Sabır Kuvvetin Ne Kadar Güçlü?

Bu dersimizde ikinci lem’a’yı mütalaa edeceğiz inşallah. Rabbim istifademizi arttırsın.

Allah’ın bize verdiği bir kuvveti nasıl kullanmamız gerektiğinden bahsedeceğiz. Çoğumuzun bildiği ama bazen yanlış yerde kullandığımız sabır kuvveti var. Başımıza gelen her türlü musibete karşı gelecek bir kuvvetimiz var. Hepimiz bu dünyanın imtihan dünyası olduğunu biliyoruz ve Allah bu imtihanlara sabır kuvvetini kullanmamızı istiyor. 

Kendimiz de ve çevremiz de bazen çok yorulduğumuzu ve bazı şeyleri kaldıramadığımızı görüyoruz. Hatta depresyona giren yada yaşamak istemeyecek kadar dayanamayan insanlar var. Ama Allah ayeti kerime de, 

Bakara  Suresi 286. Ayet: Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. 

Yirmi Birinci Söz’ün Birinci Makam’ında beyan edildiği gibi: Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp hal-i hazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez,

(Lem’alar – Risale-i Nur)

Sabır bir enerji bir varlık ve bizim onu kullanmamız gerekiyor.

Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle

Lemalar

Gaflet cehalet değil, ondaki bilgiye ulaşamıyor. Bu hayatın fani olduğunu unutup baki değeri verdiğimiz de başımıza gelen musibetlerde bizi kuvvetten düşürmüş oluyor. 

Sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp hal-i hazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvaya başlar. Âdeta (hâşâ) Cenab-ı Hakk’ı insanlara şekva eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekva edip sabırsızlık gösterir. 

Lemalar

Allah’ın bizim için verdiği günlük sabır kuvvetimiz var. O gün başımıza gelecek musibetlere karşı koyabilecek kuvvetimiz mevcut ama biz geçmişte yaşadığımız bazı sıkıntıları tekrar düşünerek kuvvetimizin bir kısmını oraya yolluyoruz. Bir kısmını da evham ve korkulara gönderiyoruz. Rızık endişesi, daha gelecekte olmamış şeyler gibi.. Biz kendi kendimize zulmetmiş oluyoruz.

Geçmişten intikam almanın en iyi yolu anı güzel yaşamaktır.

Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekva edip sabırsızlık gösterir. 

   Çünkü geçmiş her bir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevalindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekva değil belki mütelezzizane şükretmek lâzım gelir.

Lemalar

Geçmişin elemi sevabını bırakıp gitti inşallah. 

Onlara küsmek değil, bilakis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mesud bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehim ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak, divaneliktir. 

Amma gelecek günler ise madem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekva etmek, ahmaklıktır. “Yarın öbür gün aç olacağım, susuz olacağım.” diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek, ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musibet ve hastalıkları düşünüp şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki hakkında şefkat ve merhamet liyakatini selbediyor. 

Lemalar

Burada biraz ağır kelimeler geçti ama öyle..

Mesela şöyle düşündüğümüzde 10 günlük yemek yiyelim 10 gün boyunca acıkmayalım dese bir insan akıllılık olmaz.

Daha gelmeyen günlerin sıkıntılarını biz daha bu günden çekerek bugünümüzü mahvediyoruz. Anı yaşamak varken, anı değerlendirmek varken, daha gelmeyen günlerin elemini çekersek divanecesine bir harekette bulunmuş oluruz.

Elhasıl: Nasıl şükür, nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de şekva, musibeti ziyadeleştirir hem merhamete liyakati selbeder. 

Lem’alar

Biz şükrettikçe nimetler artar. Allah’ın verdiği nimetleri gördükçe, fark ettikçe Allah onları arttırır. Aynı şekilde şekva da musibeti artıyor. Biz şikayet ettikçe, beğenmedikçe şükür edecek bunca nimeti görmedikçe sadece o küçük musibetleri gördükçe onlarda artmış oluyor. Sabır kuvvetini yanlış kullandığımız için kaldıracak güç de kalmıyor. Bu defa depresyonlar geliyor ve hiçbir şey teselli olmuyor.

