Kâinat Kitabı

Bismillahirrahmanirrahim 

Elhamdülillâhi rabbilâlemine vessalatu vesselâmü âlâ seyyidinâ muhammedin ve âlâ âlihi ve sahbihi ecmain. 

Bugün İnşallah Mesnevi-i nuriyeden bir ders yapacağız. Dersimizin konusu çok önemli. Hepimizi  çok yakından ilgilendiriyor. Sürekli gördüğümüz, muhatap olduğumuz ama fark etmediğimiz bazı şeyleri fark etmeye çalışacağız. Kainat kitabını nasıl okumamız gerektiğini anlamaya gayret edeceğiz. Bize verilen bazı vazifeler, görevler var. 

  • İnsan olarak nasıl bir varlığız? 
  • Neden bu dünyaya geldik? 
  • Vazifemiz nedir? 
  • Allah’ın bizden beklentisi nedir? 
  • Bu kainat sarayını neden önümüze sermiş? 

gibi sorular hepimizin aklına geliyor. Elbette bütün bu sorulara risalelerden cevaplar bulabiliriz ancak biz bugünkü dersimizde daha çok kainat kitabını okumaya çalışacağız. Belki bir satır, belki bir kelime okumaya çalışıp nasibimizi almaya gayret edeceğiz. Ve kainat ile aramızdaki bağı anlamaya çalışacağız inşaallah. 

 “İ’lem Eyyühe’l-Aziz! İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hâkim şu küçük cisimde gayr-ı mahdut enva-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdud mîzanlar vaz’etmiştir. Ve esmâ-i hüsnanın gayr-ı mütenahi mahfî definelerini fehmetmek için gayr-ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Meselâ: Mesmûat, mubsırât, me’kûlât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâniin sıfat-ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.”

Mesnevi-i Nuriye

 Şimdi burada hem insandan, hem kainattan bahsediyor. Yani insan olarak bizim çok acayip bir varlık olduğumuzu ve bizde sayısız aletler, sayısız cihazlar olduğunu söylüyor. Bu hem madden hem de mânen böyle. Ve kainatı okumamız gerektiğini, yani bu cihazların bize neden verildiğini, kainatla arasındaki bağı anlatıyor.

 Ne demiştik: 

İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hâkim şu küçük cisimde gayr-ı mahdut  enva-ı rahmeti  (yani Allah’ın rahmetinin çeşitliliğini) tartmak için gayr-ı mâdud mîzanlar vaz’etmiştir.

Mesnevi-i Nuriye

GAYR-İ MAHDÛD: Sınırsız.

GAYR-I MÂDUD: Sayısız.

Ve esmâ-i hüsnanın gayr-ı mütenahi mahfî definelerini, yani Allah’ın esmalarının gizli, gömülü hallerini anlamak için gayr-ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Şimdi biliyoruz ki şu kâinat sarayının her yerinde Allah’ın esmalarının tecellileri vardır. Bizim de, o esmaları okuyup, anlayıp ve o esmanın tecellisinden Esma sahibine ulaşıp, onu tanıyacak cihazlarımız vardır. Bunlara manevî cihazlar diyebiliriz. Allahu Teala bizi adeta kâinat kitabının okuyucusu olarak yaratmıştır. Böyle mânevi bir donanım ile yaratılmışız. 

Kainat bir kitap ve insan ise o kitabın en aziz bir okuyucusu…

Kâinattaki tek varlık insan olmasa da, onu en iyi okuyan varlıktır insan. Tabi eğer cihazlarımızı doğru kullanabilirsek. 

Meselemizi daha iyi anlamak için örnekler ile devam edelim. Ne demiştik; kâinat ile aramızda bir ilişki var, benzerlikler var, alışveriş var. Bir birliktelik halindeyiz. Hep dediğimiz gibi: “İnsan küçük bir kainat, kainat büyük bir insan.”

Yani kainatta ne varsa insanda da onun küçük bir numunesi var. Bu muhteşem bir sanat. Allahu Teala koca âlemdeki her şeyin bir numunesini şu küçücük cismimize yerleştirmiş. 

Kâinata baktığımızda kocaman bir saray, kocaman bir mescid görüyoruz. Galaksilerden zerrelere kadar her şeyi düşünelim. Daha ulaşamadığımız, göremediğimiz nice şeyler var. Ve bu âlemdeki her şey insanda olduğu için kendimizi okuyunca aslında âlemi okumuş oluruz. Zira Allah’ın tüm esmaları insanda tecelli ediyor. 

