Kur’an Beşer Kelamı mı?

Risale i Nur’da 25. Söz Kur’an-ı Kerim’in mucize oluşundan bahsediyor. Kur’an’ı Kerim’in hak kelam olduğunu ve beşer kelamı olamayacağını hem aklımızı hem kalbimizi ikna edecek şekilde açıklamış. 

İ’cazı vardır ve mevcuddur. Çünkü Ceziretü’l-Arap ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibarıyla ümmi idi. Ümmilikleri için mefahirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehasin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsallerini kitabet yerine şiir ve belâgat kaydıyla muhafaza ediyorlardı. Manidar bir kelâm, şiir ve belâgat cazibesiyle eslâftan ahlafa hâfızalarda kalıp gidiyordu. 

Sözler

Belagatı anlamamız için önce Kur’an’ı Kerim’in nazil olduğu asrı anlamamız gerekiyor. O kavmin çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu, tarihi olaylarını kaydetmek için şiir ile muhafaza ediyorlardı, okuma yazmaları olmadığı için hafızalarında muhafaza ediyorlar bunu da şiir şeklinde ezberliyorlardı. Bu yüzden belagat noktasında da çok ilerlemişlerdi. 

Manidar bir kelâm, şiir ve belâgat cazibesiyle eslâftan ahlafa hâfızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu ihtiyac-ı fıtrî neticesi olarak o kavmin manevî çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revaç bulan, fesahat ve belâgat metaı idi.

Sözler

Belâgat; sözün düzgün, kusursuz, makamın icabına göre söylenmesi.

Fesahat; dilin doğru düzgün, açık, akıcı bir şekilde kullanılması. 

Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millîsi gibi idi. En ziyade onunla iftihar ediyorlardı. 

İşte İslâmiyet’ten sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâgatta, akvam-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâgat, o kadar kıymettar idi ki bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musalaha ediyorlardı.

Sözler

Bir edibin bir sözüyle iki kavim barışıyordu, yine bir sözü ile savaşıyorlardı. Sözler o kadar ki kıymetliydi. 

İşte böyle bir zamanda, belâgat en revaçlı olduğu bir anda Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan nüzul etti. Nasıl ki zaman-ı Musa aleyhisselâmda sihir ve zaman-ı İsa aleyhisselâmda tıp revaçta idi. Mu’cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit bülega-yı Arab’ı, en kısa bir suresine mukabeleye davet etti 

Sözler

Allah bize peygamberler gönderiyor ve gönderdiği peygamberler ile hak yolu tarif ettiriyor. Bizim aklen ve kalben mutmain olmamız için de mucizeler gönderiyor. Mucize; beşerin karşısında aciz kaldığı şeydir.

Musa as. zamanında sihir revaçtaydı, mucizesi sihir yönünden geldi ve onun sihri diğer sihirbazları aciz bıraktığı için hepsi orada iman ettiler. Çünkü onun yaptığı sihri bir beşerin yapması mümkün değildi. İsa as. zamanında tıp revaçtaydı, Allah ona tıp üzerinden mucizeler verdi. Peygamber efendimiz sav zamanında ise belagat revaçtaydı. Peygamber efendimiz sav’in en büyük mucizesi Kur’an’ı Kerim’dir. 

Kur’an-ı Kerimde tahaddi ayetleri vardır.

Tahaddi; meydan okumak demektir. Kur’an tüm asırlara meydan okuyor.

Tahaddi ayetlerine örnek verecek olursak.

“Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin.”(Bakara, 2/23)

âyetiyle onlara meydan okudu.

Hz. Peygamber (asm) “Ben Allah’ın elçisiyim.” dediğinde, inatçı müşrikler “Hayır, sen de bizim gibi bir insansın.” dediler.

Hz. Peygamber (sav.); “Size okuduğum Kur’ân benim sözlerim değil, Allah’ın kelamıdır.” dediğinde ise “Hayır, o sözler senin sözlerindir, kudsiyet kazandırmak için Allah’a nisbet ediyorsun!” dediler.

Bunun üzerine üstteki âyet nazil oldu.

Hûd, 13. Ayet: Yoksa “onu (Kur’an’ı) uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini de (yardıma) çağırıp, siz de onun gibi uydurma on sûre getirin.”

