
Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin’nin-nebiyyi’il-ümmiyyi ve alâ âlihi ve sahbihî ve sellim
Allahumme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi seyyidina Muhammed.
Bugün çok önemli bir vazifemiz olan Tefekkür’den bahsetmeye çalışacağız. Konumuz tefekkür ama bu konu çok kapsamlı bir konu. Kainat kitabını ve Allah’ın kelâmı olan Kur’an-ı Kerîm’i okurken tefekkür etmemiz gerektiğini, tefekkür etmenin önemini, bize neler kattığını, tefekkür etmediğimizde ise nasıl hasaretler içerisinde olduğumuzu biraz anlamaya çalışacağız.
“Tefekkür nedir?” diye sorunca aklımıza gelen ilk şey hemen “düşünmek” oluyor. O kadar basit mi? Asla değil. Bizi diğer varlıklardan, mahluklardan ayıran en büyük özelliklerden birisi düşünmektir. Her insan düşünür ama her insan tefekkür edemez. Düşünmek, bir konuya yoğunlaşmak fakat tefekkür akıl ve kalbin beraber çalışması oluyor. Bir makine gibi aslında. Rabbimizi tanımak ve O’na kulluk etmek için bize verilen cihazlar var. Bunu biliyoruz. Bu da bize verilen çok önemli bir cihaz. Rabbimizi bize tanıttıran bir cihaz. Tefekkürün kelime manasına baktığımızda birçok anlama geliyor. En çok kullanılan karşılıkları; düşünmek, zikretmek, hatıra getirmek, akıl ve kalbin beraber çalışma mekanizması, bilgileri işleyip ortaya mahsul(iman) çıkaran ve sonucu Allah’a bağlayan bir makine diyebiliriz.
Peki biz neden tefekkür edemiyoruz? Tefekkürün bir diğer manası da hayret uyandıran şey demekmiş. Kendimizi düşünelim. etrafımıza baktığımız zaman ne kadar hayret edebiliyoruz? Ne kadar dolu dolu ‘SubhanAllah, AllahuEkber’ diyoruz? diyemiyoruz. Neden? Ülfet diye bir hastalığımız var. Tefekkür dersini okurken bazı birkaç kavramı da öğrenmemiz gerekiyor. Ülfet dediğimiz şey ne? Alışkanlık. Biz sürekli bir şeyleri görüp, yaşayıp bunları sıradan olarak görmeye başladığımızda ülfet hastalığına yakalanmış oluyoruz. Her gün kainat sayfasında hayret ve dehşet uyandıran muazzam meseleler var fakat bizlere yeterince hayret vermiyor. Bazen Risale-i Nur ile tefekkür ederken o hayreti yakalayabiliriz ama her zaman olmuyor çünkü ülfet kazanıyoruz, her gün güneş doğuyor, vakti geldiğinde yağmur yağıyor, topraktan bitki ve meyveler zaten çıkıyor gibi. Bir düşünelim nasıl oluyor? Tefekkür etmeyi bize emreden Kur’ân-ı Kerîm’dir. Rabbimizin emridir. Bizi tefekküre sevk eden bir Hadis-i Şerîf var:
“Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır.”
(Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310)
Bazı rivayetlere göre bunun 60 sene olduğunu söyleyenler var fakat en çok kabul edilen bir sene olduğudur.
Bir saat tefekkür neden o bir sene nafile ibadetten daha faydalı ve daha hayırlı?