Kainat ile insanın benzerliklerini daha iyi anlamak için şu bölümü okuyalım: 

“Evet, nasıl ki insanın anâsırları kâinatın unsurlarından ve kemikleri taş ve kayalarından ve saçları nebat ve eşcârından ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları arzın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de insanın ruhu âlem-i ervahtan ve hafızaları Levh-i Mahfuzdan ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden ve hâkezâ her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar ve onların vücutlarına kati şehadet ederler.” 

Lemalar 

Alışverişe gelecek olursak; maddi olarak düşündüğümüzde, benim bedenimin neye ihtiyacı varsa, kainat çarşısında onu tedarik edebiliyorum. Vücudumun ihtiyacının olduğu gıdaları kâinat sofrasından bulabiliyorum. Peki soralım; bu kainat çok mu merhametli ki bana ihtiyacım olan her şeyi sunuyor ve bu kainat nelere ihtiyacım olduğunu nereden biliyor beni nasıl bu kadar iyi tanıyor? Şuursuz sebeplerin hepsi bunca muntazam idareyi nasıl yapıyorlar? Akıl cihazını kullanalım. İnsan dışında hangi varlıkta akıl cihazı var? Hangi mahluk bizim gibi tefekkür edebilir? Demek ki bu kainat kitabını insanın okuması gerekiyor. Çünkü ondaki sanatı ancak kendisine takılan cihazlar ile insan okuyabilir.

Peki bu cihazlar bize neden takılmış?  Kâinatta Allah’ın rahmetinin çeşitliliği ve esmalarının yansıması var demiştik. İnsan ise o rahmetin çeşitliliğini ve her bir zerreye yansıyan esmaları okuyarak, sanattan sanatkara ulaşacak ve Sâni olan Allah’ a kulluk edecek bir programla yaratılmıştır. 

O halde Allah en üstün varlık olarak bizi yaratmışsa, O’nun (C.C) esmalarını en iyi okuması gereken varlık da biz olmalıyız. Kâinat bir mescid ve herkes kendi ibadetini yapıyor. Yani ne için yaratılmışsa, kusursuz bir şekilde onu yerine getiriyor. Güneş ona emredildiği gibi her gün doğup batıyor. Bulutlar ona emredildiği vakit yağmur yağdırıyor. Rüzgar ona emredildiği vakit esiyor. Misaller uzar gider. Yani hepsi ibadet halinde. O halde insan da ona emredildiği gibi kulluk vazifesini yerine getirmekle mükelleftir. Yani yaratıcısını tanıyıp ona ibadet etmelidir. Kainat mescidindeki en güzel ibadeti insan yapmalıdır. 

İnsanın okuması gereken üç önemli kitap vardır:

-Kur’an’ı Kerim 

-Peygamberimiz [Hz. Muhammed (s.a.v)’in hayatı]

-Kainat kitabı 

Bu üç kitabı okuyarak, nasıl ulvi bir vazifemizin olduğunu öğrenmiş oluyor ve ne için bu dünyaya gönderildiysek onun için yaşamaya başlıyoruz. 

Önümüzdeki şu kocaman kainat kitabından çiçekler sayfasını okuyarak Allah’ın o çiçekte yansıyan Müzeyyin, Musavvir gibi esmalarını görüyoruz. Şimşek çakarken Allah’ın azim esmasını tefekkür ediyoruz. 

Tüm bunlardan sonra şunu söyleyebiliriz; bize takılan manevi cihazları kullanmamız için üç vazifemiz var: 

-Tatmak, 

-Tartmak

-Tanımak.

Tatmak dediğimiz zaman aklımıza sadece dilimiz gelmesin. Biz bazen gözümüzle de tadarız. Mesela bir ağacı gördüğümüzde bu görme noktasında tatmak olur. Daha sonra düşünüyoruz. “Ne kadar güzel bir ağaç” diye hükmedince onu tartmış oluyoruz. En sonunda ise merak ediyoruz. 

  • Bu ağacın arkasındaki kim? 
  • Bu güzelliğin kaynağı nereden geliyor?
  • Bu ağacı kim böyle yaratmış? 
  • Kim bu sanatçı? 

