
Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahim
Dersimizin konusu Allah’ın varlığı ve birliğinin ispatı.
“Bir” olan Yaratıcıya nasıl ulaşacağız? Bu sorunun cevabı için Risale-i Nur’dan Yirmi üçüncü Lem’a yani Tabiat Risalesi üzerinden ilerleyeceğiz. Tabiat Risalesi’nin çok büyük bir ehemmiyeti vardır. Çünkü Üstad, bu risale için küfrün bel kemiğini kırdığını söylüyor. Bu derste Tabiat Risalesi’nin tamamını değil sadece bir kısmını okuyacağız. Devamını muhakkak okumanızı tavsiye ederiz. Bu risale kainatı yaratanın tek bir Allah olduğunu aklı ve kalbi ikna edecek şekilde Allah’ın yardımıyla ispatlamış. Aklımıza, bizler zaten iman etmiş insanlarız, bu derse ihtiyacımız yok gibi bir düşünce gelmesin. Bu ders ateistlere anlatırız düşüncesiyle de okunmamalıdır. Çünkü nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Elhamdülillahi iman etmiş olabiliriz ama şeytan durmuyor ve sürekli aklımıza ve kalbimize şüphe atıyor, bu dersi de kendi nefsimize alıp şeytanın atacağı şüphelere bir zırh olarak sürekli tekrar etmemiz gerekir.
Elhamdülillahi Rabbil Alemin
Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!
Rabbişrahli sadri veyessir li emri vehlul ugdeten min lisani yefgahu gavli
Bismillahirrahmanirrahim
قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
Peygamberleri dedi ki: “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var…
İbrahim suresi | 10
Mukaddime
Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz.
Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, “Esbab bu şeyi icad ediyor.”
İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”
Üçüncüsü: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”
Lem’alar
Bu bütün insanları ilgilendiren bir konu, insanlar aslında bizim bu dünyada nasıl var olduğumuzu, kainatın ve mevcudatın nasıl var olduğunu, bunu kimin yaptığını araştırıyor öyle değil mi? Bununla ilgili de kendilerince çeşitli neticelere varıyorlar. Burada bu soruların cevabı için aklen dört sebebin olduğundan bahsediliyor.
1- Sebepler bu şeyi icad etti
2- Kendi kendine oldu
3- Tabiidir, tabiat iktiza ediyor, yapıyor.
Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcut san’atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm (ezeli) değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid, bu mevcudu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki, esbab-ı âlem onu icad ediyor, yani esbabın içtimaında o mevcut vücut buluyor; veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyahut, tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor; veyahut bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretiyle icad edilir.
Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhal, battal, mümteni, gayr-ı kabil oldukları kat’î ispat edilse, bizzarure ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarik-i vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sabit olur.
Lem’alar
Şimdi birinci yoldan konuşmaya başlayalım.
AMMA BİRİNCİ YOL ki, esbab-ı âlemin içtimaıyla teşkil-i eşya ve vücud-u mahlûkattır.
Lemalar
Yani bu kainattaki sebeplerin bir araya gelmesiyle bu eşyaların ortaya çıkmasıdır. Burada eşya şey kelimesinin çoğulu manasına geliyor, yani kainattaki her şey demektir.
Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.
Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayattar, harika bir tiryak, onlardan yapılmak icap etti. Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayattar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan herbirisini tetkik ettik.
Lemalar
Eskiden eczacılar, doktorun verdiği reçeteye göre ilacı bizzat orada hazırlıyormuş. Çok hassas ayarlarla malzemeleri birleştiriyor ve hastanın neye ihtiyacı varsa o ilacı hazırlayıp veriyormuş. Biz de eski zamanda bir eczaneye gittiğimizi düşünelim. Raflarda bir sürü madde olduğunu görüyoruz ve bakıyoruz ki masanın üzerinde de hayat verici, şifa verici, bizim ihtiyacımız olan çeşit çeşit hazır ilaçlar var. O ilaçları aldık ve her birini ayrı ayrı inceledik, içlerinde neler var, hangi oranda nasıl kullanılmış vs. Ve gördük ki hepsinde çok hassas ayarlar var. Yani her bir maddeden o kavanoza hassas bir ölçüyle malzemelerin konulmuş olduğunu gördük. Eczaneye gittiğimizde eczacıyı göremediğimizi varsayalım. Eczacı yok, ben görmediğim şeye inanmam, bu ilaçlar kendi kendine olmuş diyebilir miyim? Akıl bunu kabul edebilir mi? Ne kadar saçma geliyor değil mi? Eczacı yok, ben buna inanmam denildiğinde, biri karşımıza çıksa:
– Ben sana bunu ispat ederim
+ Nasıl?