Birinci Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zat müthiş bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim, bana dedi: “Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım.” diye acı bir şikayet etti. Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim: 

   Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekva etme, onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise madem daha gelmemişler. Rabb’in olan Rahmanu’r-Rahîm’in rahmetine itimat edip dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücud rengi verme.

Lem’alar

Biri bize gelse dese ki ben yüz gündür yatmadım, ne kadar acırdık… Yüz gündür yatmamak ne demek? Yüz gündür neler çekmiştir kim bilir. Hemen orada şefkat damarımız kabarırdı belki ama aslında bize verilen bir çok cihazı da yanlış kullanıyoruz. Bize verilen merhameti, şefkati de yanlış kullanıyoruz. Bizim kendimizi çok iyi tanımamız gerekiyor. Allah bize manevi bilmediğimiz birçok cihaz vermiş. Bunları kendi kılavuzumuza uygun bir şekilde kullandığımız zaman büyük sıkıntılar çekmeyiz. 

Elbette imtihan dünyasıdır. Çektiğimiz sıkıntılarımız olabilir ama asla bunları sabrını yanlış kullanan biri gibi bir sıkıntı yaşamayız en azından depresyon olmaz, hayattan bıkmışlık olmaz.

Mesela peygamberleri düşündüğümüzde, hangimiz onlar kadar sıkıntı çekti ki, ama yine de onlar bizden daha çok lezzet alıyorlardı. Çünkü sırları çözmüşlerdi.

Divane bir kumandan gibi yapma ki sol cenah düşman kuvveti, onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp merkezi zayıf bırakıp, düşman edna bir kuvvet ile merkezi harap eder.

Lem’alar

Buradaki sağ-sol, geçmiş ve gelecek. İki ordu düşünelim karşıda düşman var ama düşman harekete geçmemiş daha, bu taraftaki ordu sağ cenahını gönderiyor hücuma ama onlar daha harekete geçmemiş. Sonra solu da gönderiyor sonra düşman bakıyor ki merkez boş hemen merkeze hücum ediyorlar. Ve küçük bir orduyla harap ediyorlar.

Sağ-sol bizim mazi ve müstakbelimiz. Biz sabrımızı geçmiş ve geleceğe attığımız zaman hazıra sabır kalmadığı için en ufak bir musibet hemen gelip merkezi kuvvetten düşürüyor ve yerle bir ediyor.

Dedim: Kardeşim, sen bunun gibi yapma, bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i İlahiyeyi ve mükâfat-ı uhreviyeyi ve fâni ve kısa ömrünü, uzun ve bâki bir surete çevirdiğini düşün. Bu acı şekva yerinde ferahlı bir şükret. 

 O da tamamıyla bir ferah alarak: “Elhamdülillah” dedi “Hastalığım ondan bire indi.” 

Lem’alar

Bazen geçmişte yaşanan olaylar aklımıza gelir. Burada bize verilen bazı reçeteler var. Mesela reçetelerden biride meşguliyettir. Çünkü insan fıtratı iki şeyi aynı anda düşünecek şekilde değildir. Ama orda bir şey ile kendini meşgul edersen sadece onu düşündüğün için diğer sıkıntıları düşünmeye vaktin olmaz.

Sevdiğin insanlar ile muhabbet etmek de bir reçetedir. Diğeride kendini tanımak yani ilim ile meşgul olmak. İlim ile meşgul olunduğu için düşünecek vakit olmuyor. Hemde öğrenmiş oluyorsun.

Musibetlerin geliş sebeplerinden biride bu. Biz musibet gelmediğinde bizdeki aczi fakrı fark edemiyoruz. Bizde sonsuz acizlik ve fakirlik var bunun kendimizde var olduğunu biliyoruz ama yaşamak hissetmek bambaşka bir şey. 