Kendimize bu soruları sorup, soruların cevabını bulmak için gayret gösterdiğimiz zaman, tanımak tanımını yerine getirmiş oluyoruz. Merak duygumuzu kullanmış oluyoruz. 

   Peki biz bu tatmayı ve tartmayı yaptıktan sonra tanımak noktasında hiç düşünmezsek ne oluyor? 

O zaman tartmakta boğulmuş oluyoruz. Felsefenin yaptığı yanlış da bu. Evet, felsefeciler çok güzel tadıyorlar, tartıyorlar ama önemli olan tanımak noktasında gayret göstermektir. 

Meselâ: Mesmûat, mubsırât, me’kûlât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâniin sıfat-ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.”

Mesnevi-i Nuriye

Şimdi bu kısmı açmaya çalışacağız. 

MESMUAT ÂLEMİ: İşitilen ve duyulan varlıklar âlemi.

Yani kâinata baktığımızda bir ‘‘sesler âlemi’’ var. Kuş sesi, yağmur sesi, rüzgar sesi, su sesi, insanların sesleri, hayvanların sesleri, şimşek sesi… 

Bu sesler alemine karşılık olarak bizde bir işitme cihazı var. Allah bize o sesleri ayırt edebilecek kulak takmış. Bu işitme cihazıyla sesler âlemine bir pencere açıp o sesleri okuyoruz. Burada Allah’ın Semî esmasını tanıyoruz. 

MUBSIRÂT: Görüntü alemi.

Kâinatta görünen birçok manzara var. Dağlar, çiçekler, gökyüzü, yıldızlar, deniz, ağaçlar, insan yüzleri ve daha birçok görüntü… Bu alemi seyretmek için bize bir görme cihazı takılmış. Gözümüz ile tüm bu âlemleri müşahede edip her bir görüntüden Allah’a ulaşabiliriz. Ülfet perdesini yırtıp tefekkür gözlüğünü taktığımızda, tüm bu âlemlerde olan her şeyin ayrı ayrı kendi lisan-ı hâliyle, bize Allah’tan bahsettiğini, Allah’tan haber verdiğini, adeta bize Allah’ı haykırdığını görebiliriz. 

ME’KULÂT: Yenilecek gıdâ maddeleri.

Yeryüzündeki rızıkları saymaktan dahî aciziz. O nimetlere, meyvelere, sebzelere baktığımızda; kokusuyla burnumuza, rengi ile gözümüze tadıyla dilimize ve midemize hitap ediyor. 

اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلاَئِقِ  

(Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır.)

Yarın ahirette, Allah’ım ben görmedim, bilmiyordum diyemeyiz, çünkü kainattaki her şey ayettir. Hepsi Allah’ın varlık ve birliğine delildir. “Bir çiçek de mi görmedin, güneşin hiç şaşırmadan doğup batışını da mı tefekkür etmedin, hiç mi akletmedin?” diye sorarlar. 

Allah’ın bazı esmaları açık bir şekilde bellidir. Bazıları da define gibidir, yani gömülüdür. Defineyi çıkarmak için de toprağı kazmamız gerekir. Peki buradaki gizli esmayı çıkarmak için ne yapmamız lazım?

Buradaki toprağı eşelemek “tefekkür” oluyor. Ancak tefekkürle o gizli esmaları çıkarıp okuyabiliriz.

Başta kainat büyük bir insan, insan küçük bir kainat demiştik. Kâinatta ne varsa bizde de var dedik, kâinat kitabını okumaktan bahsettik.

İnsan, “uzaya da gideyim, şu yıldızın içine gireyim. Acaba içinde ne var?” diye düşünüyor, birçok şey bizim merak duygumuzu celbediyor. Çünkü her yerde farklı bir esma tecelli ediyor. Acaba orada hangi esmalar var diye merak ediyoruz. Ama Rabbimiz bizden bu kadar zorlu şeyler istemiyor. Bütün kâinatı gezip, dolaşıp bütün esmaları tanı diye bir yük yüklememiş. Bütün esmalarının tecelli ettiği, bütün kâinatı içinde barındıran insanı yaratmış ve “Kendini oku” demiş. 

