
Elhamdülillahirabbil Alemin Ve’s-Salatü ve’s-selâmu alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain”
Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve, El-hayye’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi. Ve nes-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ
Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.
6. Sözü defalarca okuyup üstüne konuşmuş olsak bile “bugün ne istifade edeceğim, nasibim de ne varmış. Rabbim bize neleri açacak ve neleri gösterecek.” bilinciyle okumaya, anlamaya çalışalım. 6. Söz o kadar derindir ki, Abdullah Yeğin abi “6. Söz’ü hakkıyla anlayan insan, Risale-i Nur’un tamamını anlar, Allah’ın ve Resulü’nün muradını anlar.” demiştir.
Bismillahirrahmanirrahim
Tevbe Suresi – 111 . Ayet: Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır….
Cenneti ve Rabbimizin rızasını nasıl kazanabiliriz? Onu anlamaya çalışacağız .
Nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciği dinle:
Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emaneten birer çiftlik verir ki içinde fabrika, makine, at, silah gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Padişah, o iki nefere kemal-i merhametinden bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu:
“Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır, pek büyük bir fiyat size vereceğim.
(Sözler – Risale-i Nur)
Padişahın (Allah’ın) cömertliğine bakar mısınız? Kendi malını, emaneten verdiği kişilerden daha iyi koruyacağı için onlardan satın alıyor. Hem o eşyaların korunmasını sağlıyor hem de boşa gitmesini engelliyor, hem o emanetçileri orayı muhafaza yükünden kurtarıyor.
Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masarifatını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levazımatı, ben deruhte ederim. Bütün vâridatı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr…
(Sözler – Risale-i Nur)
Teklif çok güzel değil mi? İnsan hemen bu alışverişi ve bu ticareti yapmak ister.
Eğer bana satmazsanız zaten görüyorsunuz ki hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhude gidecek. Hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız. Hem o nazik, kıymettar âletler, mizanlar, istimal edilecek şahane madenler ve işler bulmadığından bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhafaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emanette hıyanet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasaret içinde hasaret…
Hem de bana satmak ise bana asker olup benim namımla tasarruf etmek demektir. Âdi bir esir ve başı bozuğa bedel, âlî bir padişahın has, serbest bir yaver-i askeri olursunuz.”
Onlar, şu iltifatı ve fermanı dinledikten sonra o iki adamdan aklı başında olanı dedi:
— Baş üstüne, ben maaliftihar satarım. Hem bin teşekkür ederim.
Diğeri mağrur, nefsi firavunlaşmış, hodbin, ayyaş, güya ebedî o çiftlikte kalacak gibi dünya zelzelelerinden, dağdağalarından haberi yok. Dedi:
— Yok! Padişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam…
Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki herkes haline gıpta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, has sarayında saadetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hale giriftar olmuş ki hem herkes ona acıyor hem de “Müstahak!” diyor. Çünkü hatasının neticesi olarak hem saadeti ve mülkü gitmiş hem ceza ve azap çekiyor.
(Sözler- Risale-i Nur)
Senin olmayan ve sana emanet olan malını Allah, senden satın alıyor. Bunun karşılığında kazanacağı kârıda sana verecek.
İşte ey nefs-i pür-heves! Şu misalin dürbünü ile hakikatin yüzüne bak. Amma o padişah ise ezel ebed Sultanı olan Rabb’in, Hâlık’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mizanlar ise senin daire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zahirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yaver-i ekrem ise Resul-i Kerîm’dir. Ve o ferman-ı ahkem ise Kur’an-ı Hakîm’dir ki bahsinde bulunduğumuz ticaret-i azîmeyi, şu âyetle ilan ediyor:
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
Tevbe Suresi 111. Ayet: Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bizim çiftliğimiz maddi manevi sahip olduğumuz herşeydir. Gözümüz, duyularımız, ruhumuz, kalbimiz ve görünmeyen her şeyimiz bunun içinde. Pazardan satın almadık yada bir tezgahta işlettirmedik. Hepsini Allah bize yoktan var edip ikram etti. Hepsi bizim için emanet. Bize Yaveri Ekremini çok rütbeli birini gönderdi. Peygamber efendimizi (sav). gönderdi. Bize padişahın fermanını. Burada ki fermandan kasıt iseKur’an’ı Kerimdir.
Ve o dalgalı muharebe meydanı ise şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem her şey elimizden çıkacak, fâni olup kaybolacak. Acaba bâkiye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken birden semavî sadâ-yı Kur’an işitiliyor. Der: “Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette güzel ve rahat bir çaresi var.”
Sual: Nedir?
Elcevap: Emaneti, sahib-i hakikisine satmak.
İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bu teklif hepimize sunuluyor. Az önce ki teklifi okuyunca herkes malımı Allah’a satarım diyor. Çok yüksek bir kazanç ve karlı bir ticaret. Peki nasıl satarız malımızı Allah’a?
Blze ikram edilen, görüp görmediğimiz bütün duyularımızı Allah’ın istediği gibi kullandığımız zaman Allah’a satmış oluyoruz. Hakkımız olmadığı halde de ücret alıyoruz.
