Muharrem Ayı ve Aşure Günü

Bismillahirrahmanirrahim

Bu dersimizde Muharrem ayı hakkında ve bu ayda olan çok önemli bir gün olan aşure günü hakkında bilgileneceğiz. O günün faziletinden, güzelliğinden bizim almamız gereken özelliklerinden bahsedeceğiz.

İlk olarak Muharrem kelimesinden başlayalım. Sözlükte bu kelime haram kılınan kutsal olan, saygı duyulan, hürmet edilen anlamına geliyor. Buradaki o haram kelimesinin neyi ima ettiğini tahmin edebiliyoruz, dört tane haram ayı ima ediyor. Zilkâde, Zilhicce, Şaban ve Muharrem ayları. Bu aylara çok önceden beri Allah’ın değer verdiği aylar olduğu için hürmet gösterilirmiş, hatta o aylarda savaşlar yasaklanmış. Bu yüzden de yasaklanan anlamına da geliyor. Bu aylarda eski kavimlerde bile önceki peygamberlerden dolayı bu ayların ehemmiyetini bildiklerinden o aylarda savaşılmıyor ve her şeye çok daha fazla dikkat ediliyordu.  Bu ay “şehrullah” olarakta biliniyor. Yani Allah’ın Ayı. Allah’ın ayı olduğunu da biz Fecr Sûresinin ikinci ayetinde on geceye yemin edilen o ayete baktığımızda orada aşure gününden bahsedildiğini görüyoruz. Hem onuncu günü olması sebebiyle aşure deniliyor hem de bu ayda o günde tam on peygambere on önemli ikram yapılmış. Bu ay Nuh (as)’dan itibaren biliniyor. İslam öncesi cahiliye döneminde de yine Araplar arasında da İbrahim Aleyhisselam’dan dolayı mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu. 

Bu hususta Ayşe validemiz şöyle demektedir “Cahiliye devrinde Kureyş, aşûre gününde oruç tutardı. Hicretten önce Hz. Peygamber (asv) de aşûre orucu tutardı. Medine`ye hicret ettikten sonra bu oruca devam etti; ashabına da tutmalarını emretti. Ertesi yıl, Ramazan orucu farz kılınınca, aşûre günü orucunu bıraktı, isteyen bu orucu tuttu, dileyen de bıraktı.” (Buhârî, Savm, 69; Tecrîd-i Sarîh, VI/307, 308). 

Muharrem’in onuncu gününde gerçekleşen olaylardan biraz değinelim. Bu ayda çok önemli ikramlar yapılmış peygamberlerin hayatlarındaki en önemli noktalarının gerçekleştiği gün genellikle bugün olmuştur.

1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.

2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.

3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.

4. Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.

5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.

6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.

7. Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.

8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.

9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.

10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.

Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz da gece namazıdır.

(Mûslim, Sıyam)

“Bugün, iyi bir gündür. Allah, İsrailoğulları`nı Firavun`un zulmünden bugün kurtarmıştır. Musa (s.a) Allah`a şükür için bugünde oruç tutmuştur. Biz de tutarız dediler. Hz. Peygamber; “Biz Musa`nın sünnetine sizden daha yakınız.” dedi ve o gün oruç tuttu ve ashabına da tutmalarını emir buyurdu. (Buhari, Savm, 69; Tecrid-i Sarih, VI, 308, 309)

Burada bir noktaya değinelim, Yahudilere benzememek için biz bu orucu onlardan farklı tutuyoruz, ya bir gün öncesinde ya da bir gün sonrasında iki iki şeklinde ya da hem bir gün önce hem bir gün sonra üç gün olarak tutabiliyoruz. Üç gün olan en çok tavsiye edilen şekli.

Aslında çok önemli bir nokta Yahudilere benzememe konusunda, çünkü İslam tamamıyla kemale erdirilmiş bir din. O yüzden de hiçbir şeyi taklit edemez. Hiçbir şeye benzeyemez. Yani herhangi bir konuda bizden istenmekte olanı başka yerlerden ya da başka şeylerden taklit etmiyoruz. Çünkü en güzeli, en kemale erdirilmiş olanı İslam hak dinidir ve Müslüman taklit etmez! Her zaman taklit edilir. Bunu bildiğimiz için bu meselede de Yahudilere benzememek adına bu şekilde önemli bir adım atılmış.

Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur. (Tirmizi)

Nafile oruç tutacaksan, Muharrem ayında tut! Çünkü o, Yüce Allah’ın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Yüce Allah geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün, tevbe edenlerin günahlarını da affeder.” (Tirmizi)

Demek ki bu ayda bu kadar önemli olay gerçekleşti ise şu zamanda da bizim bu aya ve bugüne çok ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz tövbelerimizin kabul olmasını, günahımızın affolunmasını istiyoruz ve en büyük gayelerimizden birisi budur. O yüzden böyle anları, böyle ayları, böyle günleri fırsat bilerek çok daha iyi değerlendirmemiz gerekiyor.

