Hayrın da şerrin de anahtarı: “Ene”

Ene yada enaniyet deyince aslında aklımıza hep kötü manası geliyor. Mesela enaniyet dediğiniz zaman, enaniyet yapma, kibre girme, ego yapma gibi bir manaya getiriyoruz genelde ama aslında Allah’ın bize verdiği her cihaz gibi ene’nin de 2 yönü var. Biri hayra biri şerre bakıyor biraz bunlardan bahsedeceğiz. 

Allah niye emaneti göklere, dağlara, yerlere teklif ediyor onlar kabul etmiyor da, insan kabul ediyor? 

Bu kabul ettiğimiz şey aslından nedir ve niye onlar kabul etmekten korkmuşlar? 

Bunlara genel olarak bakacağız.

Bakalım ene’nin sırat-ı müstakimi neymiş ve ne yönde kullanılması gerekiyormuş?

Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir.

(Ahzap suresi 72)

Burada neden gökler ve dağlar denilmiş, bunlar büyük şeyler, gökler dediği zaman uzayı, kâinatı düşünebiliriz. Yer ve dağlarda çok büyüktür ve onlar bile yüklenemediyse demek ki bu ağır bi yük ve onların yüklenememesine rağmen insan yükleniyor. Demek ki  insanda çok ağır bir yük var. Peki bu yük nedir? Bakalım;

Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki: 

   Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi, enedir.

Sözler

Demekki emanetin farklı farklı anlamları var ama biz bugün sadece bir anlamına yani ene’ye bakacağız.

Evet ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tûba ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. 

Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki: 

Ene, künuz-u mahfiye olan esma-i İlahiyenin anahtarı olduğu gibi kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkül-küşadır, bir tılsım-ı hayret-fezadır. 

Sözler

Demekki esmaların gizli hazineleri var ve bu hazineleri açacak bir ene verilmiş bize ve kainattada bir tılsım bir sır varmış ve bununda anahtarı yine enedeymiş. Evet kendisi bir anahtar ama kendiside bir muamma çözülmesi gereken bir gizem. 

İnsanın kendisini tanıması Rabbini tanımasından daha zormuş. Biz kendimizi bildiğimiz zaman bizdeki esmaların yansımalarını biliyoruz ve Allah’ın bize yüklediği cihazların, emenetlerin farkına varıyoruz.

O ene, mahiyetinin bilinmesiyle o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar.

Sözler

Demekki önce bizim eneyi tanımamız gerekiyor ki Rabbimizin alemini açsın.

Şu meseleye dair Şemme isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki: 

   Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken hakikaten kapalıdır.

Sözler

Kainatın manalarını düşündüğümüz zaman kapılar açık gibi gözüküyor aslında tabaka tabakadır. Yüzeyden derine doğru kainatın manalarını anlamanın anahtarı bizde var.

Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki…

Sözler

Burada emanet cihetiyle deniyor. Yani buda senden değil yani sana bir ene verilmiş oda senden değil. Onunda bir ömrü, sınırı var ve sen onunla geçici bir süre Allah’ı tanıyacaksın.

…âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki Hallak-ı kâinat’ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki: 

  Sâni’-i Hakîm, insanın eline emanet olarak rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak, işarat ve numuneleri câmi’ bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin.

Sözler

Rabbimiz bizim elimize  bir anahtar vermiş ve bununla bizim Allah’ın rububiyetini anlamamızı istiyor. Allah kâinatı nasıl çeviriyor, nasıl her ihtiyacı tam vaktinde getiriyor, rububiyetin bir çok anlamı var. Sıfat ve şuunatlarının hakikatide yine buna bağlıdır. İşaret ve numuneleri de bizim enemizde yaratmıştır.

ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup..

