
تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ
Allah’a tevekkül ettik. Diyoruz ama!
İman, hem nurdur hem kuvvettir.
(Sözler)
Cümlesinde geçen nur kelimesi, “tenvir eden, nurlandıran, ışıklandıran” manasındadır. Nitekim bu dersin İkinci Nokta’sında insanın ve kâinat kitabının ancak iman nuruyla okunabildiği ifade edilir.
İnanmayan insan küfür karanlığında kalmıştır. Ne kendini okuyabilir ne de kâinatı. Her organının, her hücresinin ve her duygusunun ayrı birer mucize olduklarını hiç düşünmez. Sadece onları dünyanın geçici menfaatlerinde ve zevklerinde kullanmakla yetinir. Düşünmeden yaşar veya yaşıyorum zanneder.
İman nuruyla kendini okuyan insan büyük bir şeref kazanmıştır. Bu bahtiyar insan kendi varlığı konusunda şöyle düşünür:
“Ben Allah’ın eseriyim. Hayatım onun Muhyi isminin tecellisi, şeklim, suretim onun Musavvir isminin tecellisi, her organımın ve her hücremin faydalarla dolu olması onun Alîm ve Hakîm isimlerinin tecellileri. Ve ben varlığımda tecelli eden her bir ilahi isimle ayrı bir rahmete mazhar olmakta ve ayrı bir şeref kazanmaktayım. Bunların her biri için ayrı bir şükür borcum vardır.”
İman nur olduğu gibi, ilim de nurdur, ibadet de nurdur, güzel ahlakın her bir şubesi de ayrı bir nurdur.
Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.
(Sözler)
Bu nurlu insan aynı zamanda kuvvetlidir de. Bu bahtiyar insan, her şeyi ve her hadiseyi Allah’ın yarattığını ve takdir etiğini bilmekle, onlara karşı ne aşırı bir minnet duygusu taşır, ne de onlardan gelecek zararlardan fazlasıyla korkar.
Bir kul olarak kendine düşen vazifeleri hassasiyetle yerine getirdikten sonra, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a tevekkül etmekle mahlukat âleminden gelecek zararlara ve tehlikelere lüzumundan fazla ehemmiyet vermez. Hava âlemini onun emrinde bilir, fırtınadan korkmaz. O unsurun cansız ve iradesiz olduğunu, kendi başına hiçbir icraat yapamayacağını çok iyi bilir. Ancak, bir ayet-i kerimede haber verildiği gibi, o unsurun vereceği zararların, sadece asi insanlara mahsus kalmayıp çok masumlara da dokunabileceğini dikkate alarak, Rabbine sığınır ve rahmetine iltica eder.
“Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumlarıda yakar…” (Enfal, 8/25)
İmanın çok büyük bir kuvvet olduğu bir sonraki cümlede şöyle beyan ediliyor:
“Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.”
Sözler
Kâinata meydan okumak, “varlık âlemindeki her şeyi Allah’ın emrinde bilmek ve o izin vermedikçe hiçbir şeyin ona zarar veremeyeceğine kesin olarak inanmak” demektir. Bu hakikat, eşya için olduğu gibi hadiseler için de geçerlidir ve “hâdisatın tazyikatından kurtulabilir” ifadesiyle bu mâna ders verilmiştir.
تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ
der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için cennete uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker.
(Sözler)
Deniz, Allah’ın bir mahlukudur. İnsanın tansiyonunun yükselmesi gibi, dalgaların fırtına ile yükselmesi de bir hadisedir. Denizi yapan başka, bu hadiseyi yaratan başka olamaz. O halde, denizin sahibine iman ile intisap eden bir mümin, dalgalardan korkmaz. Allah’ın Hakîm isminin muktezası olarak tedbirini alır, ancak çok iyi bilir ki, deniz kendiliğinden ona bir zarar dokunduramaz. Bu imanla, fırtınaya ve yükselen dalgalara meydan okuyabilir, onlara karşı koyabilir.
Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.
(Sözler)
Tevhid; birleştirmek, birlemek, birlikte düşünmek demektir. “Allah’tan başka ilah (hak Ma’bud) yoktur.” manasına gelen kelime-i tevhidde önce “Lâ ilâhe” denilerek bütün batıl mabudlar reddedilir. Bunların tamamı batıl olmakta ve ibadete layık olmamakta birleşirler. Sonra “illallah” denilerek hak Mabud’un ancak Allah olduğu beyan edilir.
Allah’a iman eden elbette onun her şeydeki birliğini ve tesirini bilir ve onsuz hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğini itikat eder. Allah’ın her şeyde müessir olduğunu bilen ve itikat eden, onun sonsuz hikmet, rahmet ve kudretine teslim olup, ondan gelen ve gelecek şeylerdeki rahmet tecellilerini görüp razı olur. Allah’ın kudret ve hikmetine razı ve teslim olanlar da kendilerine düşen vazifeyi yaptıktan sonra, ona tevekkül edip rahatlar. İşte bu silsileyi takip edenler, dünya ve ahiret saadet ve mutluluğunu elde eder.
Fakat yanlış anlama! Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-i fiilî telakki ederek müsebbebatı, yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.
(Sözler)
“Tevekkül”ün kelime manası, “vekil edinmek”tir. Mefhum olarak, “lüzumlu sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a güvenmek, netice hakkında onun takdirine razı olmak” manasına gelir.
Müslüman, dünya hayatını daha rahat ve huzurlu geçirmek için sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve ahiretin tarlasıdır. İmtihanda ve tarlada, sıkıntı vardır. Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır. Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir. O, herkesi misafir ve her şeyi geçici bilir. Hiçbir hadiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.
Tevekkül ile tembellik görünüşte bir birine yakın durur. Tevekkül, sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Tembellik ise, sebeplere müracaat etmeden neticeyi beklemek demektir.
Cenab-ı Hak “İnsana çalıştığından başkası yoktur.” (Necm, 53/39) buyurarak çalışmanın vacip olduğuna işaret etmiş
Mümin, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde olduğunu bildiği için, hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mümin bilir ki, Allah onun hakkında bir musibeti takdir etmiş ise bundan kurtuluş yoktur. Eğer Allah takdir etmemiş ise hiçbir güç ona zarar veremez. Bu tevekkül ve düşüncesi mümini rahatlatır ve cesur kılar.
Peygamber Efendimiz (asm.) “Sizin hayırlınız dünyası için âhiretini, âhireti için de dünyasını terk etmeyendir.” Kenzü’l-Ummal, III, 238, h.no: 6336. buyurmuşlardır.
Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:
Vaktiyle iki adam, hem bellerine hem başlarına ağır yükler yüklenip büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp üstünde oturup nezaret eder. Diğeri, hem ahmak hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor.
Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”
O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”
Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse ya divanedir diye seni tard edecek ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapsedilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile aczi gösteren gururun ile riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh! Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.
İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şakavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.
(Sözler)
Allah’a yalvarmayan sebeplere yalvarır, Allah’tan korkmayan sebeplerden korkar, Allah’a secde etmeyen sebepler karşısında alçalır. Allah’a tevekkül etmeyen sebeplere dayanır ve kalbi onların korkusu ile dolar. Sonsuz âciz bir insanın kibirlenmesi, başkalarına gösteriş yapması böylece kendini avutmaya çalışması gülünecek bir hâldir. Böyle yapan, kendini halka mudhike (maskara) yapmaktan öte bir iş yapmış olmaz.
Tevekkül imanın bir meyvesi olduğu için, iman ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa, tevekkül de o nisbette kuvvetli olur.
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
