
Elhamdülillahi Rabbil Alemîn..
Vesselâtu vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ âlîhî ve sahbihî ecmaîn!
Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû kavlî.
Konumuz 30. Söz’ün ikinci maksadından “zerre risalesi” olacak.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَا تَاْتٖينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰى وَ رَبّٖى لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ
İnkâr edenler, “Bize kıyamet gelmeyecek” dediler. De ki: “Bilâkis! Gaybı bilen Rabbime andolsun ki o size mutlaka gelecektir.” Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, O’nun bilgisi dışında kalamaz. Bundan daha küçük veya daha büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta kayıtlı olmasın.
(Sebe’ suresi 3.ayet)
30. Sözün birinci maksadı ene, ikinci maksadı ise zerre. Peki neden böyle?
Bizler ‘ene yi tanıyarak, Rabbimizin bize verdiği büyük emaneti tanıyarak Rabbimize ulaşıyorduk. Şimdi ise kâinatın en küçük maddesinden yani zerresinden yine Allah’ı bulacağız. Allah’ın bu kadar değer verdiği ve halife-i arz dediği insanı, insanın maksadını, ene sini, ona verilen emaneti tanıyarak Allah’a ulaşabiliyoruz, kâinatın en küçük maddesi olan zerreyi tanıyarak da Allah’a ulaşabiliyoruz. Bazı bilim adamları ve bu asırdaki insanlar, bu hakikati bilmeyenler, zerreye -haşa- ilahlık veriyorlar. ‘‘Her şeyi zerrenin hareketleri, atomların hareketleri, dönüşleri oluşturuyor.’’ diyerek, açıklama yaptıklarını sanıyorlar. Halbuki olayın perde arkasındaki Allah’ı göremiyorlar.
Şu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskal zerre miktarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder. Şu maksat, bir mukaddime ile üç noktadan ibarettir.
MUKADDİME
Tahavvülat-ı zerrat; Nakkaş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelanıdır.
Sözler
Tahavvülat-ı zerrat; Atomların hareketleri anlamına geliyor. Çoğumuz okulda atomların hareketlerini, protonları, nötronları, elektronları, bunların temel bilgilerini öğrendik.
Tahavvülat-ı zerrat; yani atomların zerrelerin hareketleri neymiş?
Nakkaş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelanıdır. Yoksa maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, manasız bir hareket değildir.
Sözler
Bilim adamlarının açıkladıkları gibi veya tabiata tapanların dedikleri gibi tesadüf oyuncağı ya da karışık değil, hepsi bir kader defterinde yazılmış, onunla hareket eden maddenin en küçük yapı taşlarıdır.
Çünkü bütün mevcudat gibi zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde “Bismillah” der. Çünkü nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi…
Hem vazifesinin hitamında “Elhamdülillah” der. Çünkü bütün ukûlü hayrette bırakan hikmetli bir cemal-i sanat, faydalı bir hüsn-ü nakış göstererek Sâni’-i Zülcelal’in medayihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir.
Sözler
Risale-i Nur’un bütün kitaplarında geçen bir ayet-i kerime var,
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
…O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…
İsrâ suresi 44.ayet
Zerreler de Bismillah der. Çünkü kendilerinden kat kat büyük vazifeler üstleniyorlar. Biz akıllı şuurlu olarak insanı biliyoruz. Küçücük bir canlıya akıl, şuur veremeyiz. Demek ki onu, o vazifelere gönderen, onlara o talimatı veren, her şeyi bilen, her şeye hâkim, her şeye kudreti yeten bir zat lazım.
Her zerrede –hem hareketinde hem sükûnetinde– iki güneş gibi iki nur-u tevhid parlıyor.
Sözler
Yani Allah’ın birliğini gösteren bir nur parlıyor.
Çünkü Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde icmalen ve Yirmi İkinci Söz’de tafsilen ispat edildiği gibi her bir zerre, eğer memur-u İlahî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse o vakit her bir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir.
Sözler
Eğer bir olan Allah’ı kabul etmiyorsan sebepler sayısınca, hatta zerreler sayısınca ilahları kabul etmen gerekiyor.
Böyle bir durumda her bir zerreye ilim, hadsiz kudret, her şeyi gören bir göz, her şeye bakan bir yüz, her şeye geçer bir söz vermiş oluyoruz. Eğer bu hakikatleri bilmezsek küçücük bir zerreye bu kadar çok özellik yüklemiş oluyoruz -haşa-.