Çünkü bir saat tefekkürün neticesinde biz Allah’ı tanıyoruz ve tanıdığımız o Yaratıcı karşısında hayret etmemek, AllahuEkber ve SubhanAllah dememek mümkün olmuyor. O tanıdığımız Rabbe şükran hissi oluşuyor ve daha dolu Elhamdülillâh diyoruz, daha güzel kılıyoruz namazlarımızı. Farkındalığımız artıyor aslında. Dolayısıyla tefekkür bizlere farketmeyi öğretiyor. Gaflet ve ülfet perdesini yırtıp çevremize bakmayı öğretiyor. Tefekkürü anlamamız için ülfeti anlamamız gerekiyor ki, o hastalığı bilip, bize engel olduğunu bilip onu yıkmaya çalışalım. Her gün olan şey, o olan şeyin mucize olduğu, hayret verici bir şey gerçeğini değiştirmez. Bizler insanız ve insan nisyandan geliyor, unutuyor, dolayısıyla bizlerin sürekli hatırlamaya ihtiyacı var. Bu hatırlatmaları da bize bu güzel eserler yapıyor. Risale-i Nur’a baktığımızda baştan sona bir tefekkür meyvesi olduğunu görüyoruz.
Mütefekkirler; İmam-ı Âzamlar, Gazzalîler, Bediüzzaman gibi büyük zâtlardır ve onların eserleri de tefekkürleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Hele ki Risale-i Nur’da Ayetül Kübra gibi bazı kısımlar var, üstad orada bizi kendi tefekkürünün içine alıyor. Tefekkürden tefekküre de fark var, sıradan bir insanın tefekkürü ile ilim bakımından daha üstün bir kişinin tefekkürü de bambaşka oluyor. Böyle eserlerle bizler belki de asla düşünemeyeceğimiz şeyleri öğreniyoruz. Çünkü ilim bakımından daha üstün kişilerin tefekkürüne dahil oluyoruz ve bu şekilde Allah’ı daha iyi tanıyoruz.
Bizi tefekkürden alıkoyan bir diğer kavram ise “Gaflet” tir. Gaflet’in kelime manası; terk etmek, önemsememek, idrak etmemek, fark etmemek (etrafında, çevrede olup biten şeylerin farkında olmamak, uykuda olmak) manalarına geliyor. Beraberinde “Dalalet” kelimesi de sapkınlık içinde olmak manasına geliyor. Müslüman çoğunlukla gaflettedir. Gaflet inkar etmek değildir, Müslüman genellikle farkında değildir ve farkında olmadığı şeyden mahrum kalıyor ama doğru yoldan sapanlar genellikle dalalette olanlardır.
Bu iki kelime arasında ne yazık ki bir bağlantı var.
Dedik ya Müslüman genelde gaflettedir. Mesela ortada bir ilaç var ve bu ilaç senin hastalığına şifa olacak, sen bu ilacın şifa olacağını biliyorsun kabul de ediyorsun ama bu ilacı kullanmıyorsan bu gaflettir. Dalalet ise bu ilacın sana şifa olacağını kabul etmemektir ve hatta inkar etmektir. Ama kişi gaflette ola ola bu gafletini yenmezse gafletin neticesi de dalalete bir süre sonra ne yazık ki bağlanıyor. O sebeple bizlerin gaflet uykusundan uyanmamız gerekiyor.
Peki gafleti öldüren şey nedir? Risale-i Nur’dan öğrenelim.
İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Tefekkür, gafleti izale eder.
Mesnevi-i Nuriye
Gafleti izale eden şey tefekkürdür. Tefekkür ile o gafletin perdelerini yırtıp ancak o zaman sıkıntılı halden kurtulabiliriz. Bizim ülfette olduğumuzu anlatan bir ayet de var:
Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler.
Yusuf Sûresi 105.Ayet
Kainat bir kitap, her bir varlık bir âyet ve bizlerin düşünüp acaba bu bana ne anlatıyor diye bir sormamız lazım.
İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümatını dağıtıyor.
Mesnevi-i Nuriye
Buradaki teemmül daha detaylı düşünmek manasına geliyor.
Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvalinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilat ile tedkikat yap. Fakat âfâkî, hâricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit sathî (yüzeysel), icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur.
