
Bugünkü dersimiz Ramazan Risalesi’nden kesitler olacak inşallah. Rabbim istifademizi artırsın.
BİRİNCİ NÜKTE
Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.
Cenâb-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ1 bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemal-i Rububiyetini ve Rahmaniyet ve Rahimiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazan unutuyor.
Mektubat
Buradaki ayete bakalım:
Talâk Suresi 3. Ayet: Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.
Umulmadık yerden rızıklandırılmak ne olabilir. Mesela yeni doğan bebek baktığımız zaman bizim gibi beslenemiyor ama Allah onun aczine binaen annesinin göğsünden ona süt nasip ediyor. Tam da onun ihtiyacına göre gönderiliyor.
Bize gelen rızıklar peki beklendik yerden mi geliyor? Tatsız tuzsuz kahverengi bir topraktan rengarenk meyveler sebzeler, mevsimine göre neye ihtiyacımız var ise kışın portakal mandalina, yazın karpuz, kavun gibi..
Ramazan-ı şerifte ise ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer.
Mektubat
Ordu disiplin demektir. Hepimiz iftar sofrasında Allah’ın emri olan vaktin gelmesini bekliyoruz.
Sultan-ı Ezelî’nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın “Buyurunuz!” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârane göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmaniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar.
Mektubat
Rahmaniyet, Allah’ın müslüman olsun olmasın herkese tüm canlılara rızkını vermesidir.
11 ay boyunca biz her istediğimizi yiyebiliriz. Allah bunun şükrünü sadece bir ay istiyor. Namaz da 24 saatimizden 1 saatimizi istediği gibi. Yani oranlara bakarsak nasıl bir merhamet olduğunu daha iyi anlayabiliriz, 12de 1 , 24te 1 gibi…
Acaba böyle ulvi ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?
Mektubat
Ramazan-ı mübareğin savmı, Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Birinci Söz’de denildiği gibi bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiyat ister. Tablacıya bahşiş verildiği halde, çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’am edeni tanımamak, nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi Cenab-ı Hak hadsiz enva-ı nimetini nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. Ona mukabil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor.
Mektubat
İşte ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.
İşte ramazan-ı şerifteki oruç, hakiki ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakiki açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlahiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, ramazan-ı şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü manevîye mazhar olur.
Mektubat
Her şey zıddıyla bilinir. Nasıl ki biz hastayken sağlığın kıymetini anlıyoruz. Açken de tokluğun kıymetini anlıyoruz. Normal şartlarda belki açlık imtihanına girmiyoruz ama oruç ile beraber açların halinden anlıyoruz.
Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenavülünde hür değilim, demek başkasının malıdır ve in’amıdır. Onun emrini bekliyorum.” diye nimeti nimet bilir, bir şükr-ü manevî eder.
İşte bu suretle oruç, çok cihetlerle, hakiki vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
Mektubat
Şecere-i hilkatin en mühim meyvesi, şükürdür. Ve şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulatın en a’lâsı, şükürdür.
Mektubat
Enva-ı zîhayat içinde en ziyade rızkın envaına muhtaç, insandır. Cenab-ı Hak, insanı bütün esmasına câmi’ bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharatını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mu’cize-i kudret ve bütün esmasının cilvelerinin ve sanatlarının inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i arz suretinde halk etmiştir.
Mektubat
Mesela diyelim ki bir öğretmen bizi sınava çekecek, ama bize soruları vermiş, çalışacağımız kitabı vermiş, öğretmiş, her şeyi vermiş. Senin yapman gereken tek şey o sınavı doldurmak. İşte aynen öylede Allah bütün herşeyimizi vermiş ve sadece şunu söylüyor, ben zaten sana herşeyi vermişim, kopyayıda vermişim tabiri caizse, çünkü Kur’an-ı her istediğimiz zaman açabiliyoruz, her bilgiye istediğimiz zaman ulaşabiliyoruz. Sadece yapmamız gereken o ibadetleri yapmak, şükrümüzü yapmak.
Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip maddî ve manevî rızkın hadsiz envaına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en a’lâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür.
Mektubat
Ahsen-i takvim en güzel yaratılış mertebesidir. yani Allah bizim en güzel seviyeye çıkmamızı istiyor. Onun da vasıtası şükürdür.
Şükür olmazsa esfel-i safilîne düşer, bir zulm-ü azîmi irtikâb eder.
Mektubat
Senden bu kadar şey beklenirken, Allah sana bu kadar cihaz vermişken, herşeyi ayaklarına sermişken, sen eğer şükür etmezsen çok büyük zulümle düşmüş oluyorsun ve zulüm işlemiş oluyorsun.
Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telakki eder. Hattâ mevhum bir rububiyet ve keyfemayeşa hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor.
(Mektubat)
Nefis şımarık bir çocuk gibi, her istediğim olsun ve istediğim anda olsun ve buna kimse karışmasın istiyor. Kendini özgür, kendinin herşeye gücü yetermiş gibi kendini birşey sanıyor.
Nefs-i emmare Allah’a kulluktan kaçarken, heva ve heveslere kul olma durumuna düşürüyor Allah muhafaza..
Hususan dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gasıbane, hırsızcasına nimet-i İlahiyeyi hayvan gibi yutar.
(Mektubat)
Buradaki hayvanlıktan kasıt nedir? Hayvan ne yiyeceğini, ne yapacağını, şükürünü yapıp yapmadığını düşünür mü? Düşünmez. Böyle birşey yok hayvanda. Yer, içer, yaşamın en düşük seviyesinde yaşar. Çünkü kimse ona bir şey sormayacak. Allah onlara öyle bir vazife vermemiş. Akıl, şuur, ibadet vazifesini yüklememiş. Onun kendince yaptığı işler bile onun şükrü olmuş oluyor. Ama Rabbimizin bizden beklediği bu değil.
Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.
(Zâriyât 56)
O zaman bizimki o kadar basit değil. Yani o hayvan ile aynı seviyede olalım diye yaratılmadık.
İşte Ramazan-ı Şerifte en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki: Kendisi mâlik değil, memluktür; hür değil, abddir. Emir olunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye mevhum rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.
(Mektubat)
Hakiki şükrün esasları;
Birincisi nimetin helal yollarla kazanılması ve helal yollara sarf edilmiş olması gerekir. Nimetleri Allah’ın haram-helal çizgisini gözeterek kullanmak, O’nun emrettiği namaz ve ibadetle taçlandırmak lazımdır.
İkincisi nimetin içinde nimeti vereni görebilmek yani nimeti mâna-yı harfî ile okumak gerekir. Allah adına olmayan nimetler şükre girmez. İnsan ancak nimeti vereni görebilirse ona şükredip minnet edebilir.
Üçüncüsü kanaattir ve rızadır yani kula taksim edilen miktardan memnun olmak, gönül huzuru ile kabul etmektir, Allah’a karşı bir minnet hissetmektir. Ben daha iyisini ya da daha çoğunu hak ediyordum diye serzenişler ve sızlanmalar şükür ile bağdaşmaz.
Buradaki kanaatten kasıt, herşeye eyvallah edelim, hiçbir şey yapmayalım manasında değil. Buradaki kanaat sebeplere değil neticeye bakmak. Yani ben elimden gelenin en iyisini yapacağım ama sonucunu Allah’tan bekleyeceğim. Üniversite sınavına hazırlanan bir genç, gece gündüz çalıştı, senesini verdi hazırlandı, elinden gelen herşeyi yaptı ama kazanmak nasip olmadıysa ona isyan edemeyiz. İşte burda neticeye kanaat etmek önemli. Ben elimden geleni yaptım ama nasip olmadı diyebilmek… Kanaat sebeplere değil, neticeye bakmaktır.
