
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
Bugünkü konumuz hem çok ağır, hem de eski alimlerin bile açıklamakta zorlandığı bir konu olan, imanın en büyük temellerinden biri: Haşir bahsi. 10. Söz’den 2 ve 3. Hakikat üzerinden gideceğiz.
Bismillahirrahmanirrahim.
Hem o celal ve izzete uygun bir dâr-ı mücazat olacaktır. Çünkü ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.
Sözler
Dünyada hakiki adalet var mı? Malesef yok. Peki bu Allah’ın Adl ismine nasıl yaraşır? Biz sadece bu dünyayı düşünürsek Allah’ın Adl esmasının tam karşılığını göremiyoruz.
Aslında burda Adl esmasının canlılara nasıl baktığıyla konuya girelim: Her haklıya, her hak sahibine hakkını vermesi Adl esmasına bakar. Mesela bir balığa yüzgeçlerini ve solungaçlarını vermesi; bir aslana, kaplana parçalayıcı dişler ve pençeler vermesi; bir insana onun istidadı için zihnini, aklını, fikrini vermesi ve bunun gibi örnekler Adl esmasına bakıyor.
Ama cüzi iradesiyle seçimler yapan, zulmü seçen insana cezası, mazlumun çektiği çilelere rağmen sabredip Allah’a sığınmasına mükafatı bu dünyada görünmüyor.
…ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor, tehir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil.
Demek ki hakiki adalet için ahiret şart! Onların karşılığı büyük mahkemeye bırakılıyor, erteleniyor.
Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki insan başı boş değil, bir celal ve gayret sillesine her vakit maruzdur.
Hepimiz eski kavimlerin kendilerine gönderilen Peygamberlere rağmen; yaptıklarına karşılık üzerlerine gönderilen azapları okumuşuzdur, dinlemişizdir. Demek ki insan başıboş değil, aslında uyarılar hala gönderiliyor ama biz artık o gözle bakmıyoruz.
Evet, hiç mümkün müdür ki insan umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da insanın Rabb’i de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile onu tanımazsa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini ona sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukabilinde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese cezasız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zat-ı Zülcelal bir dâr-ı mücazat hazırlamasın?
Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?
Sözler
Hiç mümkün müdür ki? Yani ne demek? Bunun tersi imkansız demek. Allah’ın hiçbir esması ahiretin olmamasını kabul etmiyor. Onuncu Sözde diğer esmaların da ahirete bakan yönlerini okuyabilirsiniz. Biz bir kaç örnek anlatabileceğiz sadece.
Gelelim 3. Hakikat’e:
Bab-ı hikmet ve adalet olup…
Yani, Hikmet ve adalet kapısı olup ismi Hakîm ve Adilin cilvesidir. Az önce okuduğumuz gibi Allah’ın Hakîm ve Adl esmalarına bakıyor.
Hakîm esması, Her şeyi yerli yerinde yapmak, her şeyi hikmetli yapmak. Bunun sonsuz seviyesini düşünelim. Adl esmasını biliyoruz; adalete bakıyor ve bunun sonsuzunu düşünelim. Mesela “boynuzlu hayvan boynuzsuz hayvandan hakkını alacak”. O kadar ince bir adalet olacak. Peki o kadar ince bir adalet burada var mı? Yok.
Hiç mümkün müdür ki:
Zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla rububiyetin saltanatını gösteren Zat-ı Zülcelal, rububiyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve hikmet ve adalete iman ve ubudiyetle tevfik-i hareket eden mü’minleri taltif etmesin ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile isyan eden edepsizleri te’dib etmesin? Halbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, tehir ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan; ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya, bir saadet-i uzmaya bırakılıyor.
