
Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim
Bismillahirrahmanirrahim
Rabbişrah lî sadrî. Ve yessir lî emrî. Vahlul ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî.
Bugün Peygamberimizin hak peygamber oluşundan bahsedeceğiz ve onu kabul etmeyenlere cevap niteliğinde bir ders yapacağız inşaallah.
Bütün çiçeklerin açması, ağaçların meyve vermesi için güneşe nasıl ihtiyaç varsa, kalp ve gönüllerin nurlanması ve akılların irşadı için de hidayet güneşi olan peygamberlere o derece ihtiyaç vardır. Çünkü tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvi hakikatler, ancak onlar ile anlaşılır ve bilinir.
Dünyada her hastalığın bir tabibi olduğu gibi, içtimaî ve manevî hastalıkların tabibi de peygamberlerdir. İnsanlara Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını anlatmak, onları bir çok manevî hastalıklardan korumak ve cehaletten kurtarıp, fikren ve ilmen terakki ettirmek için peygamberler gereklidir.
BİRİNCİ NÜKTELİ İŞARET
Şu kâinatın sahip ve mutasarrıfı elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek tedvir ediyor.
Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Madem konuşacak, elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuurun içinde en cem’iyetli ve şuuru küllî olan insan nev’i ile konuşacaktır. Madem insan nev’i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kabil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak.
Mektubat
Öyle bir nizam düşünelim ki, mesela bir devlet veya belediye başkanı halkın tümüyle konuşmaz. Birilerini görevlendirir insanlar da o kişilerle konuşur. Yardımcıları vasıtasıyla halka kuralları, kanunları, hikmetleri, faydaları öğretir.
Bu burada bu yüzden var, bu bu yüzden gerekli diye anlatır.
İşte Rabbimiz de insan ile konuşurken; şuurlu, bilinçli, tefekkür eden, düşünen, anlayacak ve bunun hikmetini görecek olan ile konuşur.
Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı ulvi ve nev-i beşere mukteda olacak olanlarla konuşacaktır; elbette dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en âlî ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktida etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü manevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nurani kısmı ve ehl-i imanı, mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve resul yapacak ve yapmış ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.
Mektubat
İnsanın dostu onu över, düşman övmez. Fakat peygamberimizin o kadar âli bir ahlakı vardı ki, düşmanları dahi onu övüyordu.
Peki neden bizim böyle bir rehbere ihtiyacımız var?
Hz. Peygamber’e uymadan Kur’an anlaşılmaz. Meselâ; Kur’an’da namaz emredilmiştir, ama hangi vakitlerde, kaç rekat ve nasıl kılınacağı bildirilmemiştir. Zira Kur’an bir ilmihal kitabı değildir. Namaz gibi diğer bütün emir ve yasakları da tatbik edip anlatan Resûl-i Ekrem’dir. Evet, insan, Hâlik-ı Hakîm’in şu kâinat kitabında kudret kalemiyle yazdığı âyât-ı tekviniyesinden, kendi aklı ile çok cüz’i şeyler anlayabildiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm’i sadece okumakla veya âyetlerinin sadece meallerine nazar etmekle de çok az şey anlayabilir. Madem ki bir insan Kur’an’a tabi olmak istiyor, öyle ise Resûl-i Ekrem’e uymalıdır. Bunu emreden Cenâb-ı Hakk’tır.
Haşir Sûresi 7.Ayette mealen şöyle buyrulur:
…Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.
Nisa Sûresi 80. Ayette ise:
Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.
Aklımıza şu gelebilir: O bir peygamber ben ise sıradan bir insanım, nasıl onun gibi olabilirim? Bu vesveseyi izale etmek için devam edelim.
Birinci Esas: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın çendan her hali ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şahit olabilir fakat her hali, her tavrı hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü Cenab-ı Hak onu beşer suretinde göndermiş, tâ insanın ahval-i içtimaiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saadetlerini kazandıracak a’mal ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve her biri birer mu’cizat-ı kudret-i İlahiye olan âdiyat içindeki hârikulâde olan sanat-ı Rabbaniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlahiyeyi göstersin.
