Bu Ramazan Ne Tutuyoruz?

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Bugünkü dersimiz  Ramazan ve oruç hakkında olacak inşaAllah.. 

  • Bu aya neden Ramazan denilmiş?
  • Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Ramazan hakkında neler söylemiş?
  • Bizler Ramazan’da neler yapıyoruz? 
  • Ramazan’a neden bu kadar ehemmiyet veriyoruz?
  • Neden oruç tutuyoruz?
  • Nasıl tutmamız gerekiyor?
  • Biz mi orucu tutuyoruz, oruç mu bizi tutuyor?

Yaz sonunda, güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına “ramdâ” kelimesinden alınmıştır. Bu yağmurun yeryüzünü temizlediği gibi, Ramazan ay’ı da müminleri günah kirlerinden temizler.

Enes b. Mâlik (r.a.)´dan rivayet edilen bir Hâdis-i Şerifte Hz. Peygamber: 

“Bu aya ramazan isminin verilmesi günahları yaktığı içindir.” buyurmuştur.

Bu açıklamalara baktığımızda günahların hem temizlenme hem de yakma manâsı var. Çünkü Risale-i Nur da geçtiği gibi:

Ateş bazan sudan ziyade temizlik yapar.

Sikke-i Tasdik-i Gaybî

Oruç denilince orucun farzları, imsakta başlayıp iftarda bitmesi aklımıza geliyor. Bu oruç sadece bedenîdir. Oruç Kur’an’da iki farklı isimle geçer. Savm ve Sıyâm. Rabbimizin bizden istediği savm ve sıyamı nasıl yaşayabiliriz, şimdi bunları anlamaya çalışalım. 

Savmı zihnimize tutturduğumuz bir oruç gibi düşünelim. Hayatımıza, kalbimize, gözümüze, kulağımıza bakar. Bu bizim kalbimiz için ilaçtır. Bizdeki duyguları düşünelim. Savm duygularımıza da bakar. Mesela bir Hadis-i Şerifte:

“Yiğit dediğin, güreşte rakibini yenen kimse değildir; asıl yiğit kızdığı zaman öfkesini yenen adamdır.” 

Buhari

buyurulmuştur. 

Bir Müslüman olarak Ramazan’da öfkemizi yenebiliyor muyuz? Savm bizden bunu ister. İfrat ve tefritte olan duygularımızı vasat mertebesine indirmemizi ister. Öfke konusunda açlık buna bahane olmamalı. Savm ile duygularımızı terbiye ederiz. Gözlerimizi haramdan uzak tutar, kulaklarımızla gıybet gibi men edilmiş sözleri dinlemez, dilimizle, ayaklarımızla, ellerimizle hâkeza Rabbimizin bizlere haram kıldığı işleri işlememek ile savmı yerine getirmiş oluruz. Rabbimizin bizlerden istediği şey, bedenimizi aç bırakmanın yanı sıra duygularımızı da terbiye etmemiz. Ramazan ayı günahları yakma ayı demiştik, duygularımızı da yakmalıyız. 

Sıyâm nedir bunun üzerine konuşalım. Sıyâm ise ruh ile tutulandır. Ruhumuza ilaçtır. Elbette herkes tutamaz. Sıyâm tutarken her anından lezzet alırsın. 

Bir örnek verelim. Mukâbele üzerinden gidelim. Sadece oruç tuttuğumuzda o Kur’an-ı Kerim’i düz okumuş, takip etmiş oluruz.  Savm orucunu tutarken Kur’an-ı Kerim’i sanki Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dan dinliyormuşcasına lezzet alırız, hissederiz.  Sıyâm da ise Cebrâîl Aleyhisselâm’ dan direkt bize geliyormuş gibi dinlemiş ve okumuş oluruz. Öyle lezzet alırız. 

Kur’an-ı Kerim sadece Peygamber Efendimiz’e inmemiştir. Bütün İslâm âlemine; gelmiş, geçmiş ve gelecek olan her müslümana Allah tarafından indirilmiştir. 