“Ey ins ve cin! Eğer Kur’ân, Kelâm-ı İlâhî olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi, işte meydân, geliniz! Siz dahi ona Muhammedü’l-Emîn dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez, kırâat ve kitabet görmemiş bir ümmîden bu Kur’ân gibi bir kitab getiriniz; yaptırınız. Bunu yapamazsanız, haydi ümmî olmasın; en meşhûr bir edîb, bir âlim olsun. Bunu da yapamazsanız, haydi bir tek olmasın; bütün büleğânız, hutebânız, belki bütün geçmiş belîğlerin güzel eserlerini ve bütün gelecek edîblerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız. Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ân’a bir nazîre yapınız. Bunu da yapamazsanız, haydi, birtek olmasın, bütün büleganız, hutebânız, belki bütün geçmiş beliğlerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediplerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız, bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ân’a bir nazire yapınız.” Acizliğin üçüncü mertebesi.

Sözler 

Peygamber efendimiz sav ümmiydi okuma yazması yoktu, Kur’an’ı Kerim’de meydan okuyor. Haydi diyor, bu Kur’an’ın bir benzerini yapın!

Kur’an-ı kerim onların işlerinide kolaylaştırıyor, haydi ümmi olmasın, okuma yazma bilmiş olsun, edip olsun, en iyi edipleriniz olsun, hatta bütün edebiyatçılarınızı toplayın, hepsini bir araya getirin, hatta buda size yetmezse diyor, geçmiş edebiyatçılarınızın eserlerinde de ilham alın hepiniz bir araya toplanın Kur’an’ın bir benzerini yapın! Madem ki beşer kelamıdır, bir beşer bunu yapabiliyorsa demek ki bir başka beşerde bunu yapabilir. Madem beşer kelamı olduğunu iddia ediyorsunuz haydi sizde yapın o halde.

Bunu da yapamazsanız, haydi, kabil-i taklit olmayan hakaik-i Kur’âniyeden ve mânevî çok mucizâtından kat-ı nazar, yalnız nazmındaki belâgatine nazire olarak bir eser yapınız.

Sözler 

Diyor ki kur’anı kerim gibi bir anlamı, manası da olmasın. Sadece belagatının bir benzerini yapın. 

  فَاْتوُا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَياَتٍ

ilzamıyla der: Haydi, sizden mânânın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyat ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun.Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi bütün Kur’an kadar olmasın, yalnız ‎ بِعَشْرِ سُوَرٍ‎  on suresine nazire getiriniz. 

Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bir tek suresine nazire getiriniz. 

Bu da çoktur. Haydi, kısa bir suresine bir nazire ibraz ediniz.

Sözler

Önce denildi ki bu kitabın karşılığını getirin hadi bunu yapamıyorsunuz, on sure, bunu da yapamıyorsunuz bir sure, bunu da yapamıyorsanız kısa bir sure getirin.

Kur’an-ı Kerim’e baktığınızda kısa sureleri ihlas ve kevser sûreleridir ve bir satırdır. Bir satırlık bir sure getirin kuran-ı kerim davasından vazgeçsin. Bunu yapabiliyorsanız hadi yapın!

O zamanlar belagatın en revaçta olduğu bir zaman ve bütün hatipler edipler orada hazır bekliyorlar ve bunu yapamıyorlar. Çünkü âciz kalıyorlar. 

Neden? 

Çünkü kur’an Allah kelamıdır ve bir beşerin bunu yapması asla mümkün değildir.

Yani ya buna bir nazire getirin yapın yada sizin can ve malınız tehlikededir.

İşte eğer muaraza mümkün olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki bir iki satırla muaraza edip davasını iptal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli en müşkülatlı muharebe tarîkı ihtiyar edilsin? Evet o zeki kavim, o siyasî millet ki bir zaman âlemi siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin? En tehlikeli ve bütün mal ve canını belaya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünkü bir edibleri, birkaç hurufatla muaraza edebilseydi Kur’an, davasından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve manevî helâketten kurtulurlardı. Halbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. 

Demek, muaraza-i bi’l-huruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bi’s-süyufa mecbur oldular. 

Sözler

Kur’an’dan bazen tek bir ayet okuruz ama farklı farklı manaları içerdiğini görürüz. Herkesin alacağı bir şeyler vardır.

14 asır geçmiş üstünden ve adetler, kanunlar, nizamlar ve çoğu şeyler değişmiş olmasına rağmen kur’an hala gençliğini koruyor ve herkes aynı ayetten ihtiyacı olanı alıyor

Hem  mesela  

 اُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ 

(Kurtuluşa erenler de işte onlardır.) 

Bakara suresi 5

da bir sükût var, bir ıtlak var. Neye zafer bulacaklarını tayin etmemiş. Tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız cenneti düşünür. Bir kısım, saadet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız rıza-yı İlahîyi rica eder. Bir kısım, rü’yet-i İlahiyeyi gaye-i emel bilir ve hâkeza… Bunun gibi pek çok yerlerde Kur’an, sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok manaları ifade etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. 

