İbadete Ne İhtiyacımız Var ki?

Bugün 3. Sözü anlamaya çalışacağız. 3. Söz bize kısa ama derin temsillerle Müslümanlığın, imanın, ibadetin verdiği saadeti gösteriyor. 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin…

Bakara suresi 21

İbadet deyince sadece yaptığımız 5 vakit namaz, oruç, diğer ibadetler değil, Allah’ın emir ve yasaklarının tümünü anlamalıyız. Çünkü bu ayet-i kerimeden önce bakara suresin de Allahu Teala insanları üçe ayırıyor. 

-Muttaki müslümanlar.

-Kafirler.

-Münafıklar. 

Bunu üçe ayırdıktan sonra da bütün insanlara bu şekilde bir emir veriyor. Buna üç kesiminde farklı tepkileri var. Müslüman, insan olduğunun farkında olduğu için, imanlı olduğu için “bana bir emir vardır.” diyerek bunu yerine getirmek için gayret eder. Kâfirler bunu hiç dikkate almazken, münafıklar yapar gibi görünüp asıl niyetlerini gizlerler. 

İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: 

Sözler

Buradaki saadet kelimesi sadece ahiret cihetine bakmıyor, dünyamıza da bakıyor. Ticaret kısmı ahirete bakıyor. Biz ibadetlerle çok karlı bir ticaret yapıyoruz. Ve aynı zamanda hem dünyada hem ahirette bir saadet görüyoruz.

fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak.

Sözler

Fısk ve sefaheti ise, insanın direkt olarak günahlar, yanlışlar, rahata düşkünlük, keyfine göre yaşamak gibi düşünebiliriz. Ve hiç bir fasık halinden memnun değildir.

Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler, tâ yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler.

Sözler

O yolculuğu Üstad Risale-i Nur’da şu şekilde ifade ediyor. 

yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.

Sözler

Yaşamımız da uymamız gereken bir çok kural vardır. Ve bu kurallar olması gereken kurallardır. (Trafik kurallarını düşünebiliriz.) Peki ahiret yolculuğumuzda oldukça uzun bir yol  değil midir? Karanlıklar aleminden, gençliğimizden, ihtiyarlığımızdan, ta ebediyete kadar gidecek bir yolda, nasıl bizi uyaran bir rehber olmasın?

Temsilde uzunluklarının da bir olduğu söylendi. Ve ikisi de aynı yere varacaklar. Hepimiz aynı yere varacağız ama bunun için iki yol var. Biri 10\9 ihtimalle hiç bir zararı yok, herkes orada menfaatli, sadece bazı kurallar var. Diğer yolda ise 10\9 kişi zarar görüyor ve orada kurallar yok. 

Yalnız bir fark var ki intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silahsız gider. Zâhirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise mugaddi hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlup edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silahı taşımaya mecburdur.” 

Sözler

Şimdi kesin olarak bir yere gideceğimizi ve oraya giden iki yol olduğunu düşünelim. Bir yolda, bütün trafik kuralları işleniyor, polis asker denetimi var, gayet güvenli, başına bir şey gelse başvuracağın mercii var ve onlara gidebilirsin ama o yolda gidebilmen için biraz zahmet çekmen gerekiyor. Kurallara uyman gerekiyor. Diğer tarafta zahiri bir rahatlık, bir yük taşımak zorunda değilsin, hükümet yok, herhangi vahşi bir hayvanda, kötü bir insanda sana zarar verebilir ve başvuracağın hiçbir mercii, polis yok. Akıllı olan insan bu yolu tercih etmez. Hatta o yol daha kısa olsa bile yinede ehemmiyetli yolu tercih eder. Orada biraz zahmet olmasına rağmen..

Çünkü oradaki zahmet, diğer yolun tehlikeleri yanında hiç hükmündedir.

Eski zamanlarda insanlar yolculuk yaparken yeterince güvende değillerdi. Herkes kendini korumak için ufakta olsa bir silaha ihtiyaç duyabilirdi. Bizim de bu zamanda çok daha tehlikeli manevi düşmanlarımız var ve bizi koruyacak bir silahımız olması gerekiyor. Bu düşmanların kim olduğunu birazdan anlayacağız.

O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. 

   Öteki bedbaht nefer ise askerliği bırakır. Nizama tabi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir surette gider. Tâ mahall-i maksuda yetişir. Orada, âsi ve kaçak cezasını görür. 

