
Rabbişrah lî sadrî. Ve yessir lî emrî. Vahlul ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî.
Cümleten Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.
Yeniden bir aradayız. Hem çok mutluyuz hem de tatlı bir heyecan var. Rabbim istifademizi artırsın inşallah.
Bu dersimizde Mesnevi-i Nuriye’den bir bölümü okuyup istifade etmeye çalışacağız. Bu bölümün çok ayrı bir ehemmiyeti ve önemi var. Beraberce okuyalım:
Bismillahirrahmanirrahim
Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada, yalnız icmalen işaret edilecektir. Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır.
Mesnevi-i Nuriye
Buradaki ifadelere dikkat etmek gerekiyor. Üstad gibi bir insan diyor ki kırk senelik bir ömürde ve otuz yıllık tahsilde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim. Anladığımız kadarıyla bu kadar ilimleri ve bu kadar hakikatleri bu dört kelimenin üzerine bina ediyor. İnternet sitemizden eski derslerimizde Mana-yı İsmî ile Mana-yı Harfî’yi anlamaya çalıştığımız dersi bulabilirsiniz. Bugünkü dersimizde ise ‘Niyet’ kelimesi üzerinde durmaya niyet ettik. Rabbim kolaylaştırsın inşallah. Eğer bizler bu kelimeleri anlayabilirsek diğer hakikatleri bu dört kelime üzerine bina etmemiz daha kolay olacaktır. Çünkü az evvel de dediğimiz gibi Üstad hayatının tüm tahsilini bu dört kelime ile özetliyor. Bakalım niyet ne imiş.
Ve keza, nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.
Mesnevi-i Nuriye
Niyet meselesi ince bir çizgi. Günahı sevaba, sevabı da günaha çevirir diyor. Peki biz bunu nasıl anlamalıyız? Niyet turnusolu ile. Örneğin yaptığımız şey normalde baktığımızda sevaplı bir hareket fakat biz bu hareketi gösteriş niyetiyle yaptık, o amelimiz günaha dönüştü. Zahirde güzel fakat niyetimiz gösterişti.
Efendimiz aleyhisselam:
“Yapılan işler niyetlere göre değerlendirilir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Rasülü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Rasûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”
(Buhârî, Bed’ül-vahy 1, İmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu’l-ensâr 45, İtk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd 11; Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 16; Nesâû, Tahâret 60, Talâk 24,Eymân 19; İbni Mâce, Zühd 26.)
buyurmuşlar. Demekki amellerimiz niyetlerimize göre değerlendirilir. Dolayısıyla bizim en başta bu niyet meselesini anlayıp, onu hayata geçirip, niyetimizi doğru ve temiz tutmamız gerekiyor ki amellerimizin hem bir ehemmiyeti olsun hem de amellerimize sevap yazılabilsin. Aksi halde bu meseleyi iyi anlayıp hayatımıza yerleştiremezsek çok tehlikeli sonuçlara yol açabilir.
Buna bir örnek verelim. Zahirde çok güzel bir amel düşünelim, örneğin hafızlık yaptığımızı varsayalım ama niyetimizde kendimize hürmet edilmesini, herkesin bizi kollamasını, şöhret kazanmamızı veya dünyevi belli makamları kazanmayı hedefledik ve hayatımızı buna bina ettik. Netice itibariyle bu niyetler bizi sevaba götürmez. Hatta içine gösteriş ve riya girerse bizleri günaha kadar götürür. Rabbim hepimizi muhafaza etsin. Bu hafızlık sevabını -ki hafızlık ile ilgili çoklukla müjdeler vardır, bilirsiniz- bizler ahirete gittiğimizde bu müjdelere nail olabilmek için tek amacımızın, tek niyetimizin Rabbimizin rızası olması gerekiyor. Tek hedefimizin Rabbimizin kelâmını öğrenmek, yaşamak ve insanlara aktarmak olması gerekiyor. O’nun (c.c.) kelamıyla yaşamak niyetiyle yaparsak ancak ondan sevap beklentisi içine girebiliriz. Şu an kendi hayatımızda, gerek umumi haletler, gerekse hususi hallerimizde hepsinin başında bunu düşünelim. Benim niyetim ne? Niyet öyle bir şey ki herhangi bir olayın öncesinde durup, kendimizi muhasebe etmemiz gereken ince bir çizgidir. Çünkü her halet için ayrı bir niyet vardır.
Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir.
Mesnevi-i Nuriye
Burada bize çok güzel müjdeler veriyor aslında. Âdi (basit, sıradan) hareketlerimizi düşünelim. Mesela gün içinde yemek yiyoruz, uyuyoruz, kıyafetlerimizi değiştiriyoruz, nefes alıyoruz. Bunlar gün içinde yaptığımız, ihtiyacımız olan ve sıradan hereketler. Bunları nasıl ibadete çevirebiliriz? Yine niyet ile. Niyetimizi Allah rızası dairesinde geçirebilirsek ve Efendimiz aleyhisselamın sünnetine uyarsak. Sünnete uygun bir uyku, sünnette uygun bir yeme-içme adabı (vs) olursa bizlerin bu adi hareketleri bile ibadet hükmüne geçer. Düşünsene bütün gününde ibadet etmiş gibi bir sevap kazanıyorsun, rahmete bakar mısın? Sabah kalkıp akşama kadar ibadet etmeye hangimizin gücü yeter? Yetmez. Ama niyetimizi doğru kullanırsak, tıpkı anahtar-kilit uyumu gibi, tüm günü ibadetle geçirmiş gibi sevaba nail olabiliriz. Bizlerin bu durumda zekice bir tavır sergilemesi gerekiyor. Niyetimizi de ancak Allah’ın razı olduğu daire içerisinde temiz tutabiliriz.
Arkadaş! Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve bir mayedir.
Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur.
Mesnevi-i Nuriye
Alimler niyet kelimesini şöyle tefsir etmişler:
Niyet: El kasdu kalbun (kalbin kastı). Yani her bir mesele karşısında benim kalbimin bundan kastı ne diye bakacağız.
Zahirde görünen şeyin bazen çok ehemmiyeti olmuyor. Rabbimiz niyete bakıyor. Hafız olabilirsin, çok iyi ders anlatabilirsin, harika işler yapıyorsun, mesela ortam içinde çok güzel namaz kılıyorsun, müthiş bir kıraatin var ama bunların hiçbirinin içinde Allah’ın rızası yoksa… O zaman bu hallerinden sevap alamıyorsun. Tabi burada ümitsizliğe kapı açmayalım. Kişi hata, eksik, yanlış yapabilir ama eğer o kulun niyeti halis ise, iyiyse, Cenab-ı Hak, o kulun niyetine binaen onu muhafaza eder.
Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur.
Mesnevi-i Nuriye
Elektrikli aletleri düşünelim, süpürge, çamaşır makinesi vs. bu makinelerin yapmaları gereken iş için ihtiyaçları olan şeylerden en temelde elektrik gelir öyle değil mi? İnsanda da niyet için bir ruhtur dedik ya, niyeti elektriğe benzetebiliriz. Yaptığımız amelleri canlandıran, onlara sevap veren bizim halis niyetimizdir diyebiliriz. Bununla alakalı geçen ayetlerden iki tanesine bakalım.
Bilâkis, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse rabbinin katında onun mükâfatı vardır. Öylelerine korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.
Bakara Sûresi | 112
De ki, gönlünüzdeki duyguları saklasanız da, açıklasanız da Allah hepsini bilir.
Al-i İmrân Sûresi | 29
Bütün hakikatlerin temelini oluşturduğunu düşündüğümüzde bizler bu niyet meselesinin hakikatini kavradığımızda diğer meselelerin bizlerde inşası daha rahat olabiliyor. Örneğin şükür dersini hatırlayalım. Allah’ın bizlere ihsan ettiği bütün nimetlere karşı şükür konusunda aciz kalıyoruz ve niyetimizle Tahiyyatta O’na hamd ve senada bulunduğumuzda, “Elimde olsa bütün kainat kadar şükrederdim’’ niyetini dile getirerek külli bir niyete sahip olmuş oluyoruz. Böylece hadsiz mahlukatın zikir ve tesbihlerini de Allah’a takdim etmiş oluyoruz. Bunu normal şartlarda yapamayız ama Allah bize niyet gibi bir rahmet ihsan etmiş. Yine niyet meselesinden gıybet bahsine bakalım, gıybetin ne kadar kötü ve pis olduğunu biliyoruz ve fakat niyetimiz kişideki hatayı düzeltmek amacıyla bir bilene veya bunu düzeltebilecek kişiye danışmak ise ve biliyorsak ki kişiye söylediğimizde bizim sözlerimiz ona tesir etmeyecek, nefsimizin bir hissesi olmamak şartı ile o durumda gıybet caiz oluyor. Bunları gıybet bahsinin son kısımlarından okuyabilirsiniz. Eğer niyetimizde en ufak bir kötü kast varsa, anlatacağımız kişiye o insanı kötü göstermek gibi bir niyet varsa, o zaman asla anlatmamız gerekiyor. Bakıldığında amel aynı ama niyet her şeyi değiştiriyor. Çünkü Rabbimiz niyete bakıyor.