Her biri başlı başına örnek olan on peygamber içinden Yunus aleyhisselamın hikayesini seçerek istifade etmeye çalışacağız ve onun tövbe şeklinden onun Allah’a olan müracaatından ders almaya çalışacağız inşallah.

Birinci Lem’a

Hazret-i Yunus İbn-i Metta Alâ Nebiyyina ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münacatı, en azîm bir münacattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır. Hazret-i Yunus Aleyhisselâm’ın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümid kesik bir vaziyette

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا ٓ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

münacatı, ona sür’aten vasıta-i necat olmuştur.

Şu münacatın sırr-ı azîmi şudur ki: O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünki o halde ona necat verecek öyle bir zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semaya geçebilsin. Çünki onun aleyhinde “gece, deniz ve hut” ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine müsahhar eden bir zât onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faideleri olmazdı. Demek esbabın tesiri yok. Müsebbib-ül Esbab’dan başka bir melce’ olamadığını aynelyakîn gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacat birdenbire geceyi, denizi ve hutu müsahhar etmiştir. O nur-u tevhid ile hutun karnını bir taht-el bahr gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağ-vari emvac dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan ve tenezzühgâhı olarak o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, Kamer’i bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyik eden o mahlukat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbanîyi müşahede etti.

Lem’alar

Burada birçok peygamberin olayı var. Sadece birinde bile ne kadar büyük bir ihsanat olduğunu görebiliyoruz. O dehşetli anda o deniz, o balık, o gece, değişiyor ve herşey tam tersine dönüyor. Dehşetli bir haldeyken çok güzel bir hale çevriliyor. Bunu okurken mucizevi bir olay olduğu için çok uzak gibi geliyor ama aslında bizden hiç uzak olmayan içimize işlemiş bir durum, hatta bizim durumumuz bundan bazen daha dehşetli bir hale gelebiliyor. 

..nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münâcat birdenbire geceyi, denizi ve hutu musahhar etmiştir. 

Lem’alar 

Allah’ın bize olan tecellilerinde 2 farklı şey vardır. Biri vahdaniyet olarak, külli olarak farklı tecelli ederken, ikramını ihsanını gösterir. Mesela hepimiz güneşten, sudan birçok şeyden faydalanıyoruz çok fazla nimet bize ihsan ediliyor bu Allah’ın vahdaniyetini gösteriyor. Ama sırrı ehadiyet dediğimiz zaman Allah’ın bizzat çok daha özel teccelisinden bahsediyoruz. Burada da hiç bir esbabın tesiri olmadığını görüp, sadece Allah’ın ona yardımı olacağını anlayan Yunus a.s’ın o münacaatı böyle bir sırrı ehadiyet içinde geldiği için çok daha farklı bir şeye dönüşüyor.

İşte Hazret-i Yunus aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor, onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor. 

Lem’alar 

Güzel bir mevsimden çıktık, ramazan, üç aylar derken, manevi havanın yüksek olduğu yerden çıktık. Sonra bir yaz gafleti geldi ve nefsimizle başbaşa kaldığımızda böyle dehşetli durumlara düşebiliyoruz. Çünkü nefs-i emmaremiz sürekli bizimle uğraşıyor çünkü bizim o balık gibi sonsuzu kaybetmemiz için uğraşıyor. Onun için onun hutundan çok daha dehşetli çünkü onun hutu o anki yaşamını tehdit ediyordu. Ve böyle manevi mevsimler bize tekrar ulaşınca, o münacata daha kolay bir şekilde ulaşabiliyoruz. Burada kendimizi eğer yazın gafletine yada güzel mevsim geçtikten sonra çökmüş halde bulduğumuzda yine böyle güzel bir aya kavuştuğumuzda böyle güzel bir güne kavuştuğumuzda bu şekilde güzel bir tövbeyle, güzel bir münacatla Allah’a yaklaşıp etrafımızdaki o olayı manevi hutun içinde olmayı çıkartıp güzel bir şeye çevirebiliriz. Bunun için çok güzel bir fırsat bunun içinde önce o kendi halimizi tesbit etmemiz gerekiyor. Tefekkür etmemiz gerekiyor çünkü insan kendi içinde dönmediğinde kendi içinde yaptıklarını görmediğinde  böyle dehşetli bir durumda olduğunu fark edemiyor.