Peki Savm ve Sıyâmı nasıl yapacağız? Bizler âciz insanlarız. Elbette her anımız savm ve sıyam olamaz. Ama kısacık dahi olsa savm ve sıyamı yaşayabiliriz. Zor gelebilir belki ama eğer okuduğumuz Kur’an’dan lezzet alıyorsak ve yaşadığımız açlık hali bize çile değil lezzet veriyorsa sıyama geçmiş olabiliriz. İnşâallah nasip olur. Allah bunu Kur’an-ı Kerim’de anlatıyorsa demek ki yapabiliriz. 

Namazın kıblesi Kâbe olduğu gibi hayatın kıblesi de oruçtur. 

Sıyâm da bazı değişiklikler var: Normalde orucu, yemek içmek bozar. 

…birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Tabii ki bundan tiksindiniz!…

Hucurât Suresi – 12.Ayet Meali

Gıybet edilmesi ölü kardeşinin etini yemek manasında olduğu için orucu bozmaz ama sıyâm bozulur. Çünkü ayette de belirtildiği gibi gıybet etmek ölü kardeşinin etini yemek gibidir. 

Bununla ilgili bazı rivâyetlerde öğreniyoruz ki Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm  gıybet edenlere kusmalarını emredince ağızlarından et/kan parçaları çıkıyor. Akla gelebilecek bir soru var, ‘ben sıyam tutuyordum o halde sıyam’ım bozuldu’ diyemeyiz çünkü sıyam tuttuğumuzdan emin olamayız.

Bir Hâdis-i Şerifte de ‘’Oruç insanı Cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır. Tıpkı sizi harpte ölüme karşı muhafaza eden bir kalkan gibi.’’ (Nesâî, Savm) 

Nefisle olan mücadelede nefsin arzu ve isteklerine, şeytanın telkinlerine karşı oruç kişiyi öyle koruyacaktır. Oruç, kişi ile günahlar arasında bir kalkan gibidir. Oruçlu gözünü, gönlünü, dilini, elini, tüm azalarını korur. Oruç sadece bedenle eda edilen, zahiri yönü olan bir ibadet değildir.

Oruç dediği burada savm olarak geçiyor. 

Şimdi Ramazan Risalesine geçelim.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَ الْفُرْقَانِ 

O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır. Artık içinizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin… (Bakara Sûresi 185)

  Birinci Nükte:   

   Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeair-i İslâmiyenin a’zamlarındandır.  

Ramazan Risalesi

Evet Savm olarak geçti. Ramazan Risalesini daha iyi anlamak için öncesinde bu kelimeleri öğrendik.

Erkân-ı Hamse islamın 5 şartı demektir. Oruç birincilerindendir. 

Şeair-i İslâmiyenin a’zamlarındandır. Yani islamın şeairidir. Şeairi o dinin sembolü, yansıtıcısı olarak düşünebiliriz. Mesela Ezan bir islam şeairidir.

Diğer ibadetler gizli yapılabilir ama oruç aşikar yapılan bir ibadettir. Bir şekilde fark edilir. Zaten farzların riyası olmaz.

İşte Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri; hem Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlahiyenin şükrüne bakar hikmetleri var. 

(Ramazan Risalesi)

Şeairin bir manasıda ilanattır. İslamın âlemetidir. Her tarafa bir ilanattır. Ezan, tesettür, selam vermek ve oruç gibi hem ibadet yönü hem şeair yönü kuvvetli olan temsiller şu anki bulunduğumuz küreselleşen dünyada İslamî Şahsiyetimizi muhafaza eder.

Ramazan ayı geldiğinde bütün dünya biliyor ki Müslümanlar oruç tutuyorlar, teravihe gidiyorlar mukabele yapıyorlar. Müslüman beldelerde mukabeleler teravih namazları gibi aşikar ibadetler farklı bir manevi atmosfer teşkil ediyor. Şehirde gayri müslimler varsa onların dahi dikkatini çekiyor. 

Bir şeair gayri müslimlerin dahi dikkatini çekmeli. Hatta Osmanlı zamanında bazı gayri müslimler Ramazan ayında kokular etrafa yayılmasın diye yemek pişirmezler ve Müslümanlara saygı gösterirlerdi. 

5 vakit namazını tam kılmayanlar bile Ramazan ve oruçla oluşan o manevi atmosfer ile teravih namazına gidiyorlar. Rabbimiz bizi 5 vakit namazını tam ve dosdoğru kılanlardan eylesin. 

