Misafirsin Unutmuş Gibisin

Dünya bir misafirhanedir!

Ahir zamanda olduğumuzdan, çevremiz günahlarla dolu olduğundan, gaflete girecek çok etkenler olması sebebiyle insan, zaman zaman kul olduğunu bu dünyanın bir misafirhane , kendisininde misafir bir yolcu olduğunu unutabiliyor. İşte dünyanın misafirhane olduğunu hatırlayalım diye bugünkü ders konumuz “Dünya bir misafirhanedir” olacak.

Dünyayı misafirhane olarak gören ile görmeyenin, dünyaya bakış farkları nelerdir? bunlara bakalım.

Dünyayı misafirhane olarak gören bir insan, doğruyu görmüş hakikatı görmüş olur. Çünkü insan görmek istesede, istemese de dünya bir misafirhanedir.

Dünyaya her gün yüzbinlerce insan gönderiliyor ve yüzbinlerce insan da başka bir aleme gönderiliyor. Gelenler gidiyor, gidenler gelmiyor. Demek ki bu dünya daimi kalınacak bir yer değil.

Dünyayı misafirhane olarak görmeyen bir insan ise aldanır. Mesela bir tren düşünelim, bu tren Ankara’dan İstanbul’a doğru gidiyor. İçlerinden bir yolcu, ben İstanbul’a gitmek istemiyorum dese ve trenin içinde ters istikamete doğru yürüse o kişiye ne derler?

Bu tren İstanbul’a gidiyor ve sende bu trenin içindesin, ters istikamete gitmek ile İstanbul’a gitmekten kurtulamazsın derler. Aynı şekilde bu dünyada bir tren gibi bizi ahirete götürüyor. Dünyanın ebedi kalınacak bir yer olduğunu zannetmek ile bu yolculuktan kurtulamaz. Gözünü kapayan sadece kendine gece yapar.

Herşeyin bir planı programı olduğu gibi bu dünya hayatının da uymamız gereken plan ve programı var işte plan ve programın özeti ise buradadır.

İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir.

(Sözler)

Hem bu dünyada kalma süremiz hemde yapmamız gereken vazifeler çok. O zaman bizim bu zamanımızı öyle bir değerlendirmemiz gerekiyor ki saniye saniye, dakika dakika hesap yapmamız gerekir. İşte çoğu insan bunun farkında olmadığı zamanını boş şeylere harcayabiliyor. En değerli sermayesi olan ömür sermayesini heba edebiliyor.

“Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumî’den elli gündür (şimdi yedi seneden geçti aynı hal)  hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun.

Şualar

Üstada bir soru soruyorlar, deniliyor ki; 

Dünyayı altını üstüne getiren ve Müslümanları da ilgilendiren, dehşetli ikinci dünya savaşından hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun diyorlar. 

Üstad hiç ilgilenmiyor hiç bakmıyor. Bu kadar önemli bir olayı merak etmiyor ve bakmıyorken bunun yanında biz ne kadar boş şeylerle gereksiz malumatlar ile ilgileniyoruz, bakıyoruz, araştırıyoruz.

Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve camiyi bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar.

Şualar

O kadar büyük bir savaş ki, ne oldu? Kim yendi, kim kaybetti diye o merak duygusu insanlara camiyi ve cemaati bile terk ettirmiş. Herkes o saatte radyonun başına gerçelermiş. Onun için üstada diyorlar ki;

Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” dediler. 

Şualar

Üstadın 2 sayfalık cevabının ilk cümlesi herşeyi özetliyor.

Cevaben dedim ki:  

Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.

Şualar

Kalma süremiz az, vazifelerimiz çok. O zaman bizim ilk olarak vazifelerimizi yetiştirmemiz gerekir.

Görüyorum ki: Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki dünyayı bir misafirhane-i askerî telakki etsin ve öyle de iz’an etsin ve ona göre hareket etsin.

Mektubat

Bir insan bu dünyayı askeri bir misafirhane olarak kabul ederse, ona göre yaşar, ona göre hareket eder, kuralları göre yaşar. Peki böyle yaparak neyi elde edecek, kazanacak?

Ve o telakki ile en büyük mertebe olan mertebe-i rızayı çabuk elde edebilir.

