
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ
Elhamdülillahi rabbil alemin vessalâtû vesselâmû alâ seyyidinâ Muhammed’in ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain
Her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm ise, Efendimiz Muhammed’in ve bütün âl ve ashabının üzerine olsun.
Konumuz 22.sözün ikinci makamından tevhid meselesi üzerine olacak. Tevhidi daha çok anlayıp tefekkür etmeye çalışacağız.
Tevhid iki kısımdır. Mesela, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zatın mütenevvi malları gelse iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri; icmalî, âmiyanedir ki “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir. İkinci çeşit odur ki her denk üzerinde yazıyı okur, her bir top üstünde turrayı tanır, her bir ilan üstünde mührünü bilir bir surette “Her şey o zatındır.” der. İşte şu halde her bir şey, o zatı manen gösterir.
Sözler
Buradaki temsil, tevhid meselesindeki iki farklı imanı gösterir.
İlk temsilde eşyaların çok büyük servetler olması sebebiyle sahibinin köylü bir adam değil de, ancak büyük bir zat olabileceğini anladığımız gibi, aynı şekilde kainatı, dünyayı, insanları, hayvanları gördüğümüz her şeyi aciz insanlar tarafından ya da kendi kendine olmayacağını anlarız. Bu imanın âmiyane halidir.
Tahkiki iman olmadığından dolayı çok hırsızlar o mallara sahip çıkabilir. Çünkü o eşyalarda kişiye ait bir turra, bir imza, mühür olmazsa herhangi bir insan başıboş gördüğü için o mallara sahip çıkıyor.
Tahkiki imanda böyle bir tehlike yoktur.
Biz tam bir şekilde tevhidi kavramazsak Allah’a ait olan işleri bilmeden başka kişilere ya da sebeplere verebiliriz. Şeytanın iki türlü vesvesesi var. Bazen küçük şeylerde, Allah’ın kudretinden ve büyüklüğünden dolayı o küçük şeylere tenezzül etmeyeceğini düşünürüyoruz. O küçük önemsiz sandığımız işlerin yaratılışını Allah’a değilde, başka şeylere verebiliyoruz. Bir meyveyi ağaçtan, yağmuru buluttan bilmek gibi. Bunu bazen söylemesek bile davranışlarımızla bu şekilde Allah’a ait olan sıfatları başkalarına dağıtıyoruz ve bu da hırsızlık olmuş oluyor.
Aynen öyle de tevhid dahi iki çeşittir:
Biri: Tevhid-i âmî ve zâhirîdir ki “Cenab-ı Hak birdir, şeriki naziri yoktur, bu kâinat onundur.”
Sözler
Bu tevhid de Allah’ın birliğine, onun ortağı olamayacağına ve bütün kâinatın sahibi olduğuna inanıyoruz.
Ama bu çok zahiri ve yüzeysel bir tevhid. Çoğumuzun büyüklerden gördüğü taklidi imana bir örnektir.
İkincisi: Tevhid-i hakikidir ki her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan doğruya her şeyden onun nuruna karşı bir pencere açıp onun birliğine ve her şey onun dest-i kudretinden çıktığına ve uluhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vechile, hiçbir şeriki ve muîni olmadığına, şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir.
Sözler
Yakin kelime anlamı olarak;
kesin, kat’i bir şekilde inanmak, delillerle her şeye şahid olmak, şuhuda yakın, demektir.
Sikke-i kudret;
Her şeyi yapmanın ancak Allah’a mahsus olduğunu ders veriyor. O yaratılan şeye baktığında bunun bir beşer işi yada kendi kendine olmayacağını onun üzerindeki sikke-i kudret ile görebiliyor.
Hâtem-i rububiyet;
Bir şeyi terbiye etmek için ve kemal noktaya getirmek için, Allah’ın bizi yönetmesidir.
Ubudiyet olarak nasıl ki biz onun kuluyuz, O’ da Rububiyet olarak bizim Rabbimiz, her şeyi kemale ulaştırmak için terbiye edendir.