Sözler
Risale-i Nur’un başka yerinde, küçük mahkemeler küçük yerlerde büyük mahkemeler büyük yerlerde görülür diye geçiyor. Bu dünyada bazı zalimler öyle zulümler yapıyor ki, bu dünyanın hiçbir cezası ona karşılık gelmiyor. Örneğin atom bombasını atan ya da attıran, buna vesile olan kişileri düşünün. Binlerce insanın ölümünü bırak, ondan sonraki insanların sakat kalması, oradaki hiçbir bitkinin yetişmemesi, her şeyin radyasyonlu olması… Dünya tarihindeki kocaman lekelerden biri! Ya da mesela Doğu Türkistan’daki zulmü düşünelim, gözleri ile ima ile bile namaz kılmalarına izin verilmiyor, ramazan ayında oruç tutmaları yasak, zorla alkol içiriyorlar. Filistin’deki zulmü düşünelim, hastaneler bombalanıyor, binlerce çocuklar öldürülüyor…
Şimdi bu kadar zulümlerin karşılığı o insanları alalım, hapse atalım. Bizim içimiz soğumadı! Binlerce insanın ölümüne sebep olan bir insan idam ettirildi diyelim, bir defa öldürüldü, yine de içimiz soğumadı. Binlerce defa öldürebiliyor musun o insanı? Hayır! Yani bu dünyada karşılığı yok bazı cezaların. O zaman ahirete inanmazsak Allah muhafaza bu dünya çekilir yer değil. Allah’ın adaletinden başka çıkış kapımız yok.
Evet, görünüyor ki şu âlemde tasarruf eden zat, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı istersin? Her şeyde maslahat ve faydalara riayet etmesidir. Görmüyor musun ki insanda bütün aza, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüzünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hattâ bazı azası, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.
Hem her şeyin sanatında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor.
Sözler
Bir insan eli düşünelim. O elle neler yapabiliriz: Yazı yazabiliriz, dikiş dikebiliriz, herşeyi yapabiliriz ve bu sadece bizim bir azamız. Sadece insanın bir eline bu kadar hikmetli vazifeler yüklenmiş. Bir dil ile neler yapıyoruz; konuşabiliyoruz, tat alabiliyoruz, yutkuna biliyoruz, bir sürü şey… Sadece bir azaya bu kadar iş gördüren Rabbim kâinatı başıboş bırakır mı? Bu kadar büyük, intizamlı, sanatlı, ilimli bir kâinat yapmış, sonuçsuz bırakabilir mi? Bir filmin fragmanına milyonlar harcayıp, filmi boş bırakmak gibi bir şey.
11. Söz’den kainata neden geldiğimizle ilgili ufak bir bölüm okuyalım. Bu kısmı Peygamber Efendimiz’den bize anlatılıyor gibi dinleyelim:
“Ey ahali! Şu kasrın (saray gibi olan kainatın) meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san’atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile, size muhabbetini gösteriyor.Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz.
Sözler
Burada Rabbimizin istedikleri ve bizim yapmamız gereken karşılığı söyleniyor.
Hem şu görünen in’am ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının âsârıyla, manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz.”
Sözler
Burada, kainatın neden yaratıldığı ve ona karşı Rabbimizin bizden bekledikleri anlatılıyor.
Evet, güzel bir çiçeğin dakik programını, küçücük bir tohumunda dercetmek, büyük bir ağacın sahife-i a’malini, tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihazatını küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak; nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.
Sözler
Bir çiçeğin tohumunda, bir insanın DNA’sında insanın kaderi yazılı. Ne olacak, kime benzeyecek, nasıl olacak, ilerleyen dönemde bir hastalığa bir yatkınlığı olacak mı? Bizim çözemediğimiz bir çok sır var. Ve bu kadar şeyi küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak; nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.
Hem her şeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü sanat bulunması, nihayet derecede hakîm bir Sâni’in nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazain-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmalarının âyinelerini dercetmek; nihayet derecede bir hüsn-ü sanat içinde bir hikmeti gösterir.
Şimdi hiç mümkün müdür ki şöyle icraat-ı rububiyette hâkim bir hikmet, o rububiyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin?
Bu kadar sanatlı, bu kadar hikmetli yaratıldıktan sonra, hiç mümkün müdür ki şöyle icraat-ı rububiyette hâkim bir hikmet, o rububiyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin?