Sözler

Vâhid-i kıyasî ölçü birimi demektir. Mesela bir kitabın boyunu nasıl ölçeceğiz, burda metre diye tanımlamamız lazım  metre ne kadar, santimetre ne kadar diye tanımlamamız gerekiyor ki bunun boyutlarını şudur diyebilelim. 20 cm, 30 cm dememiz için bir ölçü birimine ihtiyacımız var, yada pazardan birşey alacağız, kilo olmasaydı pazardan ne alacağımızı yada ne kadar alacağımızı nasıl bilecektir. Pazarcıya 1 kilo şundan, 2 kilo şundan ver diyebiliyoruz normalde kilo diye birşey var mı? Yok. Ama nedir bir maddenin ağırlığına kilo diyelim onlarıda ona göre hesaplayalım diyoruz. aynen onun gibi ene de böyle bir şey. Enede de böyle mesela benim gücüm bir, iki kiloyu kaldırmaya yetiyorsa, rabbim de bütün kâinatı tesbih tanesi gibi çeviriyor diye karşılaştırma yapıyoruz. Benim gücüm bu kadar Allah’ın gücü bu kadar, benim cüz’i bir ilmim var, Allah’ın ilmi sonsuz diyoruz. 

Bize görme verildiyse Allah’ın sonsuz görme yeteneği olduğunu anlayalım diye verilmiş. Mesela röntgen cihazını düşündüğümüzde seviye seviye, katman katman onların çıktısını veriyor, gösteriyor, Aynen onun gibi de Allah’ın esmaları sonsuz olduğundan, sonsuz kısıtlama, sınır konmaması demek, mesela Allah’ın bir zerreyi kaldırmasıyla bir yıldızı, kâinatı kaldırmasının arasında hiç bir farkı yok. Çünkü sonsuz, acz yok kuvvetinde kudretinde, aynı şekilde görmesinde hiçbir sınır yok, hiç bir engel, onun görmesine engel olamaz, çünkü sonsuz. Ama biz aciz olduğumuzdan  bizim görmemiz diyelim ki 100 metreye kadar, yada duymam 20 desibele kadarsa ama Allah’ın sonsuz Semi esması, duyması var. Ona hiçbir şey engel değil. Eğer bizde bunların ufak tefek örnekleri olmasaydı Allah’ın esmalarını anlayamayacaktık.

Mesela hasta oluyoruz, hastalık şifaya terstir. Allah şifasını veriyor ve şafi olanın Allah olduğunu anlıyoruz.

Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil.

Sözler

Sual: Niçin Cenab-ı Hakk’ın sıfât ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır? 

   Elcevap: Çünkü mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Mesela, zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez.

Sözler

Karanlık olmadan ışığı bilemeyiz. Hiç karanlık olmasaydı, ışığı anlayamayacaktık çünkü karşılaştırabileceğimiz birşey yok. 

Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir had çekilse o vakit bilinir. 

   İşte Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakiki nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor.

Sözler

Sonsuzluğun hiçbir sınırlaması yoktur. 

Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer.

Sözler

Matematik de sayı doğrusu milyona kadar gitsin trilyona kadar gitsin ama sonsuzu hayal edemiyoruz. Nerede sonsuz?! 

Bizim ömrümüzün bir sonu var ama Allah’ın sonsuz. O doğmamış ve doğurmamıştır. Hayatının, ilminin sınırı yok. 

“Buraya kadar benim, ondan sonra onundur.” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile onların mahiyetini yavaş yavaş anlar.  Mesela, daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlık’ının rububiyetini anlar ve zâhir mâlikiyetiyle, Hâlık’ının hakiki mâlikiyetini fehmeder ve “Bu haneye mâlik olduğum gibi Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.” der

Sözler

Enenin hayır yönü neymiş?

Ene, âyine-misal ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mana-yı harfî gibi..

Sözler

MA’NÂ-YI HARFÎ : Başkasını gösteren ve başkasına delil olan ma’na.

Mesela; falan kişi güzeldir diyoruz ama onu Allah güzel yaratmış. Güzel demek mana-yı ismi, Allah güzel yarattı demek ise mana-yı harfîdir. 

Manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki o elifin “iki yüzü” var. 

Sözler

O zaman ene aslında küçük bir şeydir. Ama ona değer vere vere kalınlaştırıyoruz. 

