Neden Salavat Getiriyoruz

Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”

Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve, El-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi. Ve nes-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

Bu dersimiz de, Mevlid Kandili olması hasebiyle, efendimiz (sav.)’den bahsetmeye çalışacağız. Onun mübarek şahsiyetini hatırlamaya, ona salavat getirmenin neden bu kadar önemli olduğunu, sıklıkla neden salavat getirmemiz gerektiğini konuşacağız inşaallah. 

Ahzâb Suresi 56. Ayet: Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun.

Salat ya da çoğulu olan salavat; dua, istiğfar, rahmet gibi manalara gelmektedir. Allah Teâlâ’nın Fahr-i  alem Efendimize (asm.) salat etmesi ise rahmet, inayet, lütuf ve kerem manasınadır.

Allah’ın peygamber efendimiz (sav)’e salat etmesi, Ona rahmet ve ikram etmesi anlamındadır. Melekler ve bizim salatımız da peygamber efendimiz (sav)’e dua etmemizdir. O halde biz salavat getirerek, efendimiz (sav)’e yağan rahmet yağmurunun altına girmiş oluyoruz.

اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ 

cümlesi, namaz tesbihatında okunurken inkişaf eden latîf bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım fakat işaret nevinden bir iki cümlesini söyleyeceğim. 

Gördüm ki gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayalin fevkalâde inbisatından ve mahiyet-i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı o gecede bir menzil gibi gördüm.

Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (asm) hayalen müşahede ettim. 

(Lem’alar – Risale-i Nur) 

Bütün kâinatı nurlandıran, aydınlatan, peygamber efendimiz (sav)’in mübarek şahsiyetidir. 

Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman, menzildeki zatlara selâm ettiği gibi “Binler selâm  

 {*Hâşiye: Zat-ı Ahmediye’ye (asm) gelen rahmet, umum ümmetin ebedî zamandaki ihtiyacatına bakıyor. Onun için gayr-ı mütenahî salât yerindedir. Acaba dünya gibi koca, büyük ve gafletle karanlıklı, vahşetli ve hâlî bir haneye birisi girse ne kadar tedehhüş, tevahhuş, telaş eder ve birden o haneyi tenvir ederek enis, munis, habib, mahbub bir Yaver-i Ekrem sadırda görünüp, o hanenin Mâlik-i Rahîm-i Kerîm’ini o hanenin her eşyasıyla tarif edip tanıttırsa ne kadar sevinç, ünsiyet, sürur, ışık, ferah verdiğini kıyas ediniz. Zat-ı Risalet’teki salavatın kıymetini ve lezzetini takdir ediniz.} 

 sana yâ Resulallah!” demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güya bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum, yani sana tecdid-i biat, memuriyetini kabul ve getirdiğin kanunlarına itaat ve evamirine teslim ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifade edip; benim dünyamın eczaları, zîşuur mahlukları olan umum cin ve insi konuşturup, her birerlerinin namına bir selâmı, mezkûr manalarla takdim ettim. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Bütün kâinatı karanlık olarak düşünelim. Yeni gelmişiz bu aleme, hiç bir bilgimiz yok. Nerden geldik? Nereye gidiyoruz? Biz kimiz? Gibi kafamız da bir sürü soru işaretleri var. Bir Nur geliyor ve bize tüm kainatı aydınlatıyor. Bize haberler getiriyor. Kimin kulu olduğumuzu, bu alemi yaratanınnasıl bir Rab olduğunu anlatıyor ve bütün sorularımıza cevap veriyor. 

Şimdi de efendimiz (sav)’in makamının, Allah katında ne kadar kıymetli olduğunu anlamaya çalışmak için şu vecizeleri okuyalım.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâinat bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü’l-enbiya ve’l-mürselîn, İmamü’l-müttakin, Habib-i Rabbü’l-âlemîn Hazret-i Muhammed’dir. 

(Mesnevi-i Nuriye  – Risale-i Nur)

Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm olduğu gibi en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Ve keza bütün nimet hazinelerini açmak salahiyetinde olan nimet-i imana vesile olan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm dahi öyle büyük bir nimettir ki nev-i beşer ile’l-ebed o zatı (asm) medh ü sena etmeye borçludur.

(Şualar – Risale-i Nur)

“Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek.”

(Lem’alar)

“O, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın

serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.” 

(Sözler)

“Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u

Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.”

(Mesnevi-i Nuriye, Habbe)

“Bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.”

(Mesnevi-i Nuriye, Habbe)

“Dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur.”

(Mesnevi-i Nuriye)

“Büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.”

(Mesnevi-i Nuriye)

“Pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur.”

(Mesnevi-i Nuriye, Habbe)

“Pek büyük bir saray farz edilirse, nur-u Muhammedî o Sultan-ı

Ezelin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle

âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdi ve teşrifatçı olur.”

 (Mesnevi-i Nuriye)

Böyle bir zât’a ne kadar salavat getirsek azdır.. Bir de bu mübarek zât bize çok düşkün. 

Tevbe Suresi 128. Ayet: Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur.

“Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”

(Müslim, Fezâil 19)

Peygamber efendimiz sav hayatı boyunca bizim için dua etti. Miraç’da bizzat Allah ile görüşüp yine bize geri dönüyor. Ümmetine o kadar dua ediyor ki, Allah O’na şefaat hakkı veriyor. Ümmeti de ancak onun yolundan giderek ve salavatlar ile o şefaate mazhar olabilir.