Mesnevi-i Nuriye
Üstad burada tefekkürü de ikiye böldü aslında. Bir enfüsi tefekkür, bir de âfâkî tefekkür dedi. Ve bizim teemmül dediğimiz daha etraflıca ve detaylı olarak düşünmemiz gereken şeyin enfüsi tefekkür olduğunu söyledi. Âfâki tefekkür ise dış alemde bizi az veya bazen hiç ilgilendirmeyen şeylere karşı da daha yüzeysel bir tefekkür yapmamız gerektiğini söyledi. Biz buradan şunu anlıyoruz: bizim en çok içimize yönelmemiz gerekiyor, en çok kendimizi okumamız gerekiyor. Âlemdeki her şey bizde dercedilmiş.
Meselâ bize verilen bu duygu ve cihazlar nedir neyin nesidir hiç sorguluyor muyuz? Bende şefkat etmek hissi var, neden var, korku var, evham var, mutlu olmak var, sevmek var, ürkmek var, bir sürü duygularımız var. Bunlar bana neden verilmiş, bunları alıp laboratuvarda inceleyemiyoruz mesela. Niçin verildiğini, ne olduğunu gözlemleyemiyoruz. Bunu bi düşünmemiz lazım, tefekkür etmemiz lazım. Peki biz bunun cevabını nereden bulacağız? Başta söyledik üç şeyi beraber götüreceğiz. Kur’ân-ı Kerîm, Kâinat Kitabı ve Efendimiz aleyhissalatu vesselam.
Kur’ân-ı Kerîm bize kâinatı anlatıyor. Meselâ Rabbimiz bize Kur’ân-da dağlardan bahsediyor, yarattığı gezegenlerden bahsediyor, düzenden bahsediyor, nizamdan bahsediyor bizler oradan okuyoruz ve Kâinat kitabından da oluşunu seyrediyoruz. Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın Kelâm sıfatından gelen tecellidir, Kâinat da Kudret sıfatının tecellisidir. Kudret sıfatıyla biz onu görüyoruz. Kelâmdan okuyacağız, Kudrette tefekkür edeceğiz ve diyeceğiz ki “Evet, Rabbim bizlere bu kadar şeyleri yarattı ver var etti; peki benim vazifem nedir, vazifemi öğrenmedeki en doğru yol nedir? ” diye sorduğumuzda Efendimiz aleyhissalatu vesselamın hayatını en doğru yol olarak görüyoruz ki O (a.s.m) bize en güzel, en doğru örnektir.
Enfüsi tefekkürden devam edelim, âkıbetimizi düşünmek (dünyevi bir âkıbet değil, âhiretim ne olacak diye düşünüp uhrevi bir âkıbet kaygısı gütmek). Âhiretimi kazanabilecek miyim şeklinde bir enfüsi tefekkür ve günahlarını ve hatalarını düşünmek. Bir hata yaptığında bunun izalesine, affına çalışmak. O günaha ne için girdiğine bakmak, zaaflarını bilmek, öğrenmek ve bunların giderilmesine çalışmak. Aslında kendinle ilgilenmek. Dış dünya bizi o kadar meşgul ediyor ki, dış dünyada da bizim bazı vazifelerimiz var fakat bizi çok ilgilendirmeyen şeyler de var. Haberler, trendler, filanca ne yapmış, filanca ne etmiş, falanca filan günaha girmiş… yahu kendi günahımızla ilgilenelim. Kendi hatamızla ilgilenelim. Başkasının günahıyla ilgilenemeyiz, böyle bir vazifemiz zaten yok. Kendi hayatımızla ilgileneceğiz. Fakat biz bunların yerini değiştirdiğimiz için, dış dünya ile çok fazla ilgilenip kendimizi ihmal ettiğimiz için bir sonuca veya neticeye varamıyoruz. Dış dünya ile ilgili çok bilgi kirliliği var ama bir mahsulü yok. Ne işimize yarıyor? Bir meyvesi yok. Tefekkürde ise bir meyve olması lazım. Tefekkürü aklımızı kullanarak yapıyoruz, aklı bir orman gibi düşünelim. Ormanda meyve, sebze, yemişler, ağaçlar, çiçekler gibi bir sürü şey olsun. Tefekkür için o mahsulü işleyen ve bir netice ortaya çıkaran şeydir demiştik. Ormandaki şeyleri biz toplamasak, mutfağa getirmesek, bir aşçı bir şekilde yemeğe dönüştürmese çok bir anlam ifade etmiyor. Tefekkür de tıpkı o aşçı gibi, okuduğumuz tüm mahsülleri alıp, tefekkür makinesinden geçirip ortaya çıkan manayı, Rabbimizin esmasını görüp, ortaya çıkan şeyin de kalbe akması gerekiyor.
