Allah’ın Mülkü: Kudüs Meselesine Bir de Bu Pencereden Bak!

Son günlerde hepimizin yüreğini dağlayan olaylar oldu. Sürekli “Neden bir şeyler yapamıyoruz? Neden elimizden bir şey gelmiyor” diyoruz. Vefat eden masum çocuklara, oradaki insanların yaşadığı zulme üzülüyoruz. Bütün bunları vicdanımız, merhametimiz kaldırmıyor ve neden sadece dua ediyoruz diye sorguluyoruz. 

Evet neden sadece dua ediyoruz? İşte dersimiz bu soruya ve gelen vesveselere cevap olacak. Gönlümüze biraz su serpen bir ders olacak inşallah. 

Okuyacağımız bölüm 20. Mektup. Bu mektuba doğru bakarsak hayatımızın her musibetine cevap bulabiliriz. Şimdi 20. Mektuba Filistin penceresinden bakacağız. 

Orada bu zulmü yaşayan insanlara baktığımızda sürekli sevdiklerini, en yakınlarını kaybediyorlar. Çok fazla acı çekiyorlar ama hiçbirinde bir ümitsizlik veya Allah’a isyan yok. Hep Elhamdülillah diyorlar. Kucağında şehit olan çocuğu olan adam Elhamdülillah diyebiliyor. Çünkü onlar imanın hakiki seviyesine ulaşmış. Acaba biz imanın hangi seviyesindeyiz? La ilahe illallah dediğimizde bize ne açılıyor?

Bilindiği üzere 20. Mektup

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ

zikrinin kelime kelime bize verdiği müjdeleri, şifaları anlatıyor. 

BİRİNCİ KELİME  

 لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  da şöyle bir müjde var ki:  

Hadsiz hâcata müptela, nihayetsiz a’danın hücumuna hedef olan ruh-u insanî, 

Mektubat 

Yani sonsuz ihtiyaca müptela ve sonsuz düşmanların hücumuna hedef olan insan ruhu.. Buraya Filistin penceresinden bakalım. Çok fazla düşmanları var, ihtiyaçları var. Belki yaşamak için zaruri olan ihtiyaçları bile karşılıyamıyorlar. Peki La ilahe illallah’ ta nasıl bir teselli buluyorlar?

şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad (yardım noktası) bulur ki bütün hâcatını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar ve öyle bir nokta-i istinad (dayanak noktası) bulur ki bütün a’dasının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mabud’unu ve Hâlık’ını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, Mâlik’i kim olduğunu irae eder. Ve o irae ile kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder. 

Mektubat 

Filistin’deki kardeşlerimiz La ilahe illallah diyorlar ve öyle bir  yardım noktası, dayanak noktası buluyorlar ki, bütün a’dasının yani düşmanlarının şerrinden kurtaracak emin edecek bir kudret-i mutlakanın yani Allah’ın sonsuz kudretinin sahibi olan kendi Mabud’unu ibadet ettikleri Allah’ın o sonsuz kudretini manen görüyorlar.

Kalbi vahşet-i mutlakadan kurtarır. Vahşet-i mutlakadan kastı ne olabilir? Ben bu dünyada yapayalnızım. Hiçbir dayanağım yok. Baktığımız zaman dünyanın bütün büyük devletleri Filistine saldıranlara destek veriyor. Zahiri olarak düşünürsek yapayalnızlar. Müslüman devletlerden ses çıkmıyor. Ama onlar kime güveniyorlar? Onlar hâlâ Allah’a güveniyorlar. Hâlâ Lâ ilahe illallah diyorlar. Onlar: “Sen ne yapıyorsan yap. Ben kurtuldum. Siz kendinize bakın. Cenaze namazını kendinize kılın.” diyorlar. 

Peki neden? Çünkü kalpleri vahşet-i mutlakadan ve ruhları hüzn-ü elîmden o ağır hüzünlerden, elemlerden kurtulmuş. Allah onlara ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin ediyor. 

Şimdi dua meselesine gelelim. İnsanlar bize dua edeceğinize gidin orada savaşın diyorlar. Peki gerçekten de dua (hâşa) bu kadar tesirsiz mi? Halbuki dünyada her şey dua üzerine kurulmuş. Biz öyle bir Zattan istiyoruz ki her şeye kadir, her şeyi yapabilir. Mesela bir anda Türkiye’de koca bir deprem oldu ve çok fazla il etkilendi. Çok büyük bir yıkım oldu. Peki Allah oraya öyle bir deprem veremez mi? O eski kavimleri helak ettiği gibi azap gönderemez mi? (Hâşa) Allah bundan aciz mi? O zaman neden ettiğin duaya güvenmiyorsun?

Dua ile ilgili Risale’den bir bölümü okuyalım. 

“Dua eden adam anlar ki birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, 

(Sen dua etmesen bile senin kalbimden geçeni işitiyor.)

her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder.” 

İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, a’lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al. Bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi 

 اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ “Ancak Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.

de. Kâinatın güzel bir takvimi ol. 

Sözler

Şimdi düşünelim. Bir şey isteyecekler. “Beni buradan kurtarın” diyecekler. Kime diyebilir? Allah’tan başka sığınacak yerleri var mı? Tabii ki Allah’tan isteyecekler.  Sebepler dairesinde Allah birilerini bir şeyleri vesile edecek. Tam da bu kısmı okuyacağız. 

İKİNCİ KELİME  

 وَحْدَهُ 

   Şu kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki: 

   Kâinatın ekser envaıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan 

Yukarıda bahsettiğimiz gibi o küçücük çocukları görünce, zulme şahit olunca kalbimiz paramparça oluyor. İçimiz dağlanıyor.

 وَحْدَهُ  

kelimesinde bir melce, bir halâskâr bulur ki onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani,  وَحْدَهُ  manen der: 

   Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı kâinat birdir, her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir; her şey onun emriyle halledilir. Onu bulsan her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. 

Mektubat 

Allah’ın yardımı geldiğinde karşısında ne durabilir? Elbette hiçbir şey duramaz. Allah’ın gücü kuvveti karşısından kim durabilir? Sonsuz bir kuvvetten sonsuz bir kudretten istiyorsun ve sonsuz merhametli bir Zattan istiyorsun.

Evet oradaki yıkımlardan zulümlerden hepimiz vicdan azabı çekiyoruz. Okul, hastane, ev… hiçbir şeyleri kalmadı. Biraz da psikolojik bir savaş.. Sığınabilecekleri her yer yok ediliyor. Yaralandıklarında gidebilecekleri bir hastane bile yok. Düşman: “Seni yok edeceğim.” diyor. Merhametleri yok. Zaten zalimden merhamet beklenmez. Böyle bir şey beklemiyoruz. Zalim zulmünü yaparken sen de orada izzetli duruşunu yapacaksın. Ona karşı koyacaksın. 

Buradan Lehü’l mülke geçelim.

Öncelikle şunu anlayalım. Evet bütün bu yaşananlardan vicdan azabı çekmeliyiz. Üstümüze düşen vazifeyi yapmalıyız. Peki merhametimizi bu derece kullanmalı mıyız? Merhametimizin bir ölçüsü olmalı mı?

DÖRDÜNCÜ KELİME  

 لَهُ الْمُلْكُ 

   Yani, mülk umumen onundur. Sen, hem onun mülküsün hem memlûküsün hem mülkünde çalışıyorsun. 

Filistin Allah’ın değil mi? Mescid-i Aksa Allah’ın değil mi? Burada meşhur olan Ebabil kuşlarının meselesine bakalım. Peygamber Efendimiz (s.a.v) doğmadan önce Ebrehe adından bir zalim Efendimiz’in s.a.v. dedesi Abdulmuttalib’in yanına geliyor, kocaman fillerle gelmişler, ordu saldırıya hazır. Aynı bunun gibi şu anda da bütün ordular toplanmış. Ortada Mescid-i Aksa var. Orası Allah’ın mülküdür. Şu an Allah’ın dininin bayrağını tutan kimdir? Müslümanlardır. Öyleyse elbette orası dönüp dolaşıp Müslümanların olacak. Galibiyet bizim olacak. Bizler tabii ki sebeplere başvuracağız. Fiili dualarımızı, kavli dualarımızı yapacağız. Elimizden gelen her şeyi yapacağız. Sonuna muhakkak o mescitte İslâm’ın bayrağı dalgalanacak. Çünkü orası Allah’ın mescidi, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın namaz kılınmasını önerdiği üç mescitten biri. Mescid-i Haram (Kâbe), Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa… Bizim için çok değerli bir yer. (Hâşa) Allah bundan habersiz mi?

   Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor: 

   Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azap çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik, hem Kadîr’dir hem Rahîm’dir; kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safayı bul. 

   Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; cefasını değil, safasını çek. O, hem Hakîm’dir hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevla görelim neyler, Neylerse güzel eyler.” de, pencerelerden seyret, içlerine girme. 

Mektubat 

Filistin’de şehit olan kardeşlerimiz, oradaki duruşlarıyla ve imanlarının kuvvetiyle ve her şeye rağmen Allah’a güvenmeleri ile bütün dünyaya örnek oldular ve şuan insanlar yana yakıla İslam’ı araştırıyorlar. Şu an insanlar Kur’an’ı merak edip, Müslümanları bu kadar sabırlı yapan şey ne diye, Kur’an’ı okuyorlar. Yabancı insanlar Filistin için yürüyüşe çıkıyorlar, Müslüman olmayan insanlar Kur’an’ı okuyorlar ve belki iman edecekler. Filistin’deki kardeşlerimizle iletişimimiz kopuk olsa bile, birebir bir şeyler söyleyemeseler bile hal dilleriyle bizlere ve bütün dünyaya bir şeyler anlatıyorlar, tebliğ ediyorlar. Belki de bizim bir yılda, on yılda yapamadığımız şeyi, onlar bir ay kadar bir sürede yaşadıkları zulümlere karşı duruşlarıyla hal dilleriyle tebliğ yapıyorlar ve belki de bu İslam’ın bayrağının dalgalanmasının ilk adımı olacak.

Ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!

Tarihçe-i Hayat

Şu an İslam’ın sesi yükseliyor. Evet Müslümanlar olarak, gerçekten inanan ve oradaki insanlara üzülenler olarak çok büyük bir musibet, bir imtihan yaşıyoruz ama bu durum muhtemelen bir şeylerin başlangıcı olacak çünkü zalimin zulmünü artırması onun sonunun yaklaşması demektir. Onların zulmünü bütün dünya görüyor ve yine onların karşısında duran Filistinli kardeşlerimizin duruşunu da bütün dünya görüyor. Orada üzülen insanların ölümlerine üzülüyoruz değil mi? Risale-i Nur’un gözüyle bakalım:

وَيُمِيتُ Yani, mevti (ölümü) veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder.

Mektubat

Orada vefat eden çocuklara sorsak, geri dönmek isterler mi? Şu an cennet bahçesindeler değil mi? Rabbim onlara cennet bahçesinde her istediklerini veriyordur. Efendimiz Aleyhisselam zamanında yaşanan bir hadise var;

Hz. Peygamber (asm), bir adamı İslam’a davet etti. Adam: “Kızımı diriltmeden sana iman etmem, dedi.” Hz. Peygamber, “kabrini bana göster” dedi. O da gösterdi. Hz. Peygamber (o kızın kabrinin başına gidip): “Ya Fülane / Ey Falanca kız!” diye (ismiyle) çağırdı. Ölü kız: “Lebbeyke ve sadeyke! / Buyrun! Emredin.” diye cevap verdi. Resulullah: “Dünyaya geri gelmek ister misin?” diye sordu. Kız: “Ya resulellah!  Vallahi istemiyorum. Çünkü ben Allah’ın komşuluğunu / yakınlığını / himayesini anne-babamınkinden daha hayırlı olduğunu gördüm. Ahiretin de benim için dünyadan daha hayırlı olduğunu gördüm.” dedi. 

(bk. Aliyyu’l-Kari, Şerhu’ş-Şifa, Beyrut, 1421, 1/650-651)

Baktığımızda vefat eden kızın yerinde çok mutlu olduğunu ve dönmek istemediğini görüyoruz. Filistin’deki çocuklar da evet vefat ettiler, biz burada  onlar için çok üzülüyoruz ama onlar şu an Cennete gittiler. Şehit olan kardeşlerimiz şehitlik makamına gittiler ve belki ölümlerini bile hissetmediler. Risale-i Nur’da şehitlik makamındaki insanların kendilerini diri bildiklerinden bahsediyor, ölmediklerini sanıyorlar. O zaman biz kendimize bakacağız, kendimize acıyacağız, imanımızın derdine düşeceğiz. Oradaki kardeşlerimiz maddi-manevi cihattalar şuan ve biiznillah şehit oluyorlar, çok büyük makamlar kazanıyorlar. Biz tek dünyalı değiliz ki kendimizi helak eder derecede üzelim. Evet yine üzülelim ama  kendimizi hırpalayacak derecede üzmeyelim. Biz dik duralım tıpkı onlar gibi dik duruşumuzu gösterip imanımıza, dinimize sahip çıkalım ki, onların oradaki savaşının ve gayretinin bir anlamı olsun. Biz de burada Müslümanca duruşumuzu, elimizden gelen bütün gayretleri yapacağız. Ne yapabiliyorsak onu yapacağız.

Yani, mevti (ölümü) veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır, der ki:

Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem (yokluk) değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal (kavuşma) kapısıdır.

Mektubat

Orada bizim sevdiğimiz çok fazla insanlar var değil mi? En başta Peygamber Efendimiz Aleyhisselâm var. O’nun eşleri var, sahabeler var, tabiînler var, tebe-i tabiînler var, üstadımız var, abiler var. Geçenlerde, Allah rahmet eylesin, Çantacı Necmi abi vefat etti. Dikkat edince, tanıdığımız çoğu iyi insanlar orada ve vefat ettiğimizde onlara kavuşmuş oluyoruz. Böyle iyi insanların vefatlarını düşündüğümüzde, Allah’ın rızası yolunda ölen insanların vefatlarını düşündüğümüzde aklımıza şu vecize gelebilir;

Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.

Mektubat

Rabbim bizlere de bu yolda, Allah yolunda, şehitlik makamı nasip etsin. Amin.

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El-Fâtiha.

Yorum bırakın