Son zamanlarda bir musibet yaşadık. Ve bu musibetle beraber hepinizin okumaları arttı, zikirleri arttı, Allah’a daha yaklaştık, ölümü hatırladık, birbirine küsenler küstükleri şeyin basit bir şey olduğunu anlayıp bir araya geldiler, insani duygularımız gelişti, yardımımız arttı. Bu pencerelerden bakınca ne kadar güzel şeylere vesile oldu hikmetlerini bilmediğimiz için zahiri bakınca bize dehşetli gelen şeylerin perde arkasına bakınca aslında bizim ne kadar iyiliğimize olduğunu fark ediyoruz.

Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Mesela, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehacüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi; maddî musibetlere de büyük nazarıyla ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalpte de kökleşir, bir manevî musibeti dahi netice verir; ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazaya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse bir ağacın kökü kesilmesi gibi maddî musibet, hafifleşe hafifleşe kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider.

Lem’alar

Bizim başımıza gelen musibetlere o musibetin değmeyeceği kadar fazla ehemmiyet verip büyük gördüğümüz için daha büyük bir musibeti yaşamış oluyoruz.

Bu hakikatı ifade için bir vakit böyle demiştim:

Bırak ey bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül.

Zira feryad bela-ender, hata-ender beladır bil.

Eğer bela vereni buldunsa, safa-ender, atâ-ender beladır bil.

Eğer bulmazsan bütün dünya cefa-ender, fena-ender beladır bil.

Cihan dolu bela başında varken, ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl!

Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Lemalar

Güleceğiz bazen başımıza gelen bu musibetlere sadece güleceğiz ,güldükçe küçülür eder tebeddül. Biz güldükçe onlarda küçülecek ve Allah’ın izniyle bize asla o büyük elemeli sıkıntıları vermeyecek.Hatta bununla alakalı bir şey geldi aklıma. 

Bir uçakta 3 kişi düşünelim bunlardan birisi alim ve tevekkülü yüksek bir insan. Uçak titremeye başlayınca, herkeste düşecek diye korku ve endişe başlıyor. Fakat alime baktıklarında onu çok rahat ve zikir halinde görüyorlar. Sonra sebebini sorduklarında: O da rahatını bozmadan sakince uçağın düşüp düşmediğini soruyor. Henüz düşmedik, cevabını alınca da; o zaman şimdiden neden endişe edeyim, düşünce korkarım. deyip zikrine devam ediyor.

Gerçekte bir bela başımıza gelmeden önce ondan korkmak biraz divanelik olmuyor, o yüzden anın tadını çıkarmamız için bu anda kalacağız unutacağız. Geçmişi de geleceği de anı değerlendirip kıymetlendireceğiz. 

Sabrı kullanmamız gereken yerler var. Biz sabrı nerelerde kullanmalıyız kısaca bir bakalım hemen.

Dördüncü Sualiniz:

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ

de hikmet ve gaye nedir?

Elcevab;

Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz’etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır ki,

اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ ٭ وَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ

Mektubat

Bu kainatta her şeyin bir kanunu var bir nizamı var bir tertibi var. Allah her şeye bir kanun bir nizam koymuş ve biz ona uymak zorundayız. Mesela meyve istediğimiz zaman sadece elimizi açıp Allah’ım gökten meyve gönder diyemeyiz onun bir nizamı var. Tohum ekilecek, sulanacak sonra o ağaç büyüyecek bize meyve verecek. Bu her şeyde böyle ve sabırda da böyle teenni ile hareket etmemiz gerekiyor. Hiçbir şey bir anda olmuyor eğer ki bir anda olmasını istersek hırsa girmiş oluyoruz ki hırslı olan kişinin ümidi boşa çıkar ve hüsrana uğrar. Sabır ferahlık ve genişliğin anahtarıdır.

İstediğimiz her şeyi o düzene nizama uygun bir şekilde hareket ederek istememiz gerekiyor. Sabırla bekleyerek.