Sözler

Burada tercihlerin de tamamen bize kaldığını görüyoruz. Doğduğumuzdan beri bize sağ ve sol yolu öğreten kişiler var. Bu en başta Peygamber Efendimiz (sav) dir, Kur’an’ı kerimdir, bizim iyiliğimizi düşünen anne babalarımızdır, arkadaşlarımızdır, bize her zaman sağ (iyi) yada sol (kötü) yol anlatılmıştır. Ama tercih her zaman bize kalmıştır. İrade tamamen bizdedir. Onun için biz bundan tamamen mesulüz.

Bu hayatın her alanında var. Ertelediğimiz her şeyde küçük bir rahatlık hissediyoruz. Bir işe başlayacağını düşün, namazı vaktinde kılmak diye düşünelim, ezan okundu ama biraz geç gittin, zahirî bir rahatlık var. Kalkmadın, gitmedin. Ama o ertelendikçe ruhunun, kalbinin çektiği sıkıntılar, namaza gidememenin verdiği hisler o küçük zahmetten çok daha büyük bir ağırlık olduğunu  hissetmişizdir. Yatsı namazını erken kılmanın rahatlığını her zaman söylüyoruz. Aslında bu bizim her işimizde var. İbadetlerin tamamında bu böyledir. Ertelendikçe zorlaşır.

Askerlik nizamını seven, çanta ve silahını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek rahat-ı kalp ve vicdan ile gider. Tâ o matlub şehre yetişir. Orada, vazifesini güzelce yapan bir namuslu askere münasip bir mükâfat görür. 

Sözler

Buradaki namus kelimesi nizam anlamındadır. Kurallara riayet eden kişiye namuslu denir.

Şimdi temsilin hakikat kısmına geçelim.

  İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki o iki yolcu, biri mutî-i kanun-u İlahî, birisi de âsi ve hevaya tabi insanlardır. O yol ise hayat yoludur ki âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silah ise ibadet ve takvadır. 

Sözler 

Düşmanlarımızdan bahsetmiştik. Onları şeytan, nefs-i emmare, ahir zamandaki fitneler olarak düşünebiliriz. Tabii ki bizi koruyacak olan yalnızca takva ve ibadettir.

İbadetin çendan zahirî bir ağırlığı var. Fakat manasında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki tarif edilmez. Çünkü âbid, namazında der: 

 اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ 

Yani “Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur.” diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur, dua ile çalar. 

   Hem her şeyi kendi Rabb’isinin emrine musahhar görür, Rabb’isine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tamme verir. 

   Evet, her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalalettir. Evet, tam münevverü’l-kalp bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa ihtimaldir ki onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalpsiz bir fâsık feylesof ise gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der, evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler.) 

Sözler 

Burada ibadet meselesiyle beraber Müslüman olmanın verdiği huzuru, eşsiz emniyet duygusunu görmüş oluyoruz. Tevekkül ve teslimiyet.. Yaradana olan güvenin ondan başka Rezzak, Kerim, Hâlık olmadığını bilmenin verdiği huzur.. Başka kimseye tenezzül etmek zorunda değilsin. Kulluk içindeki üstünlüğü vakarı görüyoruz. Kim bu insandan daha cesaretli olabilir?

   Evet insan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi hiç hükmünde… Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde, iktidarı hiç hükmünde bir şey… Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. 

Sözler 

Acizliğimizi asla inkâr edemeyiz. Bu yüzden bu ibadetler bize büyük bir güç veriyor. Temsilde sadece kurallar örneğinden bunu bir derece anladık. Ama aslında bu hikaye daha derin ne kadar düşünürsek o kadar ders alabiliriz. Biz sadece bir yönünü ele alıyoruz. 

   Malûmdur ki zararsız yol, zararlı yola –velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa– tercih edilir. Halbuki meselemiz olan ubudiyet yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefahet yolu ise –hattâ fâsıkın itirafıyla dahi– menfaatsiz olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile şakavet-i ebediye helâketi bulunduğu, icma ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşahedenin şehadetiyle sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır. 

Sözler 

Evet hiçbir fasık, günahkar, tembel halinden memnun değildir. Gizlese bile her zaman acı çeker. Bir yerden sonra bunu gizleyemez. Çoğunlukla rahatına düşkün, sefahete, günaha dalanlar intihara meyilli olurlar. Allah muhafaza etsin. Hepimiz bu halden korusun. Bizlere hidayet ve ibadet nasip etsin.

   Elhasıl: Âhiret gibi dünya saadeti dahi ibadette ve Allah’a asker olmaktadır. Öyle ise biz daima 

 اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الطَّاعَةِ وَالتَّوْفٖيقِ 

Bize taat ve muvaffakiyet nasip eden Allah’a hamd olsun.

demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz. 

Sözler

Yorum bırakın