Sözler
Taltif, iltifat, veya ödüllendirmek gibi düşünebiliriz. Mesela bir sınava giriyoruz öğretmen soruları yazmış. Öğretmen 100 alan öğrenci ile 0 alan öğrenciye bir davranabilir mi? Hatta bir öğrenci adını soyadını bile yazmamış diyelim, ona 100 verip; bütün sorulara öğretmenin istediği gibi cevap veren öğrenciye 0 verir mi? Çok manasız olur değil mi? Aynen onun gibi bu dünyaya dar-ı imtihan diyoruz. Böyle bir imtihan yerinde Rabbimizin kurallarına uyanlarla, uymayanlar arasında bir fark olmazsa, hikmetine, adaletine, rububiyetine uyar mı?
Hem adalet ve mizan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin? Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak; nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir.
Sözler
Mesela hastalanınca tahlil yaptırıyoruz çünkü her şey çok ince hassas dengelerle yapılmış ve vücudumuzda, en ufak bir değişiklik olduğunda hasta oluyoruz. Hatta ölüme bile götürebiliyor.
Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip bir tarzda vermek; nihayetsiz bir adalet elini gösterir.
Hem istidat lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen her şeye daimî cevap vermek; nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.
Şimdi hiç mümkün müdür ki böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın?
Sözler
Burada ise dua aklımıza geliyor. Zamanında şöyle bir vaka oluyor: Dalgıçlar bir yere gidiyorlar ve derin bir yere dalıyorlar. Dalgıçların bir yere dalması için bir sürü teferruatlı malzemeleri lazım, oksijenlerinin bitmemesi, basınç seviyesi filan hepsinin dengeleri lazım. O malzemeler ile o kadar çalışıp dalıyorlar ve bir bakıyorlar kayanın altında bir böcek ve böceğin ağzında bir bitki var. Yani Allah bir kayanın altında böceğin duasını kabul ediyor ve onu orada aç bırakmıyor. Ve oradaki bütün dalgıçlar ağlıyorlar gördüklerinde. Şimdi Allah ordaki küçücük bir böceğin fıtri ihtiyacını, fıtri duasını kabul etsin ama bizim ihtiyacımızı, duamızı kabul etmesin?
Peygamber efendimiz (s.a.v) ‘in duasının kabul olmaması mümkün mü?
Rabbimiz, Efendimiz aleyhisselam hakkında “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” buyurmuştur. Öyle bir zat ki biz bu zata Habibullah (Allah’ın sevgilisi) diyoruz. Benzer şekilde Hz.İbrahim aleyhisselam’a Halilullah (Allah’ın dostu) diyoruz. Böyle zatların ve bütün peygamberler toplanıp bizlerin saadet-i ebediyesi için dua ediyorlar.
Baktığımızda tüm peygamberlerin meslekleri tebliğdir. Tebliğ ne için yapılır? İnsanların ahiretini kurtarmak için çabalar. Bu dünya zaten fani. Allah birdir deyip ayetleri kabul ettikten sonra ahiretimizi kurtarmış oluyoruz. Bütün o peygamberlerin, alimlerin, evliyaların hatta bizim de en büyük mesleğimiz insanların ahiretini, sonsuzunu kurtarmaktır.
Şimdi hiç mümkün müdür ki böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın(ihmal etsin)?
En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın? Rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmesin?
Halbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Zira hakiki adalet ister ki: Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün.
Madem şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette âdil olan o Zat-ı Celil-i Zülcemal’in ve Hakîm olan o Zat-ı Cemil-i Zülcelal’in daimî bir cehennemi ve ebedî bir cenneti bulunacaktır.
Sözler
İşte bak! O zat (Hz Muhammed sav.) öyle bir salât-ı kübrada, bir ibadet-i ulyâda saadet-i ebediye için dua ediyor ki güya bu cezire, belki bütün arz onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünkü ubudiyeti ise ona ittiba eden ümmetin ubudiyetini tazammun ettiği gibi muvafakat sırrıyla bütün enbiyanın sırr-ı ubudiyetini tazammun eder.