Bu sözler durub-u emsal hükmüne geçmiştir. Demek Cenab-ı Hakk’ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir

Mektubat

Ayette ne diyordu? “Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir” ve burada kâfir mümin ayırt etmiyor. Sabreden kimse, o kanuna nizama uyan kimse, Allah onunla beraberdir. Çünkü sabrın neticesi her zaman güzeldir. Şimdi bizim sabretmemiz gereken şeyler aslında üçtür. Üç yerde bizim sabır kuvvetimizi kullanacağız. Birisi masiyetten kendini çekip sabretmektir. Masiyet yani isyan, günahlar, asilik. Bunlardan kendimizi çektiğimiz zaman bu sabır takvadır. Yani günahlardan sakınmamız bir sabır istiyor. Bulunduğumuz ortam, nefis şeytan bizi o günahlara sevkediyor. Biz Allah için lillah için bu imanın kuvvetiyle sabrederek nefsimize karşı mücadele ederek o günaha girmeyerek sabır kuvvetimizi burada kullanmış oluruz. Burada kullanmamız gerekiyor zaten.

Biri:

Masiyetten kendini çekip sabretmektir. Şu sabır takvadır,

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ

sırrına mazhar eder.

İkincisi:

Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir.

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ ٭ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ

şerefine mazhar ediyor.

Mektubat

 Yani musibetlere karşı sabır ettiğimiz zaman doğru bir şekilde kullandığımız zaman bu aletleri de mazhar oluyoruz.

Ve sabırsızlık ise Allah’tan şikayeti tazammun eder. Ve ef’alini tenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı. Hazret-i Yakub Aleyhisselâm’ın

اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّىِ وَ حُزْن۪ٓى اِلَى اللّٰهِ

demesi gibi olmalı. 

Mektubat

Yani sabır, şu da değildir: ben katı duracağım, dimdik duracağım, hiçbir şey beni yıkamaz, hiçbir şey üzülmeyeceğim, ağlamayacağım bu değil. Biz insanız, tabi ki başımıza gelen musibetlere karşı üzülürüz ağlarız bunlar yasak da değil. Efendimiz (sav) evladını kaybedince hüzünlenmiştir, ağlamıştır. Sadece bizim burada göstereceğimiz tepki aslında önemlidir. Tabii ki üzülürüz ağlarız ama büyük bir dehşete kapılmayız. Bunu karıştırmamak lazım. 

Yani: Musibeti Allah’a şekva etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şekva eder gibi, “Eyvah! Of!” deyip, “Ben ne ettim ki, bu başıma geldi” diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, manasızdır.

Üçüncü Sabır:,

İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile canibine sevk ediyor.

Mektubat

Diğer bir sabrı kullanacağımız yer de ibadetlere karşı sabır .İbadetler de bir sabır istiyor. Mesela sabah namazına kalkmak, sıcaklarda tesettürlü olmak, bunlar kolay şeyler değil. Dolayısıyla biz bu üç şeyde sabrımızı doğru kullanırsak, Allah’ın izniyle cihazları da tanıyıp kendimizi bilip doğru kullanırsak, başımıza gelen hiçbir musibet bizi yıkamaz. Evet, üzülürüz. Zaman zaman ağlarız ama hiçbiri bizi yıkmaz, psikolojimizi bozmaz ve bizi evhama sevk etmez. O yüzden ne yapmamız gerekiyor? Kendimizi tanımamız gerekiyor. Allah’ın bize göndermiş olduğu kitabı iyi okumamız gerekiyor. Örnek olarak gönderdiği Peygamberin hayatını çok iyi öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü o en doğru şekilde ona takılan cihazları duyguları kullanmıştır. Hazır bir örnek önümüzde var onu en güzel şekilde öğrenirsek ve hayatımıza geçirirsek, daha dünya hayatında biz bu imanın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlarız ve daha dünya hayatına cenneti yaşayabiliriz inşallah.

El Baki Hüvel Baki

Yorum bırakın