Ortaya çıkan şey “iman” oluyor. Dolayısıyla sadece akıl ile gidince olmuyor. Akıl ve kalbin birlikte çalışması gerekiyor. Neticesinde iman ortaya çıkıyor. Tefekkür edilecek çok fazla şey var ama biz Âyetü’l-Kübra’dan kısa bir bölüm okuyalım:
Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârâne bir ziyafetgâh ve gaye san’atkârane bir teşhirgâh ve gayet haşmetkârâne bir ordugâh ve talimgâh ve gayet hayretkârâne ve şevk-engizâne bir seyrangâh ve temâşâgâh ve gayet mânidarâne ve hikmetperverâne bir mütalâagâh olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab-ı kebîrin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken, en başta göklerin nur yaldızıyla yazılan güzel yüzü görünür. “Bana bak, aradığını sana bildireceğim” der.
O da bakar, görür ki: Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür’atli yüz binler ecram-ı semaviyeyi direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevka’l-had çabuk ve beraber gezdiren, yağsız söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lambaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilal çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlukları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dairesindeki hesap rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden…
Asâ-yı Mûsa
Burada hepimizin bildiği hakikatler anlatılıyor. Gök cisimlerinin hareketini, gezegenlerin, galaksilerin asılı durduğunu, döndüğünü, hem ilerleyip hem de de kendi yörüngelerinde kusursuz bir şekilde dönüp hareket ettiklerini biliyoruz.
Peki neden hayret etmiyoruz?
Hakikaten Şöyle bir dönüp baktığımızda direksiz, görünürde bir yere asılmadan havada asılı duruyorlar. Ayrıca her şey o kadar dengeli ve sistematik ki, Dünya tam olması gereken yerde “Onu oraya Kim yerleştirdi?” diye soruyor insan. Güneş’e biraz yakın olsa o sıcakta yaşam kalmaz. Biras uzak olsa soğuktan yaşayamayız. En ufak bir mesafe değişikliğinde Dünya yaşanmaz bir hâle gelir, yok olur. Dünyadan kat kat büyük olan gök cisimleri direksiz asılı duruyor. Biz hiç bir göktaşı gelip bize çarpacak mı? diye korkmuyoruz. Çünkü öyle muazzam bi sistem işliyor ki temizliyor, o taşları durduruyor. Atmosfer tabakasıyla korunuyoruz. Bunların hepsi birer sebep, tüm bu düzene baktığımız zaman bu olanlara tesadüf, kendi kendine oluyor demek veya sebeplere vermek akla çok muhal geliyor. Hepsinin tek bir güç, bir kudret tarafından yapıldığını ve merhametli bir Rab tarafından yönetildiğini anlıyoruz. Çünkü bize sıkıntı vermiyor. Eskiden Dünya’nın döndüğü inkar ediliyordu. Çünkü hissetmiyoruz. Bu kadar süratle dönerken nasıl hissetmiyoruz? Evet Dünya’nın dönüşünü hissetmememiz şiddet-i zuhurundandır. Üstelik sadece dönmüyor aynı zamanda süratle ilerliyor. Bu kadar süratle hareket eden bir cismin sesini duymamamız da çok büyük bir nimet ve rahmettir.
