
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Bismillahirrahmanirrahim
Bugün hayatımızdaki önemli bir ibadete değineceğiz inşâallah. Biz bu ibadeti bazen unutabiliyoruz, bazen erteliyoruz. Bugünkü derste dikkatleri bu ibadete çekmeye çalışacağız.
Peki bu ibadet nedir?
Kur’an-ı Kerim’de sıkça tekrar edilen bilmanâ:
● “Akletmez misiniz !”
● “Düşünmez misiniz !”
âyetlerine binaen Cenab-ı Hakk’ın bizden düşünmemizi, tefekkür etmemizi istediğini anlıyoruz. Bu oldukça önemli bir ibadettir. Cenab-ı Allah bunu istiyorsa, bu zaten bir ibadettir. Bizler de bu ibadeti yapmaya çalışmalıyız. Özellikle şu an bulunduğumuz bahar mevsiminde gaflet bizi oyalamaya çalışırken tefekküre daha sıkı tutunmalıyız.
Risale-i Nur’dan 30 Lem’a da geçen ismi Kayyum’ u anlamaya çalışarak, tefekkür ederek bu ibadeti hem anlamaya hem de ifâ etmeye çalışacağız.
OTUZUNCU LEM’A’NIN ALTINCI NÜKTESİ
İsm-i Kayyum’a bakar.
İhtar: İsm-i a’zama ait nükteler, a’zamî bir surette geniş, hem gayet derin olduğundan hususan ism-i Kayyum’a ait meseleler ve bilhassa Birinci Şuâ’ı maddiyyunlara baktığı için, daha ziyade derin gittiğinden elbette her adam her meseleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her meseleden bir derece hisse alabilir. “Bir şey bütün elde edilmezse bütün bütün elden kaçırılmaz. “
(Lem’alar)
İsm-i a’zam: Cenab-ı Hakk’ın binbir isminden en büyük ve manaca diğer isimleri kuşatmış olanlarıdır.
Bu kısımda Üstad derin bir meseleden bahsedeceğini ve tamamını anlamasak da hissesiz kalmayacağımızı söylüyor.
Bir ders anlattığımızda, okuma yaptığımızda bizi dinleyenler anlamayabilirler hattâ biz bile bazen anlamıyoruz. Ama akıl anlamasa da kalben, ruhen manevi olarak bir lezzet alıyoruz. Özellikle 1. Şuâ maddiyyunlara bir ders olduğundan ve derin akıl temelli gittiğinden bizler konuya hakimiyette yüzeysel kalabiliriz. O sebeple aklımız tam manasıyla anlamasa bile istifade edebilir ve lezzet alabiliriz. Bu Risale-i Nur’un kurallarındandır, anlamasan bile zerrelerin istifade eder.
“Bir şey bütün elde edilmezse bütün bütün elden kaçırılmaz. ” kaidesiyle, “Bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum.” diye vazgeçmek kâr-ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa o kadar kârdır.
(Lem’alar)
“Risale okuyorum ama açılmıyor. Bir türlü anlamıyorum.” diyerek tamamen bırakmamak gerekiyor. Bunun akıl kârı olmadığını anladık.
İsm-i a’zama ait meselelerin ihata edilmeyecek derecede genişleri olduğu gibi akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan ism-i Hay ve Kayyum’a ve bilhassa hayatın iman erkânına karşı remizlerine ve bilhassa kaza ve kader rüknüne hayatın işaretine ve ism-i Kayyum’un Birinci Şuâ’ına herkesin fikri yetişmez fakat hissesiz de kalmaz; belki herhalde imanını kuvvetlendirir.
(Lem’alar)
Peki madem tam istifade edemiyoruz. O zaman neden okuyalım? Şu cümleye dikkat edelim.
…belki herhalde imanını kuvvetlendirir.
Lem’alar
Burada kullanılan BELKİ: ‘Şüphesiz, kesinlikle’ manalarına geliyor.
Saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azîmdir. İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması, bir hazinedir. İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî diyor ki: “Bir küçük mesele-i imaniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvak ve kerametlere müreccahtır.”
Lem’alar
Evet bu konu aklımıza tam oturmayabilir. Ama illaki bize bir tohum atılır ve bu dahî bizim için çok kıymetlidir. O zaman hep beraber 1. Şua yı anlamaya çalışalım.
BİRİNCİ ŞUÂ: Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal’i Kayyum’dur. Yani bizatihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur.