Evet, havanın her bir zerresi, her bir zîhayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki onların teşkilatları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizamatı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, faraza çuha makinesi gibi olsa bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkeza… O binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye, bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hakîmane ve üstadane yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar, gider.
Sözler
Hayatımızda hiç gitmediğimiz bir ülkeye gitmek, oranın otobanı, il yolu, ilçe yolu, köy yolu vs. bilmek ve hangi eve neyi teslim edeceğimizi bilmeden ve bir haritaya veya navigasyona bakmadan, kimse tarif etmeden gidip malzemeleri eriştireceğimiz yeri bulmak, şu insan halimizle bile çok ağır ve mümkün değil. Hepimiz navigasyona bakıyoruz, eskiden haritalara bakıyorduk vs. peki bu atomlar bunu nasıl yapıyorlar?
Burada hava zerresinden örnek verilmiş. Mesela ben nefesimi alıyorum, benim vücudumda işe yarıyor, akciğerimde, kanımda dolaşıyor, ilerliyor nereye gideceğini biliyor, hangi dokumda hangi hücremde ihtiyaç varsa gidiyor ve oraya ulaşıyor. Aynı hava zerresi bir bitkiye de, bir ağaca da, bir hayvana da gidiyor. Sanki binbir çeşit olan her şeyi biliyormuş gibi hepsi yerli yerince görevlerini yapıyor. Bu nasıl mümkün olabilir?
Yukarıda bahsedildiği gibi bu zerrenin bir ilmi mi var, bir kudreti mi var, her şeyi biliyor mu, görüyor mu? Olmuyor değil mi? Çok anlamsız kalıyor. O zaman onu yönlendiren bir zat var, ona emir veren bir zat var. Asıl o zat her şeyi biliyor, her şeyi görüyor, her şeyi kudretiyle, hikmetiyle idare ediyor.
Evet, nasıl ki bir acemi, ham, âmî, âdi hem kör bir adam Avrupa’ya gitse; bütün fabrikalara, tezgâhlara girse üstadane kemal-i intizam ile her bir sanatta, her bir binada işler, öyle eserler yapar ki nihayet derecede hikmetli, sanatlı, herkesi hayrette bırakıyor. Zerre miktar şuuru olan bilir ki o adam, kendi başıyla işlemiyor. Belki bir üstad-ı küll, ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherat, gayet sanatlı, murassaatlı libaslar, lezzetli taamlar çıkıp gelse zerre miktar aklı olan demeyecek mi ki: “O adam, gayet mu’cizekâr bir zatın menşe-i mu’cizatı olan fabrikasının bir mandalı veyahut miskin bir kapıcısıdır.”
Sözler
Sıradan, hiçbir tecrübesi olmayan, cahil, hatta kör bir adam düşünelim. Bu adam küçücük bir kulübede oturuyor, bu adama tahta, kemik gibi malzemeler veriyoruz ve bunlardan bir yığın eşya çıkıyor. Mücevherler, kumaşlar binbir çeşit eşyalar.. Nasıl böyle bir şey olabilir? Mucize gibi bir olay. O zaman bu kadar icadı bu adama veremeyiz. Bu adamın böyle bir yeteneği yoktu.
Peki buradaki temsilin hakikati ne olabilir? Bitkileri, topraktaki erimiş maddeleri düşünelim. İnsanların, vefat eden hayvanların kemikleri birbirinden ayrılıyor toprağa karışıyor. Bizler böyle bir topraktan binbir çeşit meyve yiyoruz, çiçek topluyoruz, ağaçlar çıkıyor, hazineler, mücevherler çıkıyor vs.
Baktığımız zaman hepsi bir topraktı. Nasıl oluyor? Toprağın içine atomlar gidiyor, su gidiyor, güneş gidiyor ve bunlardan biz binbir çeşit meyve yiyoruz. Bu atomlarda akıl mı var, fikir mi var? İnsanlar nasıl bir meyveye ihtiyaç duyduklarını nereden biliyorlar? Yaz günü kupkuru topraktan karpuz, kış günü “insanlar çok hasta olurlar c vitaminli portakal, limon vermeliyim.” diye düşünebilirler m zerreler? Aynı toprak, aynı su, aynı hava. Buradan çok net bir şekilde anlıyoruz ki onları yöneten, yönlendiren bir zat var.
Şimdi, Kur’an-ı Hakîm’in hikmeti nokta-i nazarında tahavvülat-ı zerratın pek çok gayeleri, hikmetleri ve vazifeleri vardır.
وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazifelerine işaret eder. Numune olarak birkaçına işaret ediyoruz.