Yine Risale-i Nur’larda Üstad Hazretleri Allah’ın varlığını anlatırken şöyle diyor. “Şiddet-i zuhurundan gizlenmiş.” Allah’ın varlığı o kadar açık ve net ki, aslında o kadar şiddetli bir şekilde ortada ki şu kâinata, ağaca, her gün doğup batan Güneş’e bakınca, havada pamuk gibi hafif duran bulutlarda tonlarca su oluğunu görüp, bilip, o çiçeklerin o incecik, nazenin dallarının toprağı delip çıktığını görünce tesadüf demek, kendi kendine olmuştur demek akla çok uzak geliyor.
Bizim Kur’an-ı Kerim gibi bir kitabımız var. Allah’ın kelâm sıfatından bahsettik. Kur’an Allah’ın kelâm sıfâtını gösteriyor. Allah orada daha 1400 sene öncesinden kâinattan bahsediyor, bize kâinatı anlatıyor. Misal Âyet-i Kerîme de demiri çıkardık demiyor da “indirdik” diyor. İnsanlar teknoloji gelişene kadar demirin yerin altından çıktığını zannediyordu. Sonradan keşfedildi ki uzayda süpernovaların patlamasıyla aslında gökten iniyor daha sonra yerden çıkıyor. Kur’an bu bilimsel mucizeyi bize 1400 sene önce anlatıyorsa bu Kur’an’ın Hâk kelâmı olduğunu ispat eder. Allah sana kâinatı böyle yarattım, şöyle düzenledim diyerek anlatıyor ve ben yine dönüp kâinatı okuduğumda aynen öyle olduğunu görüyorum. Üstelik bu bilgiler teknolojinin gelişmesiyle çok çok asır sonra ortaya çıkmışlardır. Şu anda bilimin bize söylediği hakikatler eğer bu kâinatı tanıtıyorsa, bilim bize Kur’an-ı anlatan bir argüman olur. Doğru neticeye vardığımız sürece bizim için bir tefekkür vesilesidir.
Geçmiş derslerimize bu konuyla alakalı 3 kavram öğrenmiştik. Sırasıyla tatmak – tartmak – tanımak diye devam eden bir vazifemiz vardı. Tefekkür burada tartmayı sağlıyor. Evet hepimiz tadıyoruz. Güneşi tadıyoruz, Allah’ın yarattığı manzaraları, nimetleri, rızıkları vs. tadıyoruz. Ardından bir tartma olması gerekiyor. İşte o tartma tefekkür oluyor. Tartmaktan sonra ne geliyordu? Tanımak.. Eğer ki o tefekkürün (tartmanın) neticesinde tanıma meydana gelmiyorsa, Allah’ın yansıyan, tecelli eden esmalarını kâinat kitabından okuyamıyorsak, o zaman tartmakta boğulmuşuz demektir. Felsefenin şu an boğulduğu nokta burası, belki tartmak çok detaylı yapılıyor. Bir canlının hücrelerine, atomlarına kadar giriliyor, inceleniyor ama neticeye bağlanmıyor. Orada Allah’ın Hakîm esmasını görmüyor. O düzeni, nizamı, o muhteşem sistemi görmediği için bi tefekkür olmuyor. Dolayısıyla tanıma da olmuyor. Tefekkür olabilmesi için bizi Allah’a götürmesi, neticeyi Allah’a vardırması, Allah’ın esmasını okutması gerekiyor.
Şimdi âfâki ve enfüsi tefekküre geçelim. Tefekkürün bu iki çeşidinden enfüsi tefekkürü daha sık yapmalıyız. Afâki tefekkürde ise bütünden bakmak gerekiyor. Üstad Risale-i Nur’larda bu iki tefekkürü mânâ-yı ismi ve mânâ-yı harfi olarak anlatıyor. Mânâ-yı ismi cisme bakmaktır. Sadece o maddenin kendisine bakmak, onu bütünüyle görememektir. Mânâ-yı harfi ise daha geniş çerçeveden, daha bütünsel bakmaktır. Bir kitap düşünelim sadece tek bir harf görünecek şekilde bütün harfleri kapattık. O harf ne ifade eder? Hiçbir şey.. Tek tek bütün harflere diğerlerini kapatarak baktığımızda hiçbir şey ifade etmez. Bir mana taşıması için bütün kelimeyi, cümleyi okumamız gerekir. Demek ki ancak bütününe bakınca bir mana oluşuyor. Şimdi kâinata da, yaşadığımız, başımıza gelen hâdiselere de bütünsel bakmalıyız. Detaylara takılıp bütünden koptuğumuzda o detaylarda boğuluyoruz.