Çağımızda ne yazıkki kendimizden çok uzaktayız. Her an kendimizleyiz ama kendimizi okumamıza ve içimize yönelmemize engel olan birçok şey var. Bazen kulaklığı çıkarıp, kâinatı okuyup, sesleri dinleyip, görüntü alemini seyredip, kendimizi dinleyerek tefekkür etmeye çok ihtiyacımız var. Kâinatın sesini duymaya çalışsak, kim bilir neler fark edeceğiz. 

İnsan denen varlık o kadar zengin ki, sayısız cihazları vardır. Biz o binler, milyonlar cihazlardan sadece birini konuşmaya çalışıyoruz. Maddi cihazlarımız ayrı manevi cihazlarımız ayrıdır. Ruhumuz var, kalbimiz var, hislerimiz, letaiflerimiz vs. Kalbin sadece vücuda kan pompalamadığını hepimiz biliyoruz. Maddi görevi kan pompalamak evet ama bir de manevi görevi var. ‌İnsan keşfedilmesi bitmeyen bir varlık. Kendimize doğru yolculuğa çıktığımızda sonsuz bir yolculuğa çıkmış gibi oluyoruz. Biz dünyaya Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek için gönderildik. O’nu ancak esmaları ile tanıyabiliriz. Tanımadığımız bir Allah’a ibadet etsek bile o ibadet tam ve halis bir ibadet olmayabilir. Çünkü tanımadığın bir Rabbe ibadet edersen ya cehennemden korktuğundan ya cenneti istediğinden ya da bir alışkanlık veya taklidi bir iman olur. Bize “Niye tesettürlüsün? Neden namaz kılıyorsun?” dediklerinde ancak Allah’ı tanırsak cevap verebiliriz. 

Tanıdığımız bir Rabbe ettiğimiz ibadet bizi muhabbetullaha da götürür çünkü marifetin ardından muhabbetullah gelir. 

Şu an Rabbimizin bize ihsan ettiği akıl nimetiyle ilerleyelim. Bizler bu kainatın en gözde varlığıyız.  Bütün bu kainat bizim için yaratılmış, öyleyse en aziz okuyucuyuz, okumamız gerekiyor. Bunu da bir örnekle anlamaya çalışalım:

Bir padişah düşünelim ve iki askerine para versin. Birine bir milyar veriyor, diğerine 100 lira veriyor. 100 tl verdiği askere diyor ki

‘’Pazara git, birkaç kilo elma al.’’ Bir milyar verdiği askere de parayı veriyor ve cebine de bir mektup koyuyor. Bu iki asker parayı aldıktan sonra gidiyorlar, 100 tl alan zât elma alıyor, pazardan alışverişini yapıyor. 

Bir milyar parayı alan asker cebindeki mektubu okumaz ve o paranın neden daha fazla verildiğini bilmezse, arkadaşı elma alırken  ‘’Ben de elma alayım.’’ diye düşünse, Padişah ona çok büyük bir ceza verecektir. Bir milyar para, elma almak için değildir. Bunu herkes anlar. Bir milyarı olan asker cebindeki mektubu da okumamış ve tüm parasını elmaya sarf etse tabii ki büyük bir cezaya müstehak olur.

İşte aynen bunun gibi düşünebiliriz. Rabbimiz diğer varlıkları yaratmış, onlara belirli ve sınırlı istidatlar vermiş. Mesela hayvanlara baktığımızda onlarda akıl nimetinin olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla akıl nimetinden sorgulanmayacaklar. Hayvanları 100 tl alan kişi gibi düşünebiliriz. Hayvanlar doğarlar, büyürler, rızıklarının peşinde koşarlar, ürerler ve sonra da ölürler. Hayvanlardan bir ibadet ya da tefekkür beklenmiyor çünkü akılları yok. Onlara verilen miktar o kadar. İnsan ise, ona verilen cihazlar bir milyardan daha kıymetli. Birkaçını okuduk. Gözümüzle nereleri ihata edebiliyoruz, ruhumuzla, kulaklarımızla, aklımızla, hayalimizle… dolayısıyla bize verilen o mektubu okuyup Allah’ın bizden ne istediğini anlamamız gerekiyor. O mektup da Kur’an-ı Kerîm’dir. Rabbimiz bize ihsan ettiği bu kitapta bizden neler istediğini, bizlerin nasıl bir kul olmamız gerektiğini, bize taktığı cihazları, aslında bizi bize anlatıyor. Hem yarattığı kainatı bize anlatıyor, hem bizi bize anlatıyor ki bize ihsan ettiği pahalı cihazları nerede kullanmamız gerektiğini bilelim. Aksi takdirde biz de hayvanlara bakarak doğar, büyür, çalışır, rızkımızın peşinde koşar, ürer ve ölürdük. Bu kadar basit olamaz. Bu cihazları kullanmazsak tabii ki büyük bir cezaya müstehak oluruz. 