Her bir şey, bir âleme mensuptur; o âlemi kim terbiye etmişse, o ferdi de yine o terbiye etmiştir. Meselâ, bir tek gözü kim terbiye etmiş ve görür hale getirmişse, bütün gözlerin Rabbi de ancak O’dur. Göze hitap eden güzel gelen şeyi yaratanda aynı yaratıcıdır.
Mesela bir ağaç görüyoruz, ağaca insan olarak uzaktan baktığımızda tümüne şahid olduğumuz için biliyoruz ki hepsi bir çekirdekten çıktı. Dalları, çiçekleri de aynı çekirdekten çıktı. Biz bütünü gördüğümüz için tuhaf gelmiyor hepsinin bir çekirdekten çıktığına inanabiliyoruz. Ama her şeyi göremeyen o ağacın üstündeki küçücük bir karıncayı düşündüğümüzde, karınca bütün ağacı göremediği için, ağacın dallarının belkide farklı farklı şekilde yapıldığını zannedebilir. Aynen öylede Şeytan bazen bize: “Nasıl olur da bütün âlemlerin tek bir yaratıcısı olabilir?” diye düşündürebilir. Aslında hiçbir hakikatı olmayan vesvese bu yüzden gelir. Çünkü biz bütün âlemi aynı anda göremiyoruz. Kıyas yapabilmemiz için Allah’ın bazı sıfatlarının cüzi hali bizde vardır. Mesela irade, kudret vs. Ama tamamen Allah’ın sonsuz kudretine sahip olamadığımız için sınırlı kudreti olan bizlere çok zormuş gibi geliyor.
Bu zamanda gelişen teknoloji ile yaratılış mucizelerini görebiliyoruz.
Mesela bir gezegenin sistemi ile içimizdeki herhangi bir hücrenin yapısını ya da organlarımızın işleyişini, atomun farklı özelliklerini ve hareketlerinin ortak noktalarını görebiliyoruz. Hepsine aynı ilim, aynı hikmet ve aynı kudret gerekiyor. Çünkü her şey birbirine bağlı. Nasıl ki iman esasları birbirine bağlı, kitaplara iman ile meleklere, peygamberlere iman ayrılamaz. Hepsi birbirini takip ediyor. Aynı şekilde ALLAH’ın sıfatları da birbirine bağlıdır. Eğer tam yaratıcı olduğunu kabul ediyorsak, ilmini, kudretini, iradesini, gücünü kabul etmek gerekiyor çünkü her şey birbirine bağlıdır. Risale-i Nur’da geçen:
“Sineği halk eden Güneşi de halk etmiştir.” sözü gibi..
Eğer bu şekilde tefekkür edebilirsek, Allah’ın isim ve sıfatlarını, baktığımız her şeyde, her olayda görebilirsek, o ‘huzur-u daimî’ yi bir nevi yakalamış oluyoruz.
Ey esbab-perest gafil! Esbab, bir perdedir. Çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedaniyedir. Çünkü tevhid ve celal öyle ister ve istiklali iktiza eder.
Sözler
Her şeyin yaratılmasında binlerce sebep görüyoruz. Örneğin; güneş, su ya da farklı maddelerin bir araya gelerek birleşmesi, birleşme oluşurken ki süreç… Bir sürü sebep var. Fakat bu sebeplerin hepsi perdedir. Bu perdenin olmasının bir sebebi izzet ve azametten dolayıdır. Risale’de ‘Şiddet-i zuhurundan gizlenmiş’ diye bir vecize geçer. Aslında çok açık olan şeyler Allah’ın izzetinden dolayı birer perde hükmündedir ve yine tüm sebepler Allah’ın mükemmelliğini gösterdiği için birer memur hükmündedir ama bu memurluk (hâşâ) ortaklık gibi değildir. O işin, durumun bir dellalıdır. O vazifeyi onlara yaptıran yine Allah’tır. Bu durumda izzet ve azametin bir gereğidir.
Çünkü tevhid ve celal öyle ister ve istiklali iktiza eder.
