
Bismillahirrahmanirrahim
Bugün 22. Mektuptan 2. Mebhası anlamaya ve istifade etmeye çalışacağız.
Konumuz hırs olacak.
Bu ders iman eden insanları çok yakından ilgilendiriyor. Bölümün “ey ehli iman!” diyerek başlaması ile açıkça anlıyoruz.
Bu derste;
-Hırsın dünyada ve ahirette bize verdiği zararları
-Nasıl kurtulacağımızı
-İnanmış insanlar olarak tavrımızın nasıl olması gerektiğini
-Bu duygunun bize neden takıldığını ve nerede kullanılması gerektiğini öğreneceğiz inşaallah.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ ٭ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ
“Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır.”
Zâriyât Suresi | 58
“Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah’tır. O her şeyi işitir, her şeyi bilir.”
Ankebût Suresi | 60
Ey ehl-i iman! Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır. Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten ziyade hırs ile dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i kàtı’dır.
Mektubat
Geçen kelimelere baktığımızda ne kadar zararlı kötü bir haslet olduğunu anlıyoruz. Belki de bize verdiği zararı anlatmaktan aciz kalacağız. Hakikaten dehşetli sonuçları olabiliyor.
Hayat-ı İslâmiyeye zarar verdiğini söylüyor. İman eden bir Müslümanın kendine yapacağı en büyük kötülüklerden biri de hırslı olması ve bu hırsı yanlış yerlerde kullanmasıdır.
Hırs, sebeb-i haybettir yani hayal kırıklığı sebebi, kaybetme sebebi, ayrıca zillet olduğunu mahrumiyet ve sefaleti getirdiğini söylüyor. Yahudi milletinin hırsından bahsederek onların zillet içinde olduğunu söylüyor. Zahiren baktığımızda tam tersi gibi görünebilir. Zengin ve güçlüler ama burada bahsedilen manevi zilletleridir. Ne kadar korkak olduklarına dikkat çekiliyor. Hem tarihte hem de günümüzde bu zilleti açıkça görebiliyoruz. Güçlü silahları ve ordularına rağmen Filistinli çocuklardan korkuyorlar.
İşte bu zillettin sebebi hırstır. Bir nevi bu hırs sebebiyle yakın zamanda Yahudilerin yok oluşuna şahit olacağız inşallah..
Evet hırs, zîhayat âleminde en geniş bir daireden tut, tâ en cüz’î bir ferde kadar sû-i tesirini (kötü etkisini) gösterir. Tevekkülvari taleb-i rızık ise bilakis medar-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü tesirini (güzel tesirini) gösterir.
İşte bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar, tevekkülvari, kanaatkârane yerlerinde durup hırs göstermediklerinden rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlat besliyorlar. Hayvanat ise hırs ile rızıkları peşinde koştukları için pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar.
Mektubat
Üstad, Risale-i Nur külliyatında bize bir hakîkati anlatmak için direkt gözümüzün önünde cereyan eden olaylardan örnek verip daha iyi anlamamıza sebep oluyor. Burada da ağaçlardan ve hayvanlardan örnek vermiş.
Evet hırsın ne kadar kötü olduğunu biraz anladık. Hırsın tersi ise tevekkül ve kanaat etmektir.
Ağaçlar tevekkül ediyor. Hiçbir ağacın kapıyı çalıp su istediğine şahit olduk mu? Hayır. Çünkü ağacın görevi durup beklemektir. Tevekkülvari durdukları için rızıkları onlara gidiyor. Vahşi hayvanlar ise hırsla koştukları hâlde pek hoş olmayan rızıklarını zorlukla elde ediyorlar.
Hem hayvanat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı haliyle tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve latîf rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.
