GÜNAHI İNKAR

Bu dersi yapmamızın sebebi yaz mevsiminde nefis alıp başını giderek her istediğini yaptırmak istiyor.

Bizde nefsimizle nasıl baş edebiliriz? Üstad Bediüzzaman’ın hayatından birkaç örnek ile bakalım.

Tarih-i hayatımı bilenlere malûmdur: Elli beş sene evvel ben yirmi yaşlarında iken Bitlis’te merhum Vali Ömer Paşa hanesinde iki sene, onun ısrarıyla ve ilme ziyade hürmetiyle kaldım. Onun altı adet kızları vardı. Üçü küçük, üçü büyük. Ben, üç büyükleri, iki sene beraber bir hanede kaldığımız halde, birbirinden tefrik edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hattâ bir âlim misafirim yanıma geldi, iki günde onları birbirinden fark etti, tanıdı. Herkes bendeki hale hayret ederek bana sordular: “Neden bakmıyorsun?” 

   Derdim: “İlmin izzetini muhafaza etmek, beni baktırmıyor.”  (Tarihçe-i Hayat)

Bir başka anısında ise;

Hem kırk sene evvel İstanbul’da Kâğıthane şenliğinin yevm-i mahsusunda, Köprü’den tâ Kâğıthane’ye kadar Haliç’in iki tarafında binler açık saçık Rum ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum mebus Molla Seyyid Taha ve mebus Hacı İlyas ile beraber kayığa bindik, o kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Halbuki Molla Taha ve Hacı İlyas beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassud ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip dediler: 

   “Senin bu haline hayret ettik, hiç bakmadın.” 

   Dedim: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.” (Emirdağ Lâhikası )

Buradan gireceğimiz konu takva.. Bazen şeytan geliyor ve günahı gözümüzde küçük gösteriyor. 

Günahlar bize ne yapar?

Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır. Bu hayat-ı dünyevîde dahi kalp, vicdan, ruh için manevî hastalıklardır. (Lemalar)

Günah dediğimiz zaman aklımıza sadece ahirette hesabını vereceğiz gibi geliyor ama bu dünya hayatta da bunun bedeli var.

Çünkü işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalp ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. (Lemalar)

Hiçbir günah masum değil! Bizde iz bırakıyor.. 

Evet, günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse kurt değil belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.  (Lemalar)

Masiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse küfür tohumu vardır. Çünkü o masiyete devam eden, ülfet peyda eder. Sonra ona âşık ve müptela olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o masiyetinin ikaba mûcib olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En-nihayet, gerek ikabı gerek dârü’l-ikabı inkâra sebep olur. (Mesnevî-i Nuriye)

İmanı bir meseleyi yada bir ayeti inkar etmek bizi dinden çıkarıyor. 

Bir günahın günah olduğunu bilip işlemek başkadır. Bu günah değil deyip inkar ederek işlemek başkadır. Günah değildir demek dinden çıkarabilir Allah muhafaza.. Çünkü o günah ayetler de yada hadis-i şeriflerde geçiyor.

İman ilacı ise feraizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve lehviyat-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini men’eder. (Lemalar)

Bırakmadığımız günahlar ibadetten alacağımız faydayı da önlüyor. İbadetten alacağımız huzur ve kezzeti engelliyor.

(Bu mektup gayet ehemmiyetlidir.)   

   Aziz, sıddık kardeşlerim!  

   Bugünlerde Kur’an-ı Hakîm’in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i salih esaslarını düşündüm. (Kastamonu Lâhikası)

Ona iman etmek, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi o Hâlık’ı sıfatları ile isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. Her ne ise…  (Emirdağ Lâhikası)

Ne kadar ağır.. Günahın günah olmadığını söylemek yada rahat rahat işlemek o imandan hissesi olmadığına delildir diyor. Takva direk imana bakıyor. 

Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def’-i şer, celb-i nef’a râcih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def’-i mefasid ve terk-i kebair üssü’l-esas olup, büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. (Kastamonu Lâhikası)

Neden? 

Çünkü; ahir zamanı düşünelim, şu zamanımız da dışarı çıkmamıza bile gerek yok, elimizdeki telefon günaha da götürebilir bizi, sevaba da götürebilir. Hayra da şerre de.. Bu kadar kolay..

Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için takva, bu tahribata karşı en büyük esastır. (Kastamonu Lâhikası)

Biz bazı şeylerin şuurunda değiliz ama bizi günaha çekmeye çalışan çok fazla etken var: reklamlar, filmler, videolar gibi o kadar fazla ki bizi resmen günaha düşürmek için olta atıyorlar. 

Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için takva, bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur. (Kastamonu Lâhikası)

Günahlardan kendimizi korumamız ahir zaman da çok zor..

Farzları yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i salihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır. Hem takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içtinab, az bir amel ile yüzer günahın terkiyle, yüzer vâcib işlenmiş olur. (Tarihçe-i Hayat)

Günaha düşmemek için vazgeçtiğin her şeyden o kadar sevap kazanıyorsun.

Bu ehemmiyetli nokta niyet ile, takva namıyla, günahtan kaçınmak kasdıyla, menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a’mal-i salihadır. (Tarihçe-i Hayat )

Örnek olarak; bir günah ortamına çağrıldığınızda, “Rabbim ben o  günahlı ortama gitmeye korkuyorum, ben bu günahlara düşmek istemiyorum ve gitmeyeceğim” diye niyet edip gitmediğinizde, orada düşeceğiniz günahlar kadar sevap kazanmış olursunuz. Ne kadar büyük bir kâr.

Az önce anlatılan kavram olarak sedd-i zerâîdir; yani günaha giden yolu kapatmak, günahı ilk adımda engellemek anlamına geliyor. Mesela, zina yapmayın değildir, zinaya yaklaşmayındır. Çünkü bir günaha yaklaştığında o günaha düşme ihtimali çok yüksek. Uzaktan ateş olduğunu bilip, yaklaşmamak gibi düşünelim.

Nefis şöyle diyebilir, ben o günahlı ortama gidince ordakileri de uyarırım: derim gıybet yapmayın vs. Ama nefis günahlara taraftar olduğu için, şeytana taraftar olduğu için, sende düşüyorsun ve kendini yakıyorsun. 

Kur’an-ı Kerimde takvanın seviyeleri var.

 Ve 3 mertebede anlatılıyor.

1. Ebedi olarak cehennemde kalmamak için iman edip şirkten korunmak. 

Yani Lâ ilâhe illallah demek takvanın ilk adımı.

İnkâra sapmış olanlar o zaman kalplerini o gurura, Câhiliye dönemine ait büyüklenme duygusuna kaptırmışlardı, Allah da resulünün ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi, onları takvâ sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir. (Fetih suresi 26)

Kalbimizden şirkleri silmek, la ilahe illallah, Allah’tan başka ilah yoktur demek takvanın ilk basamağıdır.

2. Mertebesi;

Büyük günahlardan kaçınmak, küçük günahları tekrar tekrar işlemekten uzak durmak ve farzları eda etmek.

Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. (Lemalar)

Bir hadis-i şerifte şöyle geçiyor;

Kul, bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Tövbe ettiği takdirde cilalanıp silinir. O günahı tekrar işlediği / günaha devam ettiği zaman, o siyah nokta da gittikçe büyür, kalbi istila eder. (Camiussağir)

Kalbimizde siyah lekeler oluşmaya başlıyor. Kalbin katılaşması, kararması, gözünün kulağının artık görüp duymaması mevzusu günahlarda ısrar ettikçe kalbin katılaşmasına gözlerin imani şeylerin görmeyip duymamasına sebep oluyor. Yani inkar edenin nasıl inkara gittiğini de açıklamış oluyor aynı zamanda. o yüzden hiçbir günahı küçük görmemek, ve büyük günahlardan kendimizi korumamız gerekiyor.