Sultan-ı Ezelî’nin memurları, saltanat-ı rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o rububiyetin temaşager nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vasıtalar; kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar içindir. Tâ umûr-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat etmiş değildir.
Demek esbab vaz’edilmiş, tâ aklın nazar-ı zâhirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin.
Sözler
Burada, bazı umur-u hasiseden bahsedildi.
Umur-u hasise; kötü ve çirkin olan işler manasındadır. Görünüşte kötü olan işlerin direkt olarak Allah’a gitmemesi için sebepler icad edilmiştir. Bununla ilgili bir örnek;
Hazret-i Azrail aleyhisselâm, Cenab-ı Hakk’a demiş ki: “Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler, benden küsecekler.” Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki: “Seninle ibadımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip senden küsmesinler.”
Sözler
Ölüm görünüşte kötü olduğu için ve insanlar ölümü sevmediğinden Azrail Aleyhisselâm’a karşı yanlış bir his olabilir. Azrail Aleyhisselâm ile aramızda sebepler perdesi var. Aynı şekilde Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir ki, o kabz-ı ervah vazifesinde, ölüm anındaki o şikayetler Allah’a gitmesin.
İKİNCİ LEM’A: Bak şu kâinât bostanına, şu zeminin bağına! Şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et!.. Göreceksin ki; bir Sâni’-i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Zülcemâl’in, o serilmiş ve serpilmiş masnûâttan herbir masnû’ üstünde Hàlık-ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkesi ve herbir mahlûku üstünde Sâni’-i Külli Şey’e hàs bir hâtemi ve kalem-i kudretin birer menşûru olan sahâif-i leyl ve nehâr, yaz ve baharda yazılan tabakàt-ı mevcûdât üstünde taklid kabûl etmez bir tuğrâ-i garrâsı vardır. Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o tuğrâlardan nümûne olarak birkaçını zikredeceğiz.
Sözler
Öncelikle anlamamız gereken bir konu var. Biz sürekli şuursuz tabiat, şuursuz atom, akılsız, iradesi olmayan tesadüf bu şeyleri yapamaz diyoruz. Bunu klasik bir cümle olarak düşünmeyelim. Şuursuz kelimesine odaklanalım. Bir şeylerin imkan dairesi vardır. Mesela bir atomu düşünelim. O Atomun birçok tercihin içinden en mükemmelini seçiyor. Eğer bir şeyler tabiata ait olsaydı, Allah işin hâşa sadece başlangıç kısmında olsaydı, her an Kayyum sıfatıyla bizlerde tecelli etmeseydi her şey bu kadar mükemmel ilerleyebilir miydi? Çünkü sebeplerin her birisinin kendi aklı ve iradesi olduğuna ihtimal versek bile, ciddi donanımlı ilme, her şeyi gören, her şeyi ihatâ edebilen bir ilme ihtiyaçları var. Bu sebeple en doğru şeyi seçemez ve en mükemmel hale gelemezler. Biz bütün sebeplerde görüyoruz ki, gerek maddeler olsun gerekse insanların büyümesi gerekse de kainatın işleyişi ile ilgili olsun (yaratılmış her şeyi düşünebiliriz) hepsi mükemmel bir sistemde çalışıyorlar.
İrade, Kudret, İlim sıfatlarından bahsettik. Bu sıfatları cüz’i olarak insanlarda görebiliyoruz. Bu sıfatların bizde bulunmasına rağmen bu durumların sorumluluğu bizde değilse, biz bile yönetemiyorsak, böyle bir şeyi direkt olarak tabiata veya olayların kendisine veremeyiz.
Beşerî icadlar ile İlâhî icadlar arasında büyük farklar vardır. Allah’ın yarattığı şeylerde ki sikke, turra, hatem-i rububiyeti görmekle direkt olarak şehadet etmiş oluyoruz. Yukarıda geçen bölümde bahardan, yazdan bahsedildi. Her sene olan bu olaylar hiç de basit şeyler değiller.