Lem’alar
Öncelikle Kayyum’u anlamaya çalışalım.
Allah bizlerin dik durmasını, yürüyebilmesini, yaşamasını yerdeki çekim kanununa bağlıyor. Bedenimizin canlı olmasını ruh kanununa bağlıyor. Ay’ın düşmemesini Dünya ile arasındaki çekim kanununa bağlıyor. Dünya’nın da aynı şekilde dönmesini Güneş ile arasındaki bizim görmediğimiz itme çekme kuvvetlerine bağlıyor.
İşte tüm bunların hepsi Kayyum isminin tecellisidir. Hayatımızın her alanında Kayyum esmasını görüyoruz. Bu yüzden bütün isimleri kapsayan ism-i a’zam esmalarından biri de ism-i Kayyum’dur.
Bütün bu sebepler zincirini bizzat yaratan ve eşyayı da onlarla ayakta tutan kimdir?
– Cenab-ı Allah
Eşya dediğimiz şey, şey kökünden gelir ve kâinattaki her şey kastedilir.
Elbette bunların devam ve bekası içinde başkasına muhtaç olmayacaktır. Çünkü Cenab-ı Allah’ın kurduğu bir düzen var. Yarattığı bir nizam, kurallar, kanunlar var. Bunları yaratmıştır ve bunların devam etmesi için başkasına ihtiyacı yoktur. O’nun (c.c.) varlığı zâtındadır. Başkalarının varlığı ise Cenab-ı Allah’ın var etmesiyledir.
Cenab-ı Allah emir âlemi denilen kanunlar manzumesiyle eşyayı, kuluna sevk ve idare eder. Varlıkları ayakta tutar, devamlarını temin eder.
Üstad Hazretleri ruh için Risale-i Nur’da: âlem-i emirden gelmiş bir kanu-u emrî tabirini kullanıyor.
Bu nedenlerden dolayı ruhun diğer kanunlardan farklı olarak hayat ve şuur sahibi olduğunu da biliyoruz ve anlıyoruz. Demek ki bizim ruhumuz İlahî bir kanun ve bedenimizdeki bütün organlar onunla ayakta durur. Bunların hepsi Kayyum esmasına bakar. Bedenimizdeki organlar Kayyum esması ile ayakta duruyor. Ruhumuz da Kayyum esması ile ayakta durduğu için onun da gitmesiyle kıyam yani ayakta durma meselesi son buluyor. İnsan bedeni cansız olarak yere yıkılıyor.
Bir örnek ile daha iyi anlamaya çalışırsak, bir ağacın yaprakları, o ağaçta faaliyet gösteren bir kanunla gelişip büyürler. Onunla yeşerir dallar, onunla büyür meyveler, onunla çiçekler açar. Burada dikkatimizden kaçmaması gereken nokta şudur: O kanunun da iş yapabilmesi için mesela bir çiçeğin açabilmesi için o dallara suyun gitmesi lazım. Yer çekiminin tersine bir su akışı lazım ve bu da bir kanun gerektirir. Nasıl ki baharda yaprakların açması için Dünya’nın bir yönünün Güneşe dönmesi ve ısının artması gerekir. Bunların hepsi birer kanundur. Tüm bu kanunları yapan kimdir?
Elbette Cenab-ı Allah’tır ve Kayyum esması ile hepsini yapar.
Kayyum esmasını biraz anladığımıza göre Risale-i Nur’dan devam edelim.
Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal’i Kayyum’dur.
Yani bizatihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyumiyet kesilse kâinat mahvolur.
Lem’alar
Şu cümleye dikkat edelim.
Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyumiyet kesilse kâinat mahvolur.
Lem’alar
Cenab-ı Allah’ın kayyumiyeti kesildiği zaman yani Allah ile bağlantısı kesildiği zaman kainat mahvolur diyor. Dağılır parçalanır demiyor. Çünkü dağılıp parçalanma mevzusunda muhakkak ortada bir şeyler kalır. Bir bardağın kırdığınız zaman etrafta onun parçalarını görürüz. Burada ise mahvolur tabiri kullanarak yok olacağını söylüyor.
Hem o Zat-ı Zülcelal’in kayyumiyetiyle beraber Kur’an-ı Azîmüşşan’da ferman ettiği gibi
… لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ …
… O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. …
Şûrâ Sûresi, 42:11.
dür. Yani ne zatında, ne sıfâtında, ne ef’alinde naziri yoktur, misli olmaz, şebihi yoktur, şeriki olmaz.