Mektubat
Önceki derslerimizde bahsettiğimiz gibi bize Allah’ı anlatan üç rehber vardır:
-Kainat kitabı
-Peygamber Efendimiz (a.s.m)
-Kur’an’ı Kerim
Peygamber Efendimiz Aleyhisselâm’dan Allah’ı tanıyabiliyoruz, bize Allah’ı anlatıyor. Allah’ın bize gönderdiği kitabı nasıl yaşayacağımıza örnek oluyor. Peygamberimize ilk peygamberlik verildiğinde insanlar diğer peygamberlere yapıldığı gibi “Allah neden bir insan gönderdi? Neden bir melek göndermedi?” gibi itirazlar yöneltti.
Çünkü biz onu örnek alacağız. Allah nasip ettikçe insanlara mucizelerini gösterecek ve insanlığıyla, ubudiyetiyle bize örnek olacak.
Tabiri caiz ise, ilkokulda sınıfın çalışkan bir öğrencisi için denir ki: ‘’Onu örnek alın.’’ Efendimiz Aleyhisselâm da insanlar arasında ubudiyet cihetinden kemal noktasında en üst seviyede.
Eğer ef’alinde beşeriyetten çıkıp hârikulâde olsaydı bizzat imam olamazdı; ef’aliyle, ahvaliyle, etvarıyla ders veremezdi.
Mektubat
İnsan, mücerred akıl ile Allahü Teâlâ ‘nın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes’in kudsî sıfatlarını ve esmasını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini bilemeyeceğinden Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavî kitaplar gönderdi. Zira, bu hakikatlar, ancak vahyin ziyâsiyle görülebilir ve peygamberlerin tebliği ile bilinebilir. İnsan, bütün kemâlât ve faziletlere ancak vahyin ziyası altına girmekle mazhar olabilir; ibadet, tâat, hamd, zikir ve tefekkür ile terakki eder, istidadına göre marifetullahın hadsiz mertebelerinde tekâmül eder, kâinattaki garip san’atları, acib nakışları ve hakimane tezyinatı hayretle tefekkür eder, Rabb-i Rahîminin nihayetsiz ikram ve ihsanlarına şükür ve hamd ile mukabelede bulunur, Cenâb-ı Hakk’ı, vücudu vacip, ilmi muhît, kudreti nihayetsiz, irâdesi mutlak; mahlûkatı ise, vücudu sonradan var olan hâdis, sonsuz âciz, ilmi nakıs, irâdesi cüz’i olarak bilir.
Fakat yalnız nübüvvetini muannidlere karşı ispat etmek için hârikulâde işlere mazhar olur ve inde’l-hace ara sıra mu’cizatı gösterirdi. Fakat sırr-ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezasıyla, elbette bedahet derecesinde ve ister istemez tasdike mecbur kalacak derecede mu’cize olmazdı.
Çünkü sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktiza eder ki akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın. Eğer gayet bedihî bir surette olsa o vakit aklın ihtiyarı kalmaz. Ebucehil de Ebubekir gibi tasdik eder. İmtihan ve teklifin faydası kalmaz. Kömür ile elmas bir seviyede kalırdı.
Mektubat
Vahyin ziyası altına girmeyen ve ondan istifade etmeyenler, ya süfli arzularının peşinde koşar, sefahate giderler veya dünyanın aldatıcı ve geçici zevkleri ile kendilerini avutmaya çabalarlar. Yahut bir kurtuluş reçetesi olarak hayalî doktrinlere ve felsefenin vehmî düsturlarına yapışırlar. O’nun ulûhiyetinin şânına yakışmayan batıl itikatlarla kendilerini tatmin etmek isterler. Sırat-ı müstakimden gitgide uzaklaşır, hayır ve kemâlâta istidatları kalmayacak derecede tedenni ederler. Artık bu tip insanlar, teselliyi inkârda ve Allah’a düşmanlıkta aramaya başlarlar.