Cenab-ı Hakk’ın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:  

   Cenab-ı Hak zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halkettiği ve bütün enva’-ı nimeti o sofrada  

 مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ  “Umulmadık yerlerden.”  (Talâk Sûresi 3)

bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemal-i rububiyetini ve rahmaniyet ve rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikatı tam göremiyor, bazen unutuyor.

(Ramazan  Risalesi)

Sofra-i nimet derken dünyadaki bütün nimetleri düşünelim.

Umulmadığı yerden rızıklandırıyor. Bununla ilgili Hûd Suresinin 6. Âyetinde:

“Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın. Allah onların halen bulunduğu yeri de emanet olarak konulacağı yeri de bilir; hepsi apaçık kitapta vardır.”

Bizler bu nimetleri gafletle sebeplere veriyoruz. Bu yüzden bir uyanış yaşamamız gerekiyor. Rabbimiz Nimetin asıl sahibini bulmak için Ramazanın bir hikmeti olarak Allah Teâla bizi nimetlerden bir süre uzaklaştırıyor. Allah şu 29-30 gün uzaklaşma emri veriyor ve o gaflet perdesi bu sayede yırtılıyor. Şimdi şöyle diyebiliriz biz nimetlerin Allah c.c.  tarafından geldiğini biliyoruz. Peki iftar vakti yemeği maddi olarak yapana getirene teşekkür ediyoruz. Asıl sahibi olan ve bize ihsan eden Allah’a nasıl teşekkür edebiliriz. Dersimizin devamında bunu daha iyi anlayacağız. 

Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî’nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın “Buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârane göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmaniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar insan ismine lâyık mıdırlar? 

(Ramazan Risalesi)

Allah yeryüzünü bir sofra-i nimet olarak yaratmış bu sofraya çeşitli nimetler dizmiş ve hârika insanlarla donatmış. Mükemmel rububiyetini, sonsuz şefkatini ve hârika muazzam cömertliğini göstermiş. Fakat insanlar gaflet perdesi altında ve sebepler dairesinde bu ulvi hakikati tam göremiyor. İşte Ramazan ayında mü’minler bir ordu hükmüne geçiyor ve Allah’ın “Buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir kulluk tavrı göstermeleri ile, Allah’ın rububiyetine, eşsiz şefkatine ve sayısız nimetlerine mukabil muazzam ve düzenli bir ordu gibi karşılık veriyorlar. Nasıl ki bir ordu düşünün hepsi kurallara tamamen uyuyor aynı anda hareket ediyor. Bizde Ramazan’da o Allahü Ekber sesini duymadan hareket etmiyoruz ve o nimetlerin bize ait olmadığını anlıyoruz. Eğer o nimetler bizim veya bizden olmuş olsaydı, Allah’ın iznini beklememize gerek kalmazdı. Allah her şeyin sahibi olduğu gibi bizim de sahibimizdir. Malikimiz olduğu için Allah’ın izni olmadan hiçbir şey yapamayacağımızı Ramazan’da nefsimize göstermiş ve öğretmiş oluyoruz. Tekrar nefsimizi terbiye etmiş oluyoruz. Günahlarımızdan temizleniyoruz, gerekirse yakıyoruz. 

İkinci Nükte:   

   Ramazan-ı Mübareğin savmı, Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

(Oruçta aç kalınmalı Savm da ayrı olarak şükür gerekiyor.)

Birinci Söz’de denildiği gibi, bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiat ister. Tablacıya bahşiş verildiği halde, çok kıymetdar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’am edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet (aptallık) olduğu gibi, Cenab-ı Hak hadsiz enva’-ı nimetini nev’-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. 

(Ramazan Risalesi)

Yukarıda bir örnek vermiştik. Yemeği hazırlayana, malzemeleri getirene teşekkür ediyoruz. Ellerine sağlık diyoruz. Peki Allah’a nasıl şükretmeliyiz? Üstelik bize verdiği nimetler sadece o yemek değil. Şu an nefes almamız, organlarımız, onların çalışması, her gece uyuyup sabah uyanmak dahi ayrı bir nimet, anne,  baba ve sevdiklerimiz ayrı birer nimettir. Biz şu ana kadar sadece zahiri gıda olan nimetten bahsettik. 