Lem’alar
Evet benzeri, eşi, ortağı yoktur.
Evet, bütün kâinatı bütün şuunatıyla ve keyfiyatıyla kabza-i rububiyetinde tutup bir hane ve bir saray hükmünde kemal-i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zat-ı Akdes’e misil ve mesîl ve şerik ve şebih olmaz, muhaldir.
Lem’alar
Bu kısımdan Cenab-ı Allah’ın, bir hane gibi veya bir saray hükmünde olan bu Kâinatta kurduğu düzende, tedbirde, idarede başkasının O’na (c.c.) ortak olamayacağını anlıyoruz.
Simdi okuyacağımız yerler Cenab-ı Allah’ın kudret sıfatını anlatıyor ve Kayyum esması da ism-i azam olduğu için kudret sıfatını kapsıyor.
Evet, bir zat ki ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele…
Lem’alar
Buradan 29. Söz de geçen Cenab-ı Allah’ın yaratmadaki muvazene sırrını anlayabiliriz. Yarattığı her şeyi; büyük-küçük hepsini terazide aynı dengede bulursun. Bir sineği, hücreyi veya kâinatı, gezegenleri yaratırken kullandığı kudret aynıdır.
ve en büyük şey en küçük şey gibi kudretine musahhar ola…
Lem’alar
Nasıl ki bizim hücrelerimiz içindeki kontrolü veya atomlardaki elektronlar, protonlar O’nun (c.c.) kudretiyle dönüyorsa, Güneş sistemindeki tüm gezegenler ve ondan daha büyük olan galaksiler de aynı şekilde O’nun (c.c.) kudretine musahhardır. Emriyle dönerler.
ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mani olmaya…
Lem’alar
Bu kısım da yine 29. Söz de mukabele sırrı olarak geçiyor.
Cenab-ı Hakk’ın esması her şeye mukabele eder. Nasıl ki bir mumu etrafı aynalarla dolu bir odanın merkezine koysak bütün aynalarda noksansız olarak mumun yansımasını görürüz ve hepsi aynıdır. Cenab-ı Hakk’ın da esması yani kudreti, gücü, emri, iradesi, nizamı, intizamı tüm mahlukata karşı aynıdır. Ne fazla ne de eksik değildir. Her şeye aynı anda mukabele edebilir.
ve hadsiz efrad, bir fert gibi nazarında hazır ola…
Lem’alar
Üstad buna da şeffafiyet sırrı diyor.
Peki bu nedir?
Bir denizin üstündeki yansıma, bir zerrede olan yansıma, cam parçacığındaki yansıma, insandan, hayvana, zerrelere kadar hepsi O’nun (c.c.) nazarında aynıdır, farkı yoktur.
ve bütün sesleri birden işite…
Lem’alar
Bu da Semî’ esmasına bakar. Bizi duymasına bakar. Bizler Duyma fiilini sadece kulak olarak düşünebiliriz ama Cenab-ı Allah için Semî’ sadece kulakla değildir, ses de değildir. En sessiz, en derinlerde, hiç dillendiremediğimiz, kendimizin bile duyamadığı şeyler Allah’ın nazarında duyulur ve işitilir.
ve umumun hadsiz hâcatını birden yapabile…
Lem’alar
Burada ise intizam sırrı vardır.
Tüm yarattıklarının neye ihtiyacı varsa onu eksiksiz olarak bir düzen içerisinde veriyor. Güneş’in yanmak için ne kadar helyuma ihtiyacı varsa, bizim yaşamamız için ne kadar yemeye, ne kadar A, B, C, E.. vitaminleri gerekiyorsa, bir bebeğin her konuda ne kadar ihtiyacı varsa o karşılanıyor. Diğer bütün mahlukatın rızık, şifa, rahmet her neye ihtiyaçları varsa hepsini aynı anda yapabilendir. İşte buna intizam sırrı deniyor.
ve kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle hiçbir şey, hiçbir hal, daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya…
Lem’alar
Her şey O’nun (c.c.) kontrolü altında, O’nun (c.c.) itaatinde “Kün” emrini bekleyerek O’na (c.c.) itaat eder. Hiçbir şey O’nun (c.c.) sınırlarından, çizgilerinden dışarı çıkamıyor.