O ülkelerin halkı inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik. (Arâf suresi 96)

Bazen neden her şey çok bereketsiz diyoruz, neden her şey çok pahalı neden öyle neden böyle diye soruyoruz, ayet bize cevap veriyor.

O ülkelerin halkı inansalar ve günahtan sakınsalardı… ( Araf suresi 96 )

Yine takvaya bakıyor.

Şimdi takvanın en üst seviyesi nedir ona bakalım;

3. Bütün benlik ile Allah’a dönmek ve insanı Allah’tan alıkoyan her şeyden uzak durmak.

Buna da ihsan deniliyor.

Peygamber efendimiz sav ihsan’ı şöyle tarif ediyor.

İhsan; Allah’ı görüyormuş gibi hareket etmendir. Sen onu görmüyorsan, şüphesiz o seni görmektedir.

7/24 Allah’ın gözetiminde olduğunu Allah’ın seni her hareketinden her davranışını gördüğünü, takip ettiğini bilsen nasıl hareket edersin. İnsan nasıl günaha düşüyor: Allah’ın kendisini gördüğünü unutarak, meleklerin yazdığını unutarak günaha düşüyor. İnsan meleklerin yazdığını her an bilse unutmasa korkar, günahtan kaçınır. Takvada önemli olan Allah’tan korkmak. Hep ümitli olalım ama ümit ile korku arasında dengeli olmamız gerekiyor. Çünkü sürekli ümitli olursak, günah işleyeyim nasılsa tövbe ederim dersek ve o günah üzerine ölürsek, son anımızda günahla ölmüş oluruz Allah muhafaza. 

Eğer ihsan şuuru olsa Allah’ın her zaman gördüğü, bildiği, amellerin 7/24 yazıldığı şuuruyla yaşanırsa hiçbir şey yapmazsın, her şeye dikkat edersin. Yani gıybet yapmazsın, yalan söyleyemezsin, bir günaha rahat rahat düşemezsin…

Başka bir hadis-i şerifte şöyle geçiyor; 

“Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur…” (Müslim, Müsâkât, 107)

İşte kitap; onda asla şüphe yoktur. O, günahtan sakınanlar için bir rehberdir. (Onlar) gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden hayra harcarlar; Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler ve âhirete de onlar kesin olarak inanırlar. Rableri tarafından gösterilen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır ve kurtuluşa erenler de yalnızca onlardır. (Bakara Suresi 1-5)

Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselam Efendimize,

– İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir, diye sorulunca;

– “Allah’a saygı (takva) ve güzel ahlaktır.” buyurur. ….  (Tirmizî, Birr 62)

Tabiri caizse cennete götürecek şeyin kopyasını veriyor.

…Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter… (Talâk Sûresi 3)

Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Rızık konusunda şeytan bize çok sağdan yaklaşıyor ve diyor ki: “Tamam sen hani takvalı ol namazını da kıl da, bu kadar da abartma. Sonuçta sen iş yerindesin!” O iş yerinde cüzi bir para için belki tesettüründen feragat ettiriyor. Dinle alakası olmayan bir patronu var. Patron diyor ki namaz kılmayacaksın. “Ne yapayım ekmek parası” deniliyor namazını erteliyor, kazaya bırakıyor… Ama burada ayet-i kerime ne diyor? Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Hatta kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Rızık korkusuyla takvandan vazgeçme. Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır.

Peygamber Efendimiz (sav)  veda hutbesinde şöyle söylüyor;

Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız birdir. İslam’da insanlar eşittir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem de topraktan yaratıldı. Allah katında en değerliniz, en çok Allah’a sığınanız, emirlerine yapışanınız, günahlardan arınanınız, azabından korunanızdır. Bir Arab’ın, Arap olmayana, bir başkasının Arab’a, bir siyahın bir kızılderiliye, bir kızılderilinin bir siyaha, takvanın dışında bir üstünlük sebebi yoktur.