Hem o salât-ı kübrayı öyle bir cemaat-i uzmada kılar, niyaz ediyor ki güya benî-Âdem’in Hazret-i Âdem’den asrımıza kadar, belki kıyamete kadar bütün nurani ve kâmil insanlar ona tebaiyetle iktida edip duasına âmin derler.
Sözler
Peygamber efendimiz (asm.) doğumundan beri hatta ahirette ve haşirde de “Ümmeti! Ümmeti!” Diyor. Bizler de alemlere rahmet olarak gönderilen bu zatın dualarına her namazımız da, ona her salavat getirmemizde amin demiş oluyoruz. Peki O ne istiyor?
Bak hem öyle beka gibi bir hâcet-i âmme için dua ediyor ki değil ehl-i arz, belki ehl-i semavat, belki bütün mevcudat niyazına iştirak edip lisan-ı hal ile “Oh, evet yâ Rabbenâ! Ver, duasını kabul et. Biz de istiyoruz.” diyorlar. Hem bak! Öyle hazînane, öyle mahbubane, öyle müştakane, öyle tazarrukârane saadet-i bâkiye istiyor ki bütün kâinatı ağlattırıp duasına iştirak ettiriyor.
Bak, hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki insanı ve bütün mahlukatı esfel-i safilîn olan fena-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, abesiyetten a’lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvi vazifeye, mektubat-ı Samedaniye olması derecesine çıkarıyor.
Sözler
Bak, hem öyle Semî’ ve Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saadet ve bekayı istiyor ki
Sözler
Buradaki esmaları düşünelim. Semî’ ve Kerîm yani Allah seni görüyor, sana ikram etmek istiyor ve O her şeye Kadîrdir.
Basîr, Rahîm, Alîm yani seni görüyor, sana merhamet etmek istiyor, her halinden haberdar ve en gizli hatırat-ı kalbimizi biliyor.
Sizce en gizli hatırat-ı kalbimiz nedir? En derin isteğimiz nedir? Sonsuz mutluluk. Saadet-i ebediye istiyoruz biz. Ailemizle, sevdiklerimizle olalım ve sonsuz mutlu olalım istiyoruz. Aslında biz cenneti istiyoruz. Hepimizin derinlerde bir yerde bu isteği var. Bu sebeple biz dünyadan da cenneti bekliyoruz. Halbuki dünya cennet değil. Burası dar-ı imtihan. Peygamberler de bu dünyanın çilesini çekmişler. Bu dünya cennet olsaydı en çok hakedenler peygamberlerdi. Bu dünya cennet değilse ve bu dünyada haklı olan hakkını alamadan, zalim izzetinde mazlum zilletinde gidiyorsa bu adaletin bir karşılığı olmalı. Bu adaletsizlik Rabbimizin adaletine uymaz, hikmetine uymaz, merhametine uymaz, O’nun ikram ediciliğine uymaz. Neden? Çünkü kendine itaat edenlere de ikram etmek, sonsuz ikram etmek ister. Çünkü daimî bir cemâl, zail müştaka razı olamaz. Sanatlarını sonsuz temaşa edenleri de ister. O merhametini sonsuz göstermek de ister. Şuan bizler bir fragman gibi bir sınavın içindeyiz, bir dar-ı imtihandayız. Bu sınavı bitirdikten sonra, Rabbim imanla alsın canımızı ve kabre imanla girmeyi nasip etsin, kabrimizi cennetten birer bahçe eylesin. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin bayrağı altında toplanmak bizlere de nasip olsun. Amin.
Eğer âhiretin hesapsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi; yalnız şu zatın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu cennetin binasına sebebiyet verecekti.
Sözler
10.Söz derya-deniz olduğu için öncelikle kendi nefsimizi ve aklımızı iknaya, sonrasında çevremizdeki imanı zedelenmiş olan insanların imkanlarının kurtulmasına vesile olabilmek adına okuyalım.
El Baki Hüvel Baki
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