Mektubat

Hepimizin hayali değil mi? O rıza mertebesini kazanmak. Bir insan bu dünyayı misafirhane olarak görür ve ona göre de hayatını yaşarsa en büyük mertebe olan rıza mertebesini kazanacak.

Kırılacak şişe pahasına, daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir. 

Mektubat

Evet dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir; bâki umûr-u uhreviye ise gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkeza şedit hissiyatlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fâni umûr-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere, bâki elmas fiyatlarını vermek demektir.

Mektubat

Peygamber efendimiz Hz Muhammed sav bir hadisinde şöyle buyuruyor;

 “Sabah namazının iki rekât sünneti, dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.” (Müslim, Müsâfirîn 96)

Dünyanın bütün malını mülkünü düşünün, bunların hepsi 2 rekatlık sabah namazı sünneti etmiyorken, bütün zamanını dünya için harcadığında ve malına mülküne bağlandığında kırılacak şişelere elmas fiyatı vermiş oluyor.

Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahibsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerim bir Müdebbiri var.

Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. 

(Mektubat)

Demekki bir insan dünyaya kalben bağlanmazsa, dünya için ahireti unutmazsa, ömrünü malayani şeylerle geçirmezse, kendisinin misafir olduğunu tam idrak edip, misafirhane sahibinin emirlerine göre yaşarsa kabir kapısı ona selametle açılacak ve o sonsuz saadeti kazanmış olacak.

Bizim kendimizi bir hesaba çekmemiz gerekiyor bu dünyayı misafirhane olarak görüyor muyuz?

Kendimi hesaba çekerek yaşayalım.

Hicri 334 senesinde Bağdat’ta vefat etmiş olan büyük mutasavvıf Şibli Hazretleri, Bağdat halkına yaptığı her konuşmasına şu sözlerle başlıyordu:

– Ömürlerinden bir seneyi daha tüketerek varacakları sona biraz daha yaklaşan ahiret yolcuları! Yaklaştığınız yerde hesaba çekilmeden önce burada kendinizi hesaba çekin!

Her vaazına bu cümleyle başlayan Şibli Hazretleri’ne bir hürmetkârı, bir gün şöyle bir soru sordu:

– Hep ‘Ahirette hesaba çekilmeden önce kendinizi dünyada hesaba çekin!’ buyuruyorsunuz. Dünyada kendimizi hesaba çekerek yaşarsak sanki ahirette hesaba çekilmeyecek miyiz?

– Evet, dedi, burada hayatını hesaba çekerek yaşayan, orada hesaba çekilmeyebilir. Efendimiz (sas) Hazretleri; “Ahirette hesaba çekilmeden önce dünyada kendinizi hesaba çekin!” buyuruyor, öyle ise burada hayatını hesaba çekerek yaşayan orada hesaba çekilmeyebilir. En azından hesabını kolay verir. Bunun üzerine soru sahibi, kendini burada hesaba çekerek yaşamaya başlar. İbadetlerini eksiksiz yerine getirme gayretine girer. Günahlardan kaçınıp sevaplarını, hayır hasenatlarını çoğaltma titizliğine yönelir. Yani ahirette hesabını veremeyeceği işleri dünyada yapmama kararı alır. Böylece hayatını tam bir şuur içinde hesaba çekerek yaşamaya başlayan genç, bir gece rüyasında hocası Şibli Hazretleri’ni beyaz bir ata binmiş, bulutlara, yukarı uçup gidiyor halde görür. Arkasından seslenir:

– Hocam bekle ben de geleyim seninle!.. Şibli Hazretleri’nin cevabı kesin: “Ben bu hapishaneden  kurtuldum, daha bekler miyim burada?”

Bu rüyanın manasını öğrenmek için sabah ilk iş olarak üstadını ziyarete giden talebesi, hocasının kapısında cenaze hazırlığını görünce, onun dünya hapishanesinden gece kurtulup ahiret saraylarına doğru uçtuğunu anlamakta gecikmez. Ama çok üzülür bu ani gidişine de o günün akşamında Rabb’ine dua ve niyazda bulunarak üstadını rüyada görme niyetiyle yatağına uzanır, az sonra kendisini hocasının huzurunda bulur. İlk sorusu, vaazlarında tekrar ettiği cümle olur:

