MİRAÇ YOLCULUĞU

Bismillahirrahmanirrahim

Bismillahirrahmanirrahim

Bugün inşallah Miraç Kandili ile ilgili bir ders yapacağız. Daha çok o gece neler yaşandığına dair bir ders olacak. İnsan ne kadar çok okusa da her defasında farklı dersler çıkarabilir. Biliyoruz ki yaşanıp biten bir olay değil. Bizler hâlâ o geceden dersler çıkarmaya devam ediyoruz. Önemini ve ehemmiyetini anlatmaktan aciziz ama ne kadar anlayabilirsek bizim için kârdır. Kendimizi o geceye hazırlayıp kıymet ve ehemmiyetini hatırlamaya çalışalım inşaallah.

Bildiğimiz üzere 31.Söz Miraç hâdisesinden bahsediyor. Üstad burada akılda soru kalmayacak şekilde Miracın hikmetini, gayelerini, gerekliliğini  delillerle anlatıyor. 

İnsan kıymetini bildiği şeyi daha iyi eda edebilir bu yüzden biz bu geceye kadar bu gecenin kıymetini öğrenmek için, Kur’an-ı Kerim’deki bu geceyle alakalı âyetleri Hadis-i Şerifleri ve 31. söz’deki Miraç bahsini yeniden okuyup pekiştirmeliyiz.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

Otuz Birinci Söz  

 Mi’rac-ı Nebeviyeye dairdir  

Mi’rac mes’elesi, erkân-ı imaniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin nurlarından meded alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzât isbat edilmez. Çünki Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melaikeyi kabul etmeyen veya semavatın vücudunu inkâr eden adamlara Mi’racdan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. Öyle ise biz, Mi’racda istib’ad ile vesveseye düşen bir mü’mini muhatab ittihaz ederek, ona karşı beyan edeceğiz.

Sözler

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 سُبْحَانَ الَّذٖٓى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَى الَّذٖى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ 

Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir. 

İsrâ Sûresi 1. Ayet

Bazı alimlerimiz bu ayet i kerimeyi kelime kelime inceleyerek Miraç hadisesinin hem bedenen hemde ruhen olduğunu ispat ediyor. Biz bunlardan yalnız bir tanesini anlamaya çalışalım. 

سُبْحَانَ الَّذٖٓى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا

İsra seyahatinin anlatıldığı bu ayet-i kerimede,  أَسْرَى بِعَبْدِهِ  denilerek  عَبْد  ifadesi kullanılmıştır. Abd lafzı, ruh ve bedenin toplamından ibarettir ve Kur’an’da geçtiği bütün yerlerde ruh ve beden bütünlüğünü ifade etmiştir.

Buradaki âyet-i kerîmeye  سُبْحَانَ  ile başlanıyor. Bu kelime de mealen ‘bütün acz ve kusurlardan münezzeh olan Allah’ manasını ifade ediyor. Kur’ân-ı Kerîme baktığımızda Subhan lafzı Allah’ın azametini anlatırken, bizim beşer olarak idrak edemediğimiz ve şu anki aklımızla anlayamadığımız olaylardan bahsederken سُبْحَانَ kelimesini kullanıyoruz. Örneğin Rabbimizin bu kâinatı yaratmasından bahsederken, bu gezegenleri nasıl döndürdüğünden… Buradan da anlıyoruz ki bu olay beşer idrakini aşan bir olay. Yani hem beden hem de ruh ile gerçekleşen bir seyahat. Çünkü sadece rüya ile olsa o zaman bu kadar şaşılacak bir konu olmasına gerek yok.

Şimdi konu ile alakalı yaşanılan şeylere bakalım. Miraç Hâdisesiyle alakalı çok fazla Hadis-i Şerif var. Biz birkaçına bakacağız.

İsrâ, gece yürüyüşü mânâsına geliyor. Efendimiz Aleyhisselâm’ın Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürümesine isrâ denir. Oradan yükselmesine ise Mirac diyoruz. Mirac kelime anlamı olarak yükselme, merdiven manasına gelir.

