İnsanı nasıl tarif edersin?

Bismillahirrahmanirrahim

Risale-i Nur külliyatından 23. sözün birinci mebhasından birinci noktayı okuyup istifade etmeye çalışacağız.

Burada insanın tarifi yapılıyor. “İnsan denen varlık nedir, özellikleri nelerdir? Ve bu dünyaya ne için gönderilmiştir” gibi sorular hepimizin aklını kurcalar. Birlikte cevabını öğrenmeye çalışalım;

Tin suresini okuyalım 

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓي اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍؗ 

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلٖينَۙ

اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍؕ 

Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.

Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.

Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz bir ödül vardır.

Tîn Suresi | 4-6

Allah-û tealâ insanı ahsen-i takvimde yarattığını söylüyor. En güzel şekilde yarattık daha sonra onu en aşağı seviyeye indirdik, ancak iman edenler ve güzel işler yapanlar müstesna buyuyor.

Peki biz acaba insanlık mertebesine eriştik mi? Çünkü beşer farklı, insan farklıdır. Beşer, daha çok madde ile alakalı. Konuşabilen, yürüyebilen, düşünebilendir. Maddesel şeylere ”Beşer” diyoruz o yüzden herkes beşerdir ama herkes insan değildir. İnsan olabilmek için İslamiyet dairesinde yaşamak gerekiyor. Yani beşer, İslamiyet ile insanlık mertebesine çıkıyor. Peki biz nasıl insan olabiliriz ve o insanlık mertebesine nasıl erişebiliriz?

Birinci Nokta:

İnsan, nur-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i safilîne düşer; Cehennem’e ehil (olacak) bir vaziyete girer.

Sözler

Mevzu cennete girmek değil, cennete layık bir halde yaşamak. Kişi kendi iradesiyle cehenneme ehil oluyor. Neden? Çünkü Allah-u Teala herkesi İslam fıtratı üzere yaratmıştır. 14-15 yaşlarına geldiğinde, irade verildikten sonra, kişi kendi gayretiyle, kendi iradesiyle, kendisini cehenneme veya cennete ehil bir vaziyete getiriyor.

Çünki iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine nisbet ediyor; iman, bir intisabdır.

Sözler

İman bir intisabdır. İntisabı “Bir yere münasebeti bulunma, bir yere bağlı olma, bir yere bağlanma” gibi düşünebiliriz. Peki bizim intisabımız nereyedir? İnsanın kıymeti, onun neye bağlı olduğu ile ölçülüyor.

Bir padişah düşünelim, bir meclise askerini gönderiyor. O asker padişahın fermanını göstermeden sizi tutukluyorum derse kimse onu ciddiye almaz. Çünkü hiçbir vasfı yok, bir intisabı yok. Ama padişahın fermanını gösterirse hemen boyun eğilir. Neye boyun eğildi? onun intisabına, şahsına değil.

Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır.

Sözler

Allah-u Teala ne buyuruyor? Ben insanı en güzel şekilde yarattım. Bütün varlıkların üstünde bir değerimiz var. Peki bütün varlıkların üstünde bir değer taşımamız için ne yapmamız gerekiyor? O iman nuruna erişmemiz gerekiyor. İman nuru olmayınca aşağıların da aşağısına esfel-i safilîne, hayvandan da aşağı bir vaziyete düşüyoruz. Ancak iman nuruyla a’lâ-yı illiyyîne çıkabiliriz.

İnsanda meleki, hayvani, nebati, ve cemadat özellikleri vardır. 

Hayvani özellikler; yeme, içme, uyuma ve şehvet. 

Nebati özellikler; büyüme, uzama vs. (Saç, tüy, boy uzaması gibi)

Cemadat özellikleri; (taşların arasından sular kaynar, insanda kan kaynar.)