ve hiçbir mekânda olmadığı halde, her bir yerde ve her bir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola…
Lem’alar
Cenab-ı Allah her an bizi görür, işitir. İhtiyaçlarımızı söylemesek hatta farkına bile varamasak dahî rızkımızı gönderir. Bunların hepsi Kayyum esmasına bakar.
ve her şey ondan nihayet derecede uzak olduğu halde,
Lem’alar
Üstad: Bizler ondan uzağız ama O bize çok yakın diyor. Çünkü bizim aklımız kalbimiz O’nu (c.c.) anlayamayacak, idrak edemeyecek kadar ondan uzak. Evet Rabbimizi esma ve sıfatları ile tam anlamıyla bilmiyoruz. Sadece Kayyum esmasını anlamaya çalışırken bile zorlanıyoruz.
Bambaşka bir gezegende hiç bilmediğimiz bir varlığın ihtiyacını gideren, yaşayabileceği düzeni sağlayan Cenab-ı Allah nasıl oluyorda burada benim ihtiyaçlarımı da karşılıyor. Öyle bir düzen düşünün ki Hz. Adem Aleyhisselâm’ın yaşaması için kurulan ekosistem, aynı şekilde 8 milyar insanın yaşaması için de devam ediyor. Bizler ne kadar bozsak da Cenab-ı Allah her daim dengeliyor. Bugün oksijen maskesi olmadan dışarı çıkılabiliyorsa, oksijen seviyesini korumasından dolayıdır.
Bunu bizim için kim yapıyor? Tabii ki Cenab-ı Allah, Kayyum ismi ile bu sistemi devam ettiriyor.
İşte tüm bunlarla Cenab-ı Allah bize çok yakın ama biz tefekkür etmekte, marifetullah konusunda, Cenab-ı Allah’ı tanıma noktasında ondan uzağız.
o ise her şeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zat-ı Hayy-ı Kayyum-u Zülcelal’in elbette hiçbir cihetle misli, naziri, şeriki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir. Yalnız mesel ve temsil suretinde şuunat-ı kudsiyesine bakılabilir. Risale-i Nur’daki bütün temsilat ve teşbihat, bu mesel ve temsil nevindendirler.
İşte böyle misilsiz ve Vâcibü’l-vücud ve maddeden mücerred ve mekândan münezzeh ve tecezzisi ve inkısamı her cihetle muhal ve tagayyür ve tebeddülü mümteni ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zat-ı Akdes’in kâinat safahatında ve tabakat-ı mevcudatında tecelli eden bir kısım cilvelerini ayn-ı Zat-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım mahlukatına uluhiyetin ahkâmını veren ehl-i dalalet insanların bir kısmı, o Zat-ı Zülcelal’in bazı eserlerini tabiata isnad etmişler.
Lem’alar
Üstad burada ne demek istiyor, bakalım.
Öyle bir düzen, bir kâinat yaratıyor ki eşi benzeri yok. Evet sebepler dairesinde olan düzeni tabiiyyunlar gibi tabiata tesadüfe vermeden Cenab-ı Allah’ın kurduğu sistemi görmemiz, farkında olmamız gerekiyor. Tabiata verenler bir ilahı kabul etmek yerine birçok ilahı kabul etmek zorunda kalıyorlar. Her şeye ilahlık veriyorlar.
Halbuki Risale-i Nur’un müteaddid yerlerinde kat’î bürhanlarla ispat edilmiş ki:
Tabiat bir sanat-ı İlahiyedir, sâni’ olmaz. Bir kitabet-i Rabbaniyedir, kâtip olmaz.
Lem’alar
Yani Cenab-ı Allah’ı tanıtmak için yaratılmış olanı sen yaratıcı konumuna koyamazsın. Ne diyordu Cenab-ı Allah bilmanâ: Gör, bil, anla, tanı, tefekkür et ve bana ibadet et.
Zâriyât Suresi 56. Ayette geçtiği gibi
“Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” diyor.
Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir defterdir, defterdar olmaz. Bir kanundur, kudret olmaz.
Lem’alar
Bir şeyler anlamamız için yazılan bir defter onu yazan kişi olamaz. Yerçekimi, itme, çekme, basınç kanunları misal, yukarıya çıktıkça, uzayda yerçekimi olmaması; işte bu kanunlar kudret olamazlar.
Bir mistardır, masdar olmaz. Bir kabildir, münfail olur; fâil olmaz. Bir nizamdır, nâzım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri’ olamaz.
Lem’alar
Tabiat fiildir, fail değildir! Hiçbiri Cenab-ı Hakk’ın yerine koyacağımız bir yaratıcı olamaz.