-İçindeki maddelerin hepsi burada mevcut, rafta sıralanmış. İşte bunlar sebepler.
+Peki Nasıl oldu?
Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsusla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından, ve hâkezâ, muhtelif miktarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o macun zîhayat olamaz, hâsiyetini (ilaç özelliğini) gösteremez. Hem o hayattar tiryakı da tetkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsusla bir madde alınmış ki, zerre miktarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hassasını kaybeder.
O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizanla alınmış gibi, ayrı ayrı miktarda eczaları alınmış.
Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif miktarlar, şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan miktar kadar, yalnız o miktar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler?
Lemalar
Düşünün. Mesela maddeleri gördük. İlacın içindeki bütün sebepler gözümüzün önünde, raflarda duruyor. Baktık ki onlar hakîkaten ilacın içinde olan maddeler. Eczacıyı göremiyoruz,
-Ben görmediğime inanmam.
+Peki bu nasıl olmuştur?
-Kapı açılmıştır, rüzgar esmiştir, raflardaki her bir ilaç da tesadüf eseri akması gereken miktar kadar akmıştır, karşıda da boş bir şişe vardır ve onun içine dolmuştur, tekrar rüzgar esmiştir, kapağı kapanmıştır, durmuştur.
Bu olay böyle gerçekleşmiştir diyebilir miyiz?
“Kim” yaptı dediğimizde “eczacı” denmesi gerekliydi. Çünkü bunu yapacak bir ilim, irade ve kudret lazım dediğimizde, itiraz edip “bak sebepler var arkada, bir sürü madde var bunlar yapmış olmalı.” Böyle bir şeye inanır böyle bir şeyi iddia edersek, akıllı olabilir miyiz? Akla ne kadar muhalif bir durum. Şimdi filozof ya da profesör denildiğinde, aklını çok iyi kullanan biri gibi hayal ediyoruz ama tabiatperest öyle filozof veya profesörler var ki, işte onların inandıkları şey bu kadar SAÇMA!. Biz bu ilacın ilim, kudret ve irade sahibi bir eczacı olmadan olmayacağını biliyoruz. Bize böyle bir şeyi bir çocuk iddia etse, güler geçeriz. Buna inanmıyorsak, aynı şekilde bu muhteşem kainatın da kendi kendine yaratılmayacağına inanmalıyız. Biliyoruz ki her şey muhteşem bir şekilde yaratılmış, her bir madde çok mükemmel mizanla ve gözümüzün önünde yaratılıyor.
Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı? Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.
Lemalar
Üstad diyor ya:
Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul veya aklını imanla başına al, Kur’anı dinle. Yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi safi lezzetleri kazan.
Şuâlar
İşte bu misal gibi, herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur.
Lemalar
Zihayat, hayat sahibi demek. Burada her türlü hayat sahibi varlığı düşünebiliriz. Belki sizi en çok hayrette bırakacak şeyleri, Güneş sisteminden ta atoma kadar her türlü şeyi düşünebiliriz.
Ve herbir nebat, hayattar bir tiryak gibidir ki, çok müteaddit eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçüyle alınan maddelerden terkip edilmiştir. Eğer esbaba(sebeplere), anâsıra(unsurlara) isnad edilse ve “Esbab icad etti” denilse, aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücut bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.
Lemalar
Farkındaysanız şu an sadece aklen ilerliyoruz. Bunu iddia edenlerin metoduyla, sadece bilimsel konuşuyoruz. Akıllı olan hiç bir insan bunu kabul edemez. Düşünün, bunun o kadar çok örneği var ki. Kainatın sanatlı olduğunu kabul ediyoruz ve bununla alakalı bir şey öğrendiğimizde hayretimiz artıyor. Rabbimiz âyet-i kerîmelerde: ‘Hiç akletmez misiniz, düşünmez misiniz?’ buyuruyor. Kainata baktığımızda her şey bir nizam ile, bir düzen ile yaratılmış. Bir meyvenin bile içeriğine dikkatlice baktığımızda hayret ediyoruz. En başta kendimize bakalım. Kainatta olan ne varsa bizde numunesi var.