Bu konuyla ilgili bir Hâdis-i Şerif okuyalım.
Hz. Ömer ibni Hattâb radıyallahu anh rivâyet ediyor.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i şöyle buyururken işittim dedi: “Yapılan her türlü işler kişilerin niyetlerine göre değer bulur. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre bulur. Kimin niyeti Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanmak için İslâm’ı yaşayamadığı yerden yaşayabileceği yere göç etmekse onun hicreti Allah ve Rasûlü nün rızasını kazanmak için olduğundan değerlendirmesi ona göre yapılıp sevabını ona göre alacaktır. Kim de elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadına ulaşmak için hicret etmişse hicretinin karşılığı hicret ettiği şeye göre değerlendirilir.”
(Buhârî, Bedü’l Vahy 1; Müslim,İmârât 155)
Aslında bu Hâdis-i Şerif bütün meseleyi özetliyor. Bu ölçüyü bütün amellerimizde görebiliriz. Hadiste hicret eden iki kişiden bahsediliyor ve ikisi zahirde aynı işi yapıyorlar. Aynı yolu gidiyorlar, aynı meşakkatleri çekip aynı sıkıntılara maruz kalıyorlar ama işin sonunda niyetlerine göre değerlendiriliyorlar.
Başka bir Hâdis-i Şerifi daha okuyup meseleyi iyice anlamaya çalışalım.
Ebû Abdullah Cabir İbn Abdullah el Ensarî (Allah onlardan razı olsun) şöyle demiştir: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’le birlikte bir savaşta beraberdik buyurdular ki: “Hasta olmaları yüzünden Medine’de kalıp savaşa katılamayan öyle kimseler var ki; siz bir yolda yürüdüğünüz ve bir vadiyi geçtiğinizde onlar niyetlerinden dolayı sizinle beraber gibidirler.” Başka bir rivayette ise: “Sevap kazanmakta onlar size ortak oldular.” şeklindedir. (Müslim, İmâra 159)
Bu niyet ne kadar muhteşem bir hakikatmış. Düşünelim, savaşa giden insanlar ve bir de geride kalan insanlar var ama katılmamak için geçerli sebepleri var. Hasta olduğu için gidemiyor. Allahu Teâla biliyor ki eğer hasta olmasaydı muhakkak gidecekti. Niyetleri orada olmaktı ve orada olmak için gerçekten büyük bir iştiyak duyuyorlardı. Bu niyetlerine binaen gitmedikleri hâlde onlar bir vadiyi geçtiklerinde Rabbimiz sanki onlarla birlikteymiş gibi muamelede bulunuyor, sevap veriyor.
Evet ama burada önemli bir noktaya değinmek gerekiyor. Niyetin ne kadar önemli olduğunu az çok anladık. Bütün amellerimizde bir niyet kontrolü yapmamız gerektiğini, her işimizde niyetimizi muhasebe etmemiz gerektiğini anladık. Ama her meselede niyete sığınılmaz. Her şeyde niyete bakılır diye bir kaide yoktur. Eğer öyle olsaydı ilim öğrenirken, misal hadis kitaplarında bir çok bölüm var. Niyet ile ilgili, ahlak ile ilgili, ibadet ile ilgili, insan ilişkileri nasıl olmalı? Biz bütün bu konuları ayrı ayrı öğreniyoruz. Eğer sadece niyet önemli olsaydı, niyeti öğrenir: “Benim niyetim güzel, istediğim şekilde davranabilirim. ” diye yanlış düşünebilirdik.
