Allah’ın ibadetimize ne ihtiyacı var?

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain

Birinci Sual: Çok tembellerden ve târikü’s-salâtlardan işitiyoruz, diyorlar ki Cenab-ı Hakk’ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki Kur’an’da çok şiddet ve ısrar ile ibadeti terk edeni zecredip cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur’aniyeye nasıl yakışıyor ki ehemmiyetsiz bir cüz’î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Burada iki tane önemli soru var. 

Tembeller ve namazı terk edenler ‘Allah’ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var’ diyorlar. 

Allah, Kur’an da namazı terk edenleri cehennem ile tehdit ediyor. Buna binaen namaz ibadeti için tehdit ediyor ve ısrarla Kur’an’ı Kerim’in bir çok yerinde bize namaz emrediliyor. Sürekli hatırlatılıp, ısrar ediliyor. 

Bu soruları sormaktaki gaye ne olabilir?

Namaz ibadeti bizim için en külli ibadettir. Namazın ehemmiyetini bilmemekten, namazı anlamamışız demektir. 

Kendimizi tanımıyoruz. Neye ihtiyacımız olduğunu bilmediğimiz için bu soruları soruyoruz.

Allah’ı bilip tanımadığımız için soruyoruz., Allah’ı bilip tanısak, daha iyi anlamış olurduk. 

Elcevap: Evet, Cenab-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın, manen hastasın. İbadet ise manevî yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde ispat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi’ ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: “Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Ne kadar manasız olduğunu anlarsın. 

(Lem’alar  – Risale-i Nur)

Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı zaten yok. Allah’ın bir ismi de Samed’tir. Herşey herkes ona muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Biz Allah’ın bu Samed ismini anlamış olsak bu soruyu sorma gereği duymazdık. Bizler manen hastayız ve ibadetlere ihtiyacımız var. Nasıl maddi cismimizin ihtiyaçları var, zaman zaman hasta da oluyoruz. Bunun ilacı vardır. Hekime gideriz ve ne eksiğimiz varsa onu gidermeye ve şifa bulmaya çalışırız. Aynı zamanda manevî cihazlarımız da var. Malum biz sadece etten, kemikten ibaret değiliz. Ruhumuz, kalbimiz, latifelerimiz var. Bunlara iyi bakmayıp, gıdalarını vermediğimiz de  manen hasta oluruz elbette. Bunun ilacı ise ibadetlerdir.

Mesela; doktora gitsek ve bize bir ilaç verse bunu kullanıp 2 hafta sonra tekrar gel dese ve tekrar gittiğimiz de doktorun soracağı ilk şey ‘ilacı kullandın mı?’ Olur. Doktorun buna ihtiyacı olduğu için mi sorar? Hayır. Bunu kullanmam gerekiyor ki tekrar bana soruyor. Biz ‘kullanmadık’ dersek, azarı işitiriz. Kalkıp da doktora ‘ bu ilacı kullanmama ne ihtiyacın var ‘ diye saçma bir soru sormayız. Doktor verdiyse biliyordur ve benim buna ihtiyacım olduğu içindir. Bana kızması, ikaz etmesi, ısrarla kullan demesi yine benim o ilaca ihtiyacım olduğunu bildiği içindir. 

Bizlerde manen hastayız ve ibadet ilaçlarına ihtiyacımız var. Maneviyatımız hasta olmasa dahi, bizde ki cihazların ibadetlere şiddetle ihtiyacı var. 

Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur.

(Mektubat – Risale-i Nur)

Bizim mühendisimiz Allah, bizi O (c.c), bizi yaratan olduğu için, neye ihtiyacımız olduğunu bildiği için, ısrarla Kuran’da ibadeti hatırlatır. Bizler gaflete düşüyoruz. Unutuyoruz . Bir namazın kaçması ehemmiyetli gelmiyormuş gibi geliyor. Hele ki ahir zamanda hiç kılmayanları görünce ‘Benim bir namazı kaçırmamdan ne olur ki?’ gibi bir dehşetli yanılgıya düşebiliyoruz. Dolayısıyla bizim bunları sürekli okumaya, tekrar etmeye, tanımaya ve bu namazın ne olduğu? Allah, bunu benden neden istiyor? Ben Allah’a iman ediyorsam ve O’nun rahmetli, hikmetli Rab olduğuna iman ediyorsam onun sözlerine çok iyi bakmam gerekiyor. O ibadetlere sarılmam gerekiyor. 

Namaz kılmak, zahiren baktığımız da oturuyorsun kalkıyorsun. İnsan düşünüyor ‘Benim bu basit hareketleri yapmamam da nasıl böyle bir azab oluyor ki?’  

Amma Kur’an’ın terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise nasıl ki bir padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. 

   Öyle de ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı ezel ve ebed’in raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve manevî bir zulüm eder. Çünkü mevcudatın kemalleri, Sâni’e müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder.