Efendimiz s.a.v bu olayı şöyle anlatır;

Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim… Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselâm- beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.

«−Gelen kim?» denildi.

«−Cibrîl!» dedi.

«−Berâberindeki kim?» denildi.

«−Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-» dedi.

«−Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.

«−Evet!» dedi.

«−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı.

Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı gördüm.

«−Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi.

Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:

«−Sâlih evlât hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!” dedi.

Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hazret-i Yahyâ ve Hazret-i Îsâ -aleyhimesselâm- ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı.

Sonra Cebrâîl beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda Hazret-i İdrîs -aleyhisselâm- ile, beşinci kat semâda Hârûn -aleyhisselâm- ile, altıncı kat semâda ise Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ile karşılaştık.

«−Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi. 

Ben onu geçince, ağladı. O’na:

«–Niye ağlıyorsun?» denildi.

«−Çünkü, benden sonra bir delikanlı peygamber oldu, O’nun ümmetinden Cennete girecek olanlar, benim ümmetimden Cennete girecek olanlardan daha çok!» dedi.

Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve İbrâhîm -aleyhisselâm- ile karşılaştık.

Cebrâîl -aleyhisselâm-:

«−Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!» dedi.

Ben selâm verdim; O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:

«−Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.

Daha sonra bana:

«−Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara Cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arâzisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de Cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir.» dedi.

Burada Hz. İbrahim (a.s) bize çok güzel bir tavsiyede bulunuyor. Cennete ağaç dikmemiz gerektiğini ve onu nasıl ekeceğimizi de söylüyor. Dolayısıyla bir zikir öğretiyor. Bizim bunu sık sık çekmemiz lazım. Tesbih namazını kılarken bu zikri çekiyoruz. 

Mirac hâdisesinin özet halini okuyoruz. Daha detaylı halinde her bir peygamber ile neler konuştuğundan, neler gördüğünden, her katta bambaşka şeyler gördüğünden bahsediliyor. Mesela Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz birinci kat semada bir melek grubunu gördüğünü ve o meleklerin kıyamda Allahu Teâlâya ibadet ettiğini görüyor. Peygamberimiz (a.s):  Bunlar kimdir?” diye soruyor. Cebrail aleyhisselam: “Bunlar yaratıldığı andan kıyamete kadar bu şekilde ibadet ediyorlar. Dua et Allah ümmetine de nasib etsin.” diyor ve Efendimiz (sav) de dua ediyor.

İkinci kat semada yine bir grup melek görüyor. Onlarda rükuda ibadet halindeler. Yine Cebrail aleyhisselam: “Dua et ümmetine de bu nasib olsun.” diyor. Efendimiz (sav) orada da dua ediyor.

Üçüncü kat semada da bir grup meleği secde halinde görüyor. Aynı şekilde orada da dua ediyor. 

Dördüncü katta da en son oturuşumuz yani teşehhüd halinde olan melekleri görüyor.

Biz en sonunda namazı hediye olarak alıyoruz. Namazımızın her bir hareketini, rüknünü, bir grup melek kıyamete kadar yapıyor. Biz bunların hepsini yaparak onların da ibadetlerini yapmış oluyoruz.

Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.

Cebrâîl -aleyhisselâm- bana:

«−İşte bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!» dedi.”

Burada dört nehir vardı: İkisi bâtınî nehir, ikisi zâhirî nehir.

«–Bunlar nedir, ey Cibrîl?» diye sordum. Cebrâîl -aleyhisselâm-:

«–Şu iki bâtınî nehir, Cennetin iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!»[4] dedi…” 

(Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418)

Sidretü’l-Müntehâ’da Cebrâîl -aleyhisselâm-:

“–Ey Allâh’ın Resûlü! Buradan öteye yalnız gideceksin!” dedi. Resûlullâh:

“–Niçin ey Cibrîl?” diye sordu.

