramlar helal mi oluyor? Hayır. Böyle bir şey yok.
Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor.(Sözler)
Daha da hızlanarak ölüme gidiyoruz. Ahir zaman geldikçe insanların ömrü kısalıyor. Hz.Nuh aleyhisselâm 950 sene ümmetine tebliğ yapıyor. Şimdi kaç sene yaşıyoruz ki en fazla? Hadi en fazla 100 yıl yaşayalım…
Size böyle nimet eden bir zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız. (Sözler-10.söz)
Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.
Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin? (Sözler)
Dünya üzerinde çeşitli canlılar var. Mesela okyanustaki plankton denilen mikroskobik canlıları düşünelim. Ve dünyanın oksijeninin çoğunu bunlar üretiyorlarmış. Dünya üzerindeki minicik bir canlı fakat aldığımız oksijenin çoğunu onlar üretiyorlar. Küçücük bir canlıya bu kadar görev veriliyorsa, kendimizi düşünelim. Aklımız var, şuurumuz var, Rabbim bize peygamberler göndermiş, kitaplar göndermiş, bizi tabiri caizse muhatap almış. Bizi başıboş mu bırakacak? Bize adeta demiş ki şunları yaparsan senden razı olurum, Cennet gibi bir fiyat veririm ama şunları da yapma. Bizi yaratan, bize kılavuzu da vermiş. Kur’an-ı Hakîm’i vermiş, bize bir öğretmen göndermiş (Peygamber Efendimiz (a.s.m)), O’nun gibi yaşa, Benim rızamı kazan diyor. Her şey bu kadar açıkken bize de uymaktan başka bir şey düşmüyor.
Ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, tâlim ve tâlimat olan ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem hakiki vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir davettir. Hem Hâlık-ı Rahim’inin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilâkis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir. (Lem’alar)
Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.
Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin? (Sözler)
Haşirde Peygamber Efendimiz (a.s.m) hariç herkes ‘nefsî ! , nefsî !’ diyecek. Biz de gittiğimizde anne, baba ve çocuklarımız aklımıza gelmeyecek. Kendi derdimize düşeceğiz. Sadece bir kişi ‘ümmeti ! , ümmeti ! ’ diyecek. O kişi de alemlere rahmet Hz.Muhammed (aleyhisselâm) dır. Peki biz sanıyor muyuz ki şu an peşinden gittiğimiz, belki çok şeyler feda ettiğimiz, hatta belki (Allah muhafaza etsin) harama razı olduğumuz çok şeyler bizleri orada tanıyacak ? Şeytan bile ‘ben onlara sadece vesvese verdim, yapmasalardı.’ diyecek ve bizi yalnız bırakacak. O halde bizlerin yapması gereken şey, bu hayattaki amacımızı, gayemizi bulup öğrenmeye çalışmak olmalı. Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışacağız, Efendimiz (aleyhisselâm’ın sünnetine uymaya çalışacağız. Bu asırda çok zor. O halde uyanlarla birlikte olacağız ve birbirimizi tutmaya çalışacağız. Çünkü bu asırda tek kalanı şeytan çok güzel yakalıyor, şeytanın en fazla yaptığı oyunlarından biri insanı yalnız bırakmak. Çünkü yalnızken insan çok güzel kandırılır. Meselâ sana namazı ertelettirir, ertelettirir, sonra bir bakarsın namazın kaçmış. Ama yanında bir iki tane namaz kılan biri olsaydı, seni uyarırdı ve beraber namaz kılardınız. Rabbim bizlere hayırlı çevreler ve hayırlı niyetler nasip etsin. Rabbim inşallah, bizleri ne için yarattıysa onun için yaşamayı bizlere nasip eylesin ve bu yolu bu asırda bizlere kolaylaştırsın. Amellerimizi ve ibadetlerimizi ihlaslı bir şekilde yapmayı bizlere nasip eylesin ve bizlerden kabul eylesin, hatalarımızı ve kusurlarımızı da affetsin, amin.
El Baki, Hüvel Baki
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