Dördüncüsü verilen nimetleri israf etmeden, iktisatlı bir şekilde sarf etmek gerekir. Yani nimeti israf eden, iktisatlı davranmayan birisinin şükrü makbul değildir. Çünkü israfın içinde nimeti hafife alma ve ona ehemmiyet vermeme mânaları vardır.
Beşincisi verilen nimetleri Allah’ın rızasına uygun bir şekilde paylaşmak gerekir. Zekât, sadaka, tasadduk, hediye vesaire gibi yardımlaşmalar şükür ve şefkatin bir icabıdır. Verilen nimetleri sadece kendine kullanmak bencilliğin bir işaretidir.
Bencil insanlar asla şükretmezler.
Beşinci Nükte:
Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve serkeşane muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zaîf ve zevale maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez.
(Mektubat)
İnsan kelimesi nisyan kökünden gelir. İnsan ne yapıyor kendini unutuyor yani kendinin Allah’a kul olduğunu unutuyor. Ve insanların çoğunun da bu halde olmasıyla insan kelimesinin de nereden geldiği anlaşılıyor.
Mesela, insan mahlûktur, insanın kendini unutması yaratılmış olduğunu unutması demektir. Keza, insan sonsuz aciz ve fakirdir, insanın kendini unutması bunların dikkate alınmadan yaşanması mânasına gelir. Yine, insan fanidir, insanın kendini unutması ölüm yolcusu olduğunu unutması, hayvan gibi ölümü hiç düşünmeden yaşamasını ifade eder. Misalleri artırabiliriz.
Aslında biz nefsi unuttuğumuzu zannediyoruz ama unutmuyoruz.
Dünya ahiretin tarlasıdır. Tarlada çalışan insan nefsinin rahatını unutmakla bol mahsul alır ve hasad mevsiminde nefsini daha ziyade memnun eder. Böylece nefsi unutmanın içinde onu hakiki mânada unutmamak tahakkuk eder. Aynı şekilde bu dünya ahiretin tarlası olmasından, biraz önce dediğimiz gibi, 24 saatin 1 saatini namaza vererek, yada 12 ayın 1 ayını oruca vererek, bu dünyada ekmiş ve ahirette de sevaplarını bol bol toplamış olacaksın. Çünkü normal zamanlarda 1’e 10 veren Allah, ramazan da daha çok kat kat veriyor.
İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç; en gafillere ve mütemerridlere, za’fını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zaîf vücudu, ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemal-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlahiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî eliyle rahmet kapısını çalmağa hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise…
(Mektubat)
Ramazan-ı Şerifin sıyamı, Kur’an-ı Hakîm’in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’an-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur’an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş; o Kur’anın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd ve ekl ü şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek…
Burada duralım. Ramazan ayında Kuran inmeye başlıyor, değil mi? Baktığımız zaman biz kainatta bir nokta bile değiliz. Bu kadar büyük kainatın sahibi tabiri caizse biz adam yerine koymuş, bizi muhatap almış ve bize; mükemmel, her şeyimize ayna olacak, her şeyimizi açıklayacak ve bize sonsuzluk kazandıracak bir kitap göndermiş, peygamber göndermiş. Ve bu ayda bu kitap nüzul etmiş, şimdi bu kadar mübarek bir zamanda Allah’ın bizi muhatap alıp da kitap gönderdiği böyle bir zamanda boş şeylerle vakit geçirmek ne kadar acıklı bir durum aslında. Ne diyor nefsin hacet-i süfliyesinden yani o süfli ihtiyaçlarından o malayani şeylerden tecerrüt ve yeme ve içmenin terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek neden buna benzemez gerekiyor? Neden bunları yapmamız gerekiyor? Devamında onu da söylüyor ve bir surette o Kuranı yeni nazil oluyor gibi okumak. Ramazan ayında hepimiz inşallah hatimlerimize başlayacağız. Cüzlerimizi okuyacağız, Kuranlarımızı okuyacağız. Okurken böyle bir deneyelim. Sanki o Kuran o an inanıyormuş gibi, o okuduğumuz ayetler bize geliyormuş gibi, sanki o sahabe asrında onları dinliyormuş gibi okumaya çalışalım. Bizi bir titretecek, kendimize getirecek Allah’ın izniyle.