Takva ne kadar önemliymiş ?

Okurken biraz korktuk; bu asırda ne yapacağız diye… Üstad ona da cevap veriyor:

Bugünlerde hatırıma geldi ki: Hayat-ı içtimaiyeye giren hangi şeye temas etse ekseriyetle günahlara maruz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günahlara karşı insanın hususi ibadet ve takvası nasıl mukabele edebilir? diye meyusane düşündüm.

Risale-i Nur’un hakiki ve sadık şakirdlerinin mabeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i a’mal-i uhreviye kanunuyla ve samimi ve hâlis tesanüd sırrıyla her bir hâlis, hakiki şakird bir dil ile değil belki kardeşleri adedince diller ile ibadet edip istiğfar ederek bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dil ile zikrettikleri gibi; hâlis, hakiki, müttaki bir şakird dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstahak ve inşâallah ehl-i saadet olur. (Kastamonu Lâhikası)

Burada akıllara ilk tesbihat geliyor. Mesela biz bütün Risale i nur talebelerine dua ederken sen onlara dua ettiğin için bütün o tespih halkasına dahil olduğun için Üstattan itibaren belki bizden sonraki Risale i nur talebelerinin bile dualarına bizde iştirak etmiş oluyoruz. Duaya bize dahil olmuş oluyoruz.

Burada önemli nokta neymiş? Topluluk olmakmış. Yani hayırlı bir topluluğa dahil olmak, bir dua halkasına dahil olmak. Neden? Çünkü tek başına olmuyor. Şeytan çoğunlukla ne yapıyor, bizi tek başımıza düşürmeye çalışıyor değil mi? Sen tek başına yapabilirsin, gerek yok kimseyle konuşmana, gerek yok kimsenin sana destek olmasına… Şeytan bize buradan bir olta atıyor .Neden bizi yalnızlığa düşürecek. Ondan sonra da elindekilerini olacak. Hiç kimse kendini kandırmasın, tek başına olmuyor. Örneğin hayırlı bir ortamı olan bir kişi hata yapsa hemen arkadaşları o kişiyi uyarır, yanlış yoldasın yapma diye. O zaman biz bu asırda dayanmak istiyorsak kendimize sağlam, hayırlı bir çevre edinmemiz gerekir. Şeytan sağdan yaklaşıyor. Ve diyor ki yapabilirsin artık alıştın, tek başına da her türlü yaparsın. Halbuki nasıl geçiyordu bu asır? İmanı elde tutmanın kor ateşi elde tutmak gibi zor olduğu bir asır. Kendimize nasıl güveniyoruz? Hazreti Yusuf aleyhisselam ben nefsime güvenmem diyor, nefsim daima kötülüğü emreder diyor. Nasıl güveniyoruz? Güvenemeyiz. Çok zor.   

İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın cezası çetindir. (Mâide Sûresi 2)

Aziz kardeşlerim! İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisata karşı, ihlas kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz; iştirak-i a’mal-i uhrevî düsturuyla birbirimize kalemler ile her birinin a’mal-i saliha defterine hasenat yazdırdıkları gibi lisanlarıyla her birinin takva kalesine ve siperine kuvvet ve imdat göndermektir. (Kastamonu Lâhikası)

Yani topluluk olmak, cemaat ile birbirine dua etmek, birbirine destek olmak  o şahsı manevinin içinde olmak, tesbihatların içinde olmak.

Şüphesiz Allah günahtan sakınanları sever. ( Tevbe Sûresi 7 )

Biliniz ki Allah, buyruğuna karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. (Tevbe Sûresi 123 )

Şüphesiz benim asıl dostlarım müttakîlerdir.”(Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4242)

İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sâhibi olan müttakîlerdir.” buyurdu. (Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22)

Peygamber Efendimiz’in (sav) duasıyla bitirelim.

Allah’ım, senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isteriz.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Yorum bırakın