Bazı meseleler vardır ki orada fiile bakılır. Bunu daha çok insan ilişkilerinde görebiliriz. Bizimle Allah (c.c.) arasında olan işlerde Allah (c.c.) niyetimize göre muamele eder. Çünkü kimsenin hakkına girmemiş, kimseyi kırmamışızdır bu yüzden niyetimize bakılır. Fakat insanlarla olan ilişkilerde bu durum değişir. Misal bir insanı çok sevdiğimiz ve hep görmek istediğimiz için onu hapsettigimizi düşünelim. Zahirde kötü bir iş yapmış olacağız. O kişi bize ‘neden beni hapsettin’ diye sorduğunda, seni çok sevdiğim için dersek elbette burada niyete bakılmaz, fiile bakılır. Çünkü o kişiye zulmetmiş oluyoruz. Dolayısıyla insan ilişkilerinde yani kardeşlerimizle olan hukukumuzda İslâm’ın gösterdiği ahlak kurallarına uymak zorundayız. Niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun eğer ki fiiliyatımıza kötü bir şey yansıyorsa bunu düzeltmek zorundayız.
Şimdi Dava Adamının Notlarından bir sözle devam edelim.
• “İnsanın düşünce ve niyeti ne ise, o insan, ancak onlara göre bir insandır.”
Bir Dava Adamının Notları 1
Genel bir niyet kontrolü yaptığımızda nasıl bir insan olduğumuzu anlamak pek de zor değil.
Diğer insanları zahirde görünenlerle bir şekilde kandırabiliriz. Onlar sadece zahirde gördükleri kişiye göre muamele eder, saygı duyar, hürmet ederler. Ama biz aslında, hakîkatte nasıl biri olduğumuzu, kim olduğumuzu niyet kontrolü ile öğrenebiliriz. Evet bütün amellerimizde bir niyet kontrolü şart. Çünkü Allah katında niyetimize göre muamele görüyoruz ve göreceğiz.
Evet niyet ile ilgili Bakara Suresi’nde geçen şu âyeti dikkatli bir şekilde okuyalım.
“Bilâkis, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse rabbinin katında onun mükâfatı vardır. Öylelerine korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.”
Bakara Sûresi | 112
Kişinin niyeti bir meselede gerçekten halis ise neticesinde ne olursa olsun, niyetinin karşılığını alır. Misal çok güzel bir niyetle bir işe başladın ama başarısız oldun, yapamadın, belki de hatalar yaptın, yine de Allah güzel niyetine binaen seni sorumlu tutmuyor. Tabii ki kul hakkına girmemek ve İslâm’ın emirlerinin dışına çıkmamak kaydıyla.
Bu müjde bizi korkudan kurtarıyor. Kişinin niyeti güzelse üzülecek kahrolacak bir durumu yoktur. Başarısız olabilirsin, bilmeden bir kasıt olmadan hata yapmış olabilirsin. İnsanız, illaki elimize, yüzümüze bulaştırdığımız işler olabilir. Allah’ın rızası dairesinde olmaya çalışıyoruz insanlara Allah’ı anlatmak istiyoruz ama bazen hatalar yapıyoruz, düşüyoruz. İşte niyetimiz iyi olduğu sürece Rabbimiz bizi bu dairede dâimî kılıyor. Beş vakit namazda huzuruna kabul ediyorsa Elhamdülillah bizi muhafaza ediyor demektir.
Yukarıda okuduğumuz gibi niyetimiz her daim külli olmalıdır. Şükründen aciz olduğumuz her konuda niyetimizi külli tutmalıyız.
Bu meseleye bir örnek verecek olursak, şunu düşünelim. Yakın zamanda Ramazan-ı Şeriften çıktık. Ramazan’a girerken çok güzel niyetlerimiz, hedeflerimiz vardı. Belki bir çoğunu tam anlamıyla hayata geçiremedik ama eğer başlarken “gerçekten yapacağım” diyerek ciddi bir şekilde niyet ettiysek, uygulamaya çalıştıysak onun ecrini alabiliriz. Eğer tam aksi olursa daha başlamadan “Zaten eski Ramazanlar yok ben o büyük zâtlar gibi ibadet edemem” diye daha baştan ümitsiz hedefsiz olursak hiçbir şey yapamayız. Bu her işte böyledir. İnanmak, ciddi ve güzel bir niyet ve ardından gayret bizi başarıya götürür.