   İşte ‎ اَلْمُفْلِحُونَ‎  der. Neye felâh bulacaklarını tayin etmiyor. Güya o sükûtla der: “Ey Müslümanlar! Müjde size. Ey müttaki! Sen cehennemden felâh bulursun. Ey salih! Sen cennete felâh bulursun. Ey ârif! Sen rıza-yı İlahîye nâil olursun. Ey âşık! Sen rü’yete mazhar olursun.” ve hâkeza… 

   İşte Kur’an, câmiiyet-i lafziye cihetiyle kelâmdan, kelimeden, huruftan ve sükûttan her birisinin binler misallerinden yalnız numune olarak birer misal getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyas edersin. 

Sözler

Kur’an-ı kerim’in her bir ayeti ayrı ayrı bütün bir kuranı içinde barındırdığı için tek bir ayeti Allah’ın kelamı olduğunun bir ispatıdır. Bunu anlamak için arapçayı çok iyi bilmemize gerek yok, manasını çok iyi anlamasak bile kur’anı duyduğumuzda onun kur’an olduğunu anlayabiliyoruz. Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde bir akıcılık var. Akıcı olması kolay okunuyor olması da Allah kelamı olduğunun bir ispatıdır.

Şeytanın bir çok insanı düşürdüğü tuzaklardan biri de şudur; Şöyle bir vesvese atıyor: ”Acaba Kur’an değiştirilmiş olabilir mi?” 

Kuran’ı-kerim’in değiştirilmediğine dair kesin deliller var. En başta Rabbimiz ayetinde diyor ki ”Hiç şüphe yok ki Kuran’ı biz indirdik O’nu yine biz koruyacağız (Hicr/9)”

Şimdi önce Kuran’ın serüvenine bakalım. Kuran’ı-kerim Efendimiz’e (sav) nazil oluyor ve Efendimiz (sav) bizzat O’nun hafızı bizzat O’nu ezberliyor ve aynı zamanda hafız sahabeler var ayetler geldiği gibi hafızalarına yazıp ezberliyorlar. Onun dışında birde vahiy katipleri var, onlar da direkt yazıyorlar. Hem ezberelenerek hem yazılarak hafızalarda diri tutuluyor. Kaybolması mümkün değil! 

Kuran’ı-kerim, Efendimiz (sav) zamanında yazılıyor, 

Hz. Ebu Bekir zamanında bir araya toplanıyor Hz. Osman zamanında da kitap haline getirilip çoğaltılıyor. 

Baktığımız zaman ikinci bir Kur’an yok mesela bu konuya güzel bir örnek verelim ateist olan birisi Müslüman oluyor ve ona neden Müslüman olduğu sorulunca şöyle cevap veriyor; Ben bütün dinleri araştırdım mesela İncil’e baktığımda farklı farklı İnciller vardı ve bunlar birbirlerine tezat şeyler vardı. Tevrat’ta da öyle ama sadece bir tane Kur’an var başka bir Kuran yok! Biz şu an dünyanın bir ucuna gidip orada ki herhangi  bir camide Kuran açıp okusak göreceğiz ki evimizde okuduğumuz Kur’an ile aynı.  Bununla alakalı bilimsel bir tespit var karbon-14 testini bilirsiniz bir şeyin yaşını belirlemek için yapılan bir test. Kuran’ı Kerim Hz. Osman zamanında kitap haline getirildi dedik o Kur’anlar’dan biri olduğu düşünülen bir nüsha da şu an Topkapı Sarayı’nda muhafaza ediliyor ve bazı suhufları (sayfaları) da şu an muhafaza ediliyor. İngiltere’de yapılan araştırmada bunlar inceleniyor ve bakılıyor ki kitapta, suhuflarda en az 1370 yıl öncesine ait. O Kuran’ı Kerim’i ve sahifeleri günümüzdeki Kuran’ı Kerim’le karşılaştırıyorlar, harfi harfine aynı, değişen hiçbir şey yok! Dolayısıyla bu Kuran’ı Kerim’in asla değiştirilmediğinin kesin bir kanıtı. Zaten değiştirildiğine dair en ufak bir kanıt bile yok. Kanıtı olmayan davaya da zaten bakılmaz. 