Birincisi: Cenab-ı Vâcibü’l-vücud’un tecelliyat-ı icadiyesini tecdid ve tazelendirmek için her bir tek ruhu model gibi ederek, her sene mu’cizat-ı kudretinden taze birer ceset giydirmek ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve bir tek hakikati başka başka surette göstermek ve kâinatların ve âlemlerin ve mevcudatların, taife taife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fâtır-ı Zülcelal kudretiyle zerratı tahrik ve tavzif etmiştir.
Sözler
Hepimiz zamanında, bebektik, çocuktuk, ergenlik dönemi geçirdik ve biz sürekli o bedenimizi değiştirdik. Şuan bebeklik dönemindeki gibi değiliz, ondan daha büyüğüz, daha farklıyız. Hatta senede iki defa vücudumuzun tüm hücreleri değişiyor. Bitkileri de düşünebiliriz, bitkiler kışın neredeyse tamamen ölüyorlar, baharda tamamen yeniden canlanıyorlar, yaratılıyorlar. O zerreler yeniden vazifelendiriliyorlar. İnsanda da aynı şekilde misal bir bebeğin yüzüne bakıyoruz, bir kaç sene sonra hatta bir kaç ay sonra bile o bebeğin siması değişiyor, hareketleri, kendisi değişiyor, büyüyor. Sürekli yenilenen bir devir var. Hücreler ölüyorlar sonra yeniden yaratılıyorlar. Biz aslında sürekli yaratılmaya devam ediyoruz. Ve her zerremiz de vazifelerine devam ediyorlar.
İkincisi: Mâlikü’l-mülki Zülcelal; şu dünyayı, bâhusus rûy-i zemin tarlasını bir mülk suretinde yaratmıştır. Yani neşv ü nemaya, taze taze mahsulat vermeye kabil bir surette müheyya etmiştir. Tâ ki nihayetsiz mu’cizat-ı kudretini orada ekip biçsin.
Sözler
Bir tarla gibi düşünüyoruz. Allah bize mucizelerini gösteriyor görmesini bilirsen. Bir bitkinin, ağacın, insanın sürekli değişmesi, mesela bitkilerin farklı farklı desenlerde çiçekler vermesi, çok güzel tatlarda meyveler vermesi gibi..
İşte şu zemin yüzündeki tarlasında, zerratı hikmetle tahrik ederek, intizam dairesinde tavzif edip her asırda her fasılda her ayda belki her günde belki her saatte mu’cizat-ı kudretinden yeni yeni birer kâinat gösterir, yeryüzü avlusuna başka başka mahsulat verdirir. Nihayetsiz hazine-i rahmetinin hedâyâsını, nihayetsiz kudretinin mu’cizatının numunelerini harekât-ı zerrat ile izhar eder.
Sözler
Rabbimizin sonsuz bir güzelliği var. Sonsuz bir hikmetle yaratma isteği var. Kısa bir zamanda bize çok fazla sanatını gösteriyor. Bize ortalama 70-80 yıllık bir ömür bahşediliyor. Bu kısa ömürde Rabbimizin binbir çeşit sanatlarına şahit oluyoruz. Hem kendimizde, hem çevremizde, hem kâinatta, gökyüzünde, doğada vs. Bizim için sürekli sanatlarını yeniliyor. İnsanlar arasında “sıkıldım” kelimesi vardır. Hâlbuki sıkılmaya fırsat kalmıyor. Eğer dikkatle, tefekkürle bakarsan sıkılmak mümkün değildir. Çünkü Allah görmemiz için, O’na (c.c.) hamd etmemiz için sürekli sanatlarını yeniliyor.
Üçüncüsü: Nihayetsiz tecelliyat-ı esma-i İlahiyenin nakışlarını göstermekle, o esmanın cilvelerini ifade için mahdud bir zeminde hadsiz nukuş göstermek, küçük bir sahifede nihayetsiz maânîleri ifade edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkaş-ı Ezelî zerratı, kemal-i hikmetle tahrik edip kemal-i intizamla tavzif etmiştir.
Sözler
Rabbimiz hiçbir şeyi israf etmez, her şeyi hikmetli yapıyor. Bir atoma, bir hücreye birçok görev yüklüyor. Mesela insan vücudunu düşünelim; bir organa üç beş tane görev veriliyor, bir hücreye belki yüzlerce görev veriliyor. Çünkü Allah israf etmez. Her şeyi hikmetle yapar. O yüzden kısa bir zamanda, sınırlı bir zeminde, sonsuz esmalarını bize gösteriyor.