O da cevâben:

“–Cenâb-ı Hak bana buraya kadar çıkma izni vermiştir. Eğer buradan ileriye bir adım atarsam, yanar kül olurum!..” dedi. 

(Râzî, XXVIII, 251)

Artık bundan sonraki yolculuğa Allâh Resûlü yalnız de­vâm etti. Kendisine hârikulâde tecellîler lütfedildi. Cenâb-ı Hakk’ın cemâliyle müşerref oldu. Bu yolculuktaki hârikulâdeliklerin lâyıkıyla ifâdeye dökülmesi, hayâl ötesi bir hakîkati, beşer idrâkinin çerçevesine sığdırmaya çalışmak gibi zor bir keyfiyettir. Hakîkati ve asıl mâhiyeti Allâh ile O’nun Habîbi arasında ebedî bir sır olarak kalan muhteşem tecellîler, tamâmen “âlem-i gayb” şartları dâhilinde tahakkuk etmiştir.

Bu hâdise ile Efendimiz’in (sav) ne kadar üstün olduğunu daha iyi anlıyoruz. Meleklere belli bir yere kadar izin var. Bütün mahlukat içinde sadece Efendimiz (sav) Miraca yükselmiştir. Sidretü’l Münteha’ya kadar giden varlıklar var ama onun ötesi için yalnızca Peygamber Efendimiz’e (sav) izin verilmiştir ve orada Allah ile görüşmüştür.

Biz yaşananların az bir kısmını biliyoruz. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm neler görmüş, Allah-u Teâla ile neler konuşmuş hepsini bilemiyoruz. Bunlar Allah-u Teâla ile arasında sır olarak kalmış. Fakat bu konuyla alakalı onlarca Hadis-i Şerif var ve orada yaşadıklarının bir kısmını bize aktarıyor efendimiz (s.a.v). Bazı rivâyetlerde Allah-u Teâla ile 70 bin kelam veya 90 bin kelam konuştuğu bildirilmiş. Bunların bir kısmının da Kudsî Hâdis olarak bize geldiğini söylemişlerdir. 

  Bazen beşer aklımızla Efendimiz (s.a.v) Miraca çıktı mı çıkmadı mı? diye şüpheler olabilir. İnsan şöyle düşünmelidir: Başta Allah’ın ‘Sübhan’ lafzından bahsettik. O’nun (c.c.) her şeye gücü yettiğini, bütün eksikliklerden, noksanlıklardan münezzeh olduğunu biliyoruz. Ayrıca Bu dünyada olanları tefekkür eden bir insanın Miracı inkar etmesi düşünülemez. Çünkü Mirac iman erkanlarına tam bir şekilde iman edenlere anlatılır.  Eğer bizler Allah’a iman ediyorsak. Her şeyi yarattığına, bütün kâinatı O’nun (c.c.) döndürdüğüne iman etmişsek, o azameti gözümüzle görebiliyorsak, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Miraca çıktığına neden iman etmeyelim? Neden aklımız almasın? 

Hz. Ebubekir (as.) ın bu konuda çok güzel bir tespiti var.  Peygamber Efendimiz (s.a.v) Miraçtan döndüğünde yaşadıklarını insanlara anlatmaya başlamış. Henüz Hz. Ebubekir ile görüşmeden müşrikler bu hâdiseyi duyup Hz. Ebubekir’e gidiyorlar ve senin Efendin Miraca çıkmış. Allah ile görüşmüş diyorlar. Hz. Ebubekir ise

 “O (sav) söylediyse doğrudur.” diyor. Müşrikler: “Sen akıllı bir adamsın buna nasıl inanırsın? diye sorduklarında şöyle diyor: “Ben her gün semadan O’na (s.a.v) vahiy geldiğine iman ediyorum. O’nun (s.a.v) semaya çıktığına neden iman etmeyeyim?”