Sattığımız da nelere kazanıyoruz?
Birinci kâr: Fâni mal, beka bulur.
(Sözler – Risale-i Nur)
Çok zengin olduğumuzu düşünelim. Zekâtını sadakanı vermedin. O yine birgün bitecek, malın bitmese bile senin ömrün bitecek. Bunu Allah yolunda harcayarak sonsuza gönderebilirsin.
Çünkü Kayyum-u Bâki olan Zat-ı Zülcelal’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkiye inkılab eder, bâki meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zahiren fena bulur, çürür. Fakat âlem-i bekada, saadet çiçekleri açarlar ve sümbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyadar, munis birer manzara olurlar.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bizde bir sürü cihazat var. Mesela ömrümüzü, vaktimizi Allah’a, O’nun için medreseye gidip ders dinleyerek satabiliriz. Allah için yaptığımız her işte vaktimizi ömrümüzü Allah’a satmış oluyoruz.
İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.
(Sözler – Risale-i Nur)
Cennet ucuz mu?
Üçüncü kâr: Her aza ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar.
Mesela, akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir âlet olur ki geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifanesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bize emanet olan bir cihazda akıldır. Eğer Allah’a satmazsak bu akıl bile bizim için kötü bir şeye dönüşür. Ezen, sıkıntı veren.. Geçmişin elemleri, geleceğin korkusu.. Ancak Allah’a sattığımız da çok güzel bir nimete dönüşüyor.
İşte bunun içindir ki fâsık adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.
Eğer Mâlik-i Hakiki’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.
(Sözler – Risale-i Nur)
Allah’ı kainatta yansıyan binbir türlü esmalarından tanıyoruz. Akıl Allah yolunda kullandığın da bu esmaların definelerini açan anahtar hükmünde oluyor. Bunu diğer organlarımız içinde düşünelim.
Mesela, göz bir hâssedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni’-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir se yircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.
(Sözler – Risale-i Nur)
Allah’a satmak demek, Allah’ın razı olmadığı şeylere bakmayacaksın demektir.
Mesela, dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzak-ı Kerîm’e satsan o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.
İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?
(Sözler – Risale-i Nur)
Sana verilen cihazları Allah’a satmış olunca âlây-ı illiyyine çıkmış oluyorsun. Bu da dünyada cenneti sana yaşatmış oluyor. Çünkü o gözü amacına uygun kullandığın zaman; için, kalbin ve ruhunda huzurlu oluyor.
Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve azaları kıyas etsen anlarsın ki hakikaten mü’min cennete lâyık ve kâfir cehenneme muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi; mü’min, imanıyla Hâlık’ının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir, hıyanet edip nefs-i emmare hesabına çalıştırmasıdır.
(Sözler – Risale-i Nur)
Hayatımız boyunca karşımıza ya sağ ya sol yol çıkar. Bunlardan birini seçeriz muhakkak.. Günlük hayatımızda yapacağımız herşeyi ya Allah için yaparız yada terkederiz.
Bugün gözünü ne için kullandın?
Bugün aklını ne için kullandın?
Ömrünün ne kadarını Allah’a sattın?
Hayatımızın her anını Allah’a satamasak bile bir müjde var.
“Hem namaz kılanın diğer mübah, dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır.”
(Sözler – Risale-i Nur)
5 vakit namazına dikkat etmiş insan günahlardan sakınarak bütün vaktini Allah’a satmış oluyor.
Dördüncü kâr: İnsan zayıftır, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder.
(Sözler – Risale-i Nur)
Aczini fakrını bileceksin ona göre sahibine vereceksin.
Beşinci kâr: Bütün o aza ve âletlerin ibadeti ve tesbihatı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, cennet yemişleri suretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler.
İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasaret içinde hasarete düşeceksin.
(Sözler – Risale-i Nur)
Malımızı Allah’a satmazsak hem bütün bu kârlardan mahrum kalıp hem de 5 de hasaretimiz olacak.
Birinci hasaret: O kadar sevdiğin mal ve evlat ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.
(Sözler – Risale-i Nur)
Bu günümüz, bu vaktimiz zaten geçecek. Ya fani olup gidecek yada onu Allah’a satarak bâkiye göndereceksin. Ömür de geçip gidecek..
İkinci hasaret: Emanette hıyanet cezasını çekeceksin. Çünkü en kıymettar âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.
Üçüncü hasaret: Bütün o kıymettar cihazat-ı insaniyeyi, hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlahiyeye iftira ve zulmettin.
Dördüncü hasaret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zayıf beline yükleyip zeval ve firak sillesi altında daim vaveylâ edeceksin.
Beşinci hasaret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir.
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat’â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye ise hafiftir, azdır.
Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez.
Vazife ise yalnız, bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı.
Kusur etse istiğfar etmeli. “Yâ Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl, âmin!” demeli ve ona yalvarmalı.
(Sözler – Risale-i Nur)
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