– Sen dünyada kendini hesaba çekerek yaşardın, orada hesaptan kurtuldun mu, durum nasıl? İmam tebessüm ederek cevap verir. Meleklerin beni hesaba çekmek üzere karşıma geçtikleri sırada Rabb’imden hitap geldi:

– O kuluma hesap sormayınız. Çünkü o hesabını yaparak yaşadı, buraya temiz bir amel defteriyle geldi!.. Siz onun amel defterine bakın yeter, hesabını göreceksiniz orada… Şibli Hazretleri, talebesine; “Siz de” der, “kendinizi orada hesaba çekerek yaşayın.. Hesabını veremeyeceğiniz işlerle gelmeyin buraya. Size de; ‘O kulum hesabını yaparak yaşadı, temiz bir amel defteriyle geldi buraya, defterine bakın yeter’, denebilir!..”

Ölümden ürküp kabirden korkup başını çevirme. Merdane kabre bak; dinle, ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak, ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme. 

   Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor. 

   Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise kabrin öbür tarafında pek esassızdır. 

   Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin?

Sözler

Bu bölümün adı gafil kafaya bir tokmak. Bu dünyanın misafirhane olduğunu ve ölüm hakikatını, ölümün önünde beklediğini anlamak istemeyen gafil kafalara bir tokmak bir ders hükmünde.

Ebedî hayatı isteyenler, misafirhanedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nisbette memnun edilirler. Demek ki şimdi en esaslı vazifemiz; bataklıktan kurtulmak isteyen ehl-i dinin, karanlıktan usanmış, gıdasız kalmış kalblerin yardımına koşmak, kendimizden başlayarak Nur’un dellâllığını yapmaktır.

(Tarihçe-i Hayat)

Peygamber efendimiz sav’in en Büyük sünneti tebliğ yapmak. Bizde tebliğ vazifesini yaparken kendimizi unutmayalım. Birine birşeyi okurken önce kendimize okuyalım.

Dünya bir misafirhanedir. Ve bizlerde misafir bir yolcuyuz. Herşey Allah’ın mülkü olduğu gibi bizlerde Allah’ın mülküyüz. Bize emenet olarak verilen bu göz, kulak, ağız, akıl bu cihazatlar bize emanet olarak verilmiştir.

— Göz benim değil mi? İstediğime bakarım.

— Kulak benim değil mi? İstediğimi dinlerim.

— Ağız benim değil mi? İstediğimi konuşurum, diyemez. Çünkü bütün azalarımız bize Allah’ın emanetidir. Biz bu emanetleri emanet eden, hakiki sahibi olan Rabbimizin izni dışında kullanırsak manen öldürmüş oluruz.

Dünyayı misafirhane olarak gören bir insan dünyaya kalben bağlanmaz. mesela bir misafirliğe gittiğimizde koltukta otururuz, kullanırız, çay içeriz, çay bardağını kullanırız ama çay bardağına kalben bağlanmayız çünkü bize ait olmadığını ve orada misafir olduğumuzu biliriz. Ancak misafirhane sahibinin izni dahilinde ancak kullanabiliriz. 

Bazen de çocuklu aileler bir yere gideriz. Ve tam kalkacağımız sırada çocuğumuz bir oyuncağı alır ve yanında getirmek ister ve ağlamaya başlar. Bizde bize ait olmadığını ve buraya ait olduğunu, burada oynayabileceğini ama yanında getiremeyeceğini anlatır ikna etmeye çalışırız.

Aynı şekilde bir insanda dünyaya kalben bağlanırsa o çocuk gibi acınacak  hale düşer. Hadi o çocuk, o hoş görülür ve o sorumlu değil, ama biz büyükler bundan sorumluyuz.

İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû  etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!

Mesnevî-i nuriye

Sandığımız kadar çok vaktimiz yok!

Yarın herşey için geç olabilir!

Belki de hiç yarın olmayabilir!

Dün, gelecekte hayatını değiştirmek isteyen onbinlerce insanın, bugün son günüydü.

Sandığımız kadar çok vaktimiz yok!

Allah’a yaklaşmak için bir adım atmalıyız!

Hala vaktimiz varken, pişman olmamak için belkide bu son fırsatımız!

Rabbim bu fırsatı değerlendirebilmeyi nasib etsin. amin!

 سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Yorum bırakın