Misal arıyı incelediğimizde işte bal yapan bir sinek, şöyle kanatları var, çiçekleri dolaşıp bal yapıyor. Peki bir odaya girdiğinde dışarı çıkamayan, açık pencereyi dahi bulamayan, akılsız, şuursuz, ilimsiz olan bu arı nasıl muazzam bir şekilde bal yapıyor? Geometri öğrenmemiş ama altıgen olarak petekleri olabilecek en mantıklı şekilde hazırlıyor. Bu işi arıya vermek oldukça komik bir durum. Şimdi arıya şöyle bütünsel baktığımızda yani arıyı kainatla değerlendirdiğimizde arının kainata ne kadar büyük bir faydası olduğunu görüyorsun. Kâinattan arıyı çektiğimizde bir süre sonra yaşam duruyor. Güneşi al hiçbir şey kalmaz. Buradan hepsinin bir işbirliği halinde olduğunu anlıyoruz. Hepsinin bir vazifesi var. Ayrı ayrı vazifelerde birbirinden haberdar gibi çalışıyorlar ve hepsine birden bütünsel baktığımızda muazzam bir sisteme şahit oluyoruz. Mükemmel bir işbirliği ile kusursuz bir hizmet ortaya çıkıyor. En ufak bir kusur veya dengesizlik var mı? Muazzam bir denge var. Birisi görevini ihmal etse bütün bu yaşam hercümerç olur. Ama yaşam devam ediyor. En ufak bir hata bile olmadan muazzam bir şekilde işlemeye devam ediyor. Bütün bunları sebeplere verdiğimizde işin içinden çıkamıyoruz. Çünkü sebeplerde akıl yok, şuur yok, ilim yok. Bu akılsız, şuursuz, ilimsiz odadan çıkmayan hayvanın bütün bu sistemden haberdar olması gerekiyor. Çünkü bu sistemin bir parçası, sadece kendini değil tüm kâinattan ve oradaki düzeni bilmeli ki bu düzen bozulmasın. Bu sadece arı için değil, tüm canlılar için geçerli. Hepsinin tüm kâinatı bilmesi, bu düzenden haberdar olması gerekiyor. Dolayısıyla nereye varıyoruz? Tüm bunları işleten, yaptıran, hepsinden haberdar olan bir güç var. Kuvvet sahibi, kudret sahibi, ilim sahibi biri var. Evet Biz O’nun (c.c.) esmalarını hem okuyoruz, hem de kâinatta tecellilerini görüyoruz.
Bu şekilde baktığında muazzam bir sistem içerisine dahil olduğunu görüyorsun ve sen de bu sistemin en güzel parçasısın. Bu yüzden kendine baktığında muazzam bir tefekkürün oluyor.
Şimdi böyle bakıp tefekkür edince her şeyin Allahuekber dediğini, hepsine bakıp SubhanAllah dememiz gerektiğini kısaca hayret edici olduğunu gördük.
- Peki bizi bu hayretten alıkoyan nedir?
– Bizim sebeplerle çok iştigal etmemiz. Biz sebeplerle o kadar meşgulüz ki, her konuda o kadar sebepleri takılıyoruz ki esas manayı kaçırıyoruz. Sadece dünyevî meseleler de değil hususî hayatımızda da bunu düşünelim. Misal dünyevi işlerde bal denilince aklımıza ilk arı geliyorsa sebeple bir bağlılık var demektir. Aklımıza ilk Allah’ın gelmesi lazım, daha sonra arının eliyle o balı bize yedirdiğini tefekkür etmemiz lazım.