Mektubat
Evet anne karnında olan bir bebek hiçbir şey yapmadan rızkına kavuşuyor. Doğduktan sonra dahi sadece yutmak gibi küçük bir fiili yapıyor. Ayrıca muhteşem bir rahmet örneği var. Çocukken annesinden istiyor yine annesi vesile oluyor. İnsan büyüdükçe istidatları yükseldiği için o acziyet azalıyor ve rızık konusunda daha çok çabalamak gerekiyor. Büyüdükçe istidadımıza göre yaşamamız gerekiyor. Bir çocuktan çalışmasını bekleyemeyiz ama yetişkin bir insan sebeplere yapışmalıdır. Sebepler dairesinde rızkımızı aramalıyız ama neticeye ehemmiyet vermemeliyiz. Burada önemli olan asıl vazifemizi bilmektir.
Baştaki Âyet-i kerîmede geçtiği gibi:
“Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır.”
Zâriyât Suresi | 58
Allah muhakkak rızkımızı verir. Buradaki denge sebepleri yerine getirmek vazifeyi yapmak neticeye karışmamaktır. Vazife-i İlahiyeye karışmayacağız.
Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribaî ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki: Hırs, maden-i zillet ve hasarettir.
Hem harîs bir insan, her vakit hasarete düştüğüne dair o kadar vakıalar var ki
اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ
“Hırs, hasaret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir.” bk. İbni Kays, Kura’d-Dayf 4:301; el-Meydânî, Mecmeu’l-Emsâl 1:24.
darb-ı mesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme olarak kabul edilmiştir. Madem öyledir, eğer malı çok seversen hırs ile değil belki kanaat ile malı talep et, tâ çok gelsin.
Mektubat
Burada hırstan bahsederken aklımıza sadece maddi şeyler gelmesin. Hırsın da kendi içinde mertebeleri var. Evet maddiyata bağlanan, dünyayı isteyen bir hırs var ama dersi kendi nefsimize almamız gerekiyor. Sadece hırsla dünyaya sarılan insanları değil, kendimizi de sorgulamalıyız. Kendi hayatımızı muhasebe edip nerelerde hırs gösterdiğimize bakmalıyız. Belki para için hırs yapmıyoruz ama neticesi Allah’a bağlanmayan birçok hırsımız olabilir. İlerleyen kısımlarda hırs-ı hakikî ve mecazîden de bahsedilecek. Aslında azim ve hırs arasındaki farkı da o ayırt ediyor.
Bir konuda azmetmek elbette güzeldir ama o hırsın iyi mi kötü mü olduğunu, hırs ettiğimiz işin neticesine bakarak öğrenmeliyiz. Neticesi Allah’a, Allah’ın rızasına bağlanmıyorsa sıkıntı var demektir. Güzel bir işte devam etmek, sebatlı olmak, azimli olmak güzeldir ama neticesi Allah’a bağlanmıyorsa zahirde iyi görünse bile o hırstır. Mesela Kur’an-ı Kerim’i azimle öğrenmeyi istemek çok güzeldir, eğer ki neticesi Allah’ın rızasını kazanmak, emirlerini öğrenmek, kelâmını hakkıyla okumak ise. Amacımız farklı olursa misal; falan kişiden daha iyi okumak, hürmet görmek, göz önünde olmak gibi… buradaki sonuç Allah’ın rızası olmadığı için hırs yapmış oluyoruz. Demek ki sadece dünyevi işlerde değil, uhrevi işlerde bile niyetimiz iyi değilse hırs yapmış oluyoruz. Allah muhafaza.
Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki büyük bir zatın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: “Beni yalnız kabul etsin, dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler lütuftur.” İkinci adam güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi mağrurane der ki: “Bana en yukarı iskemleyi vermeli.” O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilakis hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziane giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun.” der. O da gittikçe teşekküratını ziyadeleştirir, memnuniyeti tezayüd eder.
Mektubat
İSTİSKAL : Hoşnutsuzluğu belli ederek karşı tarafı çekilmez görme demektir.
Buraya dikkat edelim. “Güya bir hakkı varmış gibi” deniliyor. Çünkü hiçbir şeyi yoktu, o zât ona acıdı ve içeri aldı. Hiçbir karşılık vermedi. Diğeri bunun farkında olduğu için, yalnız içeri alsınlar yeter diyor. Bu hâli hane sahibinin hoşuna gittiği için onu daha yukarı mevkilere taşıyor. Diğeri ise arzusunun aksine daha da aşağılara gidiyor. Çünkü teşekkür etmek yerine şikayet ediyor. İşte adetullah kanunları da böyledir. Biz kanaat ettikçe bu kanaat Allah’ın hoşuna gittiği için bizi daha da yükseltir.