Meselâ, hesabsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki: “Bir şeyden herşey yapar, hem herşeyden bir tek şey yapar.” Çünkü; nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesabsız a’zâ ve cihâzât-ı hayvaniyeyi yapar. İşte bir şeyi herşey yapmak, elbette bir Kadîr-i Mutlak’ın işidir. Hem yenilen hadsiz taamlardan, o taam ise, hayvanî olsun, nebâtî olsun, o müteaddid maddeleri, hàs bir cisme kemâl-i intizam ile çeviren ve ondan mahsûs bir cild nesceden ve ondan basit cihâzları yapan, elbette bir Kadîr-i Külli Şey’dir ve Alîm-i Mutlak’tır.
Sözler
Su olsun, hava olsun, bazı unsurlar tek bir şey iken o şeyden çok bir şey oluyor. Mesela bir topraktan binlerce çiçek, meyve, ağaç, bitki türüyor. Aynı şekilde sudan bir çok canlı yapılıyor. Mesela insan da sudan yaratılmıştır. Aynı şekilde bir çok şeyin de tek bir şeye gittiğini görüyoruz. Mesela yediğimiz yiyecekler cildimize, organlarımıza, kanımıza giderek, hepsi vazifeli olduğu şeye dönüşüyor. Oysa başta hepsi birbirlerinden çok farklıydı.
Evet, Hàlık-ı mevt ve hayat, şu destgâh-ı dünyada, hikmetiyle, hayatı öyle bir kanun-u emriye-i mu’ciz-nümâ ile idare ediyor ki; o kanunu tatbik ve icra etmek; bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zât’a mahsûstur. İşte eğer aklın sönmemiş ise, kalbin kör olmamış ise, anlarsın ki; bir şeyi kemâl-i sühûlet ve intizamla herşey yapan ve herşeyi kemâl-i mîzan ve intizamla san’atkârâne bir tek şey yapan, herşeyin Sâni’ine hàs ve Hàlık-ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkedir.
Sözler
Bunların kolay, düzenli ve intizamlı bir şekilde olması da aslında farklı bir delil. Bizleri Allah’a götüren çok deliller var. Burada sadece bir şeyi her şey, her şeyi bir şey yapması delili üzerinden tefekkür ettik.
Bizlerin belki de bu kadar ilginç bulmamızın bir sebebi de kolaylıkla yani suhuletle yapılması olabilir. Kolaylıkla yapıldığı için durum bize ilginç gelmiyor ve alışmışız. Benzer bir durumu filmler de izlediğimizde çok şaşırırken, günlük hayatta, göz önünde yapılan yaratılışları görememekte yaşıyoruz. Bunları görebilmek için bakışımızı değiştirmek gerekiyor. Birinci tevhidden çıkıp ikinci tevhid-i hakikî ile bakmamız gerekiyor. Çünkü her şeyde bizi Allah’ın sıfatlarına, birliğine, şeriki olmadığına götürecek çok deliller var.
Burada farklı bir temsil var.
Mesela, görsen hârika-pîşe bir zat, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi sair kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber; helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor.
Sözler
Sonra görsen ki o zât, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altun yapar. Elbette kat’iyyen hükmedeceksin ki o zât, öyle kendine has bir san’ata mâliktir; bütün anasır-ı arziye, onun emrine müsahhar ve bütün mevalid-i türabiye, onun hükmüne bakar.
Sözler
Mesela herhangi bir kumaştan bir yiyecek yapılamaz. Ama baktığımızda topraktan bir yapı da inşa edilebilir. Aynı şekilde tükettiğimiz yiyecekler ondan üretiliyor. Bu birçok maddede var. Özellikle sürekli karşımıza çıkan unsurları düşünürsek bunu görebiliriz. Allah’ın bize kendini tanıtırken gösterdiği sanatlar çok daha ilgi çekici, bizi düşünmeye sevk eden ve bunun sonsuz bir kudret dışında yapılamayacağını gösteren sanatlardır.