Bizler meleklere iman etmiş kimseler olarak onların semadan geldiklerini biliyoruz. Hepsi farklı vazifeler için yeryüzüne geliyorlar. Yağmur damlası indiren melekler, vahiy getiren melek… Hepsi bir an da semaya çıkıp gelebiliyor. Biz buna iman ediyorsak, bütün mahlukattan üstün olan, Allahu Teâla’nın habibi, en sevgili kulunu semâya çıkarmasını niye aklımıza sığıştırmayalım? Bütün âlemleri gezdirmesine niye şaşıralım? Bütün âlemleri onun uğruna yarattığını söylüyor. Bütün âlemleri, cenneti, cehennemi, kürsüyü zaman ve mekandan münezzeh bir şekilde O’na (s.a.v) göstermesine, okutmasına, söyletmesine neden iman etmeyelim? 

Miracı yaşayan bir peygamberin ümmeti olduğumuz için çok şanslıyız. Çünkü diğer peygamberlerin hiçbirine mirac nasip olmamıştır. Kab-ı kavseyne kadar yükselip aklımızın idrak edemediği bir şekilde Rabbimiz ile görüşen yalnızca Peygamber Efendimiz (s.a.v)’dir. Böyle bir Peygamberin (s.a.v) ümmeti olduğumuz için ne kadar şükretsek azdır. Bu öyle bir şan ki diğer peygamberler dahi O’nun (s.a.v) ümmeti olmak için dua ediyorlar. Bilindiği üzere Hz. İsa Aleyhisselam’ın duası kabul olmuştur ve yeryüzüne inerek Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetinden biri olacaktır. 

   Aslında Mirac hâdisesi ile yaratılışımızı daha iyi anlıyoruz. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v) her şeyi bizzat görmüş. Sünnet-i seniyyeyi düşünelim. Miraca kadar bazı şeyleri ilmel yakîn bilen Peygamber Efendimiz (s.a.v) Miraçta aynelyakin ve hakkel yakîn olarak o ilimleri öğrenmiştir. Bizzat şahit olduğu hakikatleri anlatmıştır. Bizler yaratılış olarak meraklı varlıklarız. Bu merakımızdan dolayı uzaya çıkılıyor, yeni şeyler keşfediliyor. Bizler merakla o bilgileri okuyoruz, araştırıyoruz. Bununla ilgilenen insanlara da büyük bir hürmet duyuluyor. Hâlbuki Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm sadece madde boyutuyla değil şu anda göremediğiniz bütün âlemleri geziyor. 18 bin alemden bahsediyoruz. Bütün âlemleri zamandan sıyrılmış bir şekilde geziyor. Cenneti ve cehennemi gördüğünde orada kimlerin olacağını da görüyor. Mesela Cennette Bilâl-i Habeşî’nin (as.) ayak seslerini duyduğunu söylüyor. Hâlbuki o anda Bilâl-i Habeşî Mekke’deydi. Bütün zamanlar, olmuşlar, kader defteri her şey O’na (s.a.v) gösteriliyor. Dolayısıyla rivâyetlerde geçtiği gibi Miraçtan önceki ruh hâli ile sonraki ruh hâli arasında çok fark var.

Bütün âlemleri gezmiş. Biz şu an orada yaşananların çok azını biliyoruz. Sonuç olarak zaman ve mekandan münezzehti. Ne kadar uzun sürdüğünü, ne kadar çok şey yaşandığını tahmin edemiyoruz. Orada Peygamberler ile ayrı ayrı görüştüğünü, uzun konuşmaların geçtiğini, hepsinin farklı tavsiyeler verdiğini, kendi kavimlerini anlattığını biliyoruz. Seçilen Peygamberlerin ve neler konuştuklarının da çok büyük bir ehemmiyeti var. Alınacak çok fazla mesaj var. 

    Peygamber Efendimiz’in (sav) bize birçok hediye ile geldi. O hediyelerden en birincisi tabii ki namazdır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi namazın her bir hareketi aslında bir meleğin kıyamete kadar sürecek olan ibadetidir. Aslında her namaz kıldığımızda manen Miraca çıkıyoruz. Bu bilinç ve şuurla namazlarımızı kılmaya çalışalım. Okuduğumuz Tahiyyatın da Miraçta Allah (c.c) ile Peygamber Efendimiz (sav) arasında geçen konuşma olduğunu biliyoruz. 