Dördüncüsü: Hadsiz âlem-i misal gibi gayet geniş âlem-i melekût ve gayr-ı mahdud sair uhrevî âlemlere birer mahsulat veya tezyinat veya levazımat gibi onlara münasip şeyleri yetiştirmek için şu dar mezraa-i dünyada, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelal, zerratı tahrik edip kâinatı seyyale ve mevcudatı seyyare ederek, şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsulat-ı maneviye yetiştiriyor. Nihayetsiz hazine-i kudretinden nihayetsiz bir seyli, dünyadan akıttırıp âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.
Sözler
Sınırlı bir hayattayız. Bu dünyada bizim ömrümüz gibi sınırlıdır. Dünyanın’da, kâinatında bir ömrü var. Bu kısa ömürde Rabbimiz sonsuz âlemlere meyveler yetiştiriyor.
Aynen insanın mezara konulması gibi. Bir insan mezara, kabre konuluyor, bir tohum gibi kabre atılıyorsun, meyvelerini inşallah cennette veriyorsun. Amellerimizde o tohumlar gibi. Amellerimizle o tohumları ekiyoruz. Sevap ekersen cennet biçiyorsun, günah ekersen cehennem biçiyorsun -Allah muhafaza-. Biz hareketlerimizle ahirete tohumlar ekiyoruz.
Beşincisi: Nihayetsiz kemalât-ı İlahiyeyi, hadsiz celevat-ı cemaliyeyi ve gayetsiz tecelliyat-ı celaliyeyi ve gayr-ı mütenahî tesbihat-ı Rabbaniyeyi şu dar ve mahdud zeminde ve mütenahî ve az bir zamanda göstermek için zerratı kemal-i hikmetle kudretiyle tahrik edip, kemal-i intizamla tavzif ederek mütenahî bir zamanda, mahdud bir zeminde gayr-ı mütenahî tesbihat yaptırıyor. Gayr-ı mahdud tecelliyat-ı cemaliye ve celaliye ve kemaliyesini gösteriyor.Çok hakaik-i gaybiye ve çok semerat-ı uhreviye ve fânilerin bâki olan hüviyet ve suretlerinden pek çok nukuş-u misaliye ve çok manidar nüsuc-u levhiyeyi icad ediyor. Demek, zerreyi tahrik eden; şu makasıd-ı azîmeyi, şu hikem-i cesîmeyi gösteren bir zattır. Yoksa her bir zerrede, güneş gibi bir dimağ bulunması lâzım gelir.
Sözler
Bu kadar hikmetli işleri bir zerreden bekleyemeyiz. Demek Ki bütün bunlar Rabbimizden geliyor, ve onun sıfatlarını, nakışlarını, esmalarını bize yansıtıyor.
Evet zerre, acz ve cümuduyla beraber şuurkârane büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcibü’l-vücud’un vücuduna kat’î şehadet ettiği gibi harekâtında nizamat-ı umumiyeye tevfik-i hareket edip her girdiği yerde ona mahsus nizamatı müraat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vâcibü’l-vücud’un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan zatın ehadiyetine şehadet eder. Yani zerre kimin ise gezdiği bütün yerler de onundur. Demek zerre –çünkü âcizdir, yükü nihayetsiz ağırdır ve vazifeleri nihayetsiz çoktur– bir Kadîr-i Mutlak’ın ismiyle, emriyle kaim ve müteharrik olduğunu bildirir. Hem kâinatın nizamat-ı külliyesini bilir bir tarzda tevfik-i hareket etmesi ve her yere manisiz girmesi; tek bir Alîm-i Mutlak’ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir.
Sözler
Zerrelerin bu kadar şeye kabiliyetli olması, hem bu zerreyi yönlendiren, hemde bu zerrenin girdiği bedenleri, canlı veya cansız olsun, onların o görev yerlerini de yaratan zatın aynı olması gerekiyor. Tek bir zat olması gerekiyor ki bunlar bu kadar hikmetli bir şekilde, düzenli bir şekilde, hiçbir sıkıntı olmadan ilerlesin.
Öyleyse zerreler başıboş değiller. Onları yöneten bir ilah var. Her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak, Alim-i Mutlak bir zâtı bize yansıtıyorlar.
دَعْوٰيهُمْ فٖيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فٖيهَا سَلَامٌ وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
Orada onların duaları, “Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım!”; karşılıklı iyi dilekleri de “selâm” şeklinde olacaktır. Duaları da, “Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun” diyerek son bulur.
Yunus suresi 10.ayet
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
“Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin”
Bakara suresi 32.ayet
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.
Âli imrân suresi 8.ayet