Biri, hayra ve vücuda bakar.

Sözler

Bir anahtar var onu ters yöne de çevirebiliriz. Sonra o kalbi kararıp katılaşanlardan oluyor. Doğru tarafa çevirince kainatın ilimlerinden feyiz alabiliyoruz. 

O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde fâil değil, icaddan eli kısadır. 

Sözler

Nisâ, 79. Ayet: Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir…

Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. 

Sözler

Elimizde bir bahçe olsa ve bütün bahçeye giden suyun çeşmesini açmasak kurur gider. Bütün şerler bize bakmış oluyor.

Hem onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının manasını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zayıf ve incedir ki bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizanü’l-hararet ve mizanü’l-hava gibi mizanlar nevinden bir mizandır ki Vâcibü’l-vücud’un mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır. 

   İşte mahiyetini şu tarzda bilen ve iz’an eden ve ona göre hareket eden 

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا 

(“Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.” Şems Sûresi, 91:9.)

beşaretinde dâhil olur. Emaneti bihakkın eda eder. Ve o enenin dürbünüyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür. Ve âfakî malûmat nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılab etmez. 

Sözler

Allah’ın bize verdiği emaneti hakkı ile kullandığımız zaman kainatın ilimlerini görürüz. Allah’ın türlü türlü esmalarına şahit oluruz. 

Vaktâ ki ene, vazifesini şu suretle îfa etti; vâhid-i kıyasî olan mevhum rububiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder. 

 لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ وَ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 

(Mülk Ona, hamd Ona, hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz)

der. Hakiki ubudiyetini takınır. Makam-ı “ahsen-i takvim”e çıkar. 

Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup vazife-i fıtriyesini terk ederek kendine mana-yı ismiyle baksa..

Sözler

MÂNÂ-YI İSMÎ : Bir şeyin sahibine değil de, bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı.

Kendini mâlik itikad etse o vakit emanette hıyanet eder 

 وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا 

(“Nefsini günaha daldıran da hüsrâna düşmüştür.” Şems Sûresi, 91:10.)

altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalaletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki semavat ve arz ve cibal tedehhüş etmişler, farazî bir şirkten korkmuşlar. 

Sözler

Burada aklımıza ne geliyor Firavunlar, Hamanlar, Harunlar geliyor değil mi? Hz. Musa(as) Firavun’un karşısına geldiğinde onu Allah’ın birliğine çağırdığı zaman Firavun ne diyordu ”Ben senin rabbin değil miyim?”. Enaniyet nasıl kabarmış nasıl kendini ele geçirmiş ki her şeyi kendinden biliyor ve ben senin rabbinim. Düşünün karşısındaki Peygambere böyle diyor. O yüzden dağlar, taşlar, gökyüzü… bu yükü yüklenmekten korkuyor çünkü şer tarafında ilahlık iddia edecek kadar seviyeye getiriyor. Ne kadar korkunç bir şey baktığımız zaman! 

Evet ene; ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken mahiyeti bilinmezse tesettür toprağı altında neşv ü nema bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi vücud-u insanı bel’ eder. Bütün o insan, bütün letaifiyle âdeta ene olur. 

   Sonra nev’in enaniyeti de bir asabiyet-i neviye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip o ene, enaniyet-i neviyeye istinad ederek şeytan gibi Sâni’-i Zülcelal’in evamirine karşı mübareze eder. 

   Sonra kıyas-ı bi’n-nefs suretiyle herkesi, hattâ her şeyi kendine kıyas edip Cenab-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer. 

 اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ 

mealini gösterir. 

   Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de “Kendime mâlikim.” diyen adam “Her şey kendine mâliktir.” demeye ve itikad etmeye mecburdur.  ( Burada şöyle düşünelim devletin hazinesinden para çalan adam bu parayı alıyor ona buna dağıtıyor ve bu durumu da pek umursamıyor çünkü kendi parası değil aynen bu durum gibi de Allah’ın gücü kuvveti olan yaratma sıfatı olan şeyleri kendi nefsine alan insan ben kendime maliksem şu da kendine maliktir bu da kendine maliktir diyor ve ondan sonra sebeplere malikiyet veriyor tabiata malikiyet veriyor.)