Ona mukabil, o nimetlerin fiatı olarak, şükür istiyor. O nimetlerin zahirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiat veriyoruz, onlara minnetdar oluyoruz; hattâ müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki Mün’im-i Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.  

İşte Ramazan-ı Şerif’teki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünki sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymetdar bir nimet-i İlahiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder.

(Ramazan Risalesi)

Allah, insanın beşiği olan yeryüzünü sayısız nimetlerle doldurmuştur. Üstelik bütün bu nimetler insana göre yaratılmıştır. Allah’ın bu nimetlere karşı insandan istediği tek ücret ise şükürdür. Pazarda bedeli ödenmeden alınan bir mal nasıl hırsızlık ve haram oluyorsa, şükrü eda edilmemiş nimetlerden faydalanmak da bir yönü ile gasp, hırsızlık demektir ki, bunun cezası da şiddetli olacaktır

.

İnsan, ihtiyacını ne kadar derinden hissederse, şükür ve teşekkürü de o derinlikte ve o seviyede olur. Çok aç bir adamın kuru bir ekmekten aldığı lezzet, duyduğu minnet ve ettiği şükür, tok adamın yediği en âlâ yemekten aldığı lezzetten, duyduğu minnetten ve ettiği teşekkürden daima üstün olacaktır. Demek nimetlere olan ihtiyacı derinden hissetmek çok mühimdir.

Şimdi tok olduğumuzu varsayalım, tıka basa yemek yedikten sonra önümüze gelen yemeklerin tadından lezzet alamayız ama aç olduğumuzu düşünürsek, tıpkı Filistin’deki kardeşlerimiz gibi, kuru bir ekmek bulduklarındaki sevinçlerini ( ki kuru ekmeği de bulamıyorlar, hayvan dışkısı yiyerek bile hayatta kalmaya çalışıyorlar.) Bir de onlara sormak lazım, aldıkları, yedikleri şeylerden ne kadar lezzet alıyorlar? Bizimle kıyas edelim, onların aldıkları lezzet ile bizim aldığımız lezzet arasındaki fark…

Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur.

Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in’âmıdır; Onun emrini bekliyorum” diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder.

İşte, bu suretle oruç çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

(Ramazan Risalesi) 

İnşallah biz de Razaman’ı bu şekilde yaşayanlardan oluruz.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE

Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

İnsanlar maişet cihetinde muhtelif bir surette halk edilmişler. Cenâb-ı Hak, o ihtilâfa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor. Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir; ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz, yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakikî o hâleti kendi nefsinde hissetmiyor.

(Ramazan Risalesi)

Oruç; zengin ile fakir arasında kuvvetli bir köprü ve tesirli bir empati kurma aracıdır. Zengin oruçtaki açlıkla fakirin hâline intikal eder ve onunla hemhal olur, onun derdine ve yardımına koşar. Ramazan insanlara ‘açın halinden aç anlar’ fikriyle; zenginin, malını fakire, onu anlayarak vermesini sağlar. Böyle bir ramazan başka hiçbir dinde ve ideolojide yoktur.

Mesela filistindeki olayları gördüğü ve bildiği halde kılı kıpırdamayan kimsenin yemeklerden sonra hamd etmesi, şükretmesi kâfi değildir. Ne zaman karınca kararınca onlara yardım eder, onlar için gözyaşı dökersek, ki bunu basit görmeyelim dua etmek bile büyük bir yardımdır, o zaman hakiki şükreden bir kul oluruz inşallah.

Rabbim bizleri bu Ramazanda ve bundan sonraki her Ramazanda hem daimî müslüman eylesin, hem şükreden bir müslüman eylesin, hem de açın halinden anlayan ve onlara dua eden bir kul eylesin. Rabbim nasip ettiği kadar savmı ve sıyamı yaşayabilen bir kul eylesin bizleri. Amin amin amin.

 سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ 

 “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” 

Bakara suresi 32.ayet

 رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

 Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.

Âli imrân suresi 8.ayet

Yorum bırakın