Ahsen-i Takvim: İnsanın değeri nasıl ortaya çıkar?

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa’y-i maddî itibarıyla zayıf bir hayvandır, âciz bir mahluktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufatı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki yabani emsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabani keçi ve öküz gibi). 

   Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîm’e misafir olmuş ki nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî’ masnuatını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş.

(Sözler – Risale-i Nur)

Tin Suresi 4. Ayet: Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.

İnsan olarak birçok yönümüz var. Meleki, nebati, hayvani ve insani gibi. Nebati yönlerimize örnek verecek olursak; bizde bitkiler gibi büyürüz. Hayvani yönümüz ise onlar gibi yeriz, içeriz, uyuruz ve çoğalırız. İnsanî cihetimiz daha çok akılla alakalıdır. Allahın bize bahşettiği tefekkür etmek kabileyeti var. Bir sanata baktığımızda, o sanattan sanatkara ulaşabilecek donanıma sahibiz. Maddi cihetten baktığımız da hayvanlardan daha güçsüz varlıklarız. Etimiz yenmez, arı gibi bal yapamayız.  İnsanın en güzel şekilde yaratılması iman cihetidir. İnsan, Esfel-i safilin ile alay-i illiyyin arasında gidip gelebilen bir varlıktır. 

Esfel-i safilin: Hayvandan daha aşağı olan mertebe. 

Alay-i illiyyin: Meleklerden daha üstün olan mertebe. 

Biz ikisine de gidebilecek kabiliyetteyiz. Eğer ki dünya hayatımızı sadece madde ciheti ile geçirirsek, o zaman hayvandan hiçbir farkımız kalmıyor. Çünkü bizim bu dünyaya asıl gönderilme sebebimiz kulluktur. Allah’ın bize verdiği görevler, kurallar var. Manevî cihazlarımız var. Bu cihazlarla kendimizi tanıyıp, Rabbimizi tanıyıp, O’nun bizden ne istediğini bilip, kulluğumuzu yaptığımız da asıl vazifeyi yapmış oluyoruz. Ama bu sadece ibadet edeceğiz hiçbir şekilde dünya ya çalışmayacağız anlamına gelmiyor. Bunları beraber götüreceğiz. Dünya işlerini esas maksat yapmayacağız. Kulluk çerçevesinde, helal dairede yaşayarak dünya işlerini de halledeceğiz.

Ve o misafirin tenezzühüne ve temaşasına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyya etmiştir ki o dairenin nısf-ı kutru –yani merkezden muhit hattına kadar– gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bizim fakirliğimiz sonsuz, ihtiyacımızın olup, gücümüzün yetmediği bir çok şeyin fakiriyiz. Güneşe, suya, gıdaya ihtiyacımız var. Ama bunları karşılamaya gücümüz yetmez. Yani bunları icat etmekten aciziz. Bir güneşi doğdurmaya, yağmuru yağdırmaya gücümüz yetmiyor. Bu acz ve fakrımızın farkında olarak hareket ettiğimiz de, Allah’a her an ne kadar muhtaç olduğumuzun şuuru ile hareket ederiz. 

İşte eğer insan, enaniyetine istinad edip hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider.

(Sözler – Risale-i Nur)

Çok lüks bir hayatımız olsa dahi, esas maksat geçici dünya hayatı olup, kulluk vazifeleri unutulursa dar bir daire de boğulur gideriz. Sonsuz hayatımızı geçici dünya hayatına satmış oluruz. 

Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letaif, ondan şikayet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve davacı olacaklardır. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bizi hayvandan ayıran bir çok cihazlarımız var. Kalp, vicdan, akıl. Bu cihazları yaratılışına uygun bir şekilde kullanmazsak eğer, bunların hepsi bizden şikayetçi olacak. Hatta o cihazlarımız bize şahitlik edecek. Eğer gözünü Allah için kullanmadıysan senden şikayetçi olacak. Kulağınla haram dinlediysen senden şikayetçi olacak. 