Süt deyince aklımıza inek, koyun geliyorsa sebeplerle çok içli dışlıyız demektir. Hâlbuki orada Allah’ın yansıyan esmasını tefekkür etmemiz gerekir. Sonra koyun vesilesiyle bize gönderdiğini tefekkür edeceğiz. Sebepler dünyasında yaşadığımız için Allah her şeyi bir sebebe bağlı kılmış. İşte bizim vazifemiz o sebebin perde arkasını okumak ve görmektir.
Sebeplere takılmanın hususî hayatımızda nasıl olduğuna bakalım. Misal Başımıza bi olay geldiğinde “Şunun yüzünden bunu yaşadım, Böyle olmasaydı bunu yaşamazdım.” diyoruz. Aslında tüm musibetlerde, başa gelen olaylarda Allah’ın bize göstermek istediği bir esma var. Esmalar sadece kâinatta yansıyan şeyler değil. Bizim yaşadığımız imtihanlarda da yine Allah’ın bize kendini tanıttırması var. Orada da yansıyan esmalar var. O olayları da iyi okumamız gerekiyor. Böyle bakınca sebeplere takılı kalmıyoruz. Bu iş başıma falanca yüzünden geldi diye boşu boşuna su-i zan edip, nefret duygusunu hissetmemiş oluyorsun. İnsana büyük bir olgunluk ve huzur kazandırıyor. En önemlisi asıl mesajı anlamış oluyorsun. Bu noktalara dikkat etmeliyiz.
Peki bu tefekkür bana ne kazandırdı?
Ben tefekkür ettim, âfâkî âleme baktım, Allah’ı tanıdım, daha bir büyük elhamdülillah dedim. Ayrıca hususî dünyamda da tefekkür etmeme sebebiyet veriyor ve yaşadığım hadiselerde beni tevekküle götürüyor. Çünkü bütün bu sistemi yöneten, gezegenleri tesbih tanesi gibi çeviren güç benim başıma gelenlerden habersiz olabilir mi? Benim yaşadığım bu zorluktan, imtihandan habersiz olabilir mi? Hepsi onun ilmi ve izni dairesinde gerçekleşiyor ve başıma geliyor. Ayrıca O güç merhamet sahibi, kudret sahibi o zaman benim korkmama, endişe etmeme gerek yok. İşte burada tevekkül devreye giriyor. “Ben Allah’a güveniyorum, Allah’a dayanamıyorum, Allah’a tevekkül ediyorum.”
Bunu yapınca ne kazanıyorum?
En başta bir kuvvet kazanıyorum. O imtihanda boğulmuyorum, dağılmıyorum, o imtihanda vazifemi unutmuyorum. Esas vazifemi yapmaya devam ediyorum. Çünkü her şey Allah’ın izniyle oluyor. Her şey O’nun (c.c.) bilgisi dahilinde, benim hakkımı koruyacak olan da O’dur. Bu düşünceyle vazifeni yapmaya devam edip o güçle Allah’a dayanıyorsun. İntisabın Allah oluyor. Bu sayede dünya hayatını da daha güzel yaşamaya devam ediyorsun. En önemlisi her tefekkürün de büyük bir ibadet sevabı kazanıyorsun.
Bu tefekkür konusunda bizim için önemli bir uyarı da var.
Her şeyde tefekkür edebilir miyiz? Her şeyi düşünebiliriz miyiz?
- Hayır. Mesela Allah’ın zâtı hakkında düşünemeyiz. Bununla alakalı şöyle bir Hadis-i Şerîf var.
Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm buyuruyor:
“Allah’ın yarattıklarını düşünün, sakın Allah’ın zatını düşünmeyin, helak olursunuz.” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 5705).
Bir başka Hadis-i Şerif’te:
“Yaratıkları düşünün, Yaratanı(n zatını) düşünmeyin. Çünkü, onun kadrini hakkıyla takdir edemezsiniz.” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 5706).
Tefekkürle alakalı bir kaç âyete bakalım.