Namaza dururken “Allah’ım ben mükemmel, dosdoğru olan bir namaz kılmaya çalışacağım” diye niyet etmeliyiz. Evet belki Şeytan aklımıza bir şeyler getirebilir, elbette kusursuz bir namaz kılamayabiliriz ama niyetimiz en güzelini kılmak ve bunun için de bir çaba varsa Allahu Teâla muhakkak mükafatını verecektir.
İşte bu hâsiyete binaendir ki az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki az bir ömürde, cennet bütün lezaiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan, daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.
Mesnevi-i Nuriye
Burada Allah’ın rahmetini de görüyoruz az bir ömürde bize sonsuz cenneti kazanma fırsatı veriyor. Az amelimize çok sevaplar veriyor. Tabii ki bunun için niyet kontrolü yapmamız gerekir.
Bir Hâdis-i Şerifte “İmanınızı tazeleyiniz” deniyor, aynı bunun gibi niyet tazelemesi de yapmalıyız.
Peki niyetimizi nasıl tazeleyeceğiz ?
Tabii ki Allah’ın rızası dairesinde yaşayıp, sürekli O’nun (c.c.) emirlerini hatırlayarak. Aslında niyet bizi ihlasa götürüyor. Üstad İhlas Risalesini en az 15 günde bir okumamızı tavsiye ediyor. Çünkü niyet sadece başlangıçta yapılan bir şey değildir. Süreç boyu devam etmesi gerekir. Halis bir niyetle başladığımız bir işte sıkılıp, sadece insanlar ne der korkusuyla devam ettiğimiz takdirde işin ihlası gider ve bu yüzden her daim okumalı, hatırlamalıyız. İhlas Risalesi bize niçin yaşadığımızı, kimin için ibadet ettiğimizi hatırlatır ve niyet konusunda sapmamıza engel olur. Evet sadece başlarken değil süreç boyu niyetimizi kontrol etmeliyiz.
Okuduğumuz bölümde Cenneti kazanmaktan bahsedildi. Bahsedilen Cennet sadece ahiretteki hakikî Cennet değildir. Niyeti sağlam olan insan Cenneti bu dünyada dahî yaşayabilir. Çünkü niyeti sağlam olanın vicdanı rahat olur.
Bir vecize ile devam edelim.
Evet, velayetin kerameti olduğu gibi niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bâhusus lillah için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inayata mazhar olur.
Mektubat
Çok büyük bir müjde değil mi? Niyetin kerameti olduğunu söylüyor. Keramet denilince sadece uçmak gibi olağanüstü şeyleri düşünmeyelim. Misal bazen namazın kerametiyle günahlardan korunuruz, Kur’ân-ı Kerim’in kerameti ile muhafaza ediliriz. Niyetin kerameti ile kim bilir Allah Teâla bizi hiç farkında olmadığımız birçok musibetten muhafaza etmiştir.
Tüm bunları öğrendikten sonra şu noktaya tekrar değinmek gerekiyor. “Benim niyetim halis, kalbim temiz, namaz kılmaya gerçekten niyet ediyorum ama kılamıyorum.” diyemeyiz. Böyle bir durum asla bahane olamaz. Burada niyetine göre muamele edilmez. Çünkü asıl namaz bizim niyetimizi güzelleştirir, doğru yöne sevk eder. Namaz olmazsa niyetimizin o saf halini koruyamayız. Aynı durum oruç için de geçerlidir. Eğer gerçekten niyet etseydik muhakkak o orucu (engel olacak bir hastalık yoksa) tutardık, o namazı kılardık.
Niyeti tek başına değil, ahlak ve ameller ile birlikte değerlendirmemiz ve perde arkasında daima niyet muhasebesi yapmamız gerekiyor. Niyetimiz iyi diyerek farzları terk etme durumu söz konusu olamaz. Ve yaptığımız o amelleri kim için, niçin yapıyoruz? Bunu sorgulamalıyız.
Rabbim bizleri bütün amellerimizde niyetimizi sağlam tutanlardan, ihlaslı olan kullarından eylesin.
Amin.
El Bâki Hüvel Bâki

❤️❤️❤️
BeğenBeğen