Her gün aynaya bakıyoruz, gözlerimizi görüyoruz. Sadece göz dahi muhteşem bir sanat değil mi?
Şu an bize sorulsa, misal burnumuzu biz yerleştirecek olsaydık, yüzümüzde nereyi seçerdik?
Günümüzde bazı uygulamalarda olan efektler burnu yüzümüzden sildiğinde veya kaş ve gözün yerini değiştirdiğinde oldukça korkunç bir görüntü ortaya çıkıyor. Çünkü hepsi olması gerektiği yerdedir. Burnun, yüzün farklı bir yerinde olması, asla kullanışlı olmayacaktı. Yani her şey olması gereken şekilde ve olması gereken nizam ile yapılmış. Bunu anlamak için aynaya bakmamız yeterlidir. Uzaklara gitmeye bütün kâinatı dolaşmaya gerek kalmaz. Nizamı görmek için Güneş sistemini, galaksileri bilmemize gerek yok. Evet öğrenmek önemlidir çünkü tefekkürümüzü artırıyor ama Allah’ın birliğine inanmak için aynaya bakmak dahi yeterlidir. Sadece gözü incelediğimizde ne kadar mükemmel olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde burun, kulak hepsi ayrı ayrı muhteşem sanatlar, üstelik bunlar sadece maddi cihazlar. Bu dersimizde manevi cihazlardan bahsetmiyoruz. Kimsenin inkâr edemeyeceği maddi cihazları anlatıyoruz.
Muhteşem bir mizan, düzen var. Akılsız, şuursuz, ilimsiz, iradesiz atomların bir araya gelip de böyle muhteşem bir sistemi yaratmaları mümkün mü? Sebepler dairesinde bütün bu sistem onlara veriliyor. Bunu hangi akıl kabul eder? Ancak aklını rafa kaldıranlar kabul eder.
Tabiat Risalesine devam edelim.
Elhasıl:
Şu eczahane-i kübra-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî’nin ( Başlangıcı olmayıp her işi hikmetli olan (Allah) ) mizan-ı kaza ve kaderiyle alınan mevadd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve herşeye şamil bir irade ile vücud bulabilir. “Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anasır ve tabayi’ ve esbabın işidir.” diyen bedbaht, “O tiryak-ı acib, kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur.” diyen divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır. Evet o küfür; ahmakane, sarhoşane, divanece bir hezeyandır.
Lem’alar
Hakîkaten akla çok uzak bir durum. Mesela şu an biz bir yaprağın yere düşmesini nasıl açıklıyoruz? Allahu Teâla’nın kudretiyle. Allah (c.c.) bu olaya sebep olarak bir kanun yaratmış olabilir. İşte yer çekimi kanunu, bu sebeptir. Bu kanunu sonradan bulup, ona bir isim takıp yaprağı düşürenin o olduğunu iddia etmek saçmadır. O kanun bunu yapabilir mi? Aslında kısır döngüye giriliyor. Ben bunu buldum bu olay bundan ibarettir deniliyor. Daha iyi oturtmak için bir örnek verelim. Biri bir kağıda “Risale-i Nur’u çok seviyorum.” gibi anlamlı bir cümle yazmış ve gitmiş. Daha sonra bu cümleyi okuyan kişiler ne düşünür? O kişiyi görmese bile bunu yazan okuma yazmayı bilen, ilmi, iradesi olan biri, Risaleleri de bilen biri, türkçe bilen biri. Tüm bunları anlamak için yazanı görmenize gerek yoktur. Çünkü Her bir sanat sanatkârı icap eder. Peki biri gelip bu yazıyı yazan kişiyi görmediği için “ben görmediğime inanmam” dese, dediğini ispatlamak için yazıyı incelemeye başlasa ve dikkatli bir şekilde her detayına bakarak müthiş bir inceleme yapsa, hangi harflerin yazıldığına hangi yazım kurallarının kullanıldığına bakıp Türkçe kanunlarını bulsa ve sonrasında: “Türkçe yazım kanunları diye bir kanun var, bu yazı da o kanunlara uyuyor” buna dayanarak bu cümleyi o kanunun yazdığını söylese çok gülünç gelir değil mi? Hâlbuki kâinat için aynı şeyi söylüyorlar. Bir kanun bulunuyor ve ona isnad ediliyor. Evet yer çekimi kanunu var bunu inkar etmiyoruz. Hatta bilimin yeni yeni ulaştığı, keşfettiği şeyleri Kur’ân-ı Kerim 15 asır önce anlatmış. Bilimin ilerlemesiyle tefekkürümüzü arttırıyoruz. Güneş sisteminin araştırılmasıyla, Dünya ile arasındaki mesafenin ölçülmesi ile biliyoruz ki; az bir yakınlık veya uzaklık olsaydı yaşam olmazdı. Tüm bunları öğrenmek tefekkürü ve Allah’a olan hayranlığımızı artırıyor.