8. Sözde bir yer geçiyordu, insan bazen kuyuya düştüğü halde ordaki ufak bir şeyle kendini oyalayabiliyor, o anki durumu gözünü kapatarak deve kuşu misali göremeyebiliyor. O yüzden bu şekilde peygamber kıssaları sadece bir konuda değil belki ne kadar açarsak bir çok konuda bize ders veriyor. Ve bu zamanımıza da ayrı ışık tutmuş oluyor. 

Nasıl maddî hava fena ise, fena tesir ediyor. Manevî hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhur-u selâse ve muharremede Âlem-i İslâm manevî havası, umum ehl-i imanın âhiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı safileştiriyor, güzelleştiriyor. Müdhiş ârızalara ve fırtınalara mukabele ediyor. Herkes o sayede ve sayesinde derecesine göre istifade eder.  

(Kastamonu Lâhikası) 

Yani o kadar güzel bir şey ki kimse hissesiz kalmıyor. Eğer Müslümansa, müminse bu aydaki bu güzelliklerden illaki küçük bir faydada olsa nasipleniyor. Tabiki bunu ne kadar çok isterse o kadar çok faydasına Mazhar olabilir. Nasıl ki peygamberler büyük şeylere Mazhar oluyorlar bizde onların yolunu takip edersek, en başta peygamberimiz yolunu, bu şekilde o ihsana onlar gibi kavuşabiliriz.

Fakat o şuhur-u mübareke gittikten sonra, âdeta o âhiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi; dünya sergisi açılmağa başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı tesmim eden buharat-ı müzahrefe o manevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir. Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risale-i Nur’un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse kudsî vazife itibariyle daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünki başkaların füturu ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeğe sebebdir. Zira gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmağa kendini mecbur bilir ve bilmelidirler.

(Kastamonu Lâhikası)

Bazen kendimize baktığımızda insan olarak kendi kusurumuzu görmediğimiz, başkalarının kusurunu gördüğümüz için çok kötü durumda olduğumuzu düşünüyoruz. Ve sürekli olarak kendimizi kötünün iyisi olarak görüyoruz. Zaten ahir zaman herkes günaha dalmış ben yinede daha iyiyim diye nefsimiz düşündürüyor. ama burda Risaleler tam tersini yapmamız gerektiğini söylüyor. Eğer başkalarında da eksik görüyorsa senin demekki daha fazla çalışman gerekiyor, o arayı kapatmak gerekiyor. Çünkü böyle mübarek bir ay gelmiş, Allah’ın ayı, böyle mübarek ikramlar, güzellikler var, insanların faydalanmadığını görüyorsun, senin hem kendi faydalanman hemde onların faydalanması için daha çok çalışman gerekiyor ki o ayın hakkını vermiş olabilesin. Çünkü peygamberler de tam bunu yapıyordu.

İşte Hazret-i Yunus aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor, onun denizinden bin derece daha korkuludur.

Lem’alar 

İstikbal derken eğer nazarı gafletle bakarsak, çok daha karanlık , çok daha korkunç olduğunu görebiliriz. Bunu inkar eden hiç kimse olmaz. Bunu çoğu insana sorarsak, insanların kafasında farklı bir endişe, farklı bir kaygı var. Hiçbir şey olmasa bile kendi ölümünden, kendi düzeninin kötü yere gittiğinden farklı bir korku var. 

Ve küre-i zeminimizde binler cenaze var diyor. Her Sene yada her gün o kadar farklı şeyler oluyor ki bu sadece insanların ölümü değil, kendi hayatımızdan da her gün bir gün eksiliyor, yaşlanıyoruz, insan kötü düşündürüyor, ve insanı depresyona sokuyor. Bu yüzden çok daha karanlıklı ve dehşetli bir durumdayız.

Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor. Madem hakiki vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus aleyhisselâma iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbibü’l-esbab olan Rabb’imize iltica edip 

 لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ 

demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def’edecek yalnız o zat olabilir ki istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. 

Lem’alar

O vaziyetteyken Yunus a.s başka hiç bir şeye güvenmedi. Onun teslimiyetine tevekkülüne ve doğru görüşüne ulaşmamız için bunları hakkal yakin anlamamız gerekiyor. Hiçbir sebebin tesiri olmadığını, bize yardımcı olacak, bizi doğruya götürecek, bizim bir şekilde tövbemizi kabul edecek sonsuzumuzu kurtaracak tek gücün Allah olduğunu, her sıkıntıdan, küçük büyük her meseleden, bizi kurtaracak, bizim bu dehşetli halimizi gidecek olan sadece Allah’ın varlığı olduğunu, ona sığınmamız olduğunu anlamamız gerekiyor. Bunu anladığımız zaman, o sırrı ehadiyeti, o güzelliğe kavuşmuş olabiliyoruz. 