Bir konuya daha değinmemiz gerekiyor. İnsanın varlığı muhteşem. Melekî özellik, hayvanî özellik, insanlık vasfı… hepsi bizde cem olmuş. Bizler de yer, içer, rızık peşinde koşarız fakat tek amacımız bunlarla sınırlı değil. Bunlar sadece bizlerin dünyada yaşaması için gerekli şeyler. Asıl amacımızı unutmadan yaşadığımızda Rabbimizin adeta bizleri yaratmış olduğu programa uygun yaşamış oluyor ve bu cihazları yerinde kullanmış oluyoruz.

İnsan bunca tefekkürün üzerine doğru yöne yöneldiğinde şeytan şu vesveseyi verebiliyor;

Evet sende bu cihazlar var fakat sen yanlış yere kullandın, bu cihazları yanlış yerlerde heba ettin. Nerelerde harcadın vs…

Bizler bu vesveseye karşı şunu düşünmeliyiz ki; Rabbimiz bize tövbe gibi bir tamir vermiş. Tövbe ederek, resetlenerek o cihazları yanlış kullanmış olsak bile, tövbe ile fabrika ayarlarına geri döndürüp, yeniden asıl vazifemize göre davranabiliriz.

Son olarak Sözler’den bir kısım;

   İşte, cennet bir çiçektir. Huri taifesi dahi bir çiçektir. Rûy-i zemin dahi bir çiçektir. Bahar da bir çiçektir. Sema da bir çiçektir; yıldızlar, o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır. Güneş de bir çiçektir; ziyasındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlı boyalarıdır. Âlem, güzel ve büyük bir insandır; nasıl ki insan, küçük bir âlemdir. Huriler nev’i ve ruhanîler cemaati ve melek cinsi ve cin taifesi ve insan nev’i, birer güzel şahıs hükmünde tasvir ve tanzim ve icad edilmiştir. 

   Hem her biri külliyetiyle hem her bir ferdi, tek başıyla Sâni’-i Zülcemal’inin esmasını gösterdikleri gibi onun cemaline, kemaline, rahmetine ve muhabbetine birer ayrı ayrı âyinelerdir. Ve nihayetsiz cemal ve kemaline ve rahmet ve muhabbetine birer şahid-i sadıktır. Ve o cemal ve kemalin ve rahmet ve muhabbetin birer âyâtıdır, birer emaratıdır. İşte şu nihayetsiz enva-ı kemalât, daire-i vâhidiyette ve ehadiyette hasıldır. Demek, o daire haricinde tevehhüm olunan kemalât, kemalât değildir.  

Eğer bir çiçekte esmayı okuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan cennete bak, bahara dikkat et, zeminin yüzünü temaşa et. Rahmetin şu büyük çiçekleri olan cennet ve bahar ve zeminde yazılan esmayı vâzıhan okuyabilirsin, cilvelerini ve nakışlarını anlar, görürsün. 

Sözler

اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ ﴿٦﴾

Kaf Sûresi 6: Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık! Onda hiçbir düzensizlik ve eksiklik yoktur.

وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍۙ ﴿٧﴾

Kaf Sûresi 7: Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik.

تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ ﴿٨﴾

Kaf Sûresi 8: Bütün bunlar, içtenlikle Allah’a yönelen her kulun gönül gözünü açmak ve ona öğüt ve ibret vermek içindir.

وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِه۪ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَص۪يدِۙ ﴿٩﴾

Kaf Sûresi 9,10,11.: Gökten de bereketli bir su indirip onunla kullar için rızık olarak bahçeler ve biçilecek taneler (ekinler), birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitirdik ve böylece onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (dirilip kabirlerden) çıkış da böyledir.

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Bakara Sûresi  164: Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.

El Bakî Hüvel Bakî

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Yorum bırakın