   İşte ene, şu hainane vaziyetinde iken cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir.

Sözler

Genelde insanlar şu soruyu soruyorlar ”Neden bilim adamları inanmıyor?”. Çünkü ilmi kendinden biliyorlar ben icat ettim diyorlar ben buldum diyorlar kendiler icat etmeden sanki orada yokmuşcasına. ”Yer çekimini ben buldum” diyor. Yer çekimi bulunmadan önce biz havada mı uçuyorduk bu kişi bulmadan önce yer çekimi yok muydu? HAYIR VARDI! Allah yarattı o buldun adı üstünde buldu. Haşa yaratmadı buldu. Ya da mesela bir telefon bulunuyor elektrik bulunuyor Allah kainatta yaratmışki bulunuyor yoktan var etmemiş ki. Yaratmasaydı bulunamazdı. Allah o kişinin fiili duasına gayretine binaen nasip etti mi etti. Mesele ampul bin defa denemeden sonra bulunuyor, deniliyor ya ihlasla isteyene Allah her şeyi verir diye. İnanmasada defalarca gayret ede ede o fiili dua olduğu zaman Allah da nasip ediyor. Bu kadar basit. O mu yarattı yok. Şu kısıma tekrar değinelim: 

Binler fünunu bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir.

Sözler

Peki neden?

Çünkü duyguları, efkârları kâinatın envar-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen her şey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünkü şu haldeki enenin rengi, şirk ve tatildir, Allah’ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez. 

On Birinci Söz’de mahiyet-i insaniyenin ve mahiyet-i insaniyedeki enaniyetin –mana-yı harfî cihetiyle– ne kadar hassas bir mizan ve doğru bir mikyas ve muhit bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi’ bir âyine ve kâinata güzel bir takvim, bir rûzname olduğu gayet kat’î bir surette tafsil edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz’deki tafsilata iktifaen kısa keserek mukaddimeye nihayet verdik. 

   Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikate giriyoruz: 

   İşte bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde. Biri, silsile-i nübüvvet ve diyanet; diğeri, silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihat etmiş ise yani silsile-i felsefe, silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalaletler, felsefe silsilesinin etrafına cem’olmuştur.

Sözler

Silsile-i felsefe ve hikmetin meyveleri şunlardır: dehriyyun, maddiyyun, tabiyyun, nemrutlar, firavunlar, şeddadlar, aliheler, sanemler, uluhiyet dava edenler.

Silsile-i Nübüvvet’in meyveleri ise şunlardır: enbiyalar, murselinler, evliyalar, sıddıkinler, adil hakimler, melek gibi melikler, hüs-ü siret ve sehafet ve kerem namdarlar.

Peki biz eneyi nasıl kullanacağız?

Nübüvvetin vechi olan birinci vecih: Ubudiyet-i mahzanın menşeidir. Yani ene, kendini abd bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti harfiyedir. Yani başkasının manasını taşıyor, fehmeder. Vücudu, tebeîdir. Yani başka birisinin vücudu ile kaim ve icadıyla sabittir, itikad eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani kendi mâlikinin izni ile surî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir. Yani, hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise kendi Hâlık’ının sıfât ve şuunatına mikyas ve mizan olarak şuurkârane bir hizmettir. 

   İşte enbiya ve enbiya silsilesindeki asfiya ve evliya eneye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü Mâlikü’l-mülk’e teslim etmişler ve hükmetmişler ki o Mâlik-i Zülcelal’in ne mülkünde ne rububiyetinde ne uluhiyetinde şerik ve naziri yoktur, muîn ve vezire muhtaç değil, her şeyin anahtarı onun elindedir, her şeye Kàdir-i Mutlak’tır. Esbab, bir perde-i zahiriyedir; tabiat, bir şeriat-ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir mistarıdır. 

Sözler

Yorum bırakın