Buradaki münacatın anlamı senden başka ilah yoktur. Sen her türlü noksandan münezzehsin, ben gerçekten kendime zulmedenlerden oldum. Ve kusurumuzu fark etmek kendimizdeki yanlışı bilip, o şekilde Allah’a sığınmak. 

   Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvacı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur’an-ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefine-i maneviye hükmüne geçen hakikat-i İslâmiyet içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. 

   Hem o sırr-ı Kur’an’la, o terbiye-i Furkaniye ile nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.

Lemalar

Nefsimize nasıl binebiliriz? Onu doğru şeye yönlendirerek. Mesela bu ayın gelmesiyle eğer yaptığımız şeylere aynen devam ediyorsak, bir şeyleri artırmıyorsak, durumumuz kötü olmasa bile, namazımızı kılıyor ve günahlardan kaçınmaya çalışıyor olsak bile böyle güzel bir ay geldiğinde, mükafatların çok olduğu, duaların kabul olunduğu, bizleri tefekküre sevk etmesi gereken bir ay geldiğinde yine de yaptığımız hayırlara bir şeyler daha eklemiyorsak ve aynı şekilde devam ediyorsak eğer bu durum nefsimizi merkûbumuz olarak kullanmadığımız manasına geliyor. Özellikle bu yaz ve gaflet zamanında bu dersleri düşünerek, peygamber hayatlarını okuyarak ve onların hayatlarından kendimize dersler çıkararak hayatımıza yeni şeyler eklemeye çalıştığımızda nefsimizi merkûbumuz yaptığımızı söyleyebiliriz yani nefsimize biz binmiş, onu biz yönetmiş oluyoruz. Peki biz nefsimizi nasıl yönetebiliriz? Tabii ki nefsimizi de bizi de yöneten Allah’a yönelerek yönetebiliriz. Çünkü kendi kudretimiz nefsimizi yönetmeye yetmeyebiliyor. Allah’a sığındığımızda şeytana ve nefsimize karşı bize dayanma ve yönetme gücünü veriyor. Böylece irademizi daha iyi bir şekilde kullanabiliyoruz.

Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibarıyla, sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebinî bir mikroptan korkar, ecrâm-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever; öyle de, hadsiz ebedî Cenneti dahi müştakane sever. Elbette, böyle bir insanın Mâbudu, Rabbi, melcei, halâskârı, maksudu öyle bir Zat olabilir ki, umum kâinat Onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyârat dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan daima Yunusvâri (a.s.) لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ  demeye muhtaçtır.

Lem’alar

Aynı zamanda şükretmemiz gereken bir durumdayız. Allah’ın bizi ne kadar sevdiğini buradan da görebiliyoruz. Allah’tan başka hiç kimse bize yardım edemez. O’ndan başka kimse hatırat-ı kalbimizi bilemez. Böyle güzel bir ayda ve böyle güzel bir günü bize fırsat olarak vermesi çok büyük bir şükür meselesi aslında. Sadece oruç tutmakla bile geçmiş yılın günahlarının affolunacağını müjdeliyor Efendimiz Aleyhisselam. Oruca teşvik için çok güzel müjdeler. Hicri yılbaşı olduğu için yeni bir yıla oruç ibadetiyle başlamak da bizim senemizi güzelleştirecek ve bereketlendirecektir. 

Bir Hadis-i Şerif’te

“Her kim aşura gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.”(et-Tergîb ve’l-Terhİb, 2/116)

Buyurulmaktadır.

Sadece bu ayın özelliklerini konuşurken bile peygamberlerin dualarını, insanların ibadetlerini ve Allah’ın rahmetini düşünerek insan ayın maneviyatındaki lezzeti alabiliyor.

O lezzete varmak istiyor. Oradaki dua etme şekli, o peygamberlerin dualarını, oradaki o insanları düşünüp ve Allah’ın o rahmetini düşünürken, dua ettiğimizdeki o lezzeti istediğimiz gibi, cennetin de o lezzetin istiyoruz.

Hem nasıl ki küçük bahçesini sever; öyle de, hadsiz ebedî cenneti dahi müştakane sever.

Lem’alar 

Mesela medrese ortamlarında hissettiğimiz huzurun, Kur’an’ı Kerim’i anlamaya çalışırken yaşadığımız lezzetin, namaz kılarken yaşadığımız lezzetin çok daha üst seviyesini cennette yaşayacağını hayal edebilmek, onu düşünebilmek çok daha farklı bir istek olduğu için insanın nefsine karşı olan mücadelesine de ayrı bir güç ayrı bir gayret veriyor.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Yorum bırakın