Bizler bu dünyaya yoktan, hiçten var edilerek geldik. Bu sebeple herhangi bir şey için hak dava edemeyiz. Hiç bir şeye hakkımız yok. Allah bizi yoktan var etti, yoktan bu beden elbisesini giydirdi, yoktan nimetler, rızıklar verdi. Biz gözümüzü yukarı mevkilere dikerek, bizden başkalarına bakarak o halimizden memnuniyetsizlik duyarsak bu hem büyük bir nankörlük yapmış, hem de kaderi tenkit etmiş oluyoruz. Lisan- ı hâlimizle Rabbimizin taksimatını eleştirmiş oluyoruz. Allah muhafaza. Hâşâ biz Allah’tan daha mı iyi bileceğiz? O zaman Allah’ın bize verdiği ile memnun olup kanaat edeceğiz. Böyle bir hırs insanı çok büyük hasaretlere götürüyor yazık ki…
Birinci adam mütevaziâne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun” der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder.
İşte, dünya bir divanhane-i Rahmân’dır. Zemin yüzü bir sofra-i rahmettir. Derecât-ı erzak ve merâtib-i nimet dahi iskemleler hükmündedir.
Hem, en cüz’î işlerde de herkes hırsın sû-i tesirini hissedebilir.
Meselâ, iki dilenci birşey istedikleri vakit, hırsla ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek, diğer sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.
Mektubat
Hırs meselesini anlamak için kendimize bakmamız bile yeterlidir. Herkes kendi hayatındaki ki insanları düşünebilir. Mesela bir öğretmenden şunu duymuştum:
“Kendini öne atarak hırsla konuşmak isteyen, sürekli kendi sesini duyurmak isteyen öğrencimden ister istemez uzak duruyorum ve söz hakkını en son ona veriyorum ama sessizce oturan, ben söz hakkı verdikten sonra konuşan ve kendini hırsla öne atmak istemeyeni sürekli kaldırasım, konuşturasım geliyor.’’
Nedenine baktığımızda o öğrencinin kanaat hâli öğretmenin hoşuna gittiği için önce onu konuşturmak istiyor ve daha güzel bir şekilde dinliyor, fakat diğer arkadaşımız öne atılmak istediği için ondan istiskal ediyor. İşte bu hem insanlar arasında, hem de bizimle Rabbimiz arasında böyledir. Kanaat tükenmez bir hazinedir, kanaat eden insan asla kaybetmez. Zaten rızkımız bizim için ezelden tayin edilmiştir. Bizler hırsla, üzerimize düşen vazifeden daha fazlasını yapmaya çalışarak, asıl vazifemizi unuttuğumuzda (kulluk vazifesini) elimizde olanı da kaybediyoruz. Kanaat edince çok daha fazlasını kazanabiliriz.
Hırsın hayatımızdaki yerlerine bakalım:
Hem meselâ, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen, lâkayt kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırsla uyku istesen, “Aman yatayım, aman yatayım” dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Mektubat
Hırs nereye girerse, o yeri tamamen kurutmadan işini bitirmez. Hırs meselesini her olayda yaşıyoruz. Yukarıda geçtiği gibi uykuda bile hırs gösterebiliyoruz.
Hem meselâ, mühim bir netice için birisini hırsla beklersin. “Aman gelmedi, aman gelmedi” deyip, en nihayet hırs senin sabrını tüketip, kalkar gidersin. Bir dakika sonra o adam gelir; fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teennî ile hareket etmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.