Buraya kadar bir peygamberin neden gerekli olduğunu , neden bir peygambere uymamız gerektiğini ve peygamberin neden gönderildiğini anlamış olduk.
Çok hileli bir tavırla akla şüpheler atmaya çalışan bir güruh var. Müslüman görünümlü ama ateizmden, deizmden daha tehlikeliler. Biz Kurandan başka kitap okumayız ve sadece Kuran’ı Kerim’den deliller getiririz deyip hadisleri inkar eden, sünneti inkar eden bir güruh. Bizim davamız kesin, kuvvetli ve kat’i bir dava. Ayet-i kerîmelerle de akla uygun olarak ispat edeceğiz. Kuran’ı Kerim zaten bizim baş kitabımız. Biz Peygamber Efendimiz (a.s.m)’in hayatını okuyarak, Kuran-ı Kerîm’i anlamaya çalışıyoruz. Fakat soruyu öyle bir şekilde yöneltiyorlar ki, kişi ’’ Sana Kur’an yetmiyor mu?’’ diye sorunca, hayır yetmiyor denildiğinde imansız hissettirebiliyor. Birazdan onların bu basit iddialarinı 2+2=4 derecesinde çürüteceğiz.
Onların Kur’an’dan delil olarak getirdiği 2 ayet var.
Birincisi En’am Sûresi 59.Ayet:
Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.
En’am Sûresi 38.Ayet:
Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.
Biz de bu ayetleri kabul ediyoruz. Evet Kuran’ı Kerim’de her şey vardır ama herkes okuyamaz. İfade etmeye çalıştığımız şey aslında tam olarak bu. Kur’an-ı Kerîm’in bir çok yerinde Rabbimiz, Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’a ‘’biz emrettik sen de onu açıkla’’ gibi ifadeler kullanıyor. Yani Kur’an-ı Kerim emreder, Resul-i Ekrem Aleyhisselat-u vesselam da bize onu anlayacağımız şekilde beyan eder yani açıklar. Buna bir örnek verecek olursak Nahl Sûresi 44. Ayet-i Kerîmede şöyle buyuruluyor:
(O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.
Buradan da anlayacağımız gibi Efendimiz Aleyhissalatu vesselamı dinlemek ve Kur’an-ı Kerîm’i ondan anlamaya çalışmak bizzat Rabbimizin emri. Bu soru Bediüzzaman Hazretlerine de iletiliyor. Onun verdiği cevabı beraber okuyalım:
Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur’ân’dan ibarettir. Yaş ve kuru herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet, herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları, bazan alâmetleri, ya sarahaten(açıkça), ya işareten, ya remzen, ya ibhâmen (üstü kapalı), ya ihtar (Allah’ın bazı kullarına hususi ihtar ettiği bazı ihtar manalar) tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur’ân’a münasip bir tarzda ve iktizâ-yı makam münasebetinde, şu tarzların birisiyle ifade ediliyor.
Sözler
Kur’ân-ı Kerîm hem müfessir bir eserdir hem de müfesser bir eserdir. Yani hem açıklayıcı bir eserdir, yani bize bir çok şeyi açıklar hem de müfesser yani açıklanan bir eser. Kur’an-ı Kerîmde bazı şeyler vardır, açıklanmaya muhtaçtır. Evet her şey vardır ama açıklandığında biz onu anlıyoruz. Her şeyin apaçık anlatıldığına değil, her şeyin açıklandığına vurgu yapılmıştır. Bizler de bunu en iyi ona bizzat muhatap olan Efendimiz aleyhissalatu vesselamdan, onun sünnetinden, sözlerinden ve hayatından öğrenebiliriz.