Tahiyyat duasının anlamını hatırlayalım.

“Bütün tâzimler, övgüler, mülkler, kavlî, bedenî ve malî ibadetler Allah’a mahsustur. 

Ey Peygamber! Sana selâm olsun, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. 

Selâm bize ve Allah’ın sâlih kullarına olsun. Kesin olarak bilir ve beyan ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve şehâdet ederim ki Hz. Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir.” 

(Buhârî, “Eẕân”, 148, 150; Müslim, “Ṣalât”, 55)

   Orada dahi bizi unutmuyor. Allah (c.c.) ona selam verdiğinde bizleri de o selama dahil ediyor. Salih kul olduğumuz zaman Miractaki bu selama da muhatap oluyoruz. İnşâallah o salihlerden oluruz.

  Yukarıda abd ifadesinden bahsetmiştik. Abd kul demektir. Bu kelimenin burada şöyle bir önemi var. Allah Teâla Resulühi, nebiyihi demiyor, abdihi diyor. Müfessirler bunu şu şekilde yorumlar. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Miraca abd (kul) olarak çıkıyor. Bu kulluğun bir şerefidir. En yüksek makam, Allah-u Teâla’nın kulu olarak çıkıyor. 

Kulluk mertebesi ile ilgili Peygamber Efendimiz (asm) şöyle demiştir: “Ben bütün Peygamberlerden üstün yaratıldım ama bununla övünmüyorum. Mahşerde ilk benim ümmetim hesaba çekilecek ama bununla övünmüyorum.  Livâü’l-hamd sancağının sahibiyim ama bununla da övünmüyorum.” Daha birçok üstünlüğü var ve hiçbiriyle övünmüyor. “Peki ne ile övünüyorsun Ya Resûlullah?” denilince “Abdullah olmakla övünüyorum.” diyor. Yani Allah’a kul olmak.. Evet aslında bizim de en büyük gayemiz Allah’a kul olmaktır. Allah’ın rızası dairesinde bir hayat yaşamaktır. Bunu da ancak Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yolundan gitmekle, O’na (a.s.m) benzemekle, sünnet-i seniyyeye sarılmakla yapabiliriz. 

Diğer hediyelerden bahsedelim.

  • Ümettinden Allah’a şirk koşmayan herkesin günahlarının affedileceği müjdesini getirmiştir. 

Rabbimiz tövbe edildiği takdirde her ne ne günah işlenmiş olursa olsun affedeceğini söylüyor. Kul hakkı hariç onun için helallik almak gerekir. Bu öyle büyük bir müjde ki, ne kadar yanlış yapsakta samimi bir şekilde tövbe edince bizi kabul eden bir Rabbimiz var. Bizler için her daim tövbe kapısı açık.. 

  • Bakara Sûresinin son âyetleri vahyediliyor. (Amenerrasulü her yatsıdan sonra okuduğumuz o ayetler.)
  • İsra Sûresi’nin 22–39. âyetlerinde bahsedilen on iki adet İslâm prensibini getirmiştir.
  • İyi amele niyetlenen kişiye –onu yapamasa bile– bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı; fakat kötü amele niyetlenen kişiye –onu yapmadığı müddetçe– hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesini getirmiştir. 

Bu hediyeler hakkında söylenecek, anlaşılacak çok mesaj var. Hepsini daha ayrıntılı olarakta okuyalım. 

Allahım! Onun işaretiyle ay parçalanan, parmaklarından kevser gibi sular akan, gözün asla şaşmadığı Mirac mu’cizesinin sahibi, Efendimiz Muhammed’e ve bütün âl ve ashabına, dünyanın iptidâsından mahşerin âhirine kadar salât et.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا  مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Yorum bırakın