Kuran’ı-Kerim’in birçok bilimsel mucizeleri vardır 14 asır önce Kur’an’da yazılan şeyler yeni yeni keşfediliyor. Bu da Kur’an’ı-kerim’in yine mucize olduğuna bir delil. Bunlardan birisi ‘Big Bang’ olayından bahsetmesi. Günümüze kadar bu kainatın nasıl oluştuğuna dair birçok araştırmacı kafa yormuş, araştırmalar yapılmış, belli başlı teoriler ortaya atılmış sonra teknolojinin gelişmesiyle o teoriler çürümüş. En son ittifak halinde Big Bang’de karar kılınmış. Yani büyük bir patlama sonucu bu kainatın meydana geldiği. Ve bu 19. yüzyılda ortaya atılan bir teori. Bu teori; kainat tek bir maddeydi yoğun bir sıcaklık vardı büyük patlama oluştu ve şu anki halini aldı diyor. Bu konuda 14 asır önce Rabbimiz ayetinde şöyle diyor: İnkâr edenler, gökler ve yer bitişikken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? (Enbiya/30)

Big Banga de baktığımızda her şey bitişikti sonra ayrılıyor şimdi bu olay daha yeni keşfedilmişken 14. asır önce bir beşerin bilmesi mümkün mü? Dolayısıyla bu kainatın yaratıcısı kimse, bu Big Bang olayını yapan kimse, ancak O’nun kitabından öğreniyoruz. Bu da hem kainatın yaratıcısı hem de Kuran’ın sahibi olduğunu gösteriyor. Bir de demirle alakalı bir mucizeye değinelim. Rabbimiz buyuruyor ki: Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. (Hadid/25) halbuki demir yer altından çıkarılıyor, bize göre demiri “indirdik” yerine “çıkardık” tabiri kullanılmalıydı, ama durum öyle değil. Kainatta Nova ve Süpernova denilen yıldızlar var ve bunlar güneşten çok daha sıcak (demirin oluşması için güneşten çok daha fazla bir sıcaklığa ihtiyaç vardır) bunlar belli bir sıcaklığa ulaşınca patlama gerçekleşiyor ve patlama neticesinde uzaya demirler dağılıyor. Yani yer altına, yeryüzünden iniyor sonra çıkartılıyor. O sebeple “indirdik” tabiri tam yerinde bir tabir. Hadid suresinden örnek verdik öyle değil mi Arapça da ‘el’ takısı diye bir kural vardır, ‘El Hadid’ diye geçer eğer biz bu sureyi “El Hadid” diye ele alırsak bunun sayısal değeri 57 oluyor ve Hadid suresi de Kuran’ın tam 57. suresi. Sadece “Hadid” olarak ise sayısal değeri 26 oluyor ve 26 da demirin atom numarasıdır. 

Bir de Kuran’ın gaybi haberlerinden sadece birine değinelim; Rum suresinde Rabbimiz şöyle buyuruyor: 

Rumlar, yakın bir yerde (yeryüzünün en alçak yerinde) yenilgiye uğradılar. Fakat onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde (3 ilâ 9 yıl içinde) galip gelecekler. Bundan önce de sonra da emir Allah’ındır. O gün Allah’ın (Rumlara) zafer vermesiyle müminler sevinecektir.

(Rum suresi, 2-5). 

613-614 yılları arasında Mecusi olan Pers ordularıyla Hristiyan olan Bizans orduları savaşıyorlar ve Bizanslılar mağlup oluyor ve Bizanslılar ehli kitap olduğu için Müslümanlar üzülüyor. Müşrikler de seviniyorlar ehli kitap mağlup oldu diye. Ondan sonra bu ayet iniyor ve Rumların bir bir süre sonra galip geleceğini haber veriyor. Bizans ordusuna baktığımız da o tarihlerde yıkılmak üzere. Zahiri sebeplere baktığımızda galibiyet mümkün değil ama Rum ordusu gerçekten de Galib oluyor ve Kur’an’ın gaybi haberi doğrulanıyor. Burada coğrafi bir mucizede var. Ayette ne diyordu -Rum orduları yenilgiye uğradı Dünya’nın en alçak yerinde- Dünya’nın en alçak yerini araştıran bilim insanları savaşın olduğu yeri, yani Lut Gölü havzasını tespit ediyorlar. Lut Gölünün derinliği deniz seviyesinden 395 metre aşağıda yer alıyor. Yani bu ayette hem coğrafi bir mucize hem de gaybi bir mucize yer alıyor. Gaybı beşerin bilmesi mümkün olmadığına göre bu haberi veren ancak Allah’tır. 

Evet şu dünyayı antika san’atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san’atperverane ve nimetperverane şu derece san’atının acibeleriyle, şu derece kıymetdar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıra-vari tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni’, bir Mün’imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ü şükranla dünyayı dolduran ve zemini bir zikirhane, bir mescid, bir temaşagâh-ı san’at-ı İlahiyeye çeviren Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sahip çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, Güneş’ten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur’an, Şems-i Ezelî’den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki, ona nazire  getirsin, onun taklidini yapsın? Evet, bu dünyayı san’atlarıyla zînetlendiren bir san’atkârın, san’atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir. Madem ki, yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur’andır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?  

Sözler

Yorum bırakın