Bu duruma bir örnek olarak “Kainat Kitabı” dediğimiz, hepimizin gördüğü bir kitap var. Hepimiz için bir ayet aslında. Ayetin kelime manası ‘delil’ dir. Çiçek bir ayettir, dağ bir ayettir, güneş bir ayettir. Bu kâinat kitabının muhtelif yerlerinden bizlere ders veren mütefennin kimseler ve keşşaf zâtlar var. Bir çiçeğe biz baktığımızda rengini görür, kokusunu alırız. Çiçekten bizlerin okuduğu şeyler çok azdır ama o alanda uzmanlaşmış, çiçeği inceleyen, belki atomlarına kadar inceleyen bir insanı dinlediğimizde çok daha derin şeyler öğreniriz. Yine güneşe baktığımızda bizi ısıttığını vs görürüz ama o alanda uzmanlaşmış, güneşi araştıran, dünyaya ne kadar uzak olduğunu bilen, keşfeden bir insandan dinlediğimizde aslında ne kadar derin bir manası olduğunu öğrenmiş oluruz. Bütün bunları öğreneceğimiz kişi, o alanda kendisini en iyi geliştiren, belki atomlarına kadar incelemiş mütehassıs kişidir. Dolayısıyla bizler onun anlattıklarından baktığımızda o ayeti, mesela çiçek ayetini, daha iyi anlamış oluyoruz. Aynı şey Kur’an-ı Kerim için de geçerli. Kuran’ı Kerim’in ayetleri vardır ama hepimiz anlayamayabiliriz. Anlamak için de ilim gerekir. O alanda uzmanlaşmış, arapçası fasih olan, belki kendisini o ilme adayan insanların başta peygamberler, daha sonra müçtehitlerin sözleriyle daha iyi anlayabiliyoruz.
Başka bir örnek üzerinden konuşalım. Bizler tahlil yaptırdığımızda tahlil sonuçları kağıtta apaçık bir şekilde yazar. Biz onu anlayabilir miyiz, genellikle hayır. Tahlil sonuçları için doktora gideriz çünkü doktor tıp ilmini okumuştur bu sebeple sonuçlarımızı daha iyi okur ve bize anlatır. Bizler de bu duruma itiraz etmeyiz. “Ben daha iyi anlarım.” demeyiz. Çünkü biliriz ki o ilim doktorda var. Evet her şey kağıtta apaçık yazıyor fakat ben anlayamayacağım. Dolayısıyla bir hastalığım varsa teşhis edemeyeceğim ve tedavisini de uygulayamayacağım. Aynı şey Kuran’ı Kerim için de geçerli.
Kur’an-ı Kerîm, içinde tüm ilaçlar olan bir eczane, peygamberler ise bizlere o eczaneden ilaçlar veren ve ilaçları nasıl kullanmamız gerektiğini öğreten muallimler. Sahabe efendilerimiz ise, ilaçları düzgün bir şekilde kullanınca nasıl faydalı olduğunu gösteren numunelerdir. Bizler baş kitabımız olan Kur’an-ı Kerîm’i nasıl anlamamız, yaşamamız gerektiğini Efendimiz Aleyhisselatu Vesselâm’ın hayatından okuyarak öğreniyoruz ve onlara uyan sahabeler de bizim için her biri birer örnek, her biri birer yıldız hükmünde.
İşte Kur’an-ı Kerîm’in her bir ayetinde, kelimesinde hatta her bir harfinde ne derece azametli nurlar, ne gibi eczalar ve nasıl ince manalar bulunduğunu ve her bir ayetin ne kadar azim ve büyük olduğunu anlayabilmemiz için de elbette ki onun birinci muhatabı, en büyük müfessiri ve mütehassısı olan Hazreti Peygambere ve onun yolundan giden mürşid, müceddid ve âlimlere ihtiyacımız var. Aksi halde ne kadar sathi (yüzeysel) bakış açısı ile ve ne derece cahil olacağımızı da anlamış olduk.
‘’Kur’an-ı Kerîm’i neden tam anlamıyla anlayamıyoruz ve meal neden yetersiz kalıyor?’’ bu soruların cevaplarına da bakalım.