..ve bir surette o Kur’anı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’anın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.
Yani bu ayın içinde neler var?Ne kadar büyük, ne kadar mübarek bir ay ne kadar sevaplı, ne kadar dolu dolu bir ay, ne kadar manalı bir ay.
Evet Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur’anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓى اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ
âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur’an ayı olduğunu isbat ediyor.
Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.
Oruç tutmak sadece aç kalmak mıdır, oruç dediğimiz zaman sadece midemizi aç bırakmak mı, bu kadar mı acaba? Aslında öyle değilmiş.
Ve o orucun ekmeli ise: Mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani: Muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete sevketmektir.Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak. Ve o lisanı, tilavet-i Kur’an ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek… Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men’edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur’an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta’til-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir.
Şimdi zaten bunu Ramazan’da hepimiz hakkal yakin yaşıyoruz. Oruç tuttuğumuz zaman; namazımız, Kuranımız daha böyle kolay geliyor bize değil mi? Çünkü o nefsimizi aradan çektiğimiz için, o mideyi yemeklerle şımartmadığımızdan dolayı hissiyatımızda da bunu fark edebiliyoruz. O zaman mideyi susturduğumuz zaman kimler konuşur?
Ramazan şerif’te mü’minler derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevi sırlara mazhar oluyorlar kalp ve ruh akıl sır gibi letaifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen onlar masumane gülüyorlar.
Eski zamanın evliyaları, alimleri ne yapıyormuş? Kendilerini az yemeye alıştırıyorlarmış. Az yemek, az uyumak neden? Çünkü o nefsini susturduğu zaman kalbi ruhu daha çok ilerliyor. Değil mi?
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:
“Aziz ve celîl olan Allah “İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim” buyurmuştur.Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin.
Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.
Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır.” (Buhârî, Savm 9; Müslim, Sıyâm 163)
Ebû Saîd el-Hudrî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurdu:
“Allah rızâsı için bir gün oruç tutan kimseyi Allah Teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar.” (Buhârî, Cihâd 36; Müslim, Sıyâm 167-168.)
“Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân 28, Savm 6)
“Sizden biriniz bir-iki gün öncesinden oruç tutarak Ramazan’ı karşılamaya kalkmasın. Ancak belli günlerde oruç tutmayı âdet edinmiş olan kimse, o gün orucunu tutsun.” (Buhârî, Savm 5, 14; Müslim, Sıyâm 21)
“Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, 203 III, 179)
“Mü’min öldüğü zaman, namazı baş ucunda, zekâtı sağında, orucu solunda bulur.” (Bkz. Heysemî, III, 51)
Allâh Resûlü bir gün:“Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurdu.Ashâb-ı Kirâm: “(Oruçlu) onu ne ile zedeler?” diye sorunca Resûl-i Ekrem: “Yalan ve gıybetle…” cevâbını verdiler. (Nesâî; Sıyâm, 43)
“Büyük günahlardan kaçınılması halinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki Ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefârettir.” (Müslim, Tahâret 16)
“Eğer kullar, Ramazan’ın fazîletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi…” buyruluyor. (Heysemî, c. III, sf. 141)
“Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlu kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez.” (Tirmizî, Savm 82)5
Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve âl ve ashabına Senin razı olacağın ve onunlâyık ve müstehak olduğu bir rahmetle, Ramazan ayında okunan Kur’ân’ın harfleri adedince salât ve selâm et. Âmin.
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