Farz-ı muhal olarak en küçük bir zîhayat mahluk tabiata havale edilse “Bunu yap.” denilse; Risale-i Nur’un çok yerlerinde kat’î bürhanlarla ispat edildiği gibi, o küçük zîhayatın azaları ve cihazatları adedince kalıplar, belki makineler bulundurmak gerektir; tâ ki tabiat o işi görebilsin.
Lem’alar
Küçük bir şey dediğine göre bir sineği düşünelim. Sineğin çıkması için bir kalıba ihtiyacı var. Ama her baharda milyonlarca sinek çıktığına göre her birine ayrı bir kalıp gerekir. Bu kalıplar doğru şekilde bir araya gelmelidir. Peki bu kadar kalıp varsa biz neden göremiyoruz? Üstelik birbirinden farklı çeşit çeşit sinek var hepsi için ayrı kalıplar lazım. Bitkileri düşünelim, bir biber tohumunun topraktan biber olarak çıkması için o toprağın altından o biberi yapacak bir fabrika olması lazım. Büyük bir saksıya patlıcan, domates ve biber ekmek istersek her birinin dalı dahi farklı olduğu için üç ayrı fabrika gerekir. Çünkü hepsinin kalıbı çok farklı. Şu an bunlar çok mantıksız geliyor ama onların mantığıyla düşünürsek hepsi için ayrı bir fabrika gerekiyor.
Peki biz ne diyoruz?
Zat-ı Zülcelal-i Kayyum o toprağın içerisindeki kanunlarla onları büyütecek, yeşertecek, içine Güneş ve su gidecek domates, patlıcan veya biber her ne olacaksa ona dönüştürecek, rengini ve tadını verecek kanunları vardır.
Hem maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalalet, zerrattaki tahavvülat-ı muntazama içinde hallakıyet-i İlahiyenin ve kudret-i Rabbaniyenin bir cilve-i a’zamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden …
Lem’alar
Yukarıda bahsettiğimiz gibi atomların hareketini düşünelim ya da atomun temel parçacıkları olan elektron, proton ve nötronları… Zıtlıklar bir araya konulmuş. İtme-çekme kuvveti var vs. Bir hücrenin içinde kocaman bir şehir gibi muazzam bir sistem var. Bunu tam anlamıyla çözmediklerinden maddeye çok fazla ilahlık vermişlerdir.
… ve o kudret-i Samedaniyenin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlahiyeyi isnad etmeye başlamışlar.
Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki mekândan münezzeh olmakla beraber her bir yerde her bir şeyin icadında her şeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri; camid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinde çalkalanan zerrata ve harekâtına vermek, ne kadar cahilane ve hurafetkârane bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir.
Lem’alar
Atoma öyle bir özellik veriliyor ki; atomların sanki bir araya gelip, Ayşe’nin göz rengi şöyle olsun, Mehmed’in burnu böyle olsun, elleri şu büyüklükte şu şekilde olsun diye kararlar veriyor. Hâlbuki bu atomların aklı, iradesi ve kudreti yok. Ama Allah’a verilmediğinde her bir atoma bu özelliklerin hepsini vermek durumunda kalıyorlar.
Üstad Hazretleri bu durumu hadsiz cehalet olarak tanımlıyor.
Bu bölümün devamını okuduğumuz zaman esir maddesine geçiliyor. Esir maddesi hala tam olarak bilinmiyor. Atomdan daha küçük, daha ince, daha anlaşılması zor bir madde olduğunu söyleyebiliriz.
Tüm bunları tam çözemedikleri halde atoma kadar inip, tüm yükü atoma ve esir maddesine veriyorlar.
Evet, bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler, yani bir tek ilahı kabul etmedikleri için nihayetsiz ilahları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yani bir tek Zat-ı Akdes’in hâssası ve lâzım-ı zatîsi olan ezeliyeti ve hâlıkıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından o hadsiz, nihayetsiz camid zerrelerin ezeliyetlerini, belki uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar. İşte sen gel, echeliyetin nihayetsiz derecesine bak!
Lem’alar
Evet biraz da olsa bu konuyu anlamayı, tefekkür ibadetini yapmaya, farkındalığımızı artırmaya çalıştık. Rabbim cümlemize tefekkürü her daim hakkıyla yapabilmeyi nasip etsin.
El Bâki Hüvel Bâki
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