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır.”
| Âl-i İmrân Sûresi 190. Âyet
“Yeryüzünü enine boyuna uzatan, onda sabit dağlar ve ırmaklar meydana getiren, orada meyvelerin her birinden çifter çifter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine O bürüyüp örtüyor. Düşünen insanlar için şüphesiz bütün bunlarda ibretler vardır.”
| Ra’d Sûresi 3. Âyet
“Gökten su indiren O’dur. Ondan hem kendiniz için içecek su hem de hayvanlarınıza yedireceğiniz bitkiler verir.
Allah o su ile size ekin, zeytin, hurma, üzüm ve daha türlü türlü ürünler de bitirir. İşte bunda düşünen bir topluluk için büyük ibret vardır.”
| Nahl Sûresi 10 ve 11. Âyetler
“Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün. İşte bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.”
| Haşr Sûresi 21. Âyet
Tefekkürün bizi götürdüğü bir yol daha var. Şimdi bizler Allah’ı tanımak ve ona kulluk etmek için gönderildik. Kulluğun içinde şükür var. Bizim en küllî ibadetimiz olan namaza baktığımızda küllî bir şükrü barındırıyor. Tefekkür de bizi şükre götürüyor. Hatta bazı âlimler tefekkürün manasını şükür olarak tarif ediyor. Çünkü tefekkür şükre götürüyor. Nasıl şükre götürüyor? Çünkü Allah’ı tanıyınca yani kâinatı okudun, Kur’an Kerim’i okudun bu muazzam sistem karşısında hayret ettin. Allah’ın yansıyan esmalarını okudun dolayısıyla bir hayret uyandı. Allah’ı tanımaya başladın ve o tanıdığın Allah’a karşı senin hizmetine sunduğu bu muazzam sisteme karşı teşekkür etmemek, bir mahcubiyet hissetmemek mümkün değil. Netice olarak tefekkürümüz kadar şükredebiliyoruz.
Tefekkür etmezsek, zaten farkında olmadığımız bir nimetin şükrünü eda edemeyiz? Güneşin her gün doğmasının bize bakan yönünü bilmeden nasıl şükre gidebiliriz? Evet şükrü eda edebilmemiz için önce tefekkürden geçmemiz gerekiyor.
Son olarak tefekkür edeceğimiz ve şükretmemiz gereken bir nimete bakalım.
Gezegenler ve bazı gök cisimleri normalde insan kulağının dayanamayacağı bir şiddette ses çıkarmaktadırlar. Lakin Allah insanın kulağını bu büyük ve küçük seslerden muhafaza etmek için ‘işitme aralığı’ denilen bir ayarla yaratmıştır. Ne çok yüksek sesleri, ne de çok düşük sesleri duyuyoruz. İkisinin arasındaki sesleri duyuyoruz. Mesela insanların alt işitme aralığı 20 hertz, üst aralığı ise 20.000 hertzdir. Yani biz 20 ile 20.000 aralığındaki sesleri duyabiliriz. Bu da bizim için çok büyük bir nimettir. Çünkü bu ölçü olmasaydı hem küçük mikropların ayak sesini, hem de gezegenlerin dehşetli seslerini işitecektik. O zaman da dayanılmaz bir hayat olacaktı ama o kadar muazzam bir denge de yaratmış ki Allah-u Teâla, ne Dünya’nın dönüşünün farkındayız ne de karıncanın, mikrobun sesini işitiyoruz. Her şeyde mükemmel bir denge görüyoruz. Bir kan tahlili yaptırınca değerlere baktığımız zaman o denge o kadar küçük farklarla ayarlanmış ki, onun dengede kalıyor olması bile büyük bir mucize. Aslında her gün mucize yaşıyoruz. Bunun farkında olmak lâzım..
Bir Âyet-i Kerîme ve vecize ile bitirelim.
De ki: “Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!”
| Mülk Sûresi 23. Âyet
“Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar” diye ihtar ediyorlar.
Şualar
El Bâki Hüvel Bâki
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
