
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..
Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!
Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.
Bu dersimizde ehemmiyetli bir kısım olan ‘Gençlik Rehberi’ni okuyup istifade etmeye çalışacağız.
Gençlik Rehberi’nde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:
Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde bir Cumhuriyet Bayramı’nda oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı.
Asâ-yı Mûsa
Üstad, Allah demenin yasak olduğu, Kur’an’ın Arapça okunmasının yasak olduğu bir dönemde, iman davasında koşturduğu için, Allah dediği için iftiralarla hapishanelere atılıyor, ama hepsinden de beraatle çıkıyor. Risale-i Nur hakkında ise bir çok alimlerin ve o zamanki diyanet işlerinin onayıyla; ‘imani hakikatleri anlatan, güzel örneklerle insanlara, gençlere, ihtiyarlara, kadınlara, tavsiyeler veren ilmi kaynaktır’ diye defalarca onaylanıyor.
Üstad Cumhuriyet Bayramı’nda karşısına bakıyor ve karşılaştığı manzarada lise mektebinin büyük kızlarının (artık çocuk değiller ve mesuliyetleri var) dans ettiklerini görüyor. Anladığımız kadarıyla tesettürleri yok ve kadın erkek aynı ortamdalar ve ilerleyen zamanlarda ne halde olacakları Üstada hakikat cihetinden ilham olunuyor ve okuduğumuz yerde onlara üzüldüğünden bahsediyor.
Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar,
Asâ-yı Mûsa
Bir otobüse bindiğimizde fark ederiz, nur yüzlü tesettürlü teyzeye mi yer veriliyor, yoksa açık giyinen, makyajla, botoksla kendini güzelleştirmeye çalışan bir teyzeye mi? Buradan bile belli oluyor, sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyor, yaşlanmışsın, hürmet, sevgi bekliyorsun ama o halin o insanlarda merhamet celbetmiyor.
Onların o acınacak hallerine ağladım.
Asâ-yı Mûsa
Hiç başkasının günahına ağladık mı? Üstad oradaki gençlerin günahlarına, onların gelecekteki hallerine ağlıyor.
O zamanda, toplumun çoğunun Müslüman ve imanlı olduğu insanlarda bile o hal varsa, 50 sene sonra, daha fazla insanın dinden uzaklaştığı, ateist, deist, dine düşman olduğu çağda nasıl olacak? Şuanki asra baktığımızda anne tesettürlü, çocukta tesettür yok. Oradan bir taş atılmış, çığ gibi büyüyor. Üstada o hal gösterilmiş ki, mahkemelere de , başka şehirlere de sürülse, hapishanelerde defalarca zehirlense de, ‘benim Müslüman kardeşlerimin imanı, gençlerin imanı…’ diye yanıyor. Bizimde bu yangından nasiplenmemiz gerekiyor.
Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.
Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır. Öyle de gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalalet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.
Asâ-yı Mûsa
Eski Yeşilçam ünlülerini düşünelim. O zamanlar genç, güzel, yakışıklı, başarılı, zengindiler ama şimdi yüzlerine bakılmıyor. Çoğunluğu bir köşeye atılmış, fakir halde vefat ediyor.
Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken sefahet ve dalaleti terviç eden bir şahs-ı manevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:
Asâ-yı Mûsa
Şahs-ı maneviyi, bir düşünce tarzı olarak düşünebiliriz. Ve o şahs-ı manevi karşımızdaymış gibi cevap verebiliriz.
Biz, hayatın her bir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz, bize karışma.
Asâ-yı Mûsa
Çoğu insan bunu söylüyor. Sana ne, ben hayatımı lezzetle geçireceğim, ben diğer şeyleri düşünmek istemiyorum, gençliğimi yaşamak istiyorum, gençlik bir defa gelir diyor. Halbuki ölüm de bir defa geliyor. Sadece yaşlanınca vefat edilmiyor, 17 -18 yaşında kalp krizi geçirilebilir, trafik kazası olabilir yani sebepler birer perdedir. Ecelin ne zaman geleceği belli değil. Bu yüzden; yaşlanınca yaparım, namazı da üniversiteyi kazanınca, evlenince, yaşlanınca kılarım diyemeyiz. Ne zamana kadar erteleyeceğiz?
Ben de cevaben dedim:
Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalalet ve sefahete atılıyorsun, kat’iyen bil ki senin dalaletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve ma’dumdur ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır.