Eğer kendini misafir bilse misafir olduğu Zat-ı Kerîm’in izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra a’lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler. 

(Sözler  – Risale-i Nur)

Bu beden bize emanet..

Allah’a satarak kıymetlendiriyoruz. 

Evet insana verilen bütün cihazat-ı acibe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî  yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde bir elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevali, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlık’ına şükreder. 

(Sözler – Risale-i Nur)

Bizi hayvanlardan ayıran kulluğumuza ne kadar vakit ayırıyoruz? Esas vazifeyi unutup, “ne yapayım patron kızıyor” diyerek, bir vakit namazı dünya hayatı için arka plana attığımız zaman çok büyük tehlike başlıyor demektir. Hayvandan bir farkımız kalmıyordur. Bize verilen cihazlarla hayvan gibi yaşayamayız. Yoksa kendimize zulmetmiş oluruz. 

Demek ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikr etse; yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsil ile bu hakikati beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki: 

   Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır.” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr, on altın ile a’lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir te’dib gördü ve dehşetli bir azap çekti.

(Sözler – Risale-i Nur)

Aynı bu misal gibi bizler de, bize verilen cihazlara baktığımızda, bin altın hükmündeki varlıklarız , diğer hayvanları, bitkileri de on altın olarak düşünelim. Biz onlar gibi yiyip, içip, uyur ve çoğalırsak büyük bir akılsızlık etmiş oluruz. Bizim pusulamız da Kur’an’ı Kerim, onu açacağız, okuyacağız. Kâinat kitabından Allah’ın yansıyan esmalarını da okuyacağız. Kur’an’ı Kerim’den Allah’a kulluk etmemiz gerektiğini, hangi cihazın ne için olduğunu anlayacağız. Sünnete baktığımızda nasıl yaşamamız gerektiğini anlayacağız. 

O pusulayı okumadan bin altını nasıl harcamamız gerektiğini anlayamayız. 

İşte edna bir şuuru olan anlar ki ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir. 

Aynen onun gibi insandaki cihazat-ı maneviye ve letaif-i insaniye ki her birisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Mesela, güzelliğin bütün meratibini fark eden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit ezvak-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zaika-i lisaniyesi ve hakaikin bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı ve kemalâtın bütün envaına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede? Hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede?

(Sözler – Risale-i Nur)

Bizdeki en büyük özelliklerden biri akıl nimetidir. Hayvanlarda da göz var, kulak var, mide var. Belki hayvanlardaki göz bizmkinden daha büyük ama onun gözü kainat kitabını okuyup tefekkür edemez. Rabbinin esmalarını okuyamaz. Sanattan sanatkara ulaşamaz. Manzaranın lezzetini anlayamaz. Biz ise göz nimeti ile kâinatı seyredip, Allah’ın sanatlarını tefekkür ettiğimiz Allah’a ulaşıyoruz. Musavvir, muhyi ve daha nice esmalarını temaşa ederek Rabbimizi daha iyi tanıyoruz. Allah’ı tanıdıkça da ona daha iyi kulluk etmeye çalışıyoruz. 

Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan, kendine has bir amelde (münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus) ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf, hususidir.  

İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle insanın hâsseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peyda etmiştir. Ve ihtiyacatın kesreti sebebiyle çok çeşit çeşit hissiyat peyda olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiş. Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makasıda müteveccih arzulara medar olmuş. Ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle âlât ve cihazatı ziyade inbisat peyda etmiştir. Ve ibadatın bütün envaına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için bütün kemalâtın tohumlarına câmi’ bir istidat verilmiştir. 

   İşte şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir.

(Sözler – Risale-i Nur)

Belki şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makasıda müteveccih vezaifini görüp acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde ilan etmek ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek ve nimetler içinde imdadat-ı Rahmaniyeyi görüp şükretmek ve masnuatta kudret-i Rabbaniyenin mu’cizatını temaşa ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir. 

(Sözler – Risale-i Nur)

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Yorum bırakın