Peki İnsan nedir? İnsanda akıl vardır, düşünebilir, sorgulayabilir, yaratıcısını bulabilir, kendisinde ve kâinatta tecelli eden esmaları okuyarak Allah’a ulaşabilir. Yani bütün mahlukatın en üstünde bir değer taşır. Ayrıca önemli bir nokta şu ki; insan sadece hayvanî özellikte olmaması gerektiği gibi, meleki cihette de olamaz ve olmaması gerekir. Hem hayvani özellikler olacak, hem melekî. İşte o zaman insan olur. Sadece meleki özellikleri olsa o zaman bir terakki olmaz. Oysa insanı meleklerden ayıran özellik, terakki edebilmesidir. Çünkü meleklerde terakkiyat yoktur. Günahsız varlıklardır ve onlarda Allah’ın (c.c) bütün esmaları tecelli etmez. Mesela Allah’ın Afüvv esması meleklerde tecelli etmez. Çünkü günah işlemiyorlar. Veya Şafii esması tecelli etmez çünkü hasta olmazlar. Bütün varlıklar içerisinde sadece insanda Allah’ın (c.c) bütün esmaları tecelli ediyor. Sadece insan Allah’ın (c.c) bütün esmalarına aynadır. Sadece İnsan, Allah’ın (c.c.) en nazik, en gözde bir sanatıdır. Kainata baktığımız zaman Allah-u Teala’nın birçok sanatını görürüz. Hep deriz ya; İnsan küçük bir kainattır, yani kainatta ne varsa hepsi muhakkak insanda da vardır. Mesela, kainatta otlar büyüyor, bizim saçlarımız tüylerimiz uzuyor, kainatta dağlar vardır, dengeyi sağlar, bizim de dizlerimiz var. Kainatta sular akar, bizim de gözümüzden, kulağımızdan, ağzımızdan, burnumuzdan sular akar. Bunlar gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

Allah bir çok şey yaratmış ve bunların hepsinin bir numunesi olarak, insanı yaratmıştır. İnsan bütün hepsini içinde taşıyan bir varlık. Herşeyin üstünde bir varlık. Peki biz bu mertebeye nasıl erişeceğiz? Ancak ve ancak iman nuruyla.

Çünki iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine nisbet ediyor; iman, bir intisabdır. Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır.

(Sözler)

Eğer bizim intisabımız İslamiyet’e ise, Allah’a ise, bizi gören bir insanın bunu bilmesi gerekiyor. Biz bunu hem kendimiz yaşamalıyız, hem de bunu göstermeliyiz. İnsanlar bizi hangi vasfımızla tanıyor? Mesleğimiz ile mi tanıyorlar yoksa “Kur’an’ın bir hizmetkarı, gıybet etmez, hak yemez” biri olarak mı tanıyorlar. En çok neyi hatırlatıyorsun çevrene? Bunu bir düşün… Ne ile tanınıyorsun? Sadece isminle, mesleğinle, yada kimin çocuğu olduğunla mı, yoksa bağını kurduğun İslamiyet ile mi? 

Sahabe efendilerimizi düşündüğümüzde, mesela Hz. Ebubekir, ve Hz. Osman’ın tüccar olduğunu biliyoruz, ama onların ne sattığını bilmiyoruz. Biz onları dindarlıkları ile İslamiyete olan bağlılıkları ile biliyoruz. İşte intisab budur. Biz mesleğimizle, ismimizle, kimin torunu, çocuğu olduğumuzla ön plandaysak, demekki intisabımızı tam manasıyla İslamiyet’e bağlamamışız. Bizi gören Allah’ı hatırlamalı, bizi gören bu gıybet yapmaz deyip susmalı, ancak bu şekilde bunu hayata geçirdiğimiz de o zaman istisabımızı tam anlamıyla Allah’a bağlamış oluruz.

Küfür, o nisbeti kat’eder. O kat’dan san’at-ı Rabbaniye gizlenir.

(Sözler)

Küfür ise Allah’ın tüm sanatını gizliyor. O nispeti kesiyor. Mesela duvarda çok güzel bir sanat eseri olduğunu ve gece olduğunu düşünelim, ışıkları kapatınca  göremeyiz. İşte küfür o karanlıktır ve Allah’ın sanatını gizliyor. Ama ışığı açtığımızda iman nuruyla o sanatı görebiliyoruz, okuyabiliyoruz. Ve o sanatla Allah’a ulaşabiliyoruz. 