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Mesela; bir gemi düşünelim. Ticari gemi olsun. Bir ülkeden bir ülkeye siparişleri götüren bir gemi. Büyük kâr elde edilecek. O gemi de binlerce insan var. Gemideki bir insan geminin tabanını delse, yaptığı küçük bir hareket büyük birşeye sebep olmaz mı? O kadar insanın hayatını tehlikeye atıyor. Ülkesinin elde edeceği kâra zarar veriyor. Dolayısıyla büyük bir cezaya müstahak olur. O küçük hareketin verdiği netice büyük birşeye sebebiyet verdiği için cezaya müstahak olur . Aynen bunun gibi bizde kâinat gemisindeyiz. Bir sürü mahluklar var. İnsan eşrefi mahlukattır. Bizde bu geminin dümenci neferi hükmündeyiz. O gemiye yön veren biziz. Bütün mahlukat ne için yaratılmışsa onu yapıyor. Bizde kendimizi tanımalıyız ve ne için var edilmişsek onun için yaşamalıyız. İnsan şöyle bir kendine yöneldiğinde şunları görebilir:

-Bu akıl tefekkür için yaratılmıştır. 

-Bu kalp iman için yaratılmıştır. 

-Bu beden ibadet için yaratılmıştır. Der.

Bunu terkettiğimizde bütün mevcudatın hakkına girmiş oluyoruz.  O yüzden büyük bir cezaya müstahak oluyoruz. 

Çünkü mevcudatın kemalleri, Sâni’e müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terk eden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez, belki de inkâr eder.

(Lem’alar  – Risale-i Nur)

Sen kendin ibadet etmediğin de, mevcudatın ibadetini de göremezsin. Biz kendi cihazlarımızı körelttiğimizde , manen hasta olduğumuz da herşeye kendi penceremizden bakarız. 

Neden aynı kainata baktığımız halde aynı şeyleri göremiyoruz? Mesela; kimi insan çiçekten Allah’a ulaşıyor. O çiçeğin zikrini duyanlar var. Kimisi de bakıyor ve nasılsa solup gidecek diye değer vermiyor. Kalbimiz, ruhumuz  karardıysa aynı şeyleri göremeyiz. 

Sen ibadet edersen kâinatı da ibadet eder görürsün.

Sen başıboş olursan kâinatı da başıboş görürsün.

O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve her biri birer mektub-u Samedanî ve birer âyine-i esma-i Rabbaniye olan mevcudatı; âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, camid, perişan bir vaziyette telakki ettiğinden mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Bir çiçek basit değil, onda Allah’ın esmaları yansıyor ve Allah’ın dellalığını yapıyor. Dolayısıyla âlî bir makamdadır. 

Evet herkes, kâinatı kendi âyinesiyle görür.

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Biz birşeye baktığımız da o güzelliği göremiyorsak , bir meyve doğradığımızda orada Allah’ı hatırlayamıyorsak , hususî inadetlerimize bakmamız gerekiyor. Bu asırda manen hepimiz hastayız. Tedavimiz de Allah’ı tanıyıp, kulluk ve ibadet etmek. Bunun en külli hâli de namazdır. 

Cenab-ı Hak insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın itikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. 

   Mesela, gayet meyus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve meyus suretinde görür

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Biz herşeye kötü, olumsuz ve başıboş bakıyorsak sıkıntı var demektir. İman; berrak, şeffaf bir gözlüktür. Hakikati bize olduğu gibi gösterir. Ama biz o gözlüğümüzü kirletirsek, hakikat bizden saklanıyor.

Gayet sürurlu ve neşeli, müjdeli ve kemal-i neşesinden gülen bir adam, kâinatı neşeli, güler gördüğü gibi; mütefekkirane ve ciddi bir surette ibadet ve tesbih eden adam, mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibadeti terk eden adam; mevcudatı, hakikat-i kemalâtına tamamıyla zıt ve muhalif ve hata bir surette tevehhüm eder ve manen onların hukukuna tecavüz eder. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

İbadetlerimizi yaptığımız, vazifemizi yerine getirdiğimiz zaman kâinatı olduğu gibi Allah’ı haykıran bir mekan olarak görürüz. 

Hem o târikü’s-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını, onun nefs-i emmaresinden almak için dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlahiye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Aslında biz kendimize de zulmediyoruz ibadet etmeyerek. Kendimizi tanısak ve bilsek, bizim o ibadetlere ne kadar muhtaç olduğumuzu anlardık. Allah’ın bizi tehdit etmesi bile bize olan şefkatinden. 

Mesela; karşıdan karşıya geçen birini düşünelim. Biz süratle gelen bir arabayı görüyoruz ama karşıya geçen kişi görmüyor. Biz ona bağırıp çağırırız gitme, dur deriz. Bu bağırma ve çağırma bizim ona şefkatimizdendir. Onu o kazadan uzaklaştırmaya çalışırız. Allah’ta bizi bizden daha iyi bildiği için bazen tehditle bunu hatırlatıyor ki zarar görmeyelim. Bu zulmü kendimize yaptıkça dünyamız da cehenneme dönüyor. 

İbadeti terk eden hem kendi nefsine zulmeder –nefsi ise Cenab-ı Hakk’ın abdi ve memlûküdür– hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet nasıl ki küfür, mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlahiyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur. 

   İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikati ifade etmek için Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, mu’cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-i belâgat olan mutabık-ı mukteza-yı hale mutabakat ediyor. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Bizim bu bedene zulmetmeye hakkımız yok, çünkü bizim değil. Bu beden Bize emanet. Emaneti sahibine satmakla mükellefiz. 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Yorum bırakın