Mektubat
Bizler kainata bakarak hakikatleri daha iyi anlamaya çalışıyoruz. Kainata bakalım. Her şey bir anda mı oluyor? Elma yemek istediğimizde bir anda elmayı elde edebiliyor muyuz? Hayır. Toprak lazım, tohumu ekmemiz lazım, sulamak lazım, güneş lazım, büyümesi lazım… Belirli bir kademe var, bir tertip, nizam var. Bir merhale var. Bazı aşamalardan geçecek ki bizler o elmayı elde edeceğiz. Peki neden? Çünkü bu dünya hikmet diyarı. Rabbimiz burada kanunları bu şekilde koymuş. Her şey bir anda olmaz. Bizler o merhalelere uyarak, merdiven basamaklarını teker teker çıkarak hedeflerimize ulaşabiliriz.
Peki cennet böyle mi? Hayır. Cennet kudret diyarı. Orada her şey bir anda oluyor. Elma istersin, bir anda elma olur. Elmayı yerken dersin ki karpuz olsun, bir anda karpuz tadı gelir. Çünkü orası Kudret diyarıdır. Orada istediğin her şey bir anda olur. Ama bizler şu an hikmet diyarındayız. Dolayısıyla her şeyimizin merhalelerden geçmesi gerekiyor. Merdiven basamaklarını tek tek çıkmamız gerekiyor. Dünyevi olaylarda da, uhrevi olaylarda da bu sistem böyle çalışır. Uhrevi olaylarda da bazen bu yanılgıya kapılabiliyoruz. Bir anda hayatımıza bütün her şeyi almaya çalışıyoruz. Bir anda her işimizi düzeltmeye çalışıyoruz. Bazen bir ders dinlerken etkisiyle diyoruz ki bundan sonra hayatımdan şunu çıkardım, şu mübahları yapmayacağım, her gece teheccüde kalkacağım vs. Yapabiliyor muyuz? Hayır. Çünkü bir anda olması mümkün değil. Kur’an-ı Kerim 23 senede nazil olmuş, emirler peyderpey yani yavaş yavaş gelmiş ve yavaş yavaş hayata yerleşmiş. Öyle olduğu zaman daha sağlam oluyor. Bir anda hayatımızı değiştirmeye kalksak ertesi gün muhakkak bozulacaktır, çünkü mümkün değil, fıtrata aykırı. O zaman ne olacak? Günahları yavaş yavaş terk ederek, yavaş yavaş bırakarak, güzel amelleri yavaş yavaş hayatımıza dahil edeceğiz. Aslında her gün bir merdiven basamağını çıkarak maksada ulaşmış oluyoruz. Bir anda en üst basamağa çıkmaya çalışırsak ne olur? Ya düşeriz ya da merhaleler eksik kalmış olur. Çünkü her merdiven basamağında bizim öğrenmemiz gereken bir şey var. Bizler o merdiven basamağını atlamak istediğimizde, öğrenmemiz gereken şeyleri de öğrenemiyoruz, en başa dönüyoruz. Pat çıkıyorsun-pat düşüyorsun.
Peki En güzeli nedir? Efendimiz (asm) buyuruyor ya:, “İbadetin az da olsa devamlı olanı makbuldür.” Az da olsa hayatımıza her gün bir güzellik, her gün bir iyilik ekleyebilriz. Yavaş yavaş ekleyerek ve öğrenerek ilerlemeye çalışmalıyız. .
İşte, ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı birşey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâp ve haram-helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz;
Mektubat
Bunu ne yazık ki çok görmüyoruz.
Hırslı insanı asla mutlu göremezsin ve hırslı insan en çok kendine eziyet eder. Çünkü o hırs, içindeki o kötü duygu onu öyle bir yakar ki hem kendini ezer, hem etrafındaki insanlara düşman olur, hem sevilmez bir hale bürünür. Hırs aynı zamanda yanında hasedi de getirir. Çünkü hırsla bir şeyleri istiyor fakat elde edemeyince ve arkadaşının yapabildiğini görünce, neden o yapabildi de ben yapamadım diye bir haset meydana çıkarıyor ki hased de evvela hasidi yani hased edeni ezer. Bu duygularla hem bu dünyasını, hem de ahiretini mahveder.
hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Halbuki, zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekâtı vermeyenin, herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.
Mektubat
Biz zekat ya da sadaka verdiğimizde malımızdan eksildiğini mi zannediyoruz?
Eğer öyle zannediyorsak hakikatleri anlamamışız demektir.