Peki Allah-u Teâlâ neden bütün esmalarını insanda tecelli ettiriyor? Bütün mahlukatın bir numunesi olarak yaratıyor? Yine bizim için. Biz Allah’ı tanıyalım diye. Bizim Allah’ı tanımamız için onun esmalarını bilmemiz, ona ulaşmamız ve ona ibadet etmemiz gerekiyor. Bizim bütün kâinatı dolaşıp, bütün esmaların tecelli ettiği yerleri görme imkanımız yok. İşte Allah (c.c) diyor ki; ben hepsini insan da dercettim, hepsi sende saklı… Kendini oku. Kendini okuyarak beni okumuş oluyorsun, bana ulaşmış oluyorsun. O sebeple kendimizi okuyacağız…

Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir. 

(Sözler )

İslam gözlüğüyle, iman gözlüğüyle insana bakmayı bir tarafa bırakırsak, geriye sadece bir madde kalıyor, etten kemikten ibaret bir şey kalıyor. Yarın bir gün öleceğiz, çürüyüp gideceğiz, unutulacağız. Bu kadar basit bir şeye indirgeniyor, İman nurunu kaldırınca hiç bir değeri kalmıyor insanın. Hatta bütün mahluklardan daha aşağı vaziyet alır, çünkü insan acizdir, naziktir, zayıftır. Bu cihetten baktığımızda çok zayıf ve aciziz. 

Bu sırrı bir temsil ile beyan edeceğiz. Meselâ: İnsanların san’atları içinde nasılki maddenin kıymeti ile san’atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan müsavi, bazan madde daha kıymetdar, bazan oluyor ki; beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san’at bulunuyor. Belki bazan, antika olan bir san’at, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor.

(Sözler)

Bir kağıt düşünelim. Bu kağıdı sadece madde itibariyle düşünürsek, çok ucuz bir şey. Ama çok ünlü bir ressam o kağıda bir resim çizse ne kadar kıymet alıyor. Çünkü bir sanat işlenmiş. Orda maddenin bir kıymeti yok, sanatın kıymeti var.

İşte öyle antika bir san’at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pişe ve pek eski hünerver san’atkârına nisbet ederek o san’atkârı yâd etmekle ve o san’atla teşhir edilse, bir milyon fiatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir. 

İşte insan, Cenab-ı Hakk’ın böyle antika bir san’atıdır ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki; insanı, bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musaggar suretinde yaratmıştır.  

(Sözler) 

Burada aklımıza 6. Söz geliyor. Emaneti Allah’a satmak. Biz emaneti Allah’a nasıl satıyoruz. Bize verdiği göz emanetini, kulak emanetini, dil emaneti vs.  Gözümüzü onun yolunda kullanarak, dilimizi onun razı olduğu şeyleri söyleyerek, kulağımızı onun razı olduğu şeyleri dinleyerek, ayaklarımızı onun razı olduğu yollara giderek. İşte böyle yaptığımız zaman bize verilen değer ile kullandığımız için, antikacılar çarşısında satmış oluyoruz ve değeri ne ise fiyatı ne ise o fiyatla satmış oluyoruz. Ama kaba demirciler çarşısında sanatımıza kıymet verilmeden çok ucuz bir şeye gitmiş oluyor.

İnsan hakkında birçok filozof tarifte bulunmuştur. 

Konfüçyus ” İnsan, öğrenen hayvandır.” yorumunu getiriyor ya da Thales’e göre ”İnsan araştıran hayvandır.” 

Sokrates, “İnsan, sorgulayan hayvandır.” der.

Platon’a göre “İnsan, toplumsal hayvandır.”

Aristo için “İnsan, düşünen hayvandır.” vs. Hepsinin sonu hayvana bağlanıyor.

Peki Bediüzzaman Said Nursi hazretleri insanı nasıl tarif etmiş bakalım?

İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi,

Ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi, 

Ve kâinat Kur’ân’ının âyet-i kübrası,

Ve İsm-i Âzamı taşıyan âyetü’l-kürsîsi,

Ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri,

Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru,

Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer’ ve ekilmesine nezarete memur,

Ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı,

Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,..

Şualar 

İslam bizi halife-i arz olarak tanıtıyor ve kainatı da bizim hizmetimize sunuyor. Durup bir düşünelim. Kainata baktığımız zaman en çok hangi varlığa hizmet ediyor? Kimi hayvan tek çeşit bitki yiyor, kimi hayvan sadece ot yiyor, en çok faydalanan biziz. Kainatla en çok alışverişi olan biziz. Kainat bize hizmet ettiriliyor.

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنٖٓي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَثٖيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضٖيلاًࣖ ﴿٧٠﴾

Andolsun biz Âdemoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.

İsrâ Suresi 70.Ayet

Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, şuurla okur ve o intisapla okutur.

Yani, “Sâni-i Zülcelâlin masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım” gibi mânâlarla, insandaki san’at-ı Rabbâniye tezahür eder.

Demek, Sâniine intisaptan ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhar eder.

İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbâniyeye göre olur; ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlâhî ve Cennete lâyık bir misafir-i Rabbânî olur.

Eğer kat’-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse, o vakit bütün o mânidar nukuş-u esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira, Sâni unutulsa, Sânie müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz, adeta başaşağı düşer. O mânidar âli san’atların ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder.

Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, İnsanın mahiyetini küfür karanlığı bu şekilde yıkıyor, elmastan kömüre kalb eder.

Sözler

İnsanın aklına şöyle bir şey gelebilir, ben inkar etmiyorum ki, inkar etmiyorsam demek ki alâ-yi illiyyîndeyim. Hayır böyle düşünemeyiz. Neden? Üstad diyor ki inkar etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. Evet inkar etmiyor olabilirsin ama eşref-i mahlukat hitabına mazhar olmak için, alâ-yi illiyyîne mazhar olabilmek için iman etmek gerekiyor.

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَالْكِتَابِ الَّذٖي نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِهٖ وَالْكِتَابِ الَّـذٖٓي اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُؕ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَعٖيداً ﴿١٣٦

 Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır.

(Nisa, 4/136)

İmanın altı şartı var, hepsine kalben,aklen,ruhen, hiç bir şüpheye yer kalmayacak şekilde iman etmek gerekiyor ki ancak bu şekilde alâ-yi illiyyîne çıkabiliriz. Yaşantımızı da islam dairesinde yaşamamız gerekiyor ki bu insanlık mertebesine ulaşabilelim. Beşeriyetten çıkıp insan olabilelim. Bunu da nasıl yapacağız? Önce kendimizi okuyacağız. Nasıl okuyacağız? Bizi Yaratan’ın kelâmıyla. Kur’an’ı Kerim’i okuyarak. Ama şuan Kur’an’ı açıp okuduğumuzda mevcut bilgimiz veya dilimiz onu anlamak için yetersiz kalıyor. Rabbimiz yine merhameti ve rahmetiyle her asırda, o asrın ihtiyacına göre eserler göndermiş, müceddidler göndermiş ki biz kendimizi tanıyalım ve bu vesileyle Rabbimize ulaşalım. İşte biz de kendimizi okumak için bu asrın tefsiri olarak Risale-i Nur Külliyatını okuyoruz. Bu kitapları okudukça kendimizi okuyor, tanıyor ve insaniyet mertebesine ulaşmaya çalışıyoruz. İnşallah insanlık mertebesine erişenlerden oluruz.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓي اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍؗ 

Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.

Tîn Suresi – 4.Ayet

Ahsen-i Takvim’in kelime manası ‘en güzel biçimde ve tam kıvamında’ olarak tarif edilir. Yani biz Allah’ın belirlemiş olduğu kurallar dairesinde yaşadığımızda insaniyet mertebesinin tam kıvamına erişmiş oluyoruz. 

اَلْبَاقٖى هُوَالْبَاقٖى

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” …. (Bakara, 2/32).

Yorum bırakın