Evet hayattaki tecelli-i kudret ve hikmet, bu misalden bin derece daha acibdir.
İşte hayat üstündeki çok sikkelerden bir tek sikke…
Sözler
Şimdi buraya kadar olan kısmı şu şekilde düşünelim; İnsanın Allah’ı tanıması için farklı farklı yöntemler var. Bir tanesi de bizdeki kıyas yöntemi. Yani bizde ki cüzi özellikler ile Allah’ın sonsuz kudretini bulabiliriz. Ama insan sadece bu yöntemle o sonsuz kudret tami kavrayamayacağı için üç kitabı okumaya davet ediliyor. Allah’ı tanımak için önce kendimizi tanıyoruz. Sonra peygamberi dinleyerek, Kur’an-ı Kerim’i okuyarak ve kainat kitabını okuyarak Allah’ı tanımaya çalışıyoruz.. Bunların hepsi Allah’ın varlığını bize anlatan şeyler.
Ve bu alemlerle ilgili şunu bilmemiz gerekiyor. Hiçbir sanatkar sanatıyla aynı cinsten değildir. Bunu anlamak için şu örneği verebiliriz; Nasıl ki bir mimarın kendisi bir yapı değil ya da bir ressamın kendisi boya, kalem veya resim değil. Bambaşka bir varlık. Aynı şekilde Allah’ın da bu alemdeki hiçbir şeye, hiçbir olaya, hiçbir varlığa benzemediğini ve bu yüzden O’na her şeyin çok kolay geldiğini düşünebiliriz. Temsilde ve teşbihte hata olmaz. Mesela bir çiftlik oyunu düşünelim. Aynı anda bütün hayvanları besleriz. Aynı anda hayvanlarla ilgileniriz ve hepsi tek elinin altındadır. Hiçbir şey zor gelmiyor. Hepsini tek bir tıkla yapabiliyoruz. Bu da aslında bize daha mümkün olduğunu, daha akla yatkın olduğunu gösteriyor. Zaten İslamiyeti diğer dinlerden ayıran en büyük fark da bu. Buradaki tevhid inancının farkı. Çünkü diğer dinlerde bir İlah’ın varlığına inanılıyor ama başka şeylerle ona ortak koşuyorlar. Bazen bu aleni bir şekilde yapılırken, bazen de farklı olayları, farklı şeyleri, herhangi bir konunun ilahını haşa başka bir şey yapıyorlar. Bu şekilde o uydurdukları ilahın acizliğini kendileri itiraf etmiş oluyorlar. İslam’ın hak din olduğunun da en büyük delillerinden bir tanesi bizdeki tevhid inancının farklı oluşu. İhlas suresinde o öğretilen hiçbir şeye muhtaç olmayıp her şeyin ona muhtaç olması, asla, doğurup doğan bir tanrının ilah olamayacağı, hiçbir mahluka benzeyemeyeceği, bu kuralların hepsi tevhidin şartıdır. O yüzden La ilahe illallah diyoruz.
Üçüncü Lem’a:
Bak, şu kâinat-ı seyyalede, şu mevcudat-ı seyyarede cevelan eden zîhayatlara! Göreceksin ki: Bütün zîhayatlardan herbir zîhayat üstünde Hayy-u Kayyum’un koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki: O zîhayat, meselâ şu insan, âdeta kâinatın bir misal-i musaggarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki, enva’-ı âlemin ekser nümunelerini câmi’dir. Güya o zîhayat bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halketmek ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.
İşte, eğer aklın evhamda boğulmamış ise anlarsın ki: Bir kelime-i kudreti, meselâ “bal arısı”nı ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak ve bir sahifede meselâ “insan”da şu kitab-ı kâinatın ekser mes’elelerini yazmak, hem bir noktada meselâ küçücük “incir çekirdeği”nde koca incir ağacının proğramını dercetmek ve bir harfte meselâ “kalb-i beşer”de şu âlem-i kebirin safahatında tecelli ve ihata eden bütün esmanın âsârını göstermek ve bir mercimek tanesi kadar mevki tutan “kuvve-i hâfıza-i insaniyede” bir kütübhane kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisat-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte dercetmek, elbette ve elbette Hâlık-ı Küll-i Şey’e has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelal’ine mahsus bir hâtemdir.