Asâ-yı Mûsa
Ahirete inanmayan biri için ölüm, akreplere, böceklere yem olmaktır. Ne kadar acı! Çünkü ahirete, yeniden dirilmeye inanmıyor. Bu düşünceye göre çok sevdiğin bir insanı bir daha asla göremeyeceksin. Böyle düşünce çekilebilir bir hayat değil. Mesela Filistin’deki kardeşlerimiz vefat ediyorlar. Biz onların ahirette haklarının alınacağını düşünüyoruz ki bir nebze ferahlıyoruz. Çünkü onların şehid olduğunu biliyoruz, ölüm acısını bile çekmeyeceğini, şu an hala kendilerini yaşar halde sandıklarını, o şehitlik makamında olduğunu bildiğimiz için rahatız. Evet onlar için üzülüyoruz ama aslında kendimiz adına üzülüyoruz, çünkü onlar için elimizden gelen şeyleri yapamadığımızı biliyoruz.
Tam tersini yani; zalimin izzetinde ve mazlumun zilletinde göçüp gittiğini düşündüğümüzde, kaldıramayız.
İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalalet yoluyla senin başına ve varsa ve ölmemiş ise kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î lezzetini imha ettiği gibi; gelecek istikbal zamanı dahi itikadsızlığın cihetiyle yine ma’dum ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hazıra uğrayan bîçarelerin başları, ecel celladının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihane, cüz’î lezzetini zîr ü zeber eder.
Asâ-yı Mûsa
Böyle bir şeye inanırsan, kimseyi sevemezsin ki. Üçüncü Lem’a’da geçtiği gibi, birini seviyorsan onu sonsuz kabul ediyorsun. Çünkü sevdiğin şeyin yok olacağına, ayrılık acısına dayanamıyorsun. Evladımızı düşündüğümüzde onun ölümünü bile düşünmek istemiyoruz, katlanamıyoruz. Onun sonsuz yok olacağını düşünmek ne kadar ağır bir düşünce…
Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez.
Çünkü gaflet, hissi iptal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede iptal-i his etmiş ki bu elîm elemin acısını, ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor.
Ecnebilerin tağutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalalete gidenlere ve onları körü körüne taklit edip ittiba edenlere binler nefrin ve teessüfler!
Lem’alar
Mesela bir salgın çıkıyor ve o zaman anlıyorlar ki ölüm var ve ölüm yakın. Ya da bir yakını vefat edince o zaman ‘ölüm var ne yapacağım ben !? ’ diyor. O zamana kadar sıkıntı yok, ölüm aklına bile gelmiyor, başkalarına gelir, beni alakadar etmez diyor. Gaflet onu perdeliyor. Hissetmiyor gibi görünüyorlar, kendilerini kandırıyorlar ama ölüm gerçeğiyle karşılaşınca uykuları kaçıyor. Çünkü hiç düşünmemişlerdi.
Eğer dalaleti ve sefaheti bırakıp iman-ı tahkikî ve istikamet dairesine girsen iman nuruyla göreceksin ki o geçmiş zaman-ı mazi, ma’dum ve her şeyi çürüten bir mezaristan değil belki mevcud ve istikbale inkılab eden nurani bir âlem ve bâki ruhların istikbaldeki saadet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesi haysiyetiyle değil elem, belki imanın kuvvetine göre cennetin bir nevi manevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi;
Asâ-yı Mûsa
Kabir bir bekleme salonu gibi, cennetten bir bahçede bekliyorsun kıyameti. Böyle düşününce rahatlarız. Bazı insanlar için dünya çekilmez oluyor. Hastalıkları, sıkıntıları var ve ölümü kurtuluş olarak görüyor. Böyle bir insana ölünce yok olacaksın demek teselli olamaz. Tam tersi Rabbime kavuşacağım,
اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَؕ
“Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz”
Bakara Sûresi 156
Hepimiz O’na döneceğiz. Her fani ölümü tadacak. O’na dönüşümüz rahmet-i Rahman’a kavuşmaktır. Merhametine kavuşmaktır. Rabbim o kadar merhametli ki ruhunu bile başı boş bırakmıyor, Azrail’i ona eşlik ettiriyor. Eğer imanlı bir zat isen Azrail sana bir dost olarak geliyor, bir dostun seni elinden tutup cennet bahçesine götürmesi gibi. İmansız isen canı vermek zor oluyor. Allah kuluna zulmetmez. Biz Rabbimizin adaletine güveniyoruz, inanıyoruz.