Salâvat getirmek ile aslında şunları tekrar etmiş oluyoruz;

Yani sana tecdid-i biat, memuriyetini kabul ve getirdiğin kanunlarına itaat ve evamirine teslim ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifade edip; benim dünyamın eczaları, zîşuur mahlukları olan umum cin ve insi konuşturup, her birerlerinin namına bir selâmı, mezkûr manalarla takdim ettim. 

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Peygamber efendimiz (sav)’in Allah’ın bir memuru olduğunu kabul edip, hak olduğunu kabul edip, getirdiği kanunlara itaat ediyorum, diyerek biatımızı tazeliyoruz. 

Hem o getirdiği nur ve hediye ile benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvir ediyor, nimetlendiriyor diye o hediyesine şâkirane bir mukabele nevinden “Binler salavat sana insin!” dedim. Yani senin bu iyiliğine karşı biz mukabele edemiyoruz, belki Hâlık’ımızın hazine-i rahmetinden gelen ve semavat ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyaz ile şükranımızı izhar ediyoruz, manasını hayalen hissettim.

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Bütün mahlukatta peygamber efendimiz sav’e salât ve selam halindedir.  Ağaçların, taşların ona selam etmesi gibi.. 

O zât-ı Ahmediye (a.s.m.), ubudiyeti cihetiyle, halktan Hakka teveccühü hasebiyle, rahmet mânâsındaki salâtı ister. Risaleti cihetiyle, Haktan halka elçiliği haysiyetiyle selâm ister. Nasıl ki cin ve ins adedince selâma lâyık ve cin ve ins adedince umumî tecdid-i bîatı takdim ediyoruz. Öyle de, semâvat ehli adedince, hazine-i rahmetten, herbirinin namına bir salâta lâyıktır. Çünkü getirdiği nurla herbir şeyin kemâli görünür ve herbir mevcudun kıymeti tezahür eder ve herbir mahlûkun vazife-i Rabbâniyesi müşahede olunur ve herbir masnudaki makasıd-ı İlâhiye tecellî eder. Onun için, herbir şey, lisan-ı hal ile olduğu gibi, lisan-ı kàli de olsaydı, “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulallah” diyecekleri kat’î olduğundan, biz umum onların namına,

اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ بِعَدَدِ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ وَبِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالنُّجُومِ     

(Cinler ve insanlar sayısınca, melekler ve yıldızlar adedince milyonlar salât insin sana, ey Allah’ın Resûlü.)

mânen deriz. 

Yani bütün varlıklar eğer konuşma yetenekleri olsaydı, binler salavat getireceklerdi, o zaman bu konuşma kabiliyeti bize verildiğine göre, o varlıklar adına da binler milyonlar salavat getirmek bize vazife oluyor. 

 Sual: Salavatın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir? 

   Elcevap: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma salavat getirmek, tek başıyla bir tarîk-ı hakikattir. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Çünkü Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bütün ümmetinin dertleriyle alâkadar ve saadetlerine nasibedardır. Nihayetsiz istikbalde, ebedü’l-âbâdda nihayetsiz ahvale maruz ümmetinin bütün saadetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. (Barla Lahikası)

“Nebiyy-i Zîşânın (a.s.m.) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir

sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o

sofradan akıyor. Resul-i Zîşâna (a.s.m.) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya

edilen dâvete icâbettir.” (Mesnevi-i Nuriye, Hubâb)

   Hem Resul-i Ekrem; hem abd hem resul olduğundan ubudiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki ubudiyet halktan Hakk’a gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu  اَلصَّلَاة  (es-salat) ifade eder. Risalet Hak’tan halka bir elçiliktir ki selâmet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrasına muvaffakıyet ister ki  سَلَام  (selam) lafzı onu ifade ediyor. 

   Hem biz   سَيِّدِنَا (seyyidina) lafzıyla tabir ettiğimizden diyoruz ki: Yâ Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki bize sirayet etsin. 

 اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

(Barla Lâhikası)

Burda ince bir nükte var, biz hep Peygamberimizi Allah’ın elçisi olarak görmüştük, ancak aslında o Allah katında da bizim elçimiz. Bizim isteklerimizi, ihtiyaçlarımızı Allah’a bildiriyor, bizim adımıza dualar ediyor, istiğfarlar ediyor, ümmetinin bağışlanması için gayret gösteriyor.

Zaten bu nedenle ümmeti için çok dualar etmesi vesilesi ile Rabbimiz ona şefaat hakkı veriyor.

Peki bizden Allah’a bahsetmesi için, bizi hatırlaması için bizim ne yapmamız lazım?

Bu dünyadayken daha fazla salavatlar selamlar göndererek; ben de senin ümmetindenim ya Resulallah, mahşer günü şefaatinde beni de unutma dememiz lazım adeta.

“Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır.” (Lem’alar)

“Salâvat-ı şerîfeyi getiren adam, zât-ı Peygamberîyi (a.s.m.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taallûk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salâvat getirmeye müşevviki olsun.” (Mesnevi-i Nuriye)

Yani Peygamber Efendimiz (sav) ne kadar iyi tanırsak, ona o kadar salavat getirmeye iştiyakımız artar. Sünnetlerini hayatımıza geçirmeye çalıştığımız gibi, ona bol bol salavat da getirmeye şevkimiz artar.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Yorum bırakın