Sözler
Bütün bunlar birbirine bağlı olan konular. Mesela burada bir çok şeyden bahsetti; hafıza kuvvetimizden, bizim küçük bir kainat olup içimizde bir numune şeklinde gösterilmesinden, bal arısının bir çok şeye fihriste olmasından ve koca incir ağacının programının çekirdekte olmasından, hem manevi olarak hem maddi olarak çok fazla birbirine bağlı olan meselelerden bahsedildi. Demek ki hepsinin tek bir ilah tarafından yönetilmesi gerekiyor. Çünkü eğer bütün kainatı bilmeseydi bütün bir kainatı küçücük insanda gösteremezdi. O bütün kainatı bilmeseydi, bütün kainatı yöneten tek bir zat olmasaydı yaratılanların birbirine bu kadar uyum içerisinde olmaları mümkün olamazdı.
Nasıl ki bir kitabın yazarı eğer kitabın başını, sonunu, ortasını bilmiyorsa o hikayeyi birbirine bağlayamaz. Hepsini okumuş hepsini kendi yazmış olması gerekiyor. Bu sadece bir örnek ama aynı şekilde çok daha mükemmel bir kitap olan ve her satırında başka kitaplar olan bir kainattan, bir düzenden, bir sistemden bahsediyoruz. Her bir noktasında birbirine bağlayan bu kadar mükemmellik ve uyum varsa demek ki hepsi Allah tarafından yaratılmış. Hepsinden haberdar olması gerekiyor ki hepsini bu şekilde uyum içerisinde ya da birbirine bağlayacak şekilde yaratabilsin. Ayrıca şunu da söylemek gerekiyor; Kayyum sıfatından gidelim.
Bir şeyin sadece başlangıcında olmama meselesi.
Bazen bazı konularda ispat yapılırken, nefsimize karşı bazı soruları cevaplarken bazı noktaları bırakıyoruz. Sadece işin başlangıcına odaklanıyoruz. Bir çocuğun sadece doğmasına odaklanıyoruz ya da sadece büyümesine odaklanıyoruz. Ama çok daha detaya inmemiz gerekiyor. Her nefes alışımızı yaratanın da yine Allah olduğunu bilmemiz gerekiyor. Hiçbir şekilde orada tek bir nokta kadar bile başka bir şeye havale etme durumu yok. Bir düzenek yapılmış ve daha sonra kendi haline bırakılmış ya da o sistem içerisinde gerçekleşiyor değil. Her an ilgilenen bir Rabbimiz var. Her an bizimle maddi manevi ilgilenen bir Rabb’imiz var.
O Kayyum sıfatında Hayy-ı kayyum derken özellikle hayat veren ve her an bizde esmasını, sıfatını gösteren her an bizi yöneten bir İlah olduğunu bilmemiz gerekiyor. Ve bu fikirlerimizden, duygularımızdan bütün o cihazlarımızın çalışmasına kadar. Buradaki bize zor olan şeyi de kendimiz açısından değil bir ilah açısından düşünmemiz gerekiyor. O yüzden buna inanmamak için hiçbir sebebimiz yok.
Her bir baharda ya da kışta aynı anda bütün dünyada birçok şey olurken, birçok insan ölürken ve birçok insan doğarken, neden bizimle her an ilgilendiğine inanmayalım. Bu şekilde olması gerekiyor. Çünkü hâşa Yaratıcımızda bir acizlik, bir noksanlık yok.
İşte zîhayat üstünde olan pek çok hâtem-i Rabbanîden bir tek hâtem, böyle nurunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa, acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen:
سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ الظُّهُورِ
(Her türlü kusurdan münezzehtir o Zat ki, şiddet-i zuhurundan gizlenmiştir.)
demeyecek misin?
Sözler
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin”