Bu sistemi bulmakla, yapanın bizzat o sistem-kanun olduğunu iddia etmek akla oldukça uzaktır.
Bu konuyla ilgili âyet-i kerîmelere bakalım.
Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler.
Yûsuf Suresi | 105
Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.
Bakara Suresi | 164
Bu âyet-ikerîmelerden de anlaşılacağı üzere Allah bizden kainatı okumamızı istiyor. Evet sürekli bahsedilen ve okumamız gereken üç kitaptan (Kur’an’ı Kerim – Peygamber Efendimiz (ASM) – Kainat) biri de kâinat kitabıdır.
Kâinat kitabındaki her bir delil de aslında bir âyettir. Âyet sadece Kur’an-ı Kerim’de geçen cümleler değildir. Âyet, delil manasında olduğu için her bir çiçek bizim için bir âyet, yağmurun yağması bir âyet, hepsi delil ve bize Allah’ı anlatıyor ve Allah’ı haykırıyor. Yeter ki biz okumayı bilelim, incelemeyi bilelim.
Aslında Allah’ı bulamasalar da çok detaylı inceliyorlar. Risale-i Nur’da kainatı okumak, tatmak-tartmak-tanımak olarak adım adım ilerler. Allah (c.c.) okumamızı, bizden O’na (c.c.) ulaşmamız için istiyor. Tefekkür ettiğinde Allah’a bir çiçek ile de ulaşabilirsin, Güneş’in her gün vakti vaktine doğması-batması ile de ulaşabilirsin. Fakat bütün sistemi öğrendin, derin araştırmalar yaptın, keşfettiğin kanunlara birtakım isimler taktın ve ödüller kazandın ama sonucunda Allah’a ulaşamadın. O zaman ilminin hiçbir kıymeti kalmıyor. Tartma kısmında boğulmuş oluyorsun.
Kainat kitabı denilmesi çok önemli. Kitap denilince akla ne gelir? Okumak, manayı anlamak, ne anlatmak istediğini öğrenmek gelir. Kitabı okumaktan maksat hangi harf kaç defa yazılmış? Hangi kağıt kullanılmış? Mürekkebi nasıl? Kaç sayfa? gibi detaylara bilmek değil, manasını öğrenmektir. Bunları da öğrenmek yanlış değildir. Bu tarz inceleme ile ince mizanını, detayları, tevafukları fark edersin tefekkürüne bir ışık katar ama asıl maksad o kitabı okumaktır. Kâinatın bir kitap olduğunu söylüyoruz. Okumaktan maksat sadece ölçmek midir? Bir ağacın içine girip sadece atomların nasıl hareket ettiğini, işleyişini ölçmekle okumuş olamayız. Ağacın bize ne anlatmak istediğini, perde arkasındaki hikmeti, Allah’ın bize ağaçla ne anlattığını bilmektir. Aslında Allah’ı her yerde görebiliriz. Yeter ki kör-sağır olmayalım.
Yukarıda dehşetli kelimelerden bahsetmiştik. Ehl-i İman’ın bilmeyerek kullandığı bu kelimelerden biri ‘tabii’ dir. Çünkü çürütülen yollardan biri ‘tabiat yapıyor’ iddiasıydı. Bu yüzden Müslümanların ‘inşâallah’ yerine ‘tabi tabi’ demesi yanlıştır. “Tabii olarak bu olay gerçekleşmiş” anlamına geldiği için tehlikelidir. Bunu bilmeden söylediğimizde dinden çıkmıyoruz ama biz iman edenler olarak dikkatli olmalıyız. Mesela yağmur yağıyor, değil, yağdırılıyor. Güneş doğuyor değil, doğduruluyor. Çünkü biz biliyoruz ki her şeyi Allah hareket ettiriyor, çalıştırıyor, yönetiyor. Biz de konuşturuluyoruz, yaşatılıyoruz, nefes aldırılıyoruz.