Bir kurban kesildiğinde Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ondan geriye ne kaldığını sormuştu. Hazret-i Âişe-radıyallâhu anhâ- vâlidemiz:
“- Sadece bir kürek kemiği kaldı.” dedi.
Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“- Desene (yâ Âişe), bir kürek kemiği hâriç hepsi (yani bütün infâk ettiklerimiz) bizim oldu!” buyurdular.
(Tirmizî, Kıyâme, 33)
O zekatı verdiğimizde malımız eksilmiyor, aksine daha da bereketleniyor.
Rabbimiz böyle lütuflarda bulunuyor. Zaten zekatı vermediğimiz zaman ya bir musibet gelip alıyor, ya da lüzumsuz yerlere veriyoruz.
Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede, Birinci Harb-i Umumînin beşinci senesinde, bir acip rüyada benden soruldu:
“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?”
Rüyada demiştim:
“Cenâb-ı Hak bir kısım maldan onda bir (HAŞİYE-1) veya bir kısım maldan kırkta bir, (HAŞİYE-2) kendi verdiği malından birisini bizden istedi—tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasetlerini men etsin. Biz, hırsımız için tamahkârlık edip vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim zekâtını, kırkta otuz, onda sekizini aldı.
Haşiye-1
Yani, her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda bir.
Haşiye-2
Yani, eskiden verdiği kırktan ki, her senede galiben ve lâakal ribh-i ticarî ve nesl-i hayvanî cihetiyle, o kırktan taze olarak bir adet verir.
Mektubat
Aslında bu derste şunu anlamış oluyoruz: Allah’u Teala’nın koyduğu kanunlar en güzel kanunlardır. Bizler bu kanunlara uyduğumuzda bu dünya hayatında selametle yaşamış oluyoruz. Buradan anladığımız üzere diyebiliriz ki: Dünyadaki herkes zekatını verirse dünyada hiçbir fakir kalmaz.
Hırs yapmayacağız dedik, zararlarından bahsettik fakat bu demek değildir ki biz hiç bir şey için hırs göstermeyeceğiz. Hırsın yönünü müsbet olana yani hayırlı olana çevirdiğimizde azme dönüşüyor. Üzerimize düşen görevleri yapacağız ama neticesine karışmayacağız. Hırs, neticeden razı olmamakla devreye giriyor ve neredeyse bütün vaktini ona harcamasına sebep oluyor. O sebeple tevekkül ve kanaati iyi anlayıp hayatımıza geçirirsek hırsı hayatımızdan kovmuş oluruz.
Peki hırs bize neden verilmiş?
SALİSEN: Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz’an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.
Mektubat
Dünya hayatının geçici olduğunu anlarsak zaten hırs ettiğimiz her şeyi bir kenara bırakabiliriz.
Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir.
Bâki umur-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir.
İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkezâ şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir.
O hissiyatı şiddetli bir surette fâni umur-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere bâki elmas fiyatlarını vermek demektir.
Mektubat
Biz bu duyguya azim diyoruz. Hayır işlerinde azimle devam etmek, sebat etmek.
Bu dünyaya ne için geldiğimizi biliyoruz, asıl vazifemizi biliyoruz, bize verilen duyguları doğru yerde kullanmamız gerektiğini biliyoruz, hırsımızı da asıl vazifemizde kullanmamız gerekirken, dünyevi kırılacak cam parçaları için kullanırsak, ahireti kazanmaya yönelik elimizde bir şey kalmıyor. O sebeple hırsın yönünü uhrevî aleme çevirip, azim olarak o yönde kullanmamız gerekiyor. Hayır işlerinde belki bu dünyayı da diğer dünyaya vesile edecek şekilde kullanmalıyız.
Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî câh olan merâtib-i mâneviyeye ve derecât-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakikî mal olan a’mâl-i salihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âli bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılâp eder.
Hırs-ı Mecazî: Dünyaya ait olan şeylerdeki hırs
Hırs-ı Hakikî: Allah’ın rızasını kazanmak için gösterdiğimiz hırs.
El Bakî Hüvel Bakî
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