Filistin’deki kardeşlerimiz zaten gerçek imana sahipler. Biz kendimize bakacağız. Biz bu imanın neresindeyiz?
Cennetin bir nevi manevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi;
Asâ-yı Mûsa
Filistin’de ki vefat etmiş çocukların hepsinin şu an cennet bahçesinde olduğunu biliyoruz. Hepsi masum bir şekilde, tertemiz gidiyorlar. Daha mesuliyet yaşına gelmeyen çocukların cehennemde bir işi yok. Onlar cennetin çocukları olacaklar.
…gelecek istikbal zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki iman gözüyle görünür ki saadet-i ebediye saraylarında hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve nimetlerle dolduran bir Rahman-ı Rahîm-i Zülcelali ve’l-ikram’ın ziyafetleri kurulmuş ve ihsanlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyat var diye iman sinemasıyla müşahede ettiğinden, derecesine göre bâki âlemin bir nevi lezzetini hissedebilir. Demek, hakiki ve elemsiz lezzet, yalnız imanda ve iman ile olabilir.
Asâ-yı Mûsa
Gelecek mutluluğu biz cennette bulacağız. Cennete inandığın için imanınla gönlün de rahat ve ferah.
İmanın bu dünyada dahi verdiği binler fayda ve neticelerinden yalnız bir tek fayda ve lezzetini, bu mezkûr bahsimiz münasebetiyle Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye olarak yazılan bir temsil ile beyan edeceğiz. Şöyle ki:
Mesela, senin gayet sevdiğin bir tek evladın sekeratta ölmek üzere iken ve meyusane, elîm, ebedî firakını düşünürken birden Hazret-i Hızır ve Hakîm-i Lokman gibi bir doktor geldi, tiryak gibi bir macun içirdi. O sevimli ve güzel evladın gözünü açtı, ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferah veriyor, anlarsın.
Asâ-yı Mûsa
İman ettiğimiz zaman şöyle düşünüyoruz; bir yakınım vefat etti ama yok olmadı. Bir odadan başka bir odaya geçen bir insan gibi; bu dünya odasından, ölüm kapısıyla başka bir oda olan berzah alemine gitti. Bu duvarların arkasını gözümüz görmediği halde duvarın arkasında birilerinin var olduğunu biliyorsak, aynen öyle de onlar orada berzah alemine geçiyor, ben duvarların arkasını göremiyorum ama onlar orada yaşıyorlar, yok olmadılar. Bunun verdiği rahatlığı başka bir inanç vermiyor.
İşte o çocuk gibi sevdiğin ve ciddi alâkadar olduğun milyonlar sence mahbub insanlar, o mazi mezaristanında –senin nazarında– çürüyüp mahvolmak üzere iken birden hakikat-i iman, Hakîm-i Lokman gibi o büyük idamhane tevehhüm edilen mezaristana kalp penceresinden bir ışık verdi. Onunla baştan başa bütün ölüler dirildiler. Ve “Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, yine sizinle görüşeceğiz.” lisan-ı hal ile dediklerinden aldığın hadsiz sevinçler ve ferahları, iman bu dünyada dahi vermesiyle ispat eder ki: İman hakikati öyle bir çekirdektir ki eğer tecessüm etse bir cennet-i hususiye ondan çıkar, o çekirdeğin şecere-i tûbası olur dedim.
O muannid döndü dedi: ”Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.”
Cevaben dedim: ”Hayvan gibi olamazsın. Çünkü hayvanın mazi ve müstakbeli yok. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar. Hâlık’ına şükreder. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, bir şey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister fakat o his dahi gider. O elemden de kurtulur. Demek, en büyük bir rahmet, bir şefkat-i İlahiye, gaybı bildirmemektedir ve başa gelen şeyleri setretmektedir. Hususan masum hayvanlar hakkında daha mükemmeldir. Fakat ey insan, senin mazi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla setr-i gaybdan hayvana gelen istirahatten tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler, elîm firaklar ve gelecekten gelen korkular ve endişeler; senin cüz’î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Madem hakikat budur. Ya aklını çıkar, at; hayvan ol, kurtul veya aklını imanla başına al, Kur’an’ı dinle. Yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi safi lezzetleri kazan!” diyerek onu ilzam ettim.