Evet tabiata veriliyor. Peki tabiat dediğimiz şey nedir? Aklı, ilmi, kudreti, şuuru, iradesi var mıdır? Kendisi de bir sanat bir nakıştır, yaratıcılık ona verilemez.
Tabiatta şahit olduğumuz bir örneğe bakalım. Topraktan çeşit çeşit ağaçlar, meyveler, bitkiler çıkıyor. Toprakta bulunmayan özellikler o çıkan meyvelerde oluyor. Güneş sisteminden zerrelere kadar büyük bir sistem var. Bunu nasıl tabiata verebiliriz ?!
Şöyle düşünelim; çimentoyu, demiri, suyu yan yana koyalım. Sonra yıllarca bekleyelim. Bir bina oluşturabilirler mi? İlmi olan bir usta devreye girmeden bir bina yapılabilir mi? Yani zamanla hiçbir şey olmaz. Bunu ancak ilim sahibi, kudreti sahibi, irade sahibi bir zât yapabilir. Zamanla basit bir bina dahi olmadığına göre kâinatı zamanla sebeplerin bir araya gelip oluşturması mümkün değildir. İlaç örneğinde olduğu kadar imkansızdır.
Eğer tabiata verilirse iş o kadar zorlaşır ki, çünkü her bir çiçeğe bakalım. Hepsi birbirinden farklıdır. O halde toprağın altında her bir çiçek için ayrı bir fabrika olması gerekir. Tek bir fabrika bütün çiçekleri icat edemez. Çünkü renkleri, şekilleri farklıdır. Her bir elma dahi aynı görünebilir ama farklıdırlar, üzerindeki noktalar dahi farklı. Hepsinin ayrı bir kalıbı olması gerekir. Şimdi insanları ve hayvanları kıyas edelim. Bu aynı zamanda her şeyin tek bir Allah tarafından yaratıldığını gösterir.
Simalarımıza bakalım. Adem Aleyhisselamdan beri milyarlarca insan yaratılmış ve herkesin siması farklı, üstelik herkeste iki göz, bir burun, iki kulak, bir ağız var. Düzen aynı olmasına rağmen herkesin siması neden farklı ve ona özel? İşte bu tek bir Allah tarafından yaratıldığımızın göstergesidir.
Allah’ı bulmak bizi bu müşkül durumdan kurtarıyor. Evet her şeye gücü yeten tek bir Allah’ın olduğunu kabul edince işler kolaylaşıyor. Aslında kainat, tek bir Allah tarafından yaratıldığını bize sürekli haykırıyor.
İnsanların gözünde büyüttüğü profesörlerin, nasıl cevap verilir diye düşünüldüğü iddiaları akla çok uzaktır. Bu kadar hakîkati sebeplere, tesadüfe verdikleri için ilimlerinin bir kıymeti kalmıyor.
Elbette bu hakikatler ile onları alt edebiliriz ama bizler bu hakikatleri öncelikle kendi nefsimize okumalıyız. Okudukça şeytanın atacağı şüpheleri yok ediyoruz. İmanımızı tahkiki hâle getirmek için okumaya devam etmeliyiz. Risale-i Nur bu noktada çok önemlidir. Hem tabiat risalesi hem diğer risaleler bize tek bir Allah tarafından yaratıldığımızı ve hâlâ yaratılmaya devam ettiğimizi, rızıklandırıldığımızı ispatlıyor. Özellikle tabiat risalesinin tamamını muhakkak okuyalım. Çünkü dersimize sığmayan, Üstadın anlattığı çok güzel örnekler, deliller var.
Asâ-yı Mûsa’dan bir bölümle dersimizi tamamlayalım. Bu bölümü nefsimize hitap ederek okuyup bitirelim.
Şimdi ey bîçare cahil, gafil, muannid, muattıl! Bu hakikat-i uzmayı ne ile tefsir edebilirsin? Bu nihayet derecede mu’cize ve hârika keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Bu hadsiz derecede acib şu sanatları neye isnad edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalalette istinadgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabiata havalesi, bin derece muhal olmuyor mu? Yoksa camid, âciz tabiatın; her bir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince manevî makine ve matbaaları mı var?
Asâ-yı Mûsa
El Bâki Hüvel Bâki
… سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاؕ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
“…Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm.”
(Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz Sensin…)