Kur’an dili olan Arapça, 1 buçuk milyon kelime hazinesi olan bir dildir. Eski, öz Türkçemiz ise 78.000 kelime hazinesi olan bir dildir. Bu kadar geniş kelime haznesine sahip olan bir kitabı biz bu kadar sığ bir dil ile anlayamayız. Şöyle düşünebiliriz: Okyanusa bir bardak daldırdığımızı düşünelim, elimizdeki bardağın içindeki su okyanustandır ama okyanus değildir. Meal Kur’an’dandır ama Kurân değildir. Ayrıca Kur’an’ı anlamak için yalnızca arapçayı bilmek de yeterli değildir. Öyle olsa bütün Araplar bu konuda en iyileri olurdu. Fasih Arapçayı bilmek ve bu ilim ile sürekli ve devamlı münasebette olmak, ilgilenmek gerekiyor.
Buna bir örnek:
Er-ruh kelimesi Kur’an’da 4 farklı kasıt şekilde geçer.
1- Allah (C.C.)
2- Cebrail (A.S)
3 -Kur’an’ı Kerim
4 -İnsan Ruhu
Bizler bu kelimeyi okuduktan sonra, “tefsire-açıklamaya ihtiyacım yok” deyip, yalnızca “kendi aklımla anlarım” diye düşünürsek, büyük bir yanılgıya düşeriz. Mesela Rabbimizin Zâtından bahsedilen yerde, insanın ruhunu merkeze aldığımızda işin başından hata yapmış oluyoruz. Bizler Kur’an’ı daha iyi anlamak için tefsirlere başvuruyoruz fakat tefsir bir Kur’an’dır demiyoruz. Kuran tek kaynak değil temel kaynak. Ehli sünnet olan İslam alimlerinin kitapları ve tefsirler, Kur’an ve hadislerden süzülmüştür.
Demek ki her şey Kur’an’da var, fakat herkes her şeyi göremez.
Hem asr-ı saadette, mu’cizatı ve medar-ı ahkâm ehadîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abâdile-i Seb’a, kitabetle kaydettiler. Hususan Tercümanü’l-Kur’an olan Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Amr İbni’l-Âs, bâhusus otuz kırk sene sonra, tabiînin binler muhakkikleri, ehadîsi ve mu’cizatı yazı ile kaydettiler.
Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler; yazı ile muhafaza ettiler.
Daha hicretten iki yüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbule vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdanların karıştırdıkları mevzu ehadîsi tefrik ettiler, gösterdiler.
Sonra ehl-i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm temessül edip yakaza halinde onun sohbetiyle müşerref olan Celaleddin-i Süyûtî gibi allâmeler ve muhakkikler, ehadîs-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler.
Mektubat
Hadislerin günümüze nasıl ulaştığı belki saatlerce konuşulur ama biz kısaca şunları da söylemiş olalım. Günümüze Hadis-i şerifler kadar sağlam ulaşan bir kaynak yok. O kadar titizlikle aktarılıyor ki, rivayet edilen kişiden alabilmek için Hadisin ravisinde 19 şart aranıyor. Bu şartlar içinde Müslüman olması, sıddık olması (asla yalan söylememesi), büyük günah işlememiş olması, takva sahibi olması, hafızasının kuvvetli olması gibi daha birçok şart aranıyor. Bu şartlardan bir tanesi bile yerine gelmediğinde (örneğin 18/19 tamam olsun) sahih olarak alınmıyor. Mevzu hadis olarak alınıyor. Sahih olarak alınması için bütün ravilerin tek tek hayatlarına bakılıyor, inceleniyor, ondan sonra naklediliyor.
Cây-ı hayrettir ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mübalağasız binler vecihte binler çeşit insan, her biri bir tek mu’cizesiyle veya bir delil-i nübüvvet ile veya bir kelâmı ile veya yüzünü görmesiyle ve hâkeza birer alâmetiyle iman getirdikleri halde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik mütefekkirleri imana getiren bütün o binler delail-i nübüvveti, nakl-i sahih ile ve âsâr-ı kat’iye ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfi gelmiyor gibi dalalete sapıyorlar.
Mektubat
اَلْبَاقٖى هُوَالْبَاقٖى
El-Bâki Hüve’l-Bâkî