Asâ-yı Mûsa
Daha önce bir hayvanın şöyle dediğini duydunuz mu: “Ya Covid başladı ne yapacağız? Ya bize bulaşırsa?” ya da “Ekonomi kötü, ya aç kalırsak!?” diye dert ettiğini ya da depresyona girdiğini gördünüz mü?
Hayır.
İman olmazsa bu dünya çekilecek gibi bir yer değil. İmtihanlar, musibetler ile Allah bu dünyanın fani olduğunu bize defalarca gösteriyor. Görmek istememek ayrı bir mevzu. Örneğin; deprem oluyor, herkes dualar ediyor, deprem geçiyor, eğlence yerleri tekrar açılıyor. Çünkü unutmak istiyorlar. Görmek istemiyorlar.
Yine o mütemerrid şahıs döndü dedi: ”Hiç olmazsa ecnebi dinsizleri gibi yaşarız.”
Cevaben dedim: ”Ecnebi dinsizleri gibi de olamazsın. Çünkü onlar bir peygamberi inkâr etse diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse kemalâta medar bazı seciyeleri bulunabilir.
Asâ-yı Mûsa
Mesela Japonlar, fıtrata uygun yaşıyorlar, hayatlarına baktığımız zaman sünneti seniyyeyi biz bilmiyoruz da onlar biliyor gibi yaşıyorlar. Neden? Çünkü bi şekilde onun fıtrata uygun olduğunu bulmuşlar. İmansız müslüman gibi oluyorlar. Çünkü hayatlarını fıtrata göre, Allah’ın koyduğu sünnetullah kurallarına göre yaşıyorlar ama iman olmayınca sadece dünyasına fayda veriyor.
Fakat bir Müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve daveti umumî olan Âhir Zaman Peygamberi aleyhissalâtü vesselâmı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir Peygamberi, hattâ Allah’ı kabul etmez. Çünki bütün Peygamberleri ve Allah’ı ve kemalâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar. Ve hiçbir Müslüman, hakikî Yahudi veya Mecusi veya Nasrani olmaz. Belki dinsiz olur, seciyeleri bozulur; vatana, millete muzır bir halete girer.” isbat ettim. O muannid ve mütemerrid şahsın daha tutunacak bir yeri kalmadı. Kayboldu, Cehennem’e gitti.
Asâ-yı Mûsa
Peygamber Efendimiz’den (sav) önceki hiçbir din bütün dünyaya gelmemiştir, bölgesel gelmiştir. Onun için bazı şeyler sınırlıdır onlarda ama Rabbimiz Peygamberimizi (sav) tüm dünyaya gönderiyor ve tüm dünyanın uygulayacağı bir din gönderiyor.
Peygamber Efendimiz (sav) bütün ahlakı bütün davranışı kemâlatta idi. En mükemmel insan, Rabbimizin en sevgili kulu. Böyle bir insandan yüz çevirip nasıl mutlu olmayı beklersin? O en güzel örnektir.
İşte ey bu Medrese-i Yusufiyede benim ders arkadaşlarım! Madem hakikat budur. Ve bu hakikati Risale-i Nur o derece kat’î ve güneş gibi ispat etmiş ki yirmi senedir mütemerridlerin inatlarını kırıp imana getiriyor. Biz dahi hem dünyamıza hem istikbalimize hem âhiretimize hem vatanımıza hem milletimize tam menfaatli ve kolay ve selâmetli olan iman ve istikamet yolunu takip edip, boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde, Kur’an’dan bildiğimiz sureleri okumak ve manalarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek ve kazaya kalmış farz namazlarımızı kaza etmek ve birbirinin güzel huylarından istifade edip bu hapishaneyi güzel seciyeli fidanlar yetiştiren bir mübarek bahçeye çevirmek gibi a’mal-i saliha ile hapishane müdür ve alâkadarları, cani ve kātillerin başlarında zebani gibi azap memurları değil belki Medrese-i Yusufiyede cennete adam yetiştirmek ve onların terbiyesine nezaret etmek vazifesiyle memur birer müstakim üstad ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız.
Asâ-yı Mûsa
El Bâki Huvel Bâki
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖين
“Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin”…
Bakara suresi 32.Ayet
…Duaları da, “Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun” diyerek son bulur.
